Tanrı Hakkında Paradoksal Konuşmak Makale İçin Yardıma İhtiyacım Var

  • Kullanıcı Mavi
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Forumsal - Güzin Abla
🕒 Konu sahibi 15 saat önce aktifti
öncelikle tanrı diye tek kelimede değindiğimiz kavramın aslında ayrı ayrı incelenmesi gereken birden fazla özelliği olduğunu belirtmek gerek. bu özellikler, her şeyi yaratmış olma (her şeyin sebebi olma), her şeyi bilme ve her şeye gücü olma şeklinde isimlendirilebilir. her şeyi yaratmış olan ama her şeyi bilmeyen, ya da her şeyi bilen ama her şeye gücü yetmeyen farklı üstün kavramlar tanımlanabilir. islâmiyette ise tanrı bu üçünün birleşimidir. (islâmiyet, bunlara ek olarak tek bir tanrının (allah) var olduğunu da söyler.)

bu üç özelliğe bakılırsa, her birinin, ifadeleri gereği paradokslara kapı açtığı ortadadır: her şeyi yaratan varlığı kim yaratmıştır? her şeyi bilen varlık bize yarın ne yapacağımızı söylerse tersini yapamaz mıyız (her şeyi bilen varlık ile iradenin karşılıklı dışlaması)? her şeye gücü yeten varlık kaldıramayacağı taş yaratabilir mi? inceleyelim.

yaratan: bir varlığın olmadığı bir geçmiş ve olduğu bir gelecek varsa, bu varlığın, bu iki zaman aralığının temas ettiği noktada yaratılmış olduğunu söyleriz. hâlbuki zaman, dolayısıyla geçmiş ve gelecek bu evrenin özellikleridir. dolayısıyla bir yaratma eylemi ancak bu evren içerisinde vuku bulabilir ve evrenin kendisine uygulanamaz. yaratma eylemine sebep olma olarak bakmak da durumu değiştirmez. fizikçi bakış açısıyla konuşmak gerekirse, evrenin sebebi olamaz. yaratan özelliği akılcı* değildir. (bir şeyin akıl dışı* olması imkânsız olduğu anlamına gelmez, oturup o şeyi tartışmanın saçma olduğu anlamına gelir.)

bilen: bu özellikle ilgilli en sık tekrar edilen itiraz şudur: kaderimiz yazılıysa yaptıklarımızdan niye sorumluyuz? aynı anda hem geleceği bilen bir varlığın (kısmen bilmesi bile yeterlidir) hem de iradesi olan bir varlığın aynı sistemde bulunması çelişkilere yol açar. newcomb paradoksunda bu durum çok güzel ortaya konulmuştur. akılcı yaklaşıma göre ya geleceği bilen bir varlık yoktur ya da irade. iradenin olduğu durumda bilen özelliği akılcı değildir. iradenin olmadığı durumda ise sorumluluk yoktur. (buradaki sorumluluk tanrısal anlamdadır, ahlâki anlamda değil.)

gücü yeten: üzerine en çok atılıp tutulan özellik bu olsa da bence en sorunsuz olanıdır. kendi evrenimiz üzerinde tanrının her şekilde etkisi olabileceğini hâyal etmek mümkündür. burada inanan kişi, akıl sınırları içerisinde kalmak istiyorsa kendini tutmalı ve "sadece bu evrende diye sınır koymaya gerek yok" diye çıkışmamalıdır. hâlen pek çok fizikçi fizik yasalarının tanrının iradesi ile eş değer olduğuna inanmaktadır. bu akılcıdır. ama daha fazlası değil.

görüldüğü gibi tanrı diye atıp tuttuğumuz kavram pek çok açıdan akla uygun değildir. dolayısıyla bu konuda ne mantık, ne matematik, ne fizik, ne de biyoloji bize yardımcı olabilir. ha akıl akıl dediğimiz de bir kafatası hacmine sıkışmış küçük bir sinir yumağıdır diyebilirsiniz. haklısınızdır. ama ben de derim ki, elimde o sinir yumağından daha iyi bir araç yoksa ben ne yapayım?

tanrının varolduğu varsayımını yaptıktan sonra çözülmelerine gerek kalmayan paradokslardır. çünkü bu paradoksların varolmadığını da varsaymış oluruz. eğer mantıkta diğer tüm varsayımları ezen süper varsayımlar tanımlama ve çelişki durumunda süper varsayımları tercih etme gibi bir mekanizma olsaydı sorun kalmazdı. zaten inanan ve inancını akla uydurmaya çalışanların çoğunun yaptığı da böyle modifiye edilmiş bir mantık sistemini kullanmaktır.

Bilmem faydalı olurmu...:D
 
İşine yararsa yada bi fikir verirse sevinirim,

Ama giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini iyi ayarla, özellikle giriş...:)


Zaten hepsini bir araya toplamam lazım kısa bişey olmayacak ki yapıcaz artık bişiler :cici:
 
Daha önce okumuş olduğum bir kitabın pdf sini buldum.

Buraya alıntılayayım? işine yarar sanırım. Tabi kendimce seçeceğim. Kitabın tamamını değil.
 
Daha önce okumuş olduğum bir kitabın pdf sini buldum.

Buraya alıntılayayım? işine yarar sanırım. Tabi kendimce seçeceğim. Kitabın tamamını değil.


tmm Hacı linkte verebilirsin alıntıda yapabılırsın emınım yardımcı olacaktır
 
Kavranamazlık (noncognitivism) argümanı

Tanrı fikrinin ve buna bağlı olarak dinsel düşüncenin anlamlılığını sorgulamak başından beri önemli bir tartışma konusu olmuştur. Burada söz konusu argümanı şu şekilde formüle edeceğiz:

1. Var olan şeylere ait bizi ilgilendiren 3 çeşit özellik bulunmaktadır. Bunlar:
A. Ana özellikler
B. İkincil özellikler
C. İlişkisel özellikler

2. Yukarıdaki maddede yer alan B ve C anlamlı olabilmek için var
olan şeyin A’sına (temel özellikleri) bağlanabilmelidir.

3. Tanrı kavramı için pozitif olarak tanımlanmış bir ‘A’ (temel
özellikler) mevcut değildir.

4. Bu yüzden Tanrı kavramı ne A, ne B, ne de C’ye sahiptir.

5. A, B ve C’nin tümünden yoksun olan bir kavram anlamsızdır.

6. Demek ki Tanrı kavramı geçersizdir.

Birisi ‘Güzel bir elbise’ diye bir yorum yaptığında, biz ona ‘Elbise
nedir?’ diye sorarsak, kendisinden ‘Güzel bir dizaynı var’ ya da ‘Rahat’ gibi bir cevap duymak istemeyiz. Elbisenin ne olduğunu soruyoruz çünkü. Temel özelliklerini, elbiseyi elbise yapan şeyi soruyoruz. Bu kişi bize elbise ‘kırmızı’dır dese, ‘yazlık bir elbise’ dese ya da elbise hakkında herhangi başka bir şey söylese, bunların hiçbiri hala ‘Elbise nedir?’ sorusunun cevabi degildir.Elbise nedir sorusunun cevabı, elbisenin sözlükte veya ansiklopedide geçen ayrıntılı tanımıdır.

Elbise hakkında söylenen yukarıdaki türde şeyler, elbisenin ‘ikincil’ özellikleri (yukarıda bahsedilen ‘B’) ya da elbisenin ‘ilişkisel’ özellikleridir (yukarıda bahsedilen ‘C’). Elbisenin ne demek oldugunu bilmeden, bu özelliklerini bilmenin. bir faydası yoktur. Bu özellikler bize elbiseyi tanımlamaz, elbise hakkında gerçek anlamda bize bir şey söylemez.

Tanrı hakkında soru sorduğunuzda teistten aldığınız cevaplar da bu tür cevaplardır. Tanrı nedir diye sorduğunuzda söylenen şeyler:
- Her şeyi bilen
- Her şeye gücü yeten
- Ezeli ve ebedi
- Yaratıcı
- Bağışlayıcı
- Kişi (insan değilse bile bir ‘birey’dir Tanrı)
- Mükemmel
- Aşkın
- Maddesel olmayan

Bu listeye başka şeyler de eklenebilir. Fakat ne eklerseniz ekleyin,
teizmin Tanrı konusunda verdiği cevaplar, Tanrı’ya ait ‘ikincil’ ya da ‘ilişkisel’ özellikler olmaya devam edecektir. Bu niteliklerin hiçbiri ‘Tanrı özünde nedir?’ sorusunu cevaplamaz.

Bir kavram icat etsem ve adına ‘unie’ desem, sonra da ona bazı insani özellikler atfetsem, örneğin ‘bilgelik’ gibi, sonra da eklesem, desem ki ama bu bilgelik insanın bilgeliğinden farklıdır, ve de ‘unie’ doğası gereği bilinmezdir, bu durumda ‘unie’ hakkında söylediğim hiçbir şey, bizim unie’yi anlayışımıza bir şey katmaz.

Tanrı ‘iyi’ ya da ‘bilge’dir demek, bilinmez bir varlığın, bilinmez bazı özelliklere, bilinmez bir şekilde sahip olduğunu söylemekten farksızdır.
Dolayısıyla bu düşünce tarzının absürtlüğü açıktır. Bu yüzden de teist Tanrıyı tüm niteliklerinden soyutlamak istemez. Tanrı ile ilgili yukarıda bahsettig ̆imiz ikincil karakterlerin sözünün edilmesi bu sebeple ortaya çıkmaktadır. Bu yolla, Tanrı hakkında sanki kısmen bir şeyler söylemis ̧ gibi görünmek ister teist.
Halbuki yukarıda bahsettiğimiz gibi, bu söylenen şeyler, Tanrı’ya ait ikincil karakterlerdir ve Tanrı’nın ne olduğuna dair aslında bir şey söylemezler.

Yani sonuçta teist, tüm çabasına rağmen Tanrı hakkında hiçbir şey söylememis ̧ olur. Tanrı’dan bahseden herhangi bir açıklama, ne kadar çok sözcük içerirse içersin, anlamsız bir laf salatasıdır.

Söylenenler anlamsız olduğundan, Tanrı hala tanımsızdır.

(Kaynak : Aydın Türk - Ateizmi Anlamak - sf:128-129)

Mavi arkadaş, pdf'den kopyaladığım yazının şekli biraz bozuldu. Düzenlerken noktalama işaretlerinde bazı yanlışlıklar yapmış olabilirim. O sebepten ötürü eğer yazıyı kullanacaksan bunu da sana belirtmiş olayım. Eğer beğendiysen bu argümanın üzerie ekler yapabilir, daha da geliştirebilirim.
 
Şayet elimden geldikçe yardımcı olmak isterim konu fazlasıyla ilgi alanımda.
 
Kavranamazlık (noncognitivism) argümanı

Tanrı fikrinin ve buna bağlı olarak dinsel düşüncenin anlamlılığını sorgulamak başından beri önemli bir tartışma konusu olmuştur. Burada söz konusu argümanı şu şekilde formüle edeceğiz:

1. Var olan şeylere ait bizi ilgilendiren 3 çeşit özellik bulunmaktadır. Bunlar:
A. Ana özellikler
B. İkincil özellikler
C. İlişkisel özellikler

2. Yukarıdaki maddede yer alan B ve C anlamlı olabilmek için var
olan şeyin A’sına (temel özellikleri) bağlanabilmelidir.

3. Tanrı kavramı için pozitif olarak tanımlanmış bir ‘A’ (temel
özellikler) mevcut değildir.

4. Bu yüzden Tanrı kavramı ne A, ne B, ne de C’ye sahiptir.

5. A, B ve C’nin tümünden yoksun olan bir kavram anlamsızdır.

6. Demek ki Tanrı kavramı geçersizdir.

Birisi ‘Güzel bir elbise’ diye bir yorum yaptığında, biz ona ‘Elbise
nedir?’ diye sorarsak, kendisinden ‘Güzel bir dizaynı var’ ya da ‘Rahat’ gibi bir cevap duymak istemeyiz. Elbisenin ne olduğunu soruyoruz çünkü. Temel özelliklerini, elbiseyi elbise yapan şeyi soruyoruz. Bu kişi bize elbise ‘kırmızı’dır dese, ‘yazlık bir elbise’ dese ya da elbise hakkında herhangi başka bir şey söylese, bunların hiçbiri hala ‘Elbise nedir?’ sorusunun cevabi degildir.Elbise nedir sorusunun cevabı, elbisenin sözlükte veya ansiklopedide geçen ayrıntılı tanımıdır.

Elbise hakkında söylenen yukarıdaki türde şeyler, elbisenin ‘ikincil’ özellikleri (yukarıda bahsedilen ‘B’) ya da elbisenin ‘ilişkisel’ özellikleridir (yukarıda bahsedilen ‘C’). Elbisenin ne demek oldugunu bilmeden, bu özelliklerini bilmenin. bir faydası yoktur. Bu özellikler bize elbiseyi tanımlamaz, elbise hakkında gerçek anlamda bize bir şey söylemez.

Tanrı hakkında soru sorduğunuzda teistten aldığınız cevaplar da bu tür cevaplardır. Tanrı nedir diye sorduğunuzda söylenen şeyler:
- Her şeyi bilen
- Her şeye gücü yeten
- Ezeli ve ebedi
- Yaratıcı
- Bağışlayıcı
- Kişi (insan değilse bile bir ‘birey’dir Tanrı)
- Mükemmel
- Aşkın
- Maddesel olmayan

Bu listeye başka şeyler de eklenebilir. Fakat ne eklerseniz ekleyin,
teizmin Tanrı konusunda verdiği cevaplar, Tanrı’ya ait ‘ikincil’ ya da ‘ilişkisel’ özellikler olmaya devam edecektir. Bu niteliklerin hiçbiri ‘Tanrı özünde nedir?’ sorusunu cevaplamaz.

Bir kavram icat etsem ve adına ‘unie’ desem, sonra da ona bazı insani özellikler atfetsem, örneğin ‘bilgelik’ gibi, sonra da eklesem, desem ki ama bu bilgelik insanın bilgeliğinden farklıdır, ve de ‘unie’ doğası gereği bilinmezdir, bu durumda ‘unie’ hakkında söylediğim hiçbir şey, bizim unie’yi anlayışımıza bir şey katmaz.

Tanrı ‘iyi’ ya da ‘bilge’dir demek, bilinmez bir varlığın, bilinmez bazı özelliklere, bilinmez bir şekilde sahip olduğunu söylemekten farksızdır.
Dolayısıyla bu düşünce tarzının absürtlüğü açıktır. Bu yüzden de teist Tanrıyı tüm niteliklerinden soyutlamak istemez. Tanrı ile ilgili yukarıda bahsettig ̆imiz ikincil karakterlerin sözünün edilmesi bu sebeple ortaya çıkmaktadır. Bu yolla, Tanrı hakkında sanki kısmen bir şeyler söylemis ̧ gibi görünmek ister teist.
Halbuki yukarıda bahsettiğimiz gibi, bu söylenen şeyler, Tanrı’ya ait ikincil karakterlerdir ve Tanrı’nın ne olduğuna dair aslında bir şey söylemezler.

Yani sonuçta teist, tüm çabasına rağmen Tanrı hakkında hiçbir şey söylememis ̧ olur. Tanrı’dan bahseden herhangi bir açıklama, ne kadar çok sözcük içerirse içersin, anlamsız bir laf salatasıdır.

Söylenenler anlamsız olduğundan, Tanrı hala tanımsızdır.

(Kaynak : Aydın Türk - Ateizmi Anlamak - sf:128-129)

@Mavi arkadaş, pdf'den kopyaladığım yazının şekli biraz bozuldu. Düzenlerken noktalama işaretlerinde bazı yanlışlıklar yapmış olabilirim. O sebepten ötürü eğer yazıyı kullanacaksan bunu da sana belirtmiş olayım. Eğer beğendiysen bu argümanın üzerie ekler yapabilir, daha da geliştirebilirim.


ne kadar geniş kapsamlı bnm için o kadar iyi tam noktasına değinmişsiniz :) teşekkür ederim

Şayet elimden geldikçe yardımcı olmak isterim konu fazlasıyla ilgi alanımda.

her türlü yardıma açığım her görüş her dusunce degerlı bizim için :)
 
Kavranamazlık (noncognitivism) konusunda gelen en yaygın itiraz

Bu argüman ‘Ben Tanrı’yı kavrayamıyorum, demek ki Tanrı yoktur’ anlamına gelmez.

Elbette içyüzünün ne olduğunu tam kavramadan da bir şeylerin var olup olmadığını bilmem mümkündür günlük hayatta.
Fakat bu tür şeylerin tümünde, söz konusu şeyi algılarsınız, var olduğunu bilirsiniz, ondan bir şüpheniz yoktur.
Tanrı konusunda ise, kendisini hiç kimsenin hiçbir yerde görmediği bir şeyden bahsediyoruz. Ve de var olduğunu bilmiyoruz, var olup olmadığını anlamaya çalışıyoruz.
Algılama yoluyla var olduğu gösterilemeyeceğinden (tam tersi algılanmadığı için yok kabul etmemiz gereken bir s ̧ey olduğundan), var olduğunu iddia edenlerin neye dayanarak var dediğini anlamaya çalışıyoruz.

Kendilerini dinliyoruz, diyoruz ki ‘Hiç kimsenin görmediği, var olduğunu düşünmek için ortada hiçbir somut veri olmayan bir şeyin var olduğunu iddia ediyorsunuz’. Onlar da ‘Evet’ diyorlar.
Peki diyoruz, var olup olmadığın ınasıl bildiğinize geçmeden önce, neyin var olup olmadığını tartışacağımızı bize bir söyler misiniz?

Ve daha bu soruya bile cevap alamıyoruz. Dikkat edin, olay var olup olmadığı tartışmasına gelmedi.

Yani ortada anlamsız bir kelime var, kavram haline bile gelmemiş. Kelimeyi duyunca, ne anlama geldiğini anlamıyoruz. Yani kelimenin ‘mogombo’ ya da ‘ubli’ gibi anlamsız başka bir kelimeden bir farkı yok.

Şöyle bir diyaloğa dönüştürülebilir bu konu:

T - Tanrı vardır.
A- Tanrı nedir?
T- Tanrı yaratandır.
A- Peki ama Tanrı nedir?
T- Tanrı alemlerin rabbidir.
A- İyi de, nedir o?
T- Tanrı insanı yaratmıştır
A- Bunları anladım, fakat bunların hepsi ikincil karakterler. Tanrı’nın
ne olduğunu bana söylemiyor, ne yaptığını söylüyor. Ben Tanrı’nın tam olarak ne olduğunu merak ediyorum.
T- Ne olduğunu bilmiyoruz.
A- Peki o zaman siz yaptıkları haricinde bu varlığın ne olduğuna dair bir fikre sahip değilsiniz
T- Evet.
A- Yani ‘Bir şey evrene sebep olmuştur’ ve ‘Bir şey insanı yaratmıştır’ diyorsunuz, hakkında başka bir şey demiyorsunuz
T- Evet.
A- Peki bunun ‘Bilinmeyen şeylerin, bizim bilmediğimiz bir sebebi vardır’ demekten farkı ne?
T- Farkı yok
A- Peki o zaman Tanrı bunun neresinde? Bilinmeyen şeylerin, bizim bilmediğimiz bir sebebi olduğunu yeri gelince biz de söylüyoruz. Ama siz araya bir de ’Tanrı’ diye bir kelime sıkıştırıyorsunuz. Tanrı denen bu kelimenin anlamı nedir deyince, tanımlamıyorsunuz. O zaman o kelimeye ne gerek var? Doğrudan bu bilinmeyen şeylerin sebebini bilmiyoruz desenize?

Kısacası, nonkognitivizm argümanı, Tanrı’nın tanımlanmadığını, ne anlama geldiğinin bile kimse tarafından anlaşılmadığını söyler. Zaten varlığını görüp algıladığımız bir şeyden de bahsedilmediğinden, var olduğunu anlamak için gerekli zihinsel analizleri bile yapacak bir durum ortaya çıkmıyor. Çünkü neyin zihinsel analizinin yapılacağı belli değil.

Buradan da, Tanrı denen kelimenin bir anlam ifade etmemesi yüzünden, zihnimiz dışında herhangi bir şeye tekabül etmediği ortaya çıkar. Kelimeler dış dünyada bir şeyleri temsil ederler. Bu şeyler somut varlıklar olabilir, soyut kavramlar ve ilişkiler olabilir. Fakat sonuçta, her kelime bir cisme ya da kavrama tekabül eder. Hiçbir cisme ya da kavrama tekabül etmeyen bir kelimenin ise insan zihninin içinde veya dışında temsil ettiği bir şey yoktur. Yani, nonkognitivizm bağlamında Tanrı ile ilgili olarak bunun anlamı, Tanrı denen kelimenin temsil ettiği bir şey olmadığı, yani Tanrı’nın var olmadığıdır.

Örneğin bir makina gördünüz diyelim. Makinanın büyüklüğünü, ağırlığını, hatta kaç kolu, kaç düğmesi olduğunu bilirsin. Makinanın varlığından bir şüphen yoktur. Fakat makınanın ne iş yaptığını ve nasıl çalıştığını kavrayamıyor olabilirsin.

Bu konu Tanrı tartışmasından ve nonkognitivizm argümanından farklı. Tanrı konusunda zaten ortada algılanan bir şey yok. Var olup olmadığını anlamak için geriye kalan tek şey, var olduğunu iddia edenlerin getireceği zihinsel muhakemeler. Fakat bu muhakemeleri duymadan önce, bu muhakemelerin muhatabı olan kavramın ne olduğunu, kabataslak olarak bilmek gerek. Yoksa ortada sadece bir X vardır. X hakkında hiçbir şey bilinmez, hakkında hiçbir ipucu yoktur. Tanımlı değildir, bir kavram bile değildir. Ve de sonra bu X’in dış dünyada var olup olmadığının tartışılması istenmektedir. Bu durumda önce sormaz mısınız, nedir bu X diye? Bir doğal sayı mıdır? Bir cisim midir? Yukarıda bahsettiğimiz gibi bir makina mıdır? Arkadaşlık, sevgi gibi soyut bir kavram mıdır? Enerji midir? Madde midir? Tinsel bir varlık mıdır? (Eger öyleyse, tinsel varlıktan ne kastedilmektedir?)

Kısacası, nasıl çalıştığı hakkında bir fikre sahip olmadığın makina için en azından şu büyüklükte, şu renkte, bilmem kaç dügmesi olan bir şey diyebiliyorken, ya da denklem çözerken değerini bulmak istediğin X bilinmeyeninin en azından bir reel sayı mı, rasyonel sayı mı, kompleks sayı mı, yoksa bir küme mi vs olduğunu bilirken, Tanrı’dan bahsedildiğinde, ortadaki X değişkeninin hiçbir tanımı yok. Yani bu degilkenin tekabül ettigi bir ’fikir’, bir ’kavram’ bile yok. Zaten algılanan bir şey de değil. Ortada sadece içi boş bir kelime var. Fakat bu kelimenin dış dünyada tekabül ettigi bir gerçeklik yok. Hatta kelimenin insan zihninde tekabül ettiği bir anlam bile yok.

Dolayısıyla, bu kelimenin temsil ettigi iddia edilen şeyin var olmadığı söylenebilir. Nonkognitivizmin dediği budur. Yoksa ’kavrayamıyoruz, demek ki yoktur’ demez nonkognitivizm.

(Kaynak : Aydın Türk - Ateizmi Anlamak - Propaganda yayınları - sf : 130 - 131 - 132)

Mavi daha sonra birkaç şey daha ekleyeceğim.
 
Aklıma geldi;

Tanrı var ama ben inanmıyorum ya da Tanrı yok ama ben inanıyorum önermeleri paradoksal bir şekilde eğer Tanrı varsa inanmak anlamsızdır, eğer Tanrı yoksa inanma bir zorunluluğa dönüşmektedir anlamına gelirler. Eğer birşey yoksa ona inanmak lazımdır. Öyleyse Tanrı'ya inanmak o'nun varlığından, belirginliğinden ve şu anda buradalığından kuşkulanmak demektir.

bence bu cümle den iyi şeyler çıkarırsın.;)
 
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Mevlânâ'daki Paradoksal Söylem[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Varlık âleminde gözlemlediğimiz zıtlıklar, tasavvuf anlayışı içinde Allah'ın hikmetini tefekkür etme noktasında hep ibret verici şey ve olaylar olarak telakki edilmiştir. Bu anlayışa göre zıtlıklar, sıradan akla, mantığa aykırı görünen ancak; hakikatte böyle bir aykırılık ve çelişkiden öte bir uyum ve ayniliğin görüldüğü durum ve şeylerdir. Tasavvuf düşüncesindeki bu zıtlık, batı düşüncesindeki kaos ve uyumsuzluk anlamlarına gelen zıtlıktan tamamen ayrı gözükmektedir. Konuya Allah'ın sıfatları noktasından baktığımızda da, celal ve cemal sıfatları sıradan akla zıt gelmektedir. Oysa ki celal ve cemal birbirinin içine girmiş sıfatlar olarak telakki edilmiştir. Yani cemalden celal, celalden cemal zuhur eder, denmiştir. Bu hususta Harrâz, bütün zıt görünenlerin onda toplanmasından dolayı Allah'ın “Mecmau'l-ezdâd” olduğunu söylemiştir. “Paradokslar genellikle günlük dilin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Analojik ve sembolik ifadelerin önemli bir kısmının paradoksal olması bundan dolayıdır. Dinin bazı önermeleri, bir takım mistik ifadeler de paradoksaldır. Bunların da asıl sebebi günlük dilin metafizik ve sembolik hakikatleri ifade etmede yetersiz kalmasıdır.” (Emiroğlu 2002: 139). İnsanlara çarpıcı gelmesi, onların dikkatlerini celbetmesi, sıradan akla halel getirici olması dolayısıyla varlık ve olaylardaki zıtlıklar hep ön plana çıkarılmıştır. “Genel olarak İslam düşüncesi açısından korelasyon ve tezatların önemi Kur'ân'ı dikkatle okumuş olan herkes için açıkça ortadadır ve bu, İslamî entelektüel tarih boyunca her türlü bağlantıda tekrar tekrar görünür.” (Chittick 1997: 264). Meşhur Mesnevî yorumcularından Nicholson, Mevlânâ'nın bir beytine yaptığı yorumda korelasyonla ilgili şunları söyler: “Tüm krallar kölelerinin kölesidirler; herkes kendileri için ölene ölüdür. (Mesnevî / 1736). Yorum: Bu dizeler İbn Arabî'nin öğrencilerinin âşina olduğu öğretiye şiirsel bir forum kazandırmaktadır; öyle ki korelatif terimler...aynı gerçekliğin farklı vecheleri için sadece isim olmaktan ibarettir.” Chittick 1997: 264).[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Tasavvuf dilindeki bu paradoksal söylemler, sadece Mevlânâ'da karşımıza çıkmamaktadır. Başta Cami, Hafız, Attar, Senayi olmak üzere İran mutasavvıf şairleri, İbn Arabî, Konevî, Yunus, Nesimî, Zünnun, Niyazî-i Mısrî vs. pek çok düşünür ve şairin üslubu olmuştur. Bunun, sıradan insanın kapasitesi üzerinde olarak görülen bilginin, onlardan gizlenmesi gerektiği düşüncesine, bağlı olduğu söylenmiştir. Zira tasavvufta bir mertebeler silsilesi vardır. Yani tasavvuf bir yönüyle entelektüel bir anlayışa sahip olup, bu yönüyle bir gizlilikçiliği de içinde barındırır. Zira idraki ve kapasitesi üzerinde konuştuğun insanın yanılma ve sapması kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla şeriat aşamasında, tarikat aşamasında kalması gereken insanlar olabileceği gibi, hakikat ve marifete eren insanlar da olacaktır. Tasavvuftaki bu 'esrarı gizleme'yle ilgili Annemarie Schimmel şunları söylemektedir: “Cüneyd, simgelerle (işaret) konuşma sanatını, hakikati imalarda bulunarak ifade etme sanatını geliştirmiştir.” (2001: 71). Mevlânâ da bu hususla ilgili şöyle söylemektedir: “Sus, sus, fazla ileri gitme, sözden anlamayanların toplantı yerinde böyle açık söyleme, Allah'tan, kuldan söz açma.” (Mevlânâ 2000: I/ 53).[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Bugün Mevlânâ ile ilgili pek çok faaliyet yapılmakta, her yıl ölüm yıl dönümlerinde çeşitli yönleri ile anılmaktadır. Bunlar sadece Türkiye ile sınırlı kalmamakta dünyanın pek çok ülkesinde bu tür etkinlikler yapılmakta, ayrıca onun düşünceleri değişik milletlerden pek çok insanı da buraya çekmektedir. Batılı ve doğulu pek çok mütefekkir onun düşüncelerinden etkilenmiş, batıda ve doğuda onun düşünceleri ile ilgili pek çok çalışma yapılmıştır. Mevlânâ'daki insan sevgisi, son dönemlerde bazen, batının hümanist düşüncesi ile aynı çizgide yorumlanmaktadır. Onun düşünceleri ise neredeyse bütün dinlerin üstünde bir anlayış gibi görülmeye başlanmıştır. Bu yönüyle âdeta Hz. Peygamber'den daha öncelikli hâle getirilme çabası var gibidir. Acaba bütün bunlar Mevlânâ'nın hedeflediği, anlatmak istediği düşünceler mi idi? Yoksa herkes kendi meşrebince mi, onun sözlerine/şiirlerine anlam yüklemektedir?[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Mevlânâ'nın “Gene gel, gene gel… Her ne isen olduğun gibi gene gel… Hakk'ı tanımıyorsan, ateşe tapıyorsan, puta tapıyorsan gene gel... Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi değildir. Yüz kere tövbeni bozmuşsan gene gel” (Mevlânâ 2000: IV/20) diye söylediği meşhur sözü bile farklı yorumlanabilmiştir. Bu sözü bazıları, gel ama Müslüman ol gel, bazıları ise olduğun gibi/her neysen öyle gel, olarak yorumlamışlardır. Bu rübaiye Şefik Can'ın yaptığı yorum şöyledir: “Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o, bağışlayan, çok esirgeyendir (39/53) ayet-i kerimesinin izahından ibarettir. Hoşumuza giden, yüz kere tövbeni bozmuşsan yine gel, sözü ümitsizliğe kapılma, Allah'ın rahmetinden ümit kesme, manasına gelmektedir. Yoksa Hz. Peygamber'in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlânâ, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk'a karşı küstahlık olduğunu elbette bilmektedir” (Mevlânâ 2000: IV/20). Daha sonra Müslüman olup Havva adını alan Eva de Vitray Meyerovitch, Mevlânâ'nın yukarıdaki sözlerinin devamında şunları söyler: “Mevlânâ sadece bir veli, bir sufi değil, aynı zamanda eksiksiz sahih imana sahip büyük bir düşünürdü de. İslam'ın emir ve yasaklarına harfiyyen riayet eden Mevlânâ, dinler arasında ayrımcılık da yapmıyordu” ( 2001: 42). Buradaki “dinler arasında ayrımcılık da yapmıyordu” sözü, muğlak bir ifadedir. Yani bütün dinleri aynı mı görüyordu? Yoksa diğer dindeki insanlara da hoşgörüyle mi bakıyordu? Bir dinin emir ve yasaklarını harfiyyen yapan birisinin, diğer dinleri de aynı görmesi mümkün müdür? Nihayetinde bu sorular uzar gider.[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Eğer dünyada bir tek âşık varsa ey Müslüman[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]O benim işte[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Eğer bir mümin, bir kâfir, bir Hıristiyan, bir zâhid varsa[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]O benim işte[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]...[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Dünyada yetmiş iki mezhep[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Gerçekten yoktur, Allah'a yemin ederim ki[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Her inanç ve her mezhep benim işte[/FONT]
[FONT=Geneva, Arial, Sans-serif]Reza Arasteh, Mevlânâ'nın yukarıdaki şiirine bağlantılı olarak şunları söylemektedir: “Kendisini çeşitli defalar meşhur bir kişi, tutkulu bir kişi, dindar bir kişi olarak hissetmiş ve son tahlilde daha kapsamlı bir benin yeniden doğuşuyla tüm bunların ötesine geçmiştir. Kendisinin tüm insanlıkla ilgili olduğunu, tüm varlıklara ilgi duyduğunu hisseder; daha önceki deneyimlerini onların yararı için kullanır” ( 2000: 29).[/FONT]
 
Mavi oku oku asla bitmez bunlar ya hadi iyisn bulan sana yardım eden çok oldu :p
 
A-a çok geç gördüm ben bunu ya :s Bizde çok makale okuyup hakkında düşüncelerimizi yazdık ama oturup hiç makale yazmadık henüz,zor iş o ya:)

Ödevin hala bitmediyse sana bir site önerebilirim Mavi, orada çok fazla makale örneği var belki bulabilirsin arasından bir şeyler.:cici:
 
Geri