Felsefe Sorularla Psikanaliz - 1

A
  • Kullanıcı Akay
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ortaöğretim
Psikanaliz nedir?


Psikanaliz Freud’un özgün buluşudur. Serbest çağrışım metodunun uygulanmasını kabul ederek hasta aklına gelen her şeyi söyleyeceğini psikanaliste taahhüt eder.Bir sedire uzanan hasta görüşme esnasında kendisine sansür uygulamadan bütün aklından geçenleri aktarır.Psikanalist gerekli yerlerde araya girip yönlendirerek konunun mecrasından iyice sapmamasına yardımcı olur.Psikanalist hastanın ortaya koyduğu materyale ilişkin değerlendirmelerini “yorum” adı altında açıklar.Bu esnada klasik psikanaliz uygulamasında, psikanalist hastanın kendisini göremeyeceği şekilde divanın arkasına doğru konumlanmış bir koltukta oturur.Bu alışkanlık çokça eleştirilmiş ve yüz yüze yeterince insani etkileşime imkan vermediği belirtilmiştir. Freud'un bu yaklaşımı benimsemesinin muhtemel nedeni hastanın serbestçe çağrışım yaparken hiç bir şekilde etkilenmemesi düşüncesi ve saatler süren seanslar sırasında (Freud , günde yedi-sekiz hasta bakıyordu) psikanalistin hasta ile yüzyüze gelerek yorulma tehlikesidir.


Psikanalizde amaç nedir,iyileşme nasıl sağlanır?


Amaç hastanın rahatsızlığına neden olan bilinçdışına bastırılmış anı , cinsel veya saldırgan arzular ve düşlemleri ortaya çıkartarak belirti oluşumuna son vermektir.Zira belirtiler hastanın kabul edemediği,toplumun ona ve onun kendisine yakıştıramadığı bu yüzdende bastırdığı düşünce içeriği yüzünden ödediği kefarettir (bedeldir-cezadır). Psikanaliz ruhsal enerjinin tıpkı fiziksel enerji gibi kapalı bir sistem içerisinde korunduğunu varsayar.Bu esnada doyum yolu kapanan ve bastırılan ruhsal enerji vücutta sinir ağı boyunca dağılır ve organları etkileyerek hastalık belirtilerinin oluşumuna yol açabilir.


Psikanaliz kimlere uygulanabilir?


Psikanaliz ancak hasta ego’sunun kısmen de olsa bütünlüğünü sağlayabildiği ve terapistle ittifak kurabildiği durumlarda uygulanır.Nevroz grubu denilen hastalıklarda ve sınır kişilik bozukluğu ile narsistik kişilik bozukluklarında psikanaliz uygulanabilmektedir.Ancak psikozlarda (şizofreni) ve antisosyal kişilik bozukluğunda (psikopati) psikanaliz uygulanamaz.Anti sosyal kişilik bozukluğunun iyi gelişmiş bir vicdanı yoktur ve terapiye uyumu iyi değildir.Şizofreni hastalarının ego’su ise psikanalizin bilinçdışını ortaya çıkaran stratejilerine ve ortaya çıkan yoğun anksiyeteye karşı ayakta kalabilecek kuvvete sahip değildir.Psikanaliz genellikle şizofreni hastalarının hastalığını alevlendirir.Bununla birlikte özellikle şizofreni hastalarını seçerek sabırla yıllarca psikanaliz uygulamış terapistler vardır.Ancak açık sözlü olmak gerekirse sonuçlar hiç de cesaretlendirici görünmemektedir.




Bilinçdışının var olduğu nasıl anlaşılabilmektedir?


Bilinçdışı denilen alan bilinçli olarak seçmediğimiz-idrak edemediğimiz ama karşılığını davranışlarımızda bulan bir takım ruhsal fenomenlere ev sahipliği etmektedir.Rüya,dil sürçmesi (lapsus),nevrotik belirtiler (kaygı,fobi ,takıntı vb.),birden ortaya çıkan gündüz düşleri ,çoğul kimlik bozuklukları ve hipnotik telkin sonrası gerçekleştirilen davranışlar bilinçdışı diye nitelenebilecek bir alanın bulunduğu ilhamını vermektedir.




İçgüdü ve dürtü nedir ve psikanalizin görüşüne göre kaç tür içgüdü vardır?
İçgüdü doğuştan gelen ve türe göre değişen belirli uyarılarla karşılaşıldığında bunlara önceden saptanabilecek türden refleks denebilecek şekillerde cevap verme özelliğidir.Bu anlam itibarı ile içgüdü reflesk arkının karakteristikleri ölçüsünde anlaşılabilecek ve hayvanlar aleminde kendisine yer bulabilmesi daha kolay bir terimdir.Dürtü ise organizmanın uyarıya karşın cevap verme potansiyelini saklı tutar.Ancak verilen cevap refleks olmaktan çok "ego" denilen zihinsel yapıdan süzülerek gelen "belirlenmiş ve orgnizmaya özgün " bir nitelik taşır.


Freud‘a ilk yapıtlarında içgüdüleri “ego içgüdüleri” ve “cinsel içgüdüler” olarak ikiye ayırıyordu.


Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları” adlı 1930 senesinde yayınlanan yapıtının bir bölümünde bu ayrımı yapmasında Schiller’in bir şiirinden esinlendiğini söyler.”Dünyayı devindiren açlık ve aşktır” şeklidenki Schiller beyiti ; Freud’un açlığı ,bireyi korumayı hedefleyen ego içgüdüleriyle,aşkı da cinsel nesnelerin peşinden, türü korumaya yönelik olarak koşan cinsel içgüdülerle özdeşleştirmeye yöneltir.Libido terimini ise başta sadece cinsel dürtülerin sahip olduğu enerjiyi anlatmak üzere kullanacaktır.


Bu arada Freud’un “ego içgüdülerini” “libidinal içgüdülerden” ayırmaya götüren şeyin bir yerde aktarım nevrozlarını açıklama çabası olduğunu belirtmeliyiz. Zira aktarım nevrozlarında dirence neden olan etkenin,tüm nevrozlarda olduğu gibi kendini koruma içgüdüsü (ego içgüdüsü) olduğu farzedilmişti.


Freud ego içgüdülerini önceleri , nevrotik rahatsızlıklar sırasında dış dünyanın uyarılarına karşı kapanma ve duyarsızlık göstermek suretiyle kişinin kendisini korumak üzere başvurduğu bir strateji olarak düşünmüştü. Nevrotik kişi gerçek dünyada elde edebileceklerinden vazgeçiyor ve arzusunu düşlemleri ile doyuruyordu.Bu esnada olgunun teorik açıklamasını nevrotiğin kendisini savunan ego içgüdüleri ile cinsel içgüdüleri arasındaki savaşta görüyordu.Bu savaş esnasında nevrotik ıstırap çkiyor,libidinal isteklerinden kendisini savunmak uğruna sonunda vazgeçiyor ve bu vazgeçmenin sonucunda psikiyatrik semptom oluşuyordu


Ancak böyle bir içgüdüsel karşıtlığın gerçek bir karşıtlık olmadığı giderek anlaşıldı ve sonunda iki tür içgüdünün yapısında yer alan enerjinin aynı türde olduğu –libidinal enerji- kabul edildi..1920 de “Haz ilkesinin ötesinde” eserinden sonra içgüdülerin sayısı yine ikiydi,ancak karşıt içgüdüler “Eros” denilen “yaşam içgüdüsünden” kaynaklanan “libidinal içgüdü” ile “Thanatos” denilen “ölüm içgüdüsünden” kaynaklanan “yok edici-saldırgan içgüdü” olarak ortaya konulmuştu.


Sadizm ve mazohizm olguları psikanaliz tarafından nasıl yorumlanır?


Freud sadizmi, başlançıçta hakim olma dürtülerine benzerliği bakımından "ego içgüdülerine" bağlamıştı. İçgüdüler üzerinde yapılan "saldırgan " ve "libidinal" içgüdüler şeklindeki revizyondan sonra dış dünyanın nesnelerine hem “libidinal içgüdünün” hem de “saldırgan içgüdünün” kaçınılmaz biçimde eşzamanlı olarak yöneldiği kabul edildi.Bu durum cinsel etkinliklerde libidinal enerji ile yıkıcı enerjinin bir karışımı olarak kendisini gösteren “sadizm” olgusuna ışık tuttu.İç dünyaya yönelen yıkıcı enerji ve cinsel enerjinin karışımı ise “mazoşizm” olarak değerlendirildi.Freud'a göre cinsel yaklaşım ve eylem hiç bir zaman saldırgan dürtüden yoksun değildir.Tabii,tersi de geçerlidir.
 
Geri