Hüma
Altın Üye
-
- Katılım
- Mart 2, 2012
-
- Mesajlar
- 11,609
-
- Tepkime puanı
- 1,447
-
- Puanları
- 353
Bir bardak kahve yaptım, camın kenarına oturdum. Dışarıda usul usul yağmur yağıyor. Gözümün görebildiği kadar binada, yüzlerce ışık yanıyor. Her ışığın başka bir hikayesi var.
Gidip kapıları çalsam, tek tek anlattırsam diye geçiriyorum içimden. Anılarını, aşklarını, hayatlarını, kim bilir neler çıkar?
Benzer bir duyguyu İstiklal Caddesi’nde yürürken hissederim. O eski evlerin içinde kimlerin yaşadığını, bu caddenin hangi hayatlara tanıklık ettiğini düşünürüm. O zaman da ilişkiler bu kadar karmaşık mıydı acaba?
Tüm devletler birleşti, başka gezegende hayat olup olmadığını araştırıyor. Dünya gibi bir gezegen bulmak için, uzayın bilinmezliğinde yolculuklar yapılıyor. Yaşanabilir, oksijeni olan, suyun olduğu bir gezegen keşfedilince, oraya yaşam alanları inşa edilecek. Mars’ı gözümüze kestirdik aslında ama şartları çok uygun gelmiyor sanırım. Olsun, biz azimliyiz, buluruz. Bulunca ne olacak?
Orada yaşayacak kobay insanlar göndereceğiz. Onlar çocuk yapacak ve bir hayat başlayacak. Her şeyi sıfırdan yaratacağız. Onlar daha iyi, daha bilinçli, daha düzgün bir nesil mi oluşturacaklar? İnsana, doğaya, hayata, sosyal düzene uyan bir ırk mı yetişecek? Bizler de bir zamanlar öyle değil miydik?
Oraya gidenler bizim genetik kodumuzu taşıdıklarına göre, sonunda gelecekleri nokta, bizim durduğumuz yer olmayacak mı?
Kadın ve erkek, orada da aralarındaki hiç bitmeyecek kavgayı devam ettirmeyecek mi? Birkaç nesil sonra ihanet, yalan ve kötülük başlamayacak mı?
Kadının ve erkeğin içinde her zaman yaşayan şeytan, orada da kendine yaşamak için bir zemin bulmayacak mı? Bu soruların cevaplarını bilmek elbette mümkün değil! Silah ve paranın icat edilmesini engelleyebilirsek, bir ihtimal yeni ırkı koruruz.
Sonsuzluğun içinde, bize kocaman gelen şu dünya bir kum tanesinden bile küçük kalıyor. Uzayda insan dediğinin esamesi okunmuyor. Hala kendimizi büyük, yenilmez ve üstün görüyoruz. Bu serüvenin bir gün biteceğini unutup, daha fazlasına sahip olmanın derdine düşüyoruz. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen ömürde, birbirimizi kırıyoruz, acıtıyoruz; kötülüğe meyilliyiz, hep ondan yana duruyoruz. Ne garip değil mi?
Gidip kapıları çalsam, tek tek anlattırsam diye geçiriyorum içimden. Anılarını, aşklarını, hayatlarını, kim bilir neler çıkar?
Benzer bir duyguyu İstiklal Caddesi’nde yürürken hissederim. O eski evlerin içinde kimlerin yaşadığını, bu caddenin hangi hayatlara tanıklık ettiğini düşünürüm. O zaman da ilişkiler bu kadar karmaşık mıydı acaba?
Tüm devletler birleşti, başka gezegende hayat olup olmadığını araştırıyor. Dünya gibi bir gezegen bulmak için, uzayın bilinmezliğinde yolculuklar yapılıyor. Yaşanabilir, oksijeni olan, suyun olduğu bir gezegen keşfedilince, oraya yaşam alanları inşa edilecek. Mars’ı gözümüze kestirdik aslında ama şartları çok uygun gelmiyor sanırım. Olsun, biz azimliyiz, buluruz. Bulunca ne olacak?
Orada yaşayacak kobay insanlar göndereceğiz. Onlar çocuk yapacak ve bir hayat başlayacak. Her şeyi sıfırdan yaratacağız. Onlar daha iyi, daha bilinçli, daha düzgün bir nesil mi oluşturacaklar? İnsana, doğaya, hayata, sosyal düzene uyan bir ırk mı yetişecek? Bizler de bir zamanlar öyle değil miydik?
Oraya gidenler bizim genetik kodumuzu taşıdıklarına göre, sonunda gelecekleri nokta, bizim durduğumuz yer olmayacak mı?
Kadın ve erkek, orada da aralarındaki hiç bitmeyecek kavgayı devam ettirmeyecek mi? Birkaç nesil sonra ihanet, yalan ve kötülük başlamayacak mı?
Kadının ve erkeğin içinde her zaman yaşayan şeytan, orada da kendine yaşamak için bir zemin bulmayacak mı? Bu soruların cevaplarını bilmek elbette mümkün değil! Silah ve paranın icat edilmesini engelleyebilirsek, bir ihtimal yeni ırkı koruruz.
Sonsuzluğun içinde, bize kocaman gelen şu dünya bir kum tanesinden bile küçük kalıyor. Uzayda insan dediğinin esamesi okunmuyor. Hala kendimizi büyük, yenilmez ve üstün görüyoruz. Bu serüvenin bir gün biteceğini unutup, daha fazlasına sahip olmanın derdine düşüyoruz. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen ömürde, birbirimizi kırıyoruz, acıtıyoruz; kötülüğe meyilliyiz, hep ondan yana duruyoruz. Ne garip değil mi?