Şehzadelerin katli
Hadiseler geçtikleri ve tarihî şahsiyetler de yaşadıkları zaman ve zemindeki şartlardan ayrı olarak ele alınırsa; büyük hatalara düşmek kaçınılmazdır. Bu sebeple her şeyi, yeri ve zamanım göz önünde tutarak değerlendirmek gerekiyor. Osmanlı tarihine ideolojik yaklaşımlarla, kardeş katli tatbikatını hemen hunharlık ve vahşilik, en azından egoizm olarak vasıflandırmak, meseleyi izah etmekten çok uzaktır.Nitekim kardeş katlini sevimsiz ve hatta gayrimeşru görmekle beraber, Osmanlı Devleti’nin bekası bakımından faydalı bulanlar da çoktur. Çünkü devletin dirliği ve milletin birliği için büyük bir fedakârlık yaparak, acı reçeteyi kendisi içmiş; ciğerparelerini feda etmiştir.
600 yıllık Osmanlı tarihi boyunca beşi 14. yüzyılda, sekizi 15. yüzyılda, kırk ikisi 16. yüzyılda, beşi 17. yüzyılda ve biri de 18. yüzyılda olmak üzere 61 şehzade katledilmiştir. Bunlardan 22 tanesi bilfiil isyan ettiği için öldürülmüştür. Diğerleri de ekseriya Fatih Kanunnâmesi’ni takip eden 150 yıl içinde tatbik edilmiştir.
1603 yılında padişah olan Sultan I. Ahmed kardeşlerini öldürmeye lüzum görmedi ve 1617’de vefatından sonra, oğulları bulunduğu halde, bunlar yaşça küçük olduğundan kardeşi Sultan I. Mustafa tahta geçti. Böylece ilk defa bir padişahın yerine oğlu değil, kardeşi geçiyordu. Bu fiilen Osmanlı veraset telâkkisinin değişmesi demekti. Çünkü Osmanlılarda o zamana kadar muayyen bir veraset prensibi olmamakla beraber, tahta hep önceki padişahın oğlu geçerdi.
Veraset usulünün fiilen değiştiği on yedinci asırdan itibaren şehzade idamlarına neredeyse pek rastlanmaz.
Sultan I. Ahmed’den sonra, hanedanın en yaşlısının hükümdar olduğu “seniorat usulü”ne geçilmiş; bu tarihten itibaren şehzade katli de tavsamıştır. Artık şehzadeler sancağa çıkarılmamaya, sarayda oturup tahta geçme sıralarını beklemeye başladı. Sultan IV. Mehmed’den sonra ise (1687) padişahın yaşça büyük oğlu bulunduğu halde tahta kardeşi geçti ve artık resmen hanedanın en yaşlı mensubu padişah olmaya başladı.
Veraset usulünün fiilen değiştiği 17. yüzyıldan itibaren şehzade idamlarına neredeyse pek rastlanmaz. Bu usul 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’de de formüle edildi. Bir ara Sultan Abdülaziz ve daha sonra Sultan II. Abdülhamid bu usulü değiştirerek tahta genç ve dinamik kimselerin geçmesini sağlamak maksadıyla eskiden olduğu üzere ve Avrupa hanedanlarındaki gibi babadan oğula intikal eden bir verâset usulü kurmak istedilerse de muvaffak olamadılar.
Fatih Kanunnamesi öncesinde Şehzade İsyanları
Önce amcası Dündar Bey, Osman Gazi’ye isyan etmiştir (1298)...
Savcı Bey, babası Sultan I. Murad’a isyan etmiştir (1385)...
Anadolu’da Timur istilâsıyla başlayan Fetret Devri’nde (1402)
Yıldırım Bayezid’in dört oğlu arasında baş gösteren mücadelede binlerce mazlumun kanı akmış, bu yüzden Bizans’a nice tavizler verilmiş, daha önce alınmış bazı topraklar iade edilmiştir.
Musa Çelebi bir ara İstanbul’u sıkı şekilde muhasara etmişken, kardeşinin (Mehmed Çelebi) ordusuyla üzerine gelmesi yüzünden mecburen muhasarayı kaldırmış, daha sonra Bizans’a âlet olan Yıldırım oğullarından Mustafa Bey (nam-ı diğer Düzmece Mustafa) isyanlarıyla devlet yeni bir fetretle yüz yüze gelmiştir...
Nihayet Fatih’in babası II. Murad zamanında padişahın kardeşi Şehzade Mustafa (Düzmece Mustafa’dan ayırt edilebilmesi için tarihlerimiz bu şehzadeyi “Küçük Mustafa” olarak yazar) Bizans, Germiyan ve Karaman kışkırtmaları sonucu ayaklanmış, bunun üzerine Sultan II. Murad tıpkı Musa Çelebi gibi, İstanbul muhasarasını kaldırarak küçük kardeşinin üstüne yürümek durumunda kalmıştır (1423).
Bu akıbetleri değerlendiren Fatih, şehzade isyanlarında kitlesel katliamlar yaşanmaması, yani daha fazla kan dökülmemesi için, devrin âlimlerinden fetva alarak meşhur “Kanunnâme”sini yapmıştır...
Yavuz Padişah ve Korkud Bey
Yavuz Sultan Selim babasını yıkıp padişah olduktan sonra çok sevdiği kardeşi Korkud’u katletmemiş, Manisa’ya vali göndermiştir. Korkud Bey fıkıhta hatırı sayılır bir âlimdi. Yavuz’un istediği de ilimle irfanla uğraşmasıydı. Kıyamamıştı. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler Korkud Beye mektuplar yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler.
Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va’detmek talihsizliğine düşen Şehzade Korkud’un mektubu Yavuz Sultan Selim’in eline geçti. Aynı zamanda hukuk bilgisiyle meşhur olan şehzade, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu (1513). Yavuz, biraz öfkeli, biraz da hüzünlü bir sesle, çevresindekilere şöyle yakınıyor:
“Ben bu saltanatı, ümmete hizmet içün pederümün elinden aldum ve ıslâh-ı âlem (insanların ıslahı ile mutluluğu) uğruna birader ve biraderzadelerimi (kardeşlerimi ve çocuklarını) feda eyledüm... Ben uykularımı, rahat ve huzurumu terk ile din-i mübînin te’yidine uğraşıyorum. Eğer İslâmî ihyâ etmek (geliştirmek, hayata geçirmek, yaşamak ve yaşatmak) maksudunuz (isteğimiz, niyetiniz) değilse, benüm de nefsül emirde saltanata kat’a hevesüm yoktur. (Eğer bu yoldan hedefe gidemeyeceksem, sizin de böyle bir amacınız bulunmuyorsa, padişahlıkta gözüm yoktur)”
Son devir İslâm-Osmanlı hukukçusu Ali Himmet Berki (v. 1976) gibi bazı zâtlar, bu kanunnâmenin sahte olduğunu, böyle bir maddenin bulunmadığını ileri sürmüşse de; zamanımızda İlmî çevrelerde bu kanunnâmenin sahte olmadığı kanaati hâkimdir. Fransız düşünür Fernand Grenard’ın da dediği gibi, “Osmanlı Devleti, gücünü devamlılığından alır.” Yani uzun soluklu oluşunu, hiç bölünmeden yürümesine borçludur.
IV. Murad ve "Ağalar Saltanatı"
Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzadeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vakıadır. Bir başka deyişle biçare şehzadeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir.Kanunî Sultan Süleyman zamanında Türkiye’de bulunan Avusturya elçisi Busbecq, bu padişahın oğlu Şehzade Mustafa’dan (1553) bahsederken, diyor ki:
“Türk padişahlarının oğlu olmak büyük bir talihsizliğe düşmek demekti. Çünkü bunlardan birisi tahta çıkınca diğerleri ölüme hazırlanmalıydı. Bu da bilhassa yeniçerilerin durumuyla ilgilidir. Çünkü padişahın hayatta bir kardeşi varsa, bu askerlerin padişahtan istekleri hiç sona ermez. Diledikleri şey kabul edilmezse, ‘Allah kardeşini eksik etmesin!’ diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir”.
Tarihteki hâdiseler, Osmanlı halkının hanedana eski Türk geleneğinden kaynaklanan bir sadâkatle bağlı olduğunu göstermektedir. Öyle ki, taht üzerinde hak sahibi olarak ancak bu hanedan mensupları görülürdü. Başka bir şahsın veya ailenin Osmanlı tahtına çıkması tasavvur bile edilmemiştir.
Kanunî ve Oğulları
Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa ve Sultan III. Mehmed’in oğlu Şehzade Mahmud (1603) gibi bazı şehzadelerin ise, bizzat isyana kalkışmamakla beraber, kötü niyetlilerin kolayca istismar edebilecekleri şekilde hareket ettikleri, sözgelişi padişahın icraatini gıyâbında tenkid edip, “Ben padişah olsam şöyle yaparım, böyle yaparım” diye atıp tuttukları vâkidir.
O devir monarşilerinin, en büyük tehlike olarak gördüğü bu tarz hareketler, bu şehzadelerin ileride fitneye sebebiyet verebilecekleri endişesiyle ortadan kaldırılmaları için kâfi sebep teşkil etmiştir. Bazı şehzade idamlarında, şehzadelerin temkinsiz ve cür’etli hareketlerinin yanında, tarihin her devrinde ve her yerde rastlanabilecek müzevirlerin ve fesatçıların rolü de mühimdir.
17. yüzyıl başından itibaren şehzadeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya, sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı.
Sistemin artık oturduğu, başa kim geçerse geçsin işlerin yürüyeceği; sarayda oturan şehzadelerin de daha iyi bir tahsil ve bir nevi siyaset stajı görme imkânı bulacağı düşünülmüştü. Ne var ki böyle olmadı. Zaten devletin ömrü de buna yetmedi.
Bağy (Hurûc ale's-Sultan) Suçu
Şehzade idamlarının birinci çeşidi, hanedan mensubunun hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkması ve isyan etmesi halinde tatbik edilirdi. Bu, Osmanlı Devleti’nde de câri olan İslâm hukukuna göre bir suçtu. Buna “bağy” (hurûc ale’s-sultan) denirdi. Haksız yere meşru hükümete isyan edenlerin cezası dünyanın her yerinde ve her devirde idamdı.
Şehzade idamlarının ikinci çeşidinde ortada bir isyan yoktur. İşte şehzade idamlarının hukuka uygunluğu meselesi daha çok bu gibi durumlarda ortaya çıkmaktadır. Fitne çıkmasından korkulduğu hâllerde, bunun önüne geçmek maksadıyla hanedan mensuplarının öldürüldüğü görülmektedir. Osmanlı hukukçularının ekserisi bunu sa’y bi’l-fesad suçu çerçevesinde değerlendirmiş ve ta’zir suçlarının içinde mütalâa etmişlerdir. Bu, henüz suç işlemeyen ancak ileride işlemesi muhtemel ve mevhum olan kimselerin cezalandırılmasıdır.
Şehzade idamlarının bu türü, sa’y bi’l-fesâd suçunun çerçevesine girer mi, girmez mi? Hukukçular bunda ihtilaf etmişlerdir. Fatih Kanunnâmesi’nin, bunu sa’y bi’l-fesâd olarak gören hukukçuların görüşüne göre sevkedildiği anlaşılıyor. Nitekim madde metninde geçen ve “ekser-i ulemâ tecviz etmiştir” ifâdesi bunu göstermektedir. Demek ki ulemânın ekserisi buna cevaz vermiştir.
Şimdi soru şu: Henüz ayaklanmamış bir kimsenin ileride ayaklanması kuvvetle muhtemeldir diye öldürülmesi meşru mudur? Akgündüz şöyle cevap veriyor:
Bunların cezalandırılması için suç işlemelerini beklemek çoğu zaman cezalandırma imkânını ortadan kaldırdığı gibi, bazen çok ağır ve telâfisi imkânsız neticeler doğurur. Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi bir şehzadenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silâhlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir.
Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz etmek abestir. Çünkü iş işten geçmiştir (Günümüzde terörle mücâdele meyanında Amerikalı üst düzeyde yetkililer, “Terör eylemi düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünkü suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi söz konusudur” demektedirler.)
Kaldı ki bu şehzadeler öldürülmedikleri zaman, bunların da diğerlerini öldürmesi söz konusu olacaktır. Son devir Osmanlı hukukçularının ileri gelenlerinden İbn Âbidîn (1836) ta’zir bahsinde diyor ki:
“Nesefî’nin (1310) Ahkâmü’s-Siyâse risâlesinde zikredilmiştir ki; Şeyhülislâm Hâherzâde’ye (1253), fetret zamanında fesatçıların öldürülmelerinden sorulmuş; o da “Onlar yeryüzünde bozgunculukla hareket ettikleri için öldürülmeleri mübah olur” diye cevap vermiştir. Kendisine, onlar fetret zamanında fesatçılığı bırakıp gizlenirler, denildiğinde, “Zarureten böyle yapıyorlar. ‘Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir’ meâlindeki âyet-i kerime (En’âm: 28) gereğince biz böyle görmekteyiz” demiştir” (İbn Âbidîn, III/186).
Hz. Musa ile Hz. Hızır örneği
Kur’an-ı Kerim’de Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılmaktadır (Kehf: 74, 80-81). Hazret-i Mûsâ, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca; “Bu çocuğun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevkedecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir” demiştir.
Kur’an-ı Kerim’de, fitnenin ölümden daha şiddetli ve daha büyük olduğu mealinde iki âyet bulunmaktadır: “El-fitnetü eşed- dü mine’l-katl” ve “el-fitnetü ekberü mine’l-katl” (Bakara: 191, 217).
Fitne, insanlar arasında ayrılık, bölücülük, karışıklık, kargaşa çıkarmak; insanları sıkıntıya, belâya düşürmek; onları hak ve hakikatten saptırmak; Müslümanların zararına sebep olmak demektir.
Hükümete isyan etmek fitne olduğu gibi; halkı hükümete isyana teşvik etmek de fitnedir. Çünkü bunun neticesinde insanlar büyük zarar görürler. Hükümetin yanlış icraatlarını düzeltelim ve adaleti tesis edelim derken, daha büyük kötülüklere yol açılır.
Hz. Ömer'in Nasr bin Haccac'ı öldürmesi örneği
Adalet konusunda kılı kırk yaran Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği halde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; “Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum” demişti (İbn Abidîn, III/152). Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.
Hoca Sadeddin Efendi (1599) gibi şeyhülislâmlık yapmış bir hukukçu ve tarihçi âlim; ayrıca tarihçi Bosnevî Hüseyn Efendi (1644), şehzade idamlarının bu âyetlere istinad ettiğini açıkça bildirmişlerdir
İki türlü adalet telâkkisi vardır.
Bunlardan adalet-i mahzâ da denilen mutlak adalet prensibine göre umumun menfaati için tek bir ferdin menfaati bile haleldar edilemez. Ama bazı şartlar adalet-i mahzâ yerine adalet-i izâfiyenin tatbikini icab ettirir. Şehzade katli de bu çerçevede ele alınmalıdır.
Hadiseler geçtikleri ve tarihî şahsiyetler de yaşadıkları zaman ve zemindeki şartlardan ayrı olarak ele alınırsa; büyük hatalara düşmek kaçınılmazdır. Bu sebeple her şeyi, yeri ve zamanım göz önünde tutarak değerlendirmek gerekiyor. Osmanlı tarihine ideolojik yaklaşımlarla, kardeş katli tatbikatını hemen hunharlık ve vahşilik, en azından egoizm olarak vasıflandırmak, meseleyi izah etmekten çok uzaktır.Nitekim kardeş katlini sevimsiz ve hatta gayrimeşru görmekle beraber, Osmanlı Devleti’nin bekası bakımından faydalı bulanlar da çoktur. Çünkü devletin dirliği ve milletin birliği için büyük bir fedakârlık yaparak, acı reçeteyi kendisi içmiş; ciğerparelerini feda etmiştir.
600 yıllık Osmanlı tarihi boyunca beşi 14. yüzyılda, sekizi 15. yüzyılda, kırk ikisi 16. yüzyılda, beşi 17. yüzyılda ve biri de 18. yüzyılda olmak üzere 61 şehzade katledilmiştir. Bunlardan 22 tanesi bilfiil isyan ettiği için öldürülmüştür. Diğerleri de ekseriya Fatih Kanunnâmesi’ni takip eden 150 yıl içinde tatbik edilmiştir.
1603 yılında padişah olan Sultan I. Ahmed kardeşlerini öldürmeye lüzum görmedi ve 1617’de vefatından sonra, oğulları bulunduğu halde, bunlar yaşça küçük olduğundan kardeşi Sultan I. Mustafa tahta geçti. Böylece ilk defa bir padişahın yerine oğlu değil, kardeşi geçiyordu. Bu fiilen Osmanlı veraset telâkkisinin değişmesi demekti. Çünkü Osmanlılarda o zamana kadar muayyen bir veraset prensibi olmamakla beraber, tahta hep önceki padişahın oğlu geçerdi.
Veraset usulünün fiilen değiştiği on yedinci asırdan itibaren şehzade idamlarına neredeyse pek rastlanmaz.
Sultan I. Ahmed’den sonra, hanedanın en yaşlısının hükümdar olduğu “seniorat usulü”ne geçilmiş; bu tarihten itibaren şehzade katli de tavsamıştır. Artık şehzadeler sancağa çıkarılmamaya, sarayda oturup tahta geçme sıralarını beklemeye başladı. Sultan IV. Mehmed’den sonra ise (1687) padişahın yaşça büyük oğlu bulunduğu halde tahta kardeşi geçti ve artık resmen hanedanın en yaşlı mensubu padişah olmaya başladı.
Veraset usulünün fiilen değiştiği 17. yüzyıldan itibaren şehzade idamlarına neredeyse pek rastlanmaz. Bu usul 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’de de formüle edildi. Bir ara Sultan Abdülaziz ve daha sonra Sultan II. Abdülhamid bu usulü değiştirerek tahta genç ve dinamik kimselerin geçmesini sağlamak maksadıyla eskiden olduğu üzere ve Avrupa hanedanlarındaki gibi babadan oğula intikal eden bir verâset usulü kurmak istedilerse de muvaffak olamadılar.
Fatih Kanunnamesi öncesinde Şehzade İsyanları
Önce amcası Dündar Bey, Osman Gazi’ye isyan etmiştir (1298)...
Savcı Bey, babası Sultan I. Murad’a isyan etmiştir (1385)...
Anadolu’da Timur istilâsıyla başlayan Fetret Devri’nde (1402)
Yıldırım Bayezid’in dört oğlu arasında baş gösteren mücadelede binlerce mazlumun kanı akmış, bu yüzden Bizans’a nice tavizler verilmiş, daha önce alınmış bazı topraklar iade edilmiştir.
Musa Çelebi bir ara İstanbul’u sıkı şekilde muhasara etmişken, kardeşinin (Mehmed Çelebi) ordusuyla üzerine gelmesi yüzünden mecburen muhasarayı kaldırmış, daha sonra Bizans’a âlet olan Yıldırım oğullarından Mustafa Bey (nam-ı diğer Düzmece Mustafa) isyanlarıyla devlet yeni bir fetretle yüz yüze gelmiştir...
Nihayet Fatih’in babası II. Murad zamanında padişahın kardeşi Şehzade Mustafa (Düzmece Mustafa’dan ayırt edilebilmesi için tarihlerimiz bu şehzadeyi “Küçük Mustafa” olarak yazar) Bizans, Germiyan ve Karaman kışkırtmaları sonucu ayaklanmış, bunun üzerine Sultan II. Murad tıpkı Musa Çelebi gibi, İstanbul muhasarasını kaldırarak küçük kardeşinin üstüne yürümek durumunda kalmıştır (1423).
Bu akıbetleri değerlendiren Fatih, şehzade isyanlarında kitlesel katliamlar yaşanmaması, yani daha fazla kan dökülmemesi için, devrin âlimlerinden fetva alarak meşhur “Kanunnâme”sini yapmıştır...
Yavuz Padişah ve Korkud Bey
Yavuz Sultan Selim babasını yıkıp padişah olduktan sonra çok sevdiği kardeşi Korkud’u katletmemiş, Manisa’ya vali göndermiştir. Korkud Bey fıkıhta hatırı sayılır bir âlimdi. Yavuz’un istediği de ilimle irfanla uğraşmasıydı. Kıyamamıştı. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler Korkud Beye mektuplar yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler.
Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va’detmek talihsizliğine düşen Şehzade Korkud’un mektubu Yavuz Sultan Selim’in eline geçti. Aynı zamanda hukuk bilgisiyle meşhur olan şehzade, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu (1513). Yavuz, biraz öfkeli, biraz da hüzünlü bir sesle, çevresindekilere şöyle yakınıyor:
“Ben bu saltanatı, ümmete hizmet içün pederümün elinden aldum ve ıslâh-ı âlem (insanların ıslahı ile mutluluğu) uğruna birader ve biraderzadelerimi (kardeşlerimi ve çocuklarını) feda eyledüm... Ben uykularımı, rahat ve huzurumu terk ile din-i mübînin te’yidine uğraşıyorum. Eğer İslâmî ihyâ etmek (geliştirmek, hayata geçirmek, yaşamak ve yaşatmak) maksudunuz (isteğimiz, niyetiniz) değilse, benüm de nefsül emirde saltanata kat’a hevesüm yoktur. (Eğer bu yoldan hedefe gidemeyeceksem, sizin de böyle bir amacınız bulunmuyorsa, padişahlıkta gözüm yoktur)”
Son devir İslâm-Osmanlı hukukçusu Ali Himmet Berki (v. 1976) gibi bazı zâtlar, bu kanunnâmenin sahte olduğunu, böyle bir maddenin bulunmadığını ileri sürmüşse de; zamanımızda İlmî çevrelerde bu kanunnâmenin sahte olmadığı kanaati hâkimdir. Fransız düşünür Fernand Grenard’ın da dediği gibi, “Osmanlı Devleti, gücünü devamlılığından alır.” Yani uzun soluklu oluşunu, hiç bölünmeden yürümesine borçludur.
IV. Murad ve "Ağalar Saltanatı"
Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzadeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vakıadır. Bir başka deyişle biçare şehzadeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir.Kanunî Sultan Süleyman zamanında Türkiye’de bulunan Avusturya elçisi Busbecq, bu padişahın oğlu Şehzade Mustafa’dan (1553) bahsederken, diyor ki:
“Türk padişahlarının oğlu olmak büyük bir talihsizliğe düşmek demekti. Çünkü bunlardan birisi tahta çıkınca diğerleri ölüme hazırlanmalıydı. Bu da bilhassa yeniçerilerin durumuyla ilgilidir. Çünkü padişahın hayatta bir kardeşi varsa, bu askerlerin padişahtan istekleri hiç sona ermez. Diledikleri şey kabul edilmezse, ‘Allah kardeşini eksik etmesin!’ diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir”.
Tarihteki hâdiseler, Osmanlı halkının hanedana eski Türk geleneğinden kaynaklanan bir sadâkatle bağlı olduğunu göstermektedir. Öyle ki, taht üzerinde hak sahibi olarak ancak bu hanedan mensupları görülürdü. Başka bir şahsın veya ailenin Osmanlı tahtına çıkması tasavvur bile edilmemiştir.
Kanunî ve Oğulları
Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa ve Sultan III. Mehmed’in oğlu Şehzade Mahmud (1603) gibi bazı şehzadelerin ise, bizzat isyana kalkışmamakla beraber, kötü niyetlilerin kolayca istismar edebilecekleri şekilde hareket ettikleri, sözgelişi padişahın icraatini gıyâbında tenkid edip, “Ben padişah olsam şöyle yaparım, böyle yaparım” diye atıp tuttukları vâkidir.
O devir monarşilerinin, en büyük tehlike olarak gördüğü bu tarz hareketler, bu şehzadelerin ileride fitneye sebebiyet verebilecekleri endişesiyle ortadan kaldırılmaları için kâfi sebep teşkil etmiştir. Bazı şehzade idamlarında, şehzadelerin temkinsiz ve cür’etli hareketlerinin yanında, tarihin her devrinde ve her yerde rastlanabilecek müzevirlerin ve fesatçıların rolü de mühimdir.
17. yüzyıl başından itibaren şehzadeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya, sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı.
Sistemin artık oturduğu, başa kim geçerse geçsin işlerin yürüyeceği; sarayda oturan şehzadelerin de daha iyi bir tahsil ve bir nevi siyaset stajı görme imkânı bulacağı düşünülmüştü. Ne var ki böyle olmadı. Zaten devletin ömrü de buna yetmedi.
Bağy (Hurûc ale's-Sultan) Suçu
Şehzade idamlarının birinci çeşidi, hanedan mensubunun hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkması ve isyan etmesi halinde tatbik edilirdi. Bu, Osmanlı Devleti’nde de câri olan İslâm hukukuna göre bir suçtu. Buna “bağy” (hurûc ale’s-sultan) denirdi. Haksız yere meşru hükümete isyan edenlerin cezası dünyanın her yerinde ve her devirde idamdı.
Şehzade idamlarının ikinci çeşidinde ortada bir isyan yoktur. İşte şehzade idamlarının hukuka uygunluğu meselesi daha çok bu gibi durumlarda ortaya çıkmaktadır. Fitne çıkmasından korkulduğu hâllerde, bunun önüne geçmek maksadıyla hanedan mensuplarının öldürüldüğü görülmektedir. Osmanlı hukukçularının ekserisi bunu sa’y bi’l-fesad suçu çerçevesinde değerlendirmiş ve ta’zir suçlarının içinde mütalâa etmişlerdir. Bu, henüz suç işlemeyen ancak ileride işlemesi muhtemel ve mevhum olan kimselerin cezalandırılmasıdır.
Şehzade idamlarının bu türü, sa’y bi’l-fesâd suçunun çerçevesine girer mi, girmez mi? Hukukçular bunda ihtilaf etmişlerdir. Fatih Kanunnâmesi’nin, bunu sa’y bi’l-fesâd olarak gören hukukçuların görüşüne göre sevkedildiği anlaşılıyor. Nitekim madde metninde geçen ve “ekser-i ulemâ tecviz etmiştir” ifâdesi bunu göstermektedir. Demek ki ulemânın ekserisi buna cevaz vermiştir.
Şimdi soru şu: Henüz ayaklanmamış bir kimsenin ileride ayaklanması kuvvetle muhtemeldir diye öldürülmesi meşru mudur? Akgündüz şöyle cevap veriyor:
Bunların cezalandırılması için suç işlemelerini beklemek çoğu zaman cezalandırma imkânını ortadan kaldırdığı gibi, bazen çok ağır ve telâfisi imkânsız neticeler doğurur. Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi bir şehzadenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silâhlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir.
Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz etmek abestir. Çünkü iş işten geçmiştir (Günümüzde terörle mücâdele meyanında Amerikalı üst düzeyde yetkililer, “Terör eylemi düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünkü suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi söz konusudur” demektedirler.)
Kaldı ki bu şehzadeler öldürülmedikleri zaman, bunların da diğerlerini öldürmesi söz konusu olacaktır. Son devir Osmanlı hukukçularının ileri gelenlerinden İbn Âbidîn (1836) ta’zir bahsinde diyor ki:
“Nesefî’nin (1310) Ahkâmü’s-Siyâse risâlesinde zikredilmiştir ki; Şeyhülislâm Hâherzâde’ye (1253), fetret zamanında fesatçıların öldürülmelerinden sorulmuş; o da “Onlar yeryüzünde bozgunculukla hareket ettikleri için öldürülmeleri mübah olur” diye cevap vermiştir. Kendisine, onlar fetret zamanında fesatçılığı bırakıp gizlenirler, denildiğinde, “Zarureten böyle yapıyorlar. ‘Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir’ meâlindeki âyet-i kerime (En’âm: 28) gereğince biz böyle görmekteyiz” demiştir” (İbn Âbidîn, III/186).
Hz. Musa ile Hz. Hızır örneği
Kur’an-ı Kerim’de Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılmaktadır (Kehf: 74, 80-81). Hazret-i Mûsâ, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca; “Bu çocuğun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevkedecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir” demiştir.
Kur’an-ı Kerim’de, fitnenin ölümden daha şiddetli ve daha büyük olduğu mealinde iki âyet bulunmaktadır: “El-fitnetü eşed- dü mine’l-katl” ve “el-fitnetü ekberü mine’l-katl” (Bakara: 191, 217).
Fitne, insanlar arasında ayrılık, bölücülük, karışıklık, kargaşa çıkarmak; insanları sıkıntıya, belâya düşürmek; onları hak ve hakikatten saptırmak; Müslümanların zararına sebep olmak demektir.
Hükümete isyan etmek fitne olduğu gibi; halkı hükümete isyana teşvik etmek de fitnedir. Çünkü bunun neticesinde insanlar büyük zarar görürler. Hükümetin yanlış icraatlarını düzeltelim ve adaleti tesis edelim derken, daha büyük kötülüklere yol açılır.
Hz. Ömer'in Nasr bin Haccac'ı öldürmesi örneği
Adalet konusunda kılı kırk yaran Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği halde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; “Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum” demişti (İbn Abidîn, III/152). Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.
Hoca Sadeddin Efendi (1599) gibi şeyhülislâmlık yapmış bir hukukçu ve tarihçi âlim; ayrıca tarihçi Bosnevî Hüseyn Efendi (1644), şehzade idamlarının bu âyetlere istinad ettiğini açıkça bildirmişlerdir
İki türlü adalet telâkkisi vardır.
Bunlardan adalet-i mahzâ da denilen mutlak adalet prensibine göre umumun menfaati için tek bir ferdin menfaati bile haleldar edilemez. Ama bazı şartlar adalet-i mahzâ yerine adalet-i izâfiyenin tatbikini icab ettirir. Şehzade katli de bu çerçevede ele alınmalıdır.
Yavuz Bahadıroğlu