Since Otar Left - Bir İnsanlık Anlatısı

Konu sahibi son olarak 729 gün önce görüldü
sol.jpg
Sinemada ahlak üzerine bir şeyler söylemek isteyen yönetmenlerin önünde iki başat tehlike vardır:

Birincisi; çoğu bölgesel yönetmenin yaşadığı ajitasyon (duygu sömürüsü) konusudur. Anlatmak istediği hikayeyi seyircide daha etkileyici kılabilmek için, yeni dönem korku sinemasının giriştiği ucuz zoeken (bir anda arkaya dönen karakterler ve aniden verilen gümleme sesi) numarası gibi ucuzluğa kaçan yönetmenler hayli fazla. Ülkemizdeki en iyi örneklerini son dönem Türk Sineması’nı ele alırsak; Mahsun Kırmızıgül filmlerinde görebiliriz. Konusu itibariyle dramatik bir hikayeyi olduğundan daha fazla dramatize edebilmek için giriştiği ucuz numaraları bilhassa Güneşi Gördüm filminde çokça görebiliriz. Bu abartılı sahnelerin üstüne bir de yakıcı ağıtlar ve gözyaşları eklendi mi; eski açık hava sinemalarında ağlayan Adile Naşit kıvamındaki izleyicilerin hedef kitlesi olduğu ayyuka çıkıyor. Ama artık bu numaraları yutmayan bilinçli izleyici kitleleri, bu ucuz taktiklere girişen taktisyenleri amiyane tabirle çuvallatıyor.

İkinci tehlikeye gelirsek; bu da sanatsal sinema ve entelektüel duruş olarak tabir ettiğimiz ‘auteur’ nişânesine sahip olabilmek için girişilen kasma teknikleridir. Bir hikayeyi öylesine yüzeysel ve soyut anlatır ki bu yönetmenler, izleyici onlar için bir öneme sahip değildir. Uluslararası ödüller alması onun için yeterlidir. Bunun için Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun adlı fiyaskosunu sayabiliriz. Netice itibariyle dramatik bir hikayeyi sanatsallık uğruna hayli plastikleştirerek anlatan Ceylan, adeta havaslık ve aristokratlık taslayıp, izleyici âvâm ve proleter olarak ilan ediyor. Oysa sinemada sanatsal duruş için hikayeyi estetize etme yöntemi , taşra ve şehri sentezleyen bir fikriyatla ifa edilemez. Bunun için felsefeye, insanlık tarihine, din ve ideoloji sahasına hakim olmak gereklidir. Godard, Tarkovsky, Ray, Eisenstein, Ozu gibi adamların ulaştığı sanatsal sinemada zirve noktasının yapıtaşları bunlardır. Bu arketiplere haiz olmadan bu işe soyunmak, Ceylan’ın yaptığı gibi havanda su dövmektir sadece. Cannes’da ödül almak fanidir neticede, baki olan insanlığa bir ödül vermektir.

Peki nasıl bir güzergâh izlenmeli? Yada bu iki tehlikeden sıyrılmak için orta yol ve mutedil saha nedir, yada neresidir? İşte buna cevap olarak Gürcistan gibi sinema anlamında zayıf olan bir ülkeden çıkan bu etkileyici film verilebilir. İnanılmaz derecede dramatik bir hikayeyi öyle sade ve yalın anlatıyor ki yönetmen Julie Bertucelli, yediğiniz yumruğun etkisinden ötürü saatlerce kendinize gelemiyorsunuz. Böylesi sanatsal bir filmin bu denli sürükleyici bir kurguyla önümüze sürülmesi; Gürcistan halkının, yaşadığı tarihsel acıları dünyaya feryad-u figan ederek yaymaktansa, uzlete çekilip kendi yağında kavrulma erdemini göstermesiyle ilintileyebiliriz. Yönetmenin sinema dilinde bu sosyal realitenin izlerini görebiliyoruz. Üç kadın üzerinden geliştirdiği kurguyu, zaman zaman siyasal ve sosyal soslarla bezeyip değerlendiriyor. Ve asla yorum yapmıyor Bertucelli. Yorumu izleyiciye bırakıyor. Bütün malzemeleri mutfağa koyuyor ve ne yemeği pişiriyor ne de yemeğin nasıl yapılacağına dair bir tarif veriyor. Amiyane tabirle ‘al sana bir kaya, nereye dayarsan daya’ diyor bir nevi.

Eski Gürcistan’ı simgeleyen büyükanne, geçiş dönemi Gürcistan’ını simgeleyen anne ve yeni Gürcistan’ı simgeleyen kız. Bu üç kadın üzerinden ilerliyor filmimiz. Özellikle büyükanne rolündeki Esther Gorintin’in performansı izleyenin ağzını açıkta bırakacak kadar muhteşem. Darren Aronofsky’nin Requiem For A Dream filminde Ellen Burstyn’in performansını görünce; ihtiyar kadın rolünün zirvesi olduğunu ve bir daha üzerine çıkılamayacağını düşünüyordum. Lakin bu filmde Esther Gorintin’in rolünü görünce tüm fikriyatım tuzla buz oldu. Gerçekten daha gerçek denen kavramın ete bürünmüş hali dersek abartılı olmaz. Kız çocuğu rolündeki Dinara Drukarova da muhteşem. Oyunculuk olarak kusursuza yakın diyebiliriz Since Otar Left için.

Yönetmenin bu üç dönem kadınının dilinden anlattığı sosyal gerçeklik, muazzam tespitlerle zenginleştiriliyor. Eski Gürcistan’ı simgeleyen büyükannenin değerlerine sadık oluşu, geçiş dönemi Gürcistan’ını simgeleyen annenin doğru ve yanlış arasındaki ahlaki tutarsızlığı, yeni dönem Gürcistan’ını simgeleyen kızın kimi zaman asi kimi zaman ahlaki çatışmalar yaşaması, oldukça yetkin şekilde altı çizilen durum tespitleri. Örneğin filmin bir sahnesinde Stalin hakkında bu üç kadın görüş belirtirken, bu sosyal tanımlamayı çok iyi anlayabiliyoruz:

Büyükanne: Stalin çok büyük bir adamdı.
Anne: Stalin katil herifin biriydi.
Kız: Kim takar Stalin’i?

Filmin sosyal ve siyasal duruşunun altını çizdikten sonra, esas olarak alt metne yedirilen ahlaki sorguya yönelelim. Yönetmen, yalan kavramını irdeleyerek değerler konusundaki ahlaki bir sorguya davet ediyor. Bir insanın faydası için yalan söylenebilir mi? Yalan hiçbir durumda başvurulmaması gereken ahlaka mugayir bir tutum mudur, yoksa kimi zaman insanların zarar görmemesi için başvurulması gereken istisnai bir köprüden önce son çıkış mıdır? Filmde bunun cevabını altını kalın çizgilerle çizip ‘hayır!’ olarak yanıtlıyor Julie Bertucelli. Büyükannelerinin üzülmemesi için yalan söyleyen anne ve kız, bunu ahlaki bir yöntem olarak yapıyor algısına düçâr oluyoruz filmin başlarında. Fakat film ilerledikçe faydadan çok yıkıcı bir zarara dönüştüğünü müşahade ediyoruz.

Çünkü yalan söylendiği vakit, gerçek dediğimiz dünya ortadan çekilir ve kurgusal/sanal bir dünya sahneye konur. Artık her şey o hayali dünyaya göre dizayn edilir ve hakikatle yürüyen gerçek tasavvuru yerle bir edilir. Yalan dediğimiz kavram, söylendiği vakit orada ölen ve bir daha dirilmeyen bir şey değildir. Aksine çorap söküğü gibi devam eden ve yaşamı kendisine göre tertip ettiren son derece tehlikeli bir mefhumdur. Söyledikleri yalanın hayatiyeti için her şeyi ona göre kurgulayan anne ve kız; söyledikleri yalan gün gelip ortaya çıkınca yaptıklarının ne derece yıkıcı bir şey olduğunu kavrarlar. Fakat iş işten geçmiştir. Atalarımızın ‘yalancının mumu yatsıya kadar yanar’ vecizesinin ne anlama geldiğini bu filmi izleyince tam manasıyla anlayabiliyoruz.

Üstüne sayfalar dolusu yazı yazılabilecek, oturup saatlerce tartışılabilecek ve uzun süre akıldan çıkmayıp dimağı kurcalayacak derecede zengin ve muhteşem bir film duruyor önümüzde. Ajitasyona girişmeden hayli dramatik bir hikaye nasıl anlatılırın cevabını veriyor yönetmen. Büyükannenin merdivende kalakalışı, kitaplarını satışı. Bu sahneler insanlığın ölümünü simgeleyen sahneler. Ve final sahnesi. Hayatımda bu kadar etkilendiğim final sahnesi pek azdır. Öylesine insancıl, öylesine erdemli bir sahne ki; yeryüzünde hala böyle insanların yaşıyor olması insanı buruk ta olsa sevince itiyor.

Bu filmi izlemelisiniz diye tavsiye etmek hafif kalır. Bu filmi izleyin diye emir vermektir doğrusu olan.
 
Geri