Sebastia Salgado’ya göre foto muhabiri olmak, dünyanın her tarafındaki insanlarla iletişim kurmak demekti. Bu iletişimin kurulması, onun için işlerin iyi yürümesi anlamını taşıyordu. “Fotoğraf, fotoğrafçı tarafından çekilmez’’ diyen Salgado’nun görüşü şuydu; “fotoğrafın iyi veya kötü olması, fotoğraftaki insanlarla kurduğunuz ilişkiye bağlıdır’’.
Örneğin bir görevde, araba kiralamak yerine otobüsle yolculuk etmeyi tercih etmişti. Salgado'ya göre, arabalı bir adam olmak başa beladır. Çünkü, zengin adam asla halktan biri değildir. Gerçeklerle yüzleşmeye ihtiyacınız vardır fotoğraf çekerken... İnsanlarla yakın olmak için ekonomik klasta yolculuk etmeli ya da üçüncü sınıftan bilet almalısınızdır.
Kendi filmini takar, sarar, yıkar, günde 16 saat çalışır, yüzlerce fotoğrafın baskısıyla uğraşır, üstüne üstlük bir de Çad, Etiyopya, Mali, Sudan gibi yerlerdeki insanlarla yaptığı röportajları da bu zaman dilimine sığdırır. Üstelik, bütün bu yaptıklarının masraflarını kendi bütçesinden karşılayarak...
GECESİNİ GÜNDÜZÜNE KATAN BİR GAZETECİ...
Kendi seçtiği yolun bazı çok para kazanan medya mensuplarınınkine göre daha doğru olduğuna inanırdı. Örneğin, Etiyopya’daki bir kampta 3-4 hafta geçirdi. O sırada açlık çeken, hasta insanlarla röportaj yapmak için orada 40’ın üzerinde televizyon kanalı vardı. Geldiler ve hemen döndüler. Amerika’dan gelen bir ekip, devletin otobüsüyle geldi, 2 saat kaldı ve hemen geri döndü. Ama, O, 3-4 hafta orada insanlarla beraber yaşadı. Bazı ülkelerde görev yaparken bazen kendinden başka sadece bir muhabir gördüğü olurdu
Kendi fotoğraf stratejisini fotoğraf alanında dünyanın en ünlü felsefesiyle, yani Henri Cartier Bresson’ın "Kesin An’’ı ile karşılaştırır. Cartier Bresson, Salgado’nun da bir dönem üyesi olduğu Magnum Fotoğraf Ajansı’nın kurucu üyesiydi. Fotoğrafla ilgili olarak en çok alıntı yapılan sözünü burada söyledi; "Bence fotoğraf, eşzamanlı tanımlamadır. Bir saniyeden kesit alınırken konunun önemi, sizin titiz bir organizasyonla şekilleri nasıl ifade ettiğinizle doğru orantılı olarak ortaya çıkar.’’ Salgado’ya göre foto muhabiri ile fotoğrafını çektiği konu arasındaki ilişki, tıpkı daireye çok iyi bir şekilde yapılan teğet gibidir. zarif, dramatik, tesirli...
Salgado’nun fotoğrafa yaklaşımı sezgilere dayalı, adeta bir duygu selidir. İnsanlarla dört dilde (Portekizce, İspanyolca, Fransızca, İngilizce) anlaşırken entellektüel birikimini göstermeye çalışmaz. Sıcak, aşırı derecede saygılı davranır. Onun düşünce tarzı duygularıyla harekete geçmektir.
"ideolojini çektiğin fotoğrafa yansıt’’, işte Salgado’nun felsefesi buydu. İnsanlarla daha çok vakit geçirdikçe Salgado onların ıstıraplarını ve dayanma güçlerini yakından görürdü. Aç insanları, AIDS’in pençesindekileri gördüğü gibi. Ve bu betimlemenin tüm ihtişamının anlamı şuydu, doğanın ve insan tabiatının enginliğinin farkına varmak...
Salgado’nun çalışması şöyleydi; bir anı fotoğraf makinesine "hapsetmek" O'na göre, o anın süregelen rastgele, keyfi hareketlerini kurala bağlamak gibidir. Onun yaklaşımına bu açıdan bakıldığında tüm diğer Latin Amerikalılarla ortak noktası ‘’büyülü realizm’’dir. Aynı şekilde, O'nun imgelerinde bireylerin kişisel önemlerinin farkına varılırdı, o ilişkileri büyük bir çabuklukla fotoğrafa aktarıverir. "Hepimiz bir halkız, hepimiz sonuçta insanız’’ diyen Salgado, Latin Amerikalı köylüler, Afrika’daki kıtlık ya da dünyanın dört bir yanındaki işçileri anlatan kitabıyla fotoğrafı ölümsüzleştirdi. Yankılanan bir lirik, bir destanın manası, ikonik bir kır manzarası, işte onun fotoğrafları buydu. Eski ekonomist, mücadelenin şiirsel anlamını ortaya koydu, öyle derindi ki bu ruh hali birdenbire değişebilen fotoğraflar; sanki karanlık ve aydınlığın işbirliğiydi ya da hayat ve ölümün...
ONUN HAYATI...
Yıl 1944... Salgado, Brezilya’da sekiz çocuklu bir aileye tek erkek çocuğu olarak katılan altıncı fertti. Babası, kalabalık ailesinin geçimini hayvancılıkla sağlıyordu. Sebastião Ribeiro Salgado, 1964-1967 yılları arasında ekonomi okudu ve diplomasını 1968’de São Paulo üniversitesinden aldıktan sonra Amerika’daki Vanderbilt üniversitesinde master yaptı. 1971 yılında ekonomi öğrenimini tamamladı ve 1973 senesine kadar da ekonomist olarak çalıştı. Fotoğraf aşkı çok ilginç bir şekilde başladı. Afrika’ya yaptıkları seyahat sırasında eşi Leila’nın fotoğraf makinesini ödünç aldı ve fotoğrafa aşık oldu.
1973... Artık fotoğrafa yön vermeye karar verdi ve Sygma ajansına girdi. Bunu Gamma ajansı izledi (1975-1979). Daha sonra, uluslararası fotoğraf birliği Magnum’un üyeliğine seçildi. Paris’te kaldığı süre içinde pekçok önemli habere imza attı. Bunların arasında, Angola ve İspanyol Sahrası’ndaki savaşlar, Başkan Reagan’a suikast girişimi sayılabilir. Bunun yanı sıra, kendi özel projelerini de sürdürdü.
Yedi yıl boyunca (1977-1984) Latin Amerika’yı dolaştı, kendi topraklarını, gezdi, en ücra dağ köylerine kadar gitti. Buralardan 1986’da yazdığı "Öbür Amerika’’adlı kitabı ve sergisi için malzeme topladı. Yöre köylülerinin kültürlerini, Kızılderililer’in kültürel direnişlerini, onların Meksika ve Brezilya’daki torunlarını inceledi.
1980’lerin ortalarında Afrika’da AIDS üzerine araştırma yapan Fransız doktor grubuyla beraber 15 ay çalıştı. ‘’L'Homme en Détresse ’’ adlı eserini yarattı. Bu, bütün ıstıraplarına rağmen vakur olan ve tahammülün sınırlarını zorlayan insanların gücünün bir belgesi oldu. 1986’dan 1992’ye kadar ‘’Çalışanlar’’ adlı proje üzerine yoğunlaştı ve 1993’te tamamladı. Bu dokümanter de 26 ülkede basıldı.
‘’Vatansızların Mücadelesi’’ adlı projesini 1997 yılında tamamladı. Brezilya’da topraklarının geri verilmesini isteyen insanları anlatan bir eserdi. Salgado, ‘’Göç ve Çocuklar’’ isimli çalışmasını ise 2000 yılında kaleme aldı. Bu da sürekli yer değiştiren insanların içler acısı durumunu, mültecileri ve 41 ülkedeki göçü anlatıyordu. Dünyaca ünlü fotoğrafçı ve fotoğraf geleneğinin bir parçası olan Sebastiao Salgado, hemen hemen her fotoğraf yarışmasında ödüle değer bulundu. Dünyanın her tarafında başarısını kanıtladı. 1994 yılında kendi basın ajansını kurdu: ‘’Amazonas Images’’.
Salgado, halen kitaplarını tasarımını yapan eşi ve ortağı Lélia Wanick Salgado ile Paris’te yaşıyor. Mutlu çiftin iki oğlu var.
İyi ve güzel bir fotoğrafın olmazsa olmazlarındandır “ışık.” Işığı erken tecrübe ettiğini yıllar sonra şu cümleyle ifade edecektir Salgado:
“Işığın deldiği yüklü bulutların görüntüleriyle büyüdüm. Bu ışıklar benim fotoğraflarıma da girdi. Aslında ben fotoğraflarımı çekmeden çok önce fotoğraflarımın içindeydim.”
Evet, ışığın çocukluğu diyebiliriz buna.
İktisat okuduğundan söz eder Salgado ve bu bilgiyi nasıl kullandığından:
“Mesela, hayatları bizim beş ya da on bin yıl önceki hayatımıza benzeyen Amazon Yerlileri’ni düşünelim. Balıkları nasıl tütsüleyeceklerini biliyorlar –süpemarketlerde satılan balıkların endüstriyel ölçekte tütsülenmesi bu atalardan kalma uygulamaya dayanır. Teknoloji, muhtaç olduğu insan emeğinin mekanikleşmesini sağladı. Para ilişkileri ise insan emeğinin sermayenin bir parçası olmasına neden oluyor. Üretimde en önemli bileşenin emek olduğuna hiç şüphe yok. Emeğe ve işçilere bir saygı duruşunda bulunmayı amaçlayan bir fotoğraf projesi tasarladım. Buna adadığım beş yıl boyunca hiç kimse çalışırken fotoğraflanmayı reddetmedi ve ben üretim dünyasını eylem halinde göstermeyi başardım. Gittikçe kaybolan bir dünya bu.”
“Şiirsel” sözcüğü olur olmaz her yerde öyle çok kullanıldı ki, kullanıla kullanıla içi boşalan tanımlamalardan birine döndü sonunda. Bu sebeple Salgado’nun anlatımını ve fotoğraflarını “şiirsel” sözcüğüyle tanımlamaktan özellikle imtina edelim. “Yavaşlığı” bu denli estetik biçimde övmesine ve fotoğrafçının hayatını da fotoğrafa dahil etmesine bakılırsa sadece bir fotoğrafçı değil, iyi de bir şair diyelim kendisine. Anlatımına da “şiirsel” değil, düpedüz “şiir”dir diyelim rahatlıkla.
Salgado’nun fotoğrafı çektikten sonra fotoğrafa nasıl baktığını gördüğümüzün resmi:
“Bir ülkeye ilk defa gittiğimde durumu çabucak kavrayabiliyor ve fotoğraflarımı tarihsel ve sosyolojik bir bağlama oturtabiliyordum. Benim için fotoğraf edebiyat gibi bir şey –yazarların kalemle söylediklerini ben makinemle söylüyorum. Işığa bayıldığım için bu benim için bir tutku ama ayrıca çok güçlü bir dil bu. Fotoğrafa ilk başladığımda hiçbir sıkıntı yoktu benim için. Merakımın beni götürdüğü, güzelliğin beni etkilediği her yere gitmek istiyordum. Ama aynı zamanda toplumsal adaletsizliğin olduğu her yere de gitmek istiyordum, durumu daha iyi aktarmak için.”
O, sadece bir aktivist olmadığı gibi, sadece bir fotoğrafçı da değil. Her iki sıfata da el kaldırıp itiraz ediyor durmadan. Doğru bir tanımlama yapmak gerekirse o da şu olur, Salgado’nun ağzından duyalım o vakit:
“Doğru olan tek şey şu ki fotoğraf benim hayatım.”
Çektiği fotoğraflardan kendisinin hayat hikâyesini görebileceğimiz gibi, her bir fotoğrafı da birer hikâye anlatır. İyi bir hikâye anlatıcısının gözünden çıkmış gibidir onun fotoğrafları. Objektife değil, subjektife bakar gibidir, çünkü Salgado için fotoğrafları asla ve kat’a “nesnel” değildir. Başka bir göze özellikle ihtiyaç duyar ama, onun fotoğraflarının başka bir dile ihtiyacı yoktur, herkesin ve hepimizin bildiği bir dildendir onun fotoğrafları, bu sebeple de asla bir çeviriye ihtiyaç duymayız onun fotoğraflarına bakarken.
Doğadaki her türlü canlı ve cansız varlık arasında hiçbir hiyerarşi kurmadan, hepsine eşit mesafeden bakan, hizasını baktığı yerden alan bir göz, inanılmaz güzel bir göz var karşımızda. Beklemeyi bilmenin ve sevmenin ilk koşulu tanışmaksa, tanışmanın da çeşitli koşulları var çünkü: Tanıştığınız varlığa saygı duymalı, onunla ağır ağır temasa geçmemeli, alanını ihlal etmemeli ve en önemlisi de keyfini bozmamalısınız. Bu arada onu fotoğraflama şeklinizi de bozmamalısınız. İşte böyle bir iletişim dilinden sonra ortaya çıkar Dev Kaplumbağa adlı fotoğraf. Beklemeyi en iyi bilen hayvanın kaplumbağa olması da güzel bir tesadüf doğrusu.
Murat Özyaşar
Fotogram
Son düzenleme: