Son ışık

Konu sahibi son olarak 3462 gün önce görüldü
Okumak, okutmak ve tatbik etmek
Büyüklerin hayatlarını (çok kısa olarak) hülâsâ etmek gerekirse, üç cümle ile mümkündür: Okumak, okutmak ve tatbik etmek. Onları seven onların yolunda olmalıdır. Sevmek yolunda gitmektir. Sevgiyi böyle tarif ederlerdi. Onların yolunda olmak ehl-i sünnet itikadını öğrenmek ve öğretmektir. Onlar, arının bin türlü çiçekten toplayıp bal yaptığı gibi, o kitaplarını hazırlayıp önümüze koydular. Bizim de okumamız ve okuduğumuzu birilerine anlatmamız yani bu büyüklerin kitablarını başkalarının da okumalarına vesile olmamız lazım. İlim mutlaka yayılmalıdır. İlim olmazsa din olmaz. Eğer ecdadımız bizlere öğretmeselerdi, biz şimdi müslüman olmazdık. Onlar canlarını, mallarını, kanlarını, her şeylerini bizim müslüman olmamız için harcadılar. Her şeylerini feda ettiler. Eshab-ı kiram'dan hiçbiri kendi yatağında vefat etmemiş, ihtiyar ve genç, hepsi gurbet diyarında şehit düşmüşler. Osmanlılar at üstünde dünyanın her yerine ehl-i sünnet itikadını yaydılar. Bizim için uğraştılar. Eğer biz o zamanki alimlerin kitaplarını insanların okuyup, islamiyyeti doğru öğrenmaleri için çabalamazsak, bu hizmeti yapmazsak, bizden sonra gelecek olan nesil, bizden davacı olur. Çünki üzerimizde büyüklerin çok hakkı var. Onlar canla, malla, kanla bizim müslüman olmamız için her şeylerini feda ettiler, bizden de hiçbir şey beklemiyorlar. Bu din anlatmak dinidir. Ahirette hesap sorarlar, bu kadar sana emek verildi sen ne yaptın derler..
NOT;
Büyükler Osmanlı mesdreselerinde okutulan din ve fen ilimlerini okumuş, ulûm-i bâtıniyyeye de arif olan zatlardır. Kendisinde olmadığı halde birçok lakaplar yakıştırılmış birini araştırmak gerekir. Nerede ne okumuş? çevrenin telkini ve etkisi insanları maalesef yanlış yönlendirebiliyor.

 
Ebû Tâlib diriltilip îmân etdi.
O, şimdi Cennetde yaşıyor

Resûlullah Efendimizin “aleyhisselâm”, amcası Ebû Tâlib’e, Allahü teâlâ hem cömertlik vermişdi, hem de yumuşaklık. Efendimizin amcaları içinde en mûnisi o idi. Ama kadınlar, kendisi hakkında “korkusundan îmân etdi” demesinler diye, vefât ederken kelime-i şehâdeti söylemedi. Peygamber aleyhisselâm buna çok üzüldü.
Ama İbni Hacer-i Heytemî hazretleri gibi büyük zâtlar buyuruyorlar ki: Allahü teâlâ, bilâhare üç kişiyi diriltdi. Bunlar, Peygamber aleyhisselâma îmân etdiler. Kim bunlar? Efendimizin annesi, babası, bir de Ebû Tâlib.
Annesi ve babası, zâten hak dinde idiler. Ama bu ümmetden olmaları için diriltildiler. Ebû Tâlib de, hizmetinin karşılığı olarak diriltilip, îmân etdi ve şimdi Cennetde yaşıyor, diye çok büyük âlimlerin ifâdeleri var kardeşim.
(Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi aleyh)
 
Fen ilminin dışındaki konular
Yıllardır, Müslüman ilim adamları için, fen ilminden anlamazlar, fen ilmine karşıdırlar iftarısı yapıldı. Halbuki eskiden medreselerde din bilgileri ile beraber zamının fen bilgileri de öğretilirdi. Sultân ikinci Abdülhamîd hân zamanında yetişen din adamlarından, Abdüllatîf Harpûtînin 1911 da, İstanbulda basılan (Tenkîh-ul-kelâm fî-akâid-i Ehl-i islâm) kitapı, fen bilgilerini ve din büyüklerinin bunlar üzerindeki sözlerini uzun bildirmekdedir: Fen adamları, cisimleri ve cisimlerdeki olayları araştırır, inceler. Bunlar üzerinde deneyler yapar. Madde ve olayları anlar ve anladıklarını bildirir. Gördüklerinden, his ettiklerinden dışarıya çıkmazlar. Bundan dışarıya çıkan, vazîfesinin dışına çıkmış olur. His olunamıyan, incelenemiyen, deney yapılamıyan konular, fen bilgisinin dışında kalır. Böyle konularda, fen adamının sözü kıymetsiz ve ehemmiyyetsiz olur. Bir fen adamı, melek yoktur deyince, meleğin varlığı, fen ile incelenemez, deney ile anlaşılamaz demek isterse, bu sözü, fenne uyar. Fakat, deney ile isbât edilemediği için meleğin varlığına inanılmaz demek istiyorsa, hiç kıymeti olmaz. Söyliyenin yüzüne çarpılır. Çünkü, bu sözü ile, kendisi fennin dışına çıkmakda, fenne uymamaktadır. İncelemekle, deneyle varlığı anlaşılamıyan şeyi inkâr etmeğe, var olamaz demeğe kalkışmak, varlığını, fen göstermektedir demesi kadar yersiz ve fenne aykırıdır. Rûh, melek, cin, Cennet, Cehennem gibi, fen konusu dışındaki varlıkları, madde ve olay sınırları içinde aramak ve deney ile anlamağa uğraşmak, fen adamına yakışmaz. Böyle varlıkları anlamak, mu’cizelerle, üstünlüğü belli Peygamberlere bildirilmekle ve Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” işitmekle olur. Bu bilgileri, fen yolu ile anlamağa kalkışmak, ekmeği kulağına götürmeğe, kulakla yimeği istemeğe benzer. Gök dürbünleri yapılınca görülen yıldızlar ile, mikroskopla görülen küçük varlıklar, daha önceki zamanlarda görülemiyor, varlıkları bilinmiyordu. O zaman görülemediği için, bu varlıklara yok demek, yanlış, haksız olduğu gibi, fen adamlarının, bugünkü fen âletleri, fen bilgileri ile anlıyamadıkları şeyleri ve hele, fen, madde bilgisi sınırları dışındaki varlıkları inkâr etmesi, yok demesi de, yersiz ve haksız olur. Fenne uymıyan bir söz, bir câhil sözü olur.

 
O büyüklerin yanında bulunanlar sanki dünyadan çıkıp başka bir hayata giderlerdi

Allah adamları görülünce Allahü teala hatırlanır. O büyüklerin yanında bulunanlar sanki dünyadan çıkıp başka bir hayata giderlerdi. (Anlaşılması çok zor) Kendileri ahiretde fakat dünyada talebeleri arasında idiler. O kadar farklıdırlar ki, onlar gibi birisinin tekrar dünyaya gelmesi mümkün değildir. Dinden hiç taviz vermezler, herşeyi olduğu gibi söylerlerdi. Dinden olmayan, lüzumsuz bir söz söyledikleri işitilmemiştir. Dünya sıkıntılarına sabrederler, mâni olunmak istenildiğinde de "nefsimize mi, dinimize mi zararı var, dinimize zararı varsa mani olun, nefsimize zararı varsa karışmayın" buyururlardı. O kadar mütevâzî idiler ki, kendilerinden hiç bahsetmezler ve kendilerinden bahsedilmesini istemezler, her zaman hocası hazretlerini anlatırlardı. En çok sevdiği bir talebesi "Efendim, sevenleriniz o kadar çok ki, ahiretde sizi aradıkları zaman sizin işiniz nasıl olur, zor olmaz mı" dediğinde, "Efendim, bizim işimiz kolay, efendim hazretlerinin arkasına saklanırım, sizin aradığınız budur derim" buyurmuşlardı. Talebelerini o kadar çok severlerdi ki, "Allahü teala ahiretde hizmetlerimizden dolayı, bize bir nîmet verirse; Ya Rabbî ben bu hizmetleri yalnız başıma yapmadım, bana yardım eden kardeşlerim vardı, derim ve hepsini başımın üzerinde taşırım" buyurmuşlardı.
NOT;
Büyükler ulum-i zahiriyyeye yani, islamın 20 ana ve kolları 80 ilim ile fen ilimlerine ve ulum-i batıniyyeye arif verese-tül-enbiya olan Ehl-i sünnet alimleridir.
 
“En büyük eser”

Yıllardır içeride, sözde ilim adamları tarafından Kur’an-ı kerim ve din düşmanlığı yapılırken, dışarıda müslüman olmamasına rağmen İslamiyete düşman olmayan, Kur’an-ı kerimin üstünlüğünü kabul eden ilim adamları çıkmıştır Mesela, Gibon, (Roma İmperatorluğunun çökmesi ve yıkılması) adlı eserinde, İslâm dîni ve Kur’ân-ı kerîm hakkında şunları söylüyor: “Kur’ân-ı kerîm, Allahın birliğini isbât eden en büyük eserdir”. Amerikan astronomi uzmanı Michael H.Hart, Hazret-i Âdemden bugüne kadar gelen bütün büyük insanları birer birer inceliyerek, bunların içinden 100 tanesini ayırmakta, bu 100 kişi arasında, en büyüğü olarak Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” göstermektedir. “Onun kudreti, kendisine Allah tarafından vahy edildiğine inandığı, muazzam eser, Kur’ândan geliyor” demektedir. Kur’ân-ı kerîmi İngilizceye terceme eden Arbeyrry ise: “Ne zaman ezân dinlesem, bana bir mistik müzik gibi te’sîr eder” demektedir. Marmaduke Pisthall ise, Kur’ân-ı kerîm için: “En taklîd olunamaz senfoni, en sağlam bir ifâde, insanları ağlamağa veya coşturmağa sevkeden bir kudret” ifâdesini kullanmıştır. Bunların yanında birçok batılı filozoflar, yazarlar, ilim ve siyâset adamları, Kur’ân-ı kerîmden, büyük bir takdîr ve büyük bir hayrânlıkla bahsetmektedirler. Lamartine bile Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” için, “Filozof, hatîb, Peygamber, kumandan, yeni doğmalar koyan, muazzam bir İslâm Devleti kuran adamdır. İnsanların büyüklüğünü ölçmek için kullandıkları bütün mikyâslarla ölçülsün, acaba ondan daha büyük bir insan var mıdır? Olamaz!” demekten kendini alamamıştır. Amerikan Chicago Üniversitesi profesörlerinden, tanınmış psikoanaliz uzmanı Jules Masserman 1974 yılının 15 Temmuzunda yayınlanan “Time” mecmû’asının özel nüshasında, “Büyük liderler nerede?” başlığı altında, târîhte şimdiye kadar gelip geçmiş olan önderleri incelemekte, bunların psikoanalizini yapmakta ve bu liderlerin en büyüğünün Muhammed aleyhisselâm olduğunu bildirmektedir. Kültürlü insanlar, insafla düşündükleri zaman, Allahü teâlânın varlığına inanmak mecbûriyyetinde kalıyorlar. Doğru dürüst yapılmayan Kur’ân-ı kerîm tercemelerinden bile, hakîkî dînin İslâmiyet olduğunu itirâf ediyorlar. Tercemeler, hiç bir zaman, aslına uygun olamaz. Bu bakımdan İslâmiyeti incelemek isteyen yabancılara, islâm âlimlerinin (Akâid) kitapları tavsiye edilmelidir.
 
Bekir Bin Abdullah Müzenî (rahmetullâhi aleyh) Buyurdu ki
“Bir kimsenin, sanki o işe memurmuş gibi, durmadan halkın ayıbını sağa sola aktardığını görürseniz, bu haliyle azâb tuzağına tutulduğunu biliniz.”
 
Allahü teâlânın bir kulunu sevmediğinin alâmeti
Büyükler ilim öğrenmeğe, öğretmeğe ve boş vakit geçirmemeğe çok ehemmiyet verirlerdi. "İlim öğrenmek kadın-erkek herkese farzdır" ve "Allahü teâlânın bir kulunu sevmediğinin alâmeti onun mâlâya'nî ile boş şeyler ile vakit geçirmesidir" hadîs-i şeriflerini de her zaman sevdiklerine hatırlatırlardı. Hayatta nasıl muvaffak oldunuz diye sorulduğunda, (Heleke'l müsevvifûn) yani, yarın yaparım diyen helak oldu hadis-i şerifine uyduklarını söylerlerdi.
NOT;
Çocuk akıl bâliğ olduğunda, kafir müslüman olduğunda Ehl-i sünnet iman ve islam bilgilerini öğrenmekle mükellef olur. Yani bu bilgileri öğrenmesi farzdır. İman ve islam bilgileri Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarından okunarak öğrenilir. Ehl-i sünnet alimi islam devletlerinin olduğu zamanlardaki medreselerde islamın naklî ve aklî ilimlerini okumuş olan alimlerdir. Eskiden o alimler camilerde ders-vaaz verirlerdi. Herkes de namazını camide kıldığından bu alimleri dinler öğrenir, akşam evde öğrendiklerini ev halkına anlatırlardı. Şimdi o medreseler yok, orda okutulan ilimleri okuyan da yok. Kitapları var. Tercümeleri var. Okuyan dinini doğru öğrenir. Bu işin ihmali ve şakası yok. Ucunda cehennem ateşi var.
 
Din matbaaya mani oldu mu?
Geçmişimizi, ecdadımızı kötüleyebilmek için sık sık gündeme getirdikleri husus matbaanın getirilmesi meselesidir. Bu konuda da olaylar çarpıtılarak verilmektedir. Gazetelerde, TV’lerde, “Avrupada matbaa yapılırken, kitaplar basılırken, bizdeki sarıklı, sakallı, kara kafalılar, matbaa günahdır, gâvur îcâdıdır diyerek yapdırmadılar. Yıllarca geri kalmamıza sebeb oldular. Müslümânlık, çöl kanûnu, türklüğe çok zarârlı oldu” diyerek, dinsiz, imansız yetişdirmek istiyorlar. İslâm düşmanlığı aşılıyorlar. İslâmiyete, ilm, fen, ahlâk yolundan saldıramadıkları için, böyle alçakça yalanlar düzüyorlar, körpe dimâgları zehrliyorlar. Her iftirâları gibi, bu sözlerinin de yalan olduğu meydandadır. Kara zihniyyet dedikleri islâm âlimlerinin en yüksek temsîlcileri olan Osmânlı şeyh-ul-islâmlarından elliyedincisi, Yenişehrli Abdüllah efendi , matbaa açmak, kitap basmak için kendisine soruldukda, bakınız nasıl cevâb vermişdir: İbrâhîm-i Müteferrika adındaki Macar asllı bir müslimân, İstanbulda 1725 de ilk matba’ayı kurmak isteyince, şeyh-ul-islâma soruluyor: “Kitap basma san’atını iyi bildiğini söyliyen bir kimse, lügat, mantık, astronomi, fizik ve benzerleri âlet ilmleri kitaplarının harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıtların üzerine basarak, bu kitapların benzerlerini elde ederim dese, bu kimsenin böyle kitap basmasına İslâmiyet izin verir mi?” Şeyh-ul-islâm Abdüllah efendi, cevâbında: “Kitap basma san’atını iyi bilen bir kimse, bir kitabın harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıtlara basmakla, bu kitapdan az zamanda kolayca, çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitap yazılmasına sebeb oluyor. Faydalı bir iş olduğundan, İslâmiyet bu kimsenin bu işi yapmasına izin verir. Kitapta yazılı ilmi bilen birkaç kişi, önce kitabı tashîh etmelidir. Tashîh ettikden sonra basılırsa, güzel bir iş olur” buyurmuşdur. Bu cevâb, (Behcet-ül-fetâvâ) kitapının (Hazar ve lebs) faslında yazılıdır. İslâm dîninin ilme, fenne nasıl kıymet verdiğini göstermektedir. Velhâsıl, hakîkî fen adamları, her zaman, islâm dînine âşık olmakta, fen taklîdcileri ise, dîni ve dünyâyı anlayamayarak, maddî ve manevî kıymetlere saldırıp, nihâyet göçüp Cehenneme gitmektedirler.
 
Nur ve feyiz nedir, nereden gelir?
Ehl-i sünnet alimi mürşid-i kâmil zatların kitapları muhabbetle okununca, istense de, istenmese de, onların kalbinden kalbimize nûr akmaya başlar. Buna feyz deniyor. O nûr aktıkça, Onlara olan muhabbet de artar. Meselâ, (Mektûbât) kitâbına her gün, ara vermeden okuyan bir kimse, belli bir müddet sonra, bir konuda birisi ile görüşürken, konuşurken, herhangi bir konuda fikir beyân ederken, karşıdakiler pür dikkat bunu dinlemeye başlar. Önündeki sis perdeleri kalkar, dünya işlerini bile çok net görmeye başlar. Meselâ, daha önce kızdığı insanlara bile acımaya başlar. İnsanların kalblerini kırmamak için hitap şekli, davranış şekli bile değişir. Bu kimse yük çekmeye başlar. Onun için de din büyükleri buyurmuşlar ki, (Bir kimsenin, bu Allah adamlarından, Allahü teâlânın sevgili kullarından, Ehl-i sünnet âlimlerinden [sohbetlerinden veya kitâplarından] istifâde ettiği, yük çekmeye başlaması ile anlaşılır). Ölçü budur. Bunu da fark eder. Karşıdaki de fark eder. Artık, aranan kimse hâline gelir. Yani, onunla bir sohbet etsem, görüşsem demeye başlarlar. Çünki o kimsenin firâseti de, ufku da açılmıştır. Önünden sis perdeleri kalkmıştır.
NOT;
Bilgilerimi (Muhammedin aldığı kaynaktan alıyorum)(Haşa) diyen, sevenlerince Mehdi ilan edilen, islam ilimlerini okumamış olan insanlara tefsir, meal okumayı tavsiye eden, halife-i müslimîn olan Osmanlı padişahlarından birini bile kötüleyen, din bilgilerini Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarından kaynak göstererek nakletmeyip, ayetlere ve hadislere kendi aklı ve görüşü ile mana vererek konuşan, yazan kimseler küfre veya bid'ata düşmekten kurtulamaz, yolundakiler de kurtulamaz.
 
Tevbenin kabulü için küfürden, bid'attan günahtan vaz geçmek şarttır

Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye’de buyuruluyor ki:
“Dinde yapılması yasak edilenlerden, mümkün olduğu kadar sakınmalıdır. Allahü teâlânın razı olmadığı şeyleri öldürücü zehir bilmelidir. Kusurlarını düşünüp bunları yaptığına mahcup olmalı, utanmalıdır. Pişman olup üzülmelidir. Hiç günah yapmamaya karar vermelidir. Bu üzülmeye ve karara tövbe etmek denir. Günahlarını affetmesi için Allahü teâlâya yalvarmaya istiğfar etmek denir.
Kimya-i Seadet’te buyuruluyor ki: (Şartlarına uygun yapılan tövbe muhakkak kabul olur. Tövbenin kabul edileceğinde şüphe etmemelidir. Tövbenin şartlarına uygun olmasında şüphe etmelidir.)
Rıyad-un-Nasıhin’de buyuruluyor ki: (Küfürden ve bidatten başka günahlar ikiye ayrılır: Birinci kısım, Allahü teâlâ ile kul arasında olan günahlardır. İçki içmek, namaz kılmamak ve bunlar gibi. Her günahı yaptıktan sonra tövbe ve istiğfar etmek de farzdır. Her günahın tövbesi kabul olur. Tövbe ve istiğfar, kalb, dil ve günah işleyen uzuv ile birlikte olmalıdır. Kalb pişman olmalı. Dil dua etmeli, yalvarmalı. Uzuv da günahtan çekilmelidir. İkinci kısım günahlar, kullar arasındadır ki, bunlara tövbe etmek için o kulu hoşnut etmek, razı etmek de lazımdır.)

NOT;
Osmanlıdan sonra İslam ülkelerinin her yerinde İslam ilimlerinin 1300 yıldır okutulduğu İslam medreseleri kapatıldı. İslam alimi yetişmez oldu. Ehl-i sünnet alimlerinin kitapları da okunmaz oldu. O büyüklerin kitaplarında yazılı (küfre düşer, kafir olur) şeklinde ifade edilen bilgiler bilinemez oldu. Müslümanlar bilmeyerek küfre düşer oldu. Bilmemek özür değildir. Şeytan insanların günah işleyip de tevbe ettiğini, temizlendiğini görünce, bid'at işlemeği telkine başlamış. Bid'at insanın kendi kafasına göre yaptığı ''dinde değişiklik'' olduğundan itikad da ve amel de olur. İtikad da olanların çoğu küfür olabilir. Bid'at insanoğlunun beğendiği, ''bak ne güzel yaptım'' dediği bir şeydir. Beğenilen şeyden tövbe etmek kimin aklına gelir ki? Böylece tövbe etmez, küfür üzere ölür, sonsuz cehennemlik olur.

 
''Tasavvuf, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymaktır''
Ebü’l-Hasen’e; “Tasavvuf nedir?” diye sorulunca, “Nefsin bütün lezzet ve isteklerini terk etmektir” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri, "tasavvuf nedir?" diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: “İnsanların rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terk edip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak, rûhu yükselten vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakikî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde hareket etmek, herkese nasîhatte bulunmak, Allahü teâlâya verilen ahitte durmak, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymak.”
NOT;
''Muhammed aleyhisselamın dinine uymak'' ne demek ve nasıl olur?
Allahü teala Kur'an-ı keriminde Peygamberime aleyhisselam uyun buyuruyor. Peygamberimiz, Eshabıma uyun buyuruyor. İslamiyeti Peygamber efendimiz 23 yıl boyunca Eshabına öğretti. Eshabın talebeleri ve onların da talebeleri, Eshaptan öğrendikleri islamiyeti yazdı. Böylece DÖRT HAK MEZHEP meydana geldi. Muhammed aleyhisselamın dinine uymak demek, bu dört mezhebin iman ve islam bilgilerine inanmak ve uymaktır. ''Anglo-siyon'' kafirleri islam ülkelerini açık ve örtülü sömürgeleştirince ''mezhepsizlik'' sapıklığını her yere yaydılar. Mezhep alimlerini, 1300 yıllık alim kitaplarını kötülediler. Kur'an senin kitabın, aklın var, oku ve anladığına uy, aklını kiraya verme dediler. Meşhur ettikleri hoca ve şeyh kılıklı, kukla, zındık kafirler eliyle ve onların ''petro-dolar'' gücüyle kurdukları organizasyonlar marifetiyle gencecik çocukları, gençleri ağlarına düşürdüler. Dünya harap, ahıret harap bir islam alemi çıktı ortaya... İşte 124 000'den ziyade peygamberin fitnesinden Allaha sığındığı ahir zaman...
 
''En iyi Müslüman, yeryüzünde Allah için dolaşanlardır''
İslamiyet bir mıknatıs gibidir. Mıknatısı gezdirmek, dolaştırmak, kulların vazifesidir. Mıknatıs gezerken, bir sürü karma karışık şeylerin arasında cevher olan nesneler, o otların arasından buna yapışır. Onlar bu tarafa gelir ve içinde cevher olmayanlar orada kalır. Mıknatısın özelliği cevheri çekmektir. Bir madeni eşyayı çekmektir, yoksa samanı, otu çekmez. Tabii bu cevherler de samanların, otların arasında karışıktır. Onlar bir tebliğ bekler, bir kitap bekler, bir gazete bekler, bir söz bekler. İşte müslümanın vazifesi bunu dolaştırmaktır. Yoksa, her biriyle tek tek sen maden misin, değil misin diye uğraşmak değildir. Emr-i maruf budur. Anlatmak, ama zorla değil. Mıknatıs zorla cevheri çekmez. Onun çekme özelliği vardır, çünki dolaştırmak, kulların vazifesidir. Onun için Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyorlar ki, Yer yüzünde en iyi Müslüman, yeryüzünde Allah için dolaşanlardır. En kıymetli insan yer yüzünde Allah için dolaşanlardır. Bizim vazifemiz, yeryüzünde Allah için dolaşmaktır. Tarihte yaşamış Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarını veya onların Allah rızası için yapılmış tercümelerini dolaştırmaktır. O büyüklerin kitapları mıknatıstır. Cevheri çeker.
(Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi aleyh)
 
Geri