Sosyalizm nedir?
Sosyalist idealler özü itibarıyla sınıflı toplumların ortaya çıkmasından bu yana varlığını sürdüren ideallerdir. İnsanlık ilkel sınıfsız toplumdan çıktığından bu yana sınıf ayrımlarından doğan eşitsizliklere ve baskılara karşı daima bir biçimde tepki vermiş, eşitlikçi ve özgür bir toplum özlemini dile getirmiştir. Bunun izleri ta Sümer destanlarına kadar sürülebilir. Bu temelde, kolektivist bir anlayışa, mülk ortaklığına dayanan toplum tasavvurlarına ve kimi zaman da bu tasavvurları esas alan toplumsal hareketlere eskiçağdan beri rastlamaktayız. Örneğin ilk Hıristiyanlığın doğduğu dönemlerde benzer temellerde hareket eden birçok topluluğun olduğu ve esasen Hıristiyanlığın da ilk doğuşu itibariyle bu damarlardan birini temsil ettiği bilinmektedir. Bunların izleri İncil’de bile bulunmaktadır. Spartaküs’ün önderlik ettiği köle isyanında da bu fikirlere sahip unsurların yer aldığı bilinmektedir. Aynı olgu ortaçağa geldiğimizde de görülür. Bir yanda Avrupa’nın göbeğinde köylü isyanları dalgası içinde Thomas Münzer’leri, diğer yanda Osmanlı’da Şeyh Bedreddinleri görürüz. İrili ufaklı örneklerle bu listeyi uzatmak mümkündür, ama burada gerekli değildir.
Modern anlamıyla sosyalizmin tarihi ise Fransız Devrimi dönemine uzanır. İşin aslı modern çağa geçilirken yaşanan hemen tüm devrim süreçlerinde, İngiliz devriminden başlayarak, bu tür eğilimler gözlenir. Fransız devrimi sürecinde Babeuf’lerle şekillenmeye başlayan modern sosyalist düşünce ise yarım yüzyıl içinde zirvesi Marx olan bir gelişim süreci geçirir ve nihayet Marx ile tüm çağların sosyalist özlemleri modern çağa uygun gerçek bir bilimsel temele kavuşur. Zira kapitalizmle birlikte, artık sosyalist özlemlerin maddi önkoşulları da oluşmaya başlamıştır.
Bu kısa tarihsel özetten hemen çıkarılabilecek bir sonuç şudur: Sosyalizm düşüncesi binlerce yıllık geçmişiyle insanlık tarihinde topu topu 65 yıllık bir parantez olan Stalinist bürokratik diktatörlük tecrübesinden çok daha eski ve büyük gerçekliğe sahiptir. Stalinizm her ne kadar Marksizm ve sosyalizm kavramının ardına sığınarak büyük cürümlerini işlediyse de, bunun son tahlilde insanlığın derin özlemlerini ifade eden sosyalizm düşüncesini tümüyle yok edebileceğini düşünmek ancak bir miyopluk olabilir. Hele hele kapitalizmin bugün geldiği nokta sosyalist bir toplumu hem çok daha gerekli hem de çok daha mümkün kılıyorken.
Çok değişik kolları ve versiyonları olmakla beraber sosyalizm fikrinin genel olarak içerdiği en temel yönleri, eşitlikçi bir toplum arayışı ve böylesi bir toplum kurmanın mümkün olduğu, insanoğlunun böylesi bir toplum oluşturmaya yetenekli olduğu inancıdır. Sınıflı toplum olgusu ve onun son biçimi olarak kapitalizm varoldukça bundan doğan tüm toplumsal illetler varolmaya devam edecek ve insanlığın sosyalist özlemleri de varlık bulacaklardır. Tarihin çeşitli dönemlerinde bu fikirlerin rağbet görme düzeyi inişler çıkışlar sergilese de sınıflı toplum varoldukça yok olmaları olanaksızdır. Eğer kişi son tahlilde bilincin varlığı değil de varlığın bilinci belirlediğine inanıyorsa, o takdirde sosyalist özlemlerin ve fikirlerin tarihsel olarak bitmeyeceğini kavraması da zor olmayacaktır.
Berktay, yaşanan deneyimden sonra sosyalizm denen şeyin bir toplum tasavvuru olarak görülemeyeceğini, tarihsel gerçekliği (“reel sosyalizm”) neyse o olarak görülmesi gerektiğini savunmaktadır. Yani sosyalizmin uygulaması iddiasıyla tarihte karşımıza Stalinist bürokratik diktatörlükler çıkmışsa, Berktay’a göre sosyalizm denen şey artık o somut gerçekliktir. Dolayısıyla yaşanan sosyalizm değildi ya da sosyalizme uygun değildi türünden argümanları daha baştan yöntemsel olarak reddetmektedir. Özetle insanların kafasındaki tasavvura değil gerçekliğe bakarım denmektedir. Bu yaklaşım sadece Berktay’a ait olsaydı belki uğraşmaya değmezdi. Ancak Berktay burjuva ideologların nicedir işledikleri ve oldukça yaygın bir düşünceyi dillendirmektedir.
Berktay’ın bu savı büyük bir çarpıtma içermektedir. Zira bu savdan çıkan bir sonuç, tarihte büyük dönüm noktaları ve kırılmalar, bu kırılma noktalarından türeyen yol ayrımları, çatallanmaların olamayacağıdır. Berktay’a göre bu çatallanma noktalarında farklı tarihsel olasılık ve alternatif patikalar olamaz. Bunun doğal bir ürünü olarak da tarih hep galiplerin, egemenlerin tarihi olarak görülmelidir. Bunlara karşı verilen mücadelelerin, bunlar ne denli kapsamlı olursa olsun, hükmü harbiyesi yoktur. Onlar gerçeklik katına yükselememektedirler. Gerçeklik yalnızca iktidardır! Oysa örneğin, Marksizmin gerçek devrimci damarı tüm Sovyetler Birliği’nde yaşanan karşı-devrim sürecine kahramanca direnmiş ve canı pahasına mücadele etmiştir. Ve eğer bizler bugün Marksizmin canlı ışığına hâlâ ulaşabiliyorsak bunda onların can pahasına verdiği mücadelenin büyük katkısı vardır. Berktay’ın bakış açısı, onun başka bahislerde savunduğu fikirlerle bağdaşmama pahasına, tarihi adeta şaşmaz bir kaçınılmazlık, bir mukadderat olarak okuma anlamına gelmektedir. Marksizmin yaklaşımının böylesi bir idealizmle zerrece ilgisinin olmadığını uzun uzadıya anlatmaya kalkışmak sadece mürekkep israfı olur.
Berktay’ın bir başka çarpıtması da Marx’ta geçekliğin mihengine vurulabilecek bir sosyalizm tasavvuru namına pek bir şey olmadığı savıdır. Yani Berktay hem tasavvur halindeki toplum özlemini kıymetsiz görmekte hem de Marx’ı ayrıntılı bir şema bırakmamakla eleştirmektedir. Oysa Marx (ve Engels) gelecek sosyalist toplum üzerine ayrıntılı resimler çizmekten bilinçli biçimde kaçındılar. Onlar bunun bilimsel bir tutum olamayacağının mükemmelen farkındaydılar. Ancak, mevcut toplum içindeki temel eğilimlerin işaret ettiği kadarıyla geleceğin toplumunun nasıl bir şey olamayacağını ve en özsel, temel çizgileriyle hangi nitelikleri taşıyacağını ortaya koymaktan da geri durmadılar. Yani bilimsel çözümleme ve öngörünün izin verdiği kadarıyla gelecek toplumun niteliği sorununu açıkta bırakmadılar. Tam da bu yaklaşımın bir parçası olarak daha en başta “biz komünizmi geleceğe ilişkin bir reçete olarak değil, bizatihi bugünkü fiili hareket olarak görüyoruz” demişlerdi. Yani geleceğin toplumu bugünkü hareketin gelişimi içinden doğacak ve bu gelişim tarafından şekillendirilecekti. Yukarıda tartıştığımız hususların yanı sıra bir de bu noktadan baktığımızda “sosyalizm bitti” iddiasının sefilliği kendini gösterir.
Sosyalist idealler özü itibarıyla sınıflı toplumların ortaya çıkmasından bu yana varlığını sürdüren ideallerdir. İnsanlık ilkel sınıfsız toplumdan çıktığından bu yana sınıf ayrımlarından doğan eşitsizliklere ve baskılara karşı daima bir biçimde tepki vermiş, eşitlikçi ve özgür bir toplum özlemini dile getirmiştir. Bunun izleri ta Sümer destanlarına kadar sürülebilir. Bu temelde, kolektivist bir anlayışa, mülk ortaklığına dayanan toplum tasavvurlarına ve kimi zaman da bu tasavvurları esas alan toplumsal hareketlere eskiçağdan beri rastlamaktayız. Örneğin ilk Hıristiyanlığın doğduğu dönemlerde benzer temellerde hareket eden birçok topluluğun olduğu ve esasen Hıristiyanlığın da ilk doğuşu itibariyle bu damarlardan birini temsil ettiği bilinmektedir. Bunların izleri İncil’de bile bulunmaktadır. Spartaküs’ün önderlik ettiği köle isyanında da bu fikirlere sahip unsurların yer aldığı bilinmektedir. Aynı olgu ortaçağa geldiğimizde de görülür. Bir yanda Avrupa’nın göbeğinde köylü isyanları dalgası içinde Thomas Münzer’leri, diğer yanda Osmanlı’da Şeyh Bedreddinleri görürüz. İrili ufaklı örneklerle bu listeyi uzatmak mümkündür, ama burada gerekli değildir.
Modern anlamıyla sosyalizmin tarihi ise Fransız Devrimi dönemine uzanır. İşin aslı modern çağa geçilirken yaşanan hemen tüm devrim süreçlerinde, İngiliz devriminden başlayarak, bu tür eğilimler gözlenir. Fransız devrimi sürecinde Babeuf’lerle şekillenmeye başlayan modern sosyalist düşünce ise yarım yüzyıl içinde zirvesi Marx olan bir gelişim süreci geçirir ve nihayet Marx ile tüm çağların sosyalist özlemleri modern çağa uygun gerçek bir bilimsel temele kavuşur. Zira kapitalizmle birlikte, artık sosyalist özlemlerin maddi önkoşulları da oluşmaya başlamıştır.
Bu kısa tarihsel özetten hemen çıkarılabilecek bir sonuç şudur: Sosyalizm düşüncesi binlerce yıllık geçmişiyle insanlık tarihinde topu topu 65 yıllık bir parantez olan Stalinist bürokratik diktatörlük tecrübesinden çok daha eski ve büyük gerçekliğe sahiptir. Stalinizm her ne kadar Marksizm ve sosyalizm kavramının ardına sığınarak büyük cürümlerini işlediyse de, bunun son tahlilde insanlığın derin özlemlerini ifade eden sosyalizm düşüncesini tümüyle yok edebileceğini düşünmek ancak bir miyopluk olabilir. Hele hele kapitalizmin bugün geldiği nokta sosyalist bir toplumu hem çok daha gerekli hem de çok daha mümkün kılıyorken.
Çok değişik kolları ve versiyonları olmakla beraber sosyalizm fikrinin genel olarak içerdiği en temel yönleri, eşitlikçi bir toplum arayışı ve böylesi bir toplum kurmanın mümkün olduğu, insanoğlunun böylesi bir toplum oluşturmaya yetenekli olduğu inancıdır. Sınıflı toplum olgusu ve onun son biçimi olarak kapitalizm varoldukça bundan doğan tüm toplumsal illetler varolmaya devam edecek ve insanlığın sosyalist özlemleri de varlık bulacaklardır. Tarihin çeşitli dönemlerinde bu fikirlerin rağbet görme düzeyi inişler çıkışlar sergilese de sınıflı toplum varoldukça yok olmaları olanaksızdır. Eğer kişi son tahlilde bilincin varlığı değil de varlığın bilinci belirlediğine inanıyorsa, o takdirde sosyalist özlemlerin ve fikirlerin tarihsel olarak bitmeyeceğini kavraması da zor olmayacaktır.
Berktay, yaşanan deneyimden sonra sosyalizm denen şeyin bir toplum tasavvuru olarak görülemeyeceğini, tarihsel gerçekliği (“reel sosyalizm”) neyse o olarak görülmesi gerektiğini savunmaktadır. Yani sosyalizmin uygulaması iddiasıyla tarihte karşımıza Stalinist bürokratik diktatörlükler çıkmışsa, Berktay’a göre sosyalizm denen şey artık o somut gerçekliktir. Dolayısıyla yaşanan sosyalizm değildi ya da sosyalizme uygun değildi türünden argümanları daha baştan yöntemsel olarak reddetmektedir. Özetle insanların kafasındaki tasavvura değil gerçekliğe bakarım denmektedir. Bu yaklaşım sadece Berktay’a ait olsaydı belki uğraşmaya değmezdi. Ancak Berktay burjuva ideologların nicedir işledikleri ve oldukça yaygın bir düşünceyi dillendirmektedir.
Berktay’ın bu savı büyük bir çarpıtma içermektedir. Zira bu savdan çıkan bir sonuç, tarihte büyük dönüm noktaları ve kırılmalar, bu kırılma noktalarından türeyen yol ayrımları, çatallanmaların olamayacağıdır. Berktay’a göre bu çatallanma noktalarında farklı tarihsel olasılık ve alternatif patikalar olamaz. Bunun doğal bir ürünü olarak da tarih hep galiplerin, egemenlerin tarihi olarak görülmelidir. Bunlara karşı verilen mücadelelerin, bunlar ne denli kapsamlı olursa olsun, hükmü harbiyesi yoktur. Onlar gerçeklik katına yükselememektedirler. Gerçeklik yalnızca iktidardır! Oysa örneğin, Marksizmin gerçek devrimci damarı tüm Sovyetler Birliği’nde yaşanan karşı-devrim sürecine kahramanca direnmiş ve canı pahasına mücadele etmiştir. Ve eğer bizler bugün Marksizmin canlı ışığına hâlâ ulaşabiliyorsak bunda onların can pahasına verdiği mücadelenin büyük katkısı vardır. Berktay’ın bakış açısı, onun başka bahislerde savunduğu fikirlerle bağdaşmama pahasına, tarihi adeta şaşmaz bir kaçınılmazlık, bir mukadderat olarak okuma anlamına gelmektedir. Marksizmin yaklaşımının böylesi bir idealizmle zerrece ilgisinin olmadığını uzun uzadıya anlatmaya kalkışmak sadece mürekkep israfı olur.
Berktay’ın bir başka çarpıtması da Marx’ta geçekliğin mihengine vurulabilecek bir sosyalizm tasavvuru namına pek bir şey olmadığı savıdır. Yani Berktay hem tasavvur halindeki toplum özlemini kıymetsiz görmekte hem de Marx’ı ayrıntılı bir şema bırakmamakla eleştirmektedir. Oysa Marx (ve Engels) gelecek sosyalist toplum üzerine ayrıntılı resimler çizmekten bilinçli biçimde kaçındılar. Onlar bunun bilimsel bir tutum olamayacağının mükemmelen farkındaydılar. Ancak, mevcut toplum içindeki temel eğilimlerin işaret ettiği kadarıyla geleceğin toplumunun nasıl bir şey olamayacağını ve en özsel, temel çizgileriyle hangi nitelikleri taşıyacağını ortaya koymaktan da geri durmadılar. Yani bilimsel çözümleme ve öngörünün izin verdiği kadarıyla gelecek toplumun niteliği sorununu açıkta bırakmadılar. Tam da bu yaklaşımın bir parçası olarak daha en başta “biz komünizmi geleceğe ilişkin bir reçete olarak değil, bizatihi bugünkü fiili hareket olarak görüyoruz” demişlerdi. Yani geleceğin toplumu bugünkü hareketin gelişimi içinden doğacak ve bu gelişim tarafından şekillendirilecekti. Yukarıda tartıştığımız hususların yanı sıra bir de bu noktadan baktığımızda “sosyalizm bitti” iddiasının sefilliği kendini gösterir.