Tanrı'nın Yarattığı Tek Günah'ım

  • Kullanıcı Dedde
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Konu sahibi son olarak 4105 gün önce görüldü
62999.jpg



Ben eskiden Şovmenlik yapardım mezarlıklarda. Çok gülerdi bana cesetler. Onlara nasıl öldürüldüğümü anlatırdım, nasıl imha ettiklerini beni. Bazen ağzımdan kan fışkırırdı, cesetler çok gülerdi. Cinler de gülerdi buna. Sebebini bilmem ama mezar kazan ihtiyar ağlardı. İlk sevgilisinden ayrılmış ilk aşık gibi ağlardı. İlk terk edilen gibi. Sonra intihar ederdi. İntihar işinde profesyonelleşmiş bir militan gibi. Ayın midesi bulanır otuzbir çekmeye giderdi. Fesatlıktan ölenler buna etek altı manalar yüklerdi oysa birçok ay otuzbir çekerdi. Derdi olan Mısırlı bilim adamlarına gitmeli. Takvimi ben bulmadım. İntiharı da ben bulmadım ama çok kullanışlıdır bu ikincisi.

Eskiden Şovmenlik yapardım ben mezarlıklarda. Bir keresinde annem, babam benimle gurur duyduğunu söylemişti. Gösteriye gelmek istiyorlardı ve ben gururları kursaklarında kalmasın diye ikisini de öldürdüm. Bunu anlattığım da bütün mezarlık osura osura gülmüştü. Bu kez cinler hariç. Onlar somurtuyordu. Tedirgin bir baş kaldırı çıkardı gösterinin ortasında. Annemi göbek bağımla nasıl boğduğumu, boynunu nasıl kestiğimi ve babamın yanmış cesedini annemin boynundaki kan nehrinde nasıl söndürdüğümü anlatınca ortam yumuşardı, gösteriye kaldığımız yerden devam ederdik. Bazen kilise bahçelerinde nasıl kokain içtiğimi anlatırdım papaz efendilerle. Hristiyanlar cesetler çok gülerdi buna. Diğerleri anlamazdı. Aşktan ölen bir adamın omzuna çarpan ‘Bu da geçer’ tesellileri gibi bakarlardı suratıma.

Şovmenlik yapardım ben mezarlıklarda eskiden. Şovmeniz diye hep komiklik yapacak değiliz ya! Bazen nasıl terk edildiğimi anlatırdım onlara. Gece altına sıçardı korkudan, bütün cinler bir olup gecenin ağzına burnuna yüklenirdik. Yıldızlar kaçışırdı gecenin suratından ve salak bir çift aşık dilek tutardı.

Yapardım ben şovmenlik mezarlıklarda eskiden. Hiç para almazdım gösterilerimde. Bol bol intihar ile ödenirdi vizitem. Paradan daha değerliydi bazen ölmek, bir bilek kendi kendini kör bıçaklarla kesmeye çalışırken.

Koala’mı kaybettiğim günden beri uğramıyorum mezarlıklara, yanlışlıkla intihar ettim, malûlen emekli ettiler. Birkaç damarım orada kaldı ve birkaç tahtamı çaldı cesetler. Cehenneme yerleştim emekli olduktan sonra. Artık sevgilim de yanımda... Günüm, yanmak ve yemek ile geçiyor. Ha bir de şarap tabii. Yine şaraplı bir sofradan yazıyorum bunu da.

–“Sevgilim, kanı az bu çorbanın, kalbimi uzatır mısın?”

//Batuhan Dedde.
 
Merhaba Josephine...

Senin yokluğunda çok acayip şeyler geliyor başıma, hala insanları anlamaya çalışıyorum inatla, bu nasıl bir aptallık böyle? -hayır!- Ben sadece bir takım şeylerin, ’iyi’ doğrusunda, ’iyi şeyler’ çizgisinin yükseklere doğru seyredeceği umudunu taşıyorum. Bu bağlamda umudu olanlar aptal oluyor ve aptallık çok zaman büyük haz veriyor bana.

Dün Tanrıyla konuşuyordum, bu dua değildi, bir his de değildi. Ve tahmin et? İnsanlar bayağılık kokan hastalık ismine başvurmak zorunda kaldılar. Tanrım, bu nasıl bir klişe böyle? Her neyse, Tanrıyla sohbetimizin en koyu yerinde bana bir kısa metraj film izletti. Bir adam vardı, eli yüzü çamur içinde, hızlı hızlı nefes alan. "Bu sensin" dedi... Bir meydan vardı, hava buz! Çamurlar donmuş, ağızlardan duman çıkıyor ve bir topluluk. Topluluğun ortasında ’ben’...

Yeminler ediyordu barbar görünümlü adamlar, öfkeler biçiyorlardı. Bütün intikam birlikleri olabildiğince hissiz, alabildiğince kalabalık, tek kıt’a halinde, ağızlarından nemli küfürler savurarak istila etmişti bütün yüreğimi. Sanki intikam yiyip, hırs içiyorlardı. Ciğerlerini yırtıyordu soludukları her puslu nefes ve her pusuda biraz daha insaniyet şehit gidiyordu saltanatın iblis dölü adamlarına.

Bir çıkış yolu arıyordum bu kuşatmadan, uzatmadan hiç içimdeki çevrelenmişliğin baskısını, -bir umut- sıyrılmayı düşlüyordum ceylan kıvraklığında, türlü entrikalarla. Entrika! Bizans soyumdan bana kalan tek hatıra. Aslına bakarsak insanların hak ettiği şey bu. Sadece entrika! Az biraz saygısı eksik sosla mükemmel oluyor sanırım, suratlarındaki hazdan çıkan anlam bu yönde hep. Yapaylığa alışkın, özünü kaybeden, kaybettiren ve kalan son kırıntıları da silip süpürmeye devam eden bir canlı kolonisi. Tanrım, ne acı!

Saygı burada değerli madenlerden daha ender bulunan bir şey Jose. Öyle nadir ki, kimsede yok sanırım. Sahip olanlar da çoktan satmışlar belli. -e tabi, bu kadar nadir bir şeyin pahası, epey külfetli olmalı- Kimi dostlarım var -senden iyi olmasınlar. Olmamalılarda zaten!- onların yüreklerinde son kırıntılarını görebiliyorum bu madenin, gözlerinin ardında kurumuş çatlak ruhlarının ’sevgi’ diye inlediğini duyabiliyorum. Bu insanlar nasıl varlıklar ki onları ’onlar’ yapan tinlerine azap çektirmekten keyif alabiliyorlar? Varlığını zedeleyen bir aptal canlı daha var mı acaba? Bu yüzden sabahları aynaya bakamıyorum, canım yanıyor gördüklerim karşısında, suretim onlara benzediği için utanıyorum, bu durum canımı yakıyor. Her gün ruhumu boğuyorum gözyaşlarımda, gözlerim aktıkça onun feryatlarını duyuyorum beynimin içinde ve bazen şeytanlarım fısıldıyor sol kulağıma ’kaçmalısın buradan, ruhunu özgür bırak- tam biat edecekken bu duruma sağımdan iyilik meleklerim taarruz ediyor sol yanıma. Sonrası? Beynimin içinde bitmek bilmeyen bir curcuna, yüzyıl savaşlarından daha kanlı, sömürgecilikten daha zararlı bir olgu bu içimdeki savaşlar. Şeytanlarım daha şeytan, melekler masumiyetlerini az ilerideki çocuk parkının içindeki bir sokak lambasının altına saklamış sanki. Olan yine halkıma oluyor, umutlarım eziliyor.

Sen hiç keman dinledin mi Josephine? Babanın ölmesini düşlerken ki gibi mutlulukla ve o düşüncenin getirdiği yokluğun -ki bu his sadece alışkanlıkla paralel- içini titrettiğinde ağladın mı kemanın notalarıyla? Küfürlerin bozdu mu o hüzünlü ritmi? Yazmaya çalıştığın kaç sayfayı parçaladı gözyaşların? Peki, masum düşlerine küfürler bulaştırdın mı hiç? Senin annen öldü mü Jose? Babanla birlikte... İkisini birden gömerken kahkahalara boğuldun mu? Üzerlerine atılan her kürek toprak, senin üzerinden bir yük kaldırdı mı? Senin hiç insanlığın öldü mü Jose? İnsanlara saygın? Umutların, sevinçlerin, en masum, en mahrem hayallerini karanlık bir ormanda boğazlamak zorunda kaldın mı? Üstelik ardında hiç iz bırakmadan, hiç bir polise yakalanmadan her gece yüzlerce ümidi boğdun mu gözlerinden akan ırmakla? 1 dakikanın sadece 10 saniyesinde gülümseyebildin mi Jose?

Neden susuyorsun be adam! Cevap vers....

Jose? Hey! Nereye Kayboldun?

Piç kurusu... İllâ ki geleceksin geri...


-Özür dilerim hocam, cevap veremiyeceğim soruya, dersi dinlemiyordum çünkü...


Batuhan Dedde
 
Geri