Seni yaşamadan ölmeyeceğim…

Konu sahibi son olarak 1887 gün önce görüldü
Replikleri unutulup yarıda bırakılmış vakur bir tiyatrodur hayatım…
Söylenecekler söylenmeden kapanır perde veya söylenen sözlerin alıcıları terkeder salonu zamansız...

Zamansız değildir oysa ayarlanan yalnızca pişmanlıklarımız
pişman olduğumuzu anlamakla başlar.

Ve susar "neyzen" "ney" kalır yaşanan yani artakalan…
Bir feryat geliyor debisi yüksek kulaklarıma; süsle beni ey aşk!

"Geçtiğin yerleri öpüyorum."
Sanki biliyor muyum ne zaman kesilir ayaklarım topraktan.
Hangi rüzgara bırakmalı şimdi fikir uçurtmasını?
Sorular sorduğum yeter.
Kendime kelimelerden gayri bir saltanat çizemiyorum; ateşten bir saltanat.
Hangi dağlara ekmeli şimdi gönül sarayını?
Yarım yamalak sahifeler halinde tozlu bir sahnenin ortasına damıtılmışım.
"Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında" diyen şair de alınmasın ama ışığı gören için karanlık kabil.
İçim ışık aynalar kırık.
Hiçbir kez göremedim başımı omzumun üstünde.
Suretim darmadağın.
Bütünümden kopmuş her parçam bir bütünüm şimdi puslu kaldımlarda;
"bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta".
Sözlerime çakıyorum ateşini cehennemimin.
Kalemimden akan her harf bir ağıt olur anne dudaklarında.
Cümlelerim müebbet bir çığlık; Ademoğularının döküldüğü deltalarda.
Mürekkebime kan bulaştı. Bak ben ağlıyorum.
Ekşi soluğumu duyabilir misin kıyılarında?
Koşuşturan bir kahkaha olmalı ömür koridorlarımda.
Neye yormalıyım şimdi gördüğüm rüyayı?
Başladığım yer ile tükendiğim yer aynı.
Gurbet yaşanmadı o zaman vuslat yalan!
Koltukaltımdan çalınan kalmışsa eğer zamandır.
Tüm sır perdenin gerisinde bedenimin sırlı berisinde.
Kendimi görmeye çelıştığımdan belki de zifirilik bulaşmış gözlerime sözlerime tenime…
Şimdi sen söyle nasıl aşarım pişmanlıklarımı?
Yeniden bir Nil olup taşar mıyım çöllerde?
Tahammül et diyorlar.
Ne bitmez tahammülmüş hangi bir zamana kadar?
Uzaklaş artık benim en uzak yerlerimden.
Ellerin bir kumsal tenime karşı nisyan.
Tırnakların mı kırıldı ben düşer gibiyim.
Sürgünü mü benden çıkar.
Beni tahta dekorların ciğerine çek! Kurtar…
Beni ikinin ikisine kum taneleri ve köpük iklimine çek sonra tut nefesimi beni kurtar.
Kayıp ve unutulmuş bir şarkı mıdır kaldırımlara bıraktığın suskun söz.
Sevdiğim dualarımda büyüttüğüm; artık alıp götürsün bizi bir yağmur duasında saklanan umudumuz.
Bir güvercin olmayı ne çok isterdim.
Umutlarımı yaktınız!
Hayatı kucaklayan ellerim vardı; kırdınız!
Sokaklar da yetmiyor vicdanı küreltmeye.
Karanfilim buruşuk kağıtlarda üşürken ve günahın örtüsü iplik iplik sökülürken;
"nasıl" diye sorma bana!
Bir kalem nasıl ağlarsa öyle…

Gün gelir adın unutulur elin tutulur dilin tutulur dağılır taneleri nefes tesbihinin.
"Sen ihanetin resmisin hevesti geçti" deme!
Bak bir iç daha çekiyor kalem.
Satırlar sayfalar eğiyor başlarını.
Süküt ve sitem inceden inceye yakıyorken sineni "nasıl" diye sorma bana!
Bir bebek anne kucağında nasıl ölürse öyle…

Bir anlatabilsem nasıl utandığımı.
Satırlara bulaşmış kara lekelerdende mi anlamadın?
Ah bir anlasan. Bir doğrulabilsem belimin kırıldığı yerden senden…
Ve dalsam gözbebeklerine duysan ben söylemeden anlasan.
Söyle bana ben layık mıyım bu kadar zulme?
Çirkinliğimi vurma yüzüme…
Bakma bana öyle…
Bakma yazışıma ellerim özgür değil.
Kalbimin ritmine bir yığın utanç yaşanmamış bir aşk üç-beş hatır kahvesi
üç-beş ikindi esriklği biraz da öfke arıyorum kelimelerde.
Ama yine de isyan etmiyorum.
Kader bu ilahi emir…
Nesini yontsam kelimelerin bilmiyorum.
Acıtmadan kanatmadan nesini yontsam?
Hadi sen söyle; buradan oraya kaç çeker ayrılık
hangi birimle ölçersin uzaklığımı sana?
Oysa sen iliklerimdesin. Bilmiyor musun?
Kanımın akışı seninle ritim tutar.
Senimi benden çalıp ritmime dur deme!
Bu kentte satılığa çıkar aşklar geceler.
Ben bir tek geceye yanarım kaybettğim gökyüzünü bulmak için.
Pusludur geceleri buraların pusludur kaldırımları.
Ararım gökyüzünde yıldızımı göremem ve satarım aşkımı üç-beş kuruşa da alan bulunmaz.
Havası da içerler adamı bu kentin keser soluğunu.
Nemrut ateşiyle içimde binlerce İbrahim yanar sabaha kadar bağırırım duymazsın.
Oysa ne serindir oraları.
Yoksa o ılık meltemin ilhamı sen misin boğan ben miyim buraları
bu kasvet dolu hava bende midir?
Ben hep dolunaylı gecelerde kaybettim yolumu.
Hiçbir şey aydınlatmadı yolumu.
Ben yarım akılla yolumu kaybetmiş üşürken kaldırımlarda "nasıl" diye sorma bana!
Bir gece gökyüzünü nasıl kaybederse öyle…
Ama şimdi biraz sus!
Sus da sessizliğin nota nota düşsün tenhalarıma ve ben son durağı olayım o kırık notanın.
Ve susalım bir nakarat bir şarkı boyu.
Sonra susayalım susadığımz aşka!
Ya bu vefasız nakarata dur de ya da koy beni gözbebeklerine.
Bak artık tutunamıyorum…
Ahh bu kırık nota yarım kalmış bu nakarat beynimden çok davullu senfoniler kustururken "nasıl" diye sorma bana!
Bir sol anahtarına takılıp nasıl hayatı kayarsa bir insanın öyle…
"Sol anahtarınla kilitleme gözlerini kör oluyorum…"

Ben miyim sanıyorsun İzmir'in asi çocuğu?
Sabote eden ben miyim aşkları?
Anlamalısın anlamalısın sevdiğim ve hemen bir ispinoz uçurmalısın maviliğe doğru usulca.
Dayanılmaz bir tanıklığı vardır ellerin ah Mona Liza'nın kıskandığı ellerin…
Ahh dertlerime şifa dolu ellerin.
Sihrine bir kez varmak için aşka özgü ağrılar çektiğim.
Ama ben bu ağrılardan zevk alıyorum.
Ellerin gözlerin bakışların geçmişime gömmeyeceğim.
Seni yaşamadan ölmeyeceğim.
Tut ellerimi bak gözlerime de başlasın son ayinimiz.
Dedim ya ben hiçbir yere sığamıyorum bu gece
koy beni gözbebeklerine ve çek beni tek nefeste ciğerlerine.
Taşımak istiyorlar beni hayallerine ama Zümrüd-ü Anka bile Simurg bile çaresiz.
Küllerinde o kokuyla Kaknusu bile dirilirken neden can çekiştiriyorsun bu aşka?
Ah Zümrüd-ü Anka yetiş imdada.
Anka götürün beni o hayale içeyim cemşid şarabını O’nun ellerinden ve kapatıyım gözlerimi O hayalin kollarında.
İpek bir mendile sarılı kırmızı güller gönderiyorum sana.
Bu sevda ılgıt ılgıt büyürken bedenimde mor kokulu hüzünler kalıyor bana umutlarım kanıyor ben kanıyorum…
Meğer bir yanılgının zinciriymiş umudum.
Kızıl ateşimle kavrulur tenim.
Uzandığım her hayal tutuşturur ömrümü.
Her yangınla yeni bir ateş düşer cana.
"Gülü sevenin yarası yoktur" derler.
O zaman kimin bu kurşundan beter yara?
Eşiğine koy kalbimin külünü ve giydir bana gencecikken kefeni.
Süsle beni duy kokumu gir gönül sarayıma
kalbindeki en yiğit şehzadeye ver beni.
Mutluluk her hücrende alevlenir birazdan.
Çünkü içimde “hü”çekiyor Mevlana…
İnci dökmesin gözlerin asil kirpiklerinden!
Gözlerimin ihtişamı da sendendir biliyorum.
Gözlerim susadı sana.
Gözlerimden kaldır bu siyahi perdeyi de bulayım seni.
Daha okşamadım saçlarını.
Ya öldür yarasalar okşasın cesedimi ya da terkedip gitme beni bu isyana!
Dinle ki en ölümcül şarkımı söylüyorum kusuyorum kırık notalarını ömrümün.
Ama sen yine de dokunma bana pıhtılaşmış kan gibiyim.
Kainat oluk oluk akarken mavi bir tek damla olamadım sana!

İşte der sözün kemale erdiği vadi. Tam şurada trajik bozuk sone…
Ama gözlerim kapanmayacak artık.
Düş yorgunu değilim avuçlarımda doğacak tüm yıldızlar.
Çığlığı olmayanın uykusuna yas düşmez.
Düşlerim ağlamasın bebekler ağlamasın.
Bu dehlize yaktığım mum bana esaret değil yüzüme kapattığın kapılar sana cesaret değil.
Bir günahın içinden sevdaya kor düştüm sevdiğim kendime garipler diyarından bir soluk arıyorum.
Bana dua getirin gönül bahçelerinden.
Hiçbir şey istemiyorum; haykıran bir kalp yeter.

Ey sırları sırlarımı kuşatan beni yetim koyup ayazında üşüten;
söyle bana seni nerede aramalıyım?

Soluğunun buharına giren kim kimi üşürsün gölgeler şehrinde?
Yoksa nakkaşları kıskandıran İstanbul’da mısın?
Ben bir Çamlıca sabahına uyudum her gece.
Hüznümü dindirmeye Haliç az gelir.
Nasıl bir afet ki bu feryadım bile kanlı.
Karanlğımı dindirmeye güneş az gelir.
Gece tenha koydu beni dünyaya.
Son bir ümitle yöneldim sana bitir bu işenceyi de sende artık gül bana…
Ama şimdi biraz dur! Dur ve durdur şu bozuk soneyi. Sonra
“yaklaştır gülü İzmir’in dudaklarına
gülün dudaklarını İzmir’e”
“zaman rüzgarı
üstünden geçtiği her şeyi unutturuyorken
ben seni kendime emrediyorum”
Benim hülyam kibirli gülüm dedim ya sana sevdiğim;
ellerin gözlerin bakışların bunları geçmişime gömmeyeceğim…

Seni yaşamadan ölmeyeceğim…
 
972vbl.jpg
 
Tut Kİ Geldİn; Kabul Ettİm Dİyelİm Ne DeĞİŞecek ..??

Ya yoksun sen hayatta ya da sadece görülen bir rüyasın ömrümde,
Fark etmeyen bir şey var artık önümde,
Gözlerin, gülüşün, bakışın, hele o duruşun yok artık gözümde…
Geri dön sende,
Sana geldim ben desen de,
Ya boş ver yoksun sen hayatımda,
Ne fark eder,
Tut ki geldin; kabul ettim diyelim ne değişecek?
Ben gözlerine bakmayınca,
Ben gülüşünü görmeyince,
Ben duruşunun üzerine basıp geçtiğimde,
Canın acımayacak mı?
Tut ki geldin; kabul ettim diyelim ne değişecek?
Bırak hep rüyamda kal olmaz mı?
Hayatta yok ol olmaz mı?
Sen varken ben her gün yok oluyordum…
Tut ki geldin; kabul ettim diyelim ne değişecek?
Kaybolan günlerimi bana geri verebilecek misin?
Ya da masum bir rüya olup yine çekip gidecek misin?
Ya boş ver sen yoksun hayatımda,
Ne fark eder?

 
UNUTMAKTAN GELİYORUM

'Gitmeler bana kaldı'

Daha üç adım olmadı çıkalı bu sevdadan
Ayrılığın kokusu hala üzerimde
Avuçlarımda buzdan bir alev
Yüreğimde yepyeni bir ateşkes
Gitmeler bana kaldı yine bu aşktan
Bütün sayfalarım sil baştan

Sonu nereye varacak bilmiyorum
Oysa içimde inadına yanan bir mum
Dokunma ellerime-sönmedim daha
Unutmaktan geliyorum.


Daha dün kirpikleri kadar yakındım ona
Her gece düşlerinde sabahlıyordum
İşte orada köşebaşında bıraktım ellerini
O bana
Ben ona ağlıyordum
Son tetiği gözleri çekti gözlerime

Kanıyor kanıyordum
Ölüler yalan söylemez bilirsin
Deliler gibi seviyordum.


Daha biraz önce
Onu öpen bu dudakları aynalarda parçaladım
Onu okşayan bu elleri bir yangında bıraktım
Ona gülen bu gözleri zindanlara attım
Yüreğim ayazda
Kaç şiirim çığlıklar attı ardından bilemiyorum
Bavullar dolusu hatıraları bir mağaraya taşıdım
Yalnızlığımı bir dağ başına

Kendimi nereye koyacağımı bulamıyorum
Ne olur ayıplama beni
Susmadı daha gözlerim
Ağlamaktan geliyorum
.

Zıpkın yemiş balıklar gibiyim
Şimdi bir ıslık bile dağlar yüreğimi
Bir eski şarkı yağmalar bütün uykularımı
Çıkmaz sokaklarda kaldım biliyorum
Başım dönüyor, ben dönüyorum

Acele etme ne olur bekle biraz
Daha yakmadım bütün gemileri
Daha yırtmadım dönüş biletimi

Öyle yorgun öyle bitkin ve öyle sürgün
Unutmaktan geliyorum...
AHMET SELÇUK İLKAN..!!!

 
Bahar, yalvarırım çek git işine!..
Salma üstüme çiçeklerini,
...aklımı çelme!..
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme...!



Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
Bir de sen çıldırtma beni...
Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
Bulutların üşüşmesin başıma...
Girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!


Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana...!
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aska gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
Ebedi bahar, bir baska bahara kalacak.


İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
İş açma başıma...
Git işine!
Yoldan çıkarma beni!...

 
Gidiyorum ben.
Mutluyum gidişim için...
Artık yeni telaşeler girecek hayatıma, hayat savuracak yani bir şekilde, senden koparmaya çalışacak. Ben zannetmiyorum çabuk unutabileceğimi seni...
Gitmem gerektiği için gidiyorum,
Ya da sadece senden gidiyorum,varım aslında...
Gidiyorum artık...
Aklıma gelen her düşünce seni anlatmayacak bana,
Ya da ben öyle umut ederek gidiyorum.
Gidiyorum işte,
Bekleme benden açıklama yapmamı.
Susarım...
Çaresizce susarım sadece...
Elimden gelen bu.
Gidiyorum.
Gidiyorum da yanımdasın sen... Şarkıların,yazdıkların,şiirlerin yanımda hep.
Bir zaman devam ederim böyle.
Sen yokken seni yaşarım kendi kendime...
Kırıntılarınla oyalanırım.
Tekrar ben olurum belki...
Zaten uzun zamandır isteğim bu;
Daha az sen,daha çok ben olmak istiyorum artık...
Seni yaşamak istemiyorum kendi hayatımda...
-bazen unutsamda ayrı bir hayatım var benimde...-
Seni aramaktan bıktım baktığım tüm gözlerde...
Okuduğum yazılarda,kitaplarda,şiirlerde...
Dinlediğim şarkılarda,
Seni aramaktan bıktım ben artık...
Gidiyorum ben.
Artık olmayacağım,
seni bırakamıyorum ama senden kopmak için gidiyorum.
Bir yaralı yeter herşey için...
Ve ben "ikimiz" için yara almayı göze alıyorum.
"ikimiz" dedim yoksa "biz" mi olduk bu cümlede?
Gidiyorum,
Biz olmamak için biz olmadan gidiyorum.
Ya da biz olmadığımızı düşünüyorum.
Neyiz, biz olduk mu?
Gidiyorum.
Bu sefer ben gidiyorum.
Senden önce gidiyorum.
Ya da gitmeye çalışıyorum,çünkü sen gitmek bilmiyorsun.
Kal deme...
Diyemezsin...
Demezsin...
Dememelisin.
Gidiyorum,
ve seni çok seviyorum.
Belki dönüşümde daha az sen,
Daha çok ben olurum.
 
Düşünmek / sadece seNi çok özeLdi

Bazan kendi varlığımda eririm,
Bazan yokluk alır beni içine,
Bırakır kendimi dalıveririm,
Girerim o anda binbir biçime.


Bakarım çevreme dört yan dört duvar,
Geceleri sarar ateş çemberi,
Beynim sanki bende bir ocak yeri,
Nedir içindeki, başimda ne var?

Bir cevap ararım fakat nafile,
Uyku tutmaz artık, geceler bitmez.

Neden, nasıl, niye geldim bu hale?
Atamam bunları, hiç biri gitmez.

Çözülse bilmece akmasa zaman,
Bu sırrı bana da açsanız dostlar...
Yalvarırım nolur koşun ha aman,
Ansızın duruyor bütün saatler!!!
 
Yine zifiri bir karanlık,
Yine sonu olmayan bir sensizlik,
Sol yanımda tarifi zor bir sancı,
Koskoca bir bşluk,
İçimde sen,
Aklımda gözlerin,
Gözlerimde bir damla uyku yok,
Ama belki sırf rüyama gelirsin diye;
Kapatıyorum gözlerimi.
Yalnızca sana açmak için,
Bir an hayal olduğunu unutarak.
Yeterki sen;
Her gece olduğu gibi,
Bu gecede gel düşlerime...
 
Özledim

Gökyüzünde yıldızları, kıskandıran güzel kız
Yer yüzünde mavi mavi gözlerini özledim
Ay'a nisbet olsun diye parlayan güzel yüz
Dalga dalga kıvrılan saçlarını özledim

Ne ay ne de güneş, ellerine su dökemez
Venüs bile sana benziyorum diyemez
Ne fallar ne de bilim sırlarını çözemez
Samanyolunun en güzel yıldızını özledim

Yakamozlar suda değil, gözlerinde parlıyor
Dalgalar tepe noktaya, saçlarında varıyor
Güneş bile sana göre biraz sönük kalıyor
Denizkızını kıskandıran o güzeli özledim

Ben ateşinle buharlaşır damla damla gelirim
Mavi gözlerinde donup tane tane düşerim
Sözlerinle kabardı gönül, inmesini beklerim
Yüreğimde med-ceziri başlatanı özledim
 
Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kâğıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlara takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.
 
O durmadan kaçıyor;
Sen ardından gitmiyorsan;

O günün her saatinde saklanıyor,
Sen yollara düşüp deli divane aramıyorsan;

O sana acıların en büyüğünü tattırıyor,
Sen bundan en yüce hazzı duymuyorsan;

Boşuna aldatma kendini,
Onu sevmiyorsun demektir.

Elindeki içki kadehinde,
Dudağındaki sigarada ,
Okuduğun kitapta,
Mırıldandığın
şarkı sözlerida,
Söylediğin şiirde,
Gördüğün rüyada
Ve yaşaman icin
Ciğerlerine doldurduğun havada
O yoksa;
Onun vazgeçilmezliğini anlamamışsan;
Onu sevmiyorsun demektir.

Renkler onunla değerlenmiyorsa,
Örneğin; onsuz kırmızı kırmızılığının,
Mavi maviliğinin farkında değilse,
Beyaz yalnız o giydiği zaman
Güzelliğini haykırmıyorsa,
Sabahları onu görünceye kadar
Güneş doğmuyorsa
Ve onsuz gökyüzü geceleri
Aya, yıldızlara hasret değilse
Onu sevmiyorsun demektir.

Sokakta gördüğün her yüzde
Ondan birşeyler aramıyorsan,
Güzel bir manzara,
Hüzünlü bir musiki onu hatırlatmıyorsa,
Uykudan uyandığın zaman
Yaşamakta olduğundan önce
Onu hatırlamıyorsan,
Omuzlarına dökülmüş saçları,
Bir sis perdesinin ardında
Her zaman gülen,
Işık sacan gözleri
Aklına gelmiyorsa,
Durup durup avuçlarının
Sıcaklığını özlemiyorsan;
Onu sevmiyorsun demektir.

Dünyada yaşıyan öteki insanların
Senin için hâlâ bir değeri varsa ,
Ona karşı tutumunu
Toplumun köhne ve anlamız
Kurallarına göre ayarlıyorsan
Ve açık açık
Sanki var olduğunu haykırırcasına
Sevgini söylemiyorsan;
Onu sevmiyorsun demektir.

Yok o senin icin
Herşeyden değerliyse,
Gözünü yumduğun anda
Onu görebiliyorsan,
O bütün
şarkı sözlerilarda,
Bütün
şiirlerde,
Bütün resimlerde ise,
Ona muhtaç olduğunu
Söylemekten utanmıyorsan,
Senin içten ve büyük sevgine
Karşılık vermiyeceğinden
Korkmuyorsan,
Bütün bencil duygularından
Sıyrılabilmişsen
Onun için herşeyi,
Ama herşeyi yapacak gücü
Kendinde buluyorsan,
Her hali sana
Ayrı ayrı güzel geliyorsa,
Karşıisında kendini
Bir çocuk gibi hissediyorsan,
İstediği anda onun için
Ölebileceksen,
Onun için yaşıyorsan
Ve yine onun için
Bildiğin bilmediğin
Bütün düşmanlıklara
Karşı koyabileceksen,
O her geçen dakika
Sende biraz daha büyüyorsa
Ve kendi kendine bile
Çok sevdiğini bütün
Samimiyetinle,
İnanmışlığınla
İtiraf edebiliyorsan,
Bir gün o seni hiç,
Ama hic sevmediğini söylese bile ,
Senin sevginde azalma olmayacaksa
Ve ölünceye kadar onu
aşkların
En olumsuzu ile sevebileceksen;
İşte o zaman
Onu seviyorsun demektir.

O sana sevmeyi,
Gercek
aşkı öğretti.
Sen onu hep sevecek
Ve sevilmenin mutluluğunu tattıracaksın.

O , hiç sen olmasan bile,
Seni bir parça sevmese bile....
 
öyle derin ki gözlerin
dipsiz bir kuyu gibi
dalmaktan korkuyorum,
kendimi kaybederim diye.
nihayetsiz bir gül bahçesidir saçların;
mis kokan çiçekler barındıran,
insanı kendinden geçirir.
ve öyle yumuşak ki ellerin
bir pamuk tarlası gibi,
kendimi tutmaktan alıkoyamadığım.
işte sen böyleydin benim için,
herşeyinle güzel,
herşeyinle benim olmanı istediğim
 
gözlerinde ölmek isterdim
çünkü gözlerinde yeniden doğdum sevgilim..

''ölme gözlerimin mavisinde
deniz gibidir hani
anlamışsındır sende
boğulmak kötü ölümdür yani..''

haklısın
kimse bilmez gözlerinin mavisinde
can cekişen zavallıyı
uzanan elin geleceği günü bekleyipte
bununla yaşama bağlanmış olanı..
 
Hiçbir şey kalmadı yaşadıklarımdan,
Çektiğim acılardan.
Gecelerce döktüğüm yaşlardan.
Bir şey kalmadı artık
Bir ömür süren yalnızlığımdan.

Aşkımızdan bir şey kalmadı,
Aslında sadece benim için aşk olan
Senin umursamadığın o duygudan.
Bir şey kalmadı artık
Yüreğime açtığın derin yaradan.

Arzularımdan bir şey kalmadı,
Gözlerine hep uzaktan bakmaktan,
Seni hayallerimde yaşatmaktan.
Bir şey kalmadı artık
Sana dokunabildiğim tek yerden, rüyalardan.

Bunca zamanın ardından geriye kalan;
Ölümünü iple çeken bir adam,
Bir yürek, her gece aşkından ağlayan.
Ve son şey senden kalan;
Beyaz bir mendil, gözyaşımla ıslanan.
 



Mutluluğun gözü kördür,
Yalnızlık sağır.
Ondandır biri tökezleyerek yürür,
Öbürü uykusunda bile bağırır.

Mutluluk yalnız kendisini görür;
Unutur bu yüzden ilkin kendisini.
Yalnızlık kendi tutukluğunda özgür,
Boyuna bekler dönsün diye sesini.

Mutluluk alışır kendisine, ölümden beter;
Borçsuzluğuyla övünür, ama kedisi doğurmaz.
Yalnızlığın gidecek bir yeri yoktur;
Boyuna kapısına döner, açan olmaz

Mutluluğun mezarları, yalnızlığın heykeli var...
Her ikisinin de saksılarında çiçek.
Biri hep başka bir renkle solar,
Öbürüyse ha açtı, ha açmayacak.
 
Geri