Şapka Kanunu Toplumsal Mühendislik Projesiydi
25 Kasım 1925'te yasalaşan Şapka kanunu bir toplum mühendisliği projesi olarak uygulanmıştı. Cumhuriyet'in ilanından sonra yapılan inkilapların en önemlilerinden biride hiç şüphesiz şapka inkilabı olmuştur.
"Batılılaşma" amacı taşıyan değişim sürecinde kılık-kıyafet hususu da göz ardı edilmemiştir.
Batı medeniyetinin bir bütün olarak benimsenmesinden yana olan Mustafa Kemal Atatürk, yapacağı bu inkilabın ilk işaretini aslında Erzurum Kongresi sırasında vermişti. Mazhar Müfit Bey'in hatıralarında naklettiğine göre Mustafa Kemal 7-8 Temmuz 1919'da, "Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir." demişti. Kafasında olan bu inkilabın tatbik zamanının geldiğini düşünen Mustafa Kemal, bunun gerekçesini ise "Nutku"nda şöyle açıklıyordu:
"Efendiler, milletimizin başında, cehl, gaflet, ve taassubun ve terakki ve tümden düşmanlığının, alamet-i farikası gibi telakki olunan fesi atarak onun yerine bütün medeni alemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu suretle, Türk milletinin medeni hey'et-i içtimai'yyeden, zihniyet itibariyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lazıme idi." İşte bu amaçla, ilk olarak hükümet, ordu için 1925 yılı ilkbaharında "siper-i şems" adı verilen ve aslında şapkadan başka bir şey olmayan, başlığın giyilmesine dair bir karar aldı. Ardından kılık-kıyafet devriminin ilk adımı atıldı.
Mustafa Kemal 24 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya gitmek üzere yola çıktı. Şehre girişinde halkı başı açık olduğu halde elinde bir panama şapkasıyla selamladı. Bundan sonra sosyal alanda yapılacak inkilap ve değişimler başladı.
Bir hafta süren gezisi boyunca yaptığı tüm konuşmalarda, milletimizin aile hayatı, yaşayış tarzı ve baştan aşağı dış görünüşü ile çağdaş ve medeni olduğunu, fillen de göstermesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu alanda devrimin mutlaka yapılacağını, dini giyim kuşamda düzenlemelere gidileceğini dile getirmiştir.
Şapkayı, Türkiye'yi batı uygarlığna yaklaştıracak ve onu medeni kılacak bir vasıta ve yüksek bir amaç olarak gören Mustafa Kemal Paşa, İnebolu'da yaptığı konuşmasında: "...Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve mühim bir neticeye isal ediyor. İsterseniz bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir neticeye vusul için lazım gelirse , bazı kurbanlar da verelim. Bunun ehemmiyeti yoktur. Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir.
O, gafil ve itaatsizler hakkında çok bi-amandır." diyordu. Ve 29 Ağustos 1925 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde "Büyük Halaskarın Millete Teceddüt Yolunu Gösteren Yeni Bir Nutku" başlığıyla aktarılan konuşmasının devamında: "Medeni ve beyne'l-milel kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir.
Ayakta iskarpin ve fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kıravat, yakalık, ceket, ve bit-tabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siper-i şems-i serpuş. Bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir. Buna caiz değil diyenler vardır.
Onlara derim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz ve onlara sormak isterim. Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz?.." sorusunu yöneltiyordu. 30 Ağustos 1925'te ise, Çankırı'da, İskilip'ten gelen heyetle yaptığı görüşmede : "Biz medeni kisvenin bütün teferruatını kabul ettik.
Bunu mebuslar gereği kadar tatbik ederek halka rehber olmalıdırlar" demişti. Mustafa Kemal'in İnebolu ve Kastamonu nutukları basın vasıtasıyla Türkiye'nin her tarafına ulaştırıldı. 1 Eylül günü Ankara'ya dönen Mustafa Kemal'i, bütün memurlar, mebuslar resmi bir emir olmaksızın ve hatta Diyanet işleri başkanı Rifat Börekçi bile, kendisine sarık sarma müsaadesi verildiği halde karşılamaya başında şapkasıyla geldi. Bir gün sonra bir hükümet kararnamesiyle memurlar için şapka giyimi zorunlu kılındı.
Şapka almakta zorluk çeken memurlara ise hükümet, "Şapka avansı" adı altında bir yıl vadeli borç vermeye başladı. Şapka Kanununun öncesinde, Avrupa'dan gemiler dolusu fötr, panama, kasket ne varsa İstanbul'a getirilmiş ve derhal limanda boşaltılarak halka satılmaya başlanmıştı.
Doktor Rıza Nur ,Hayat ve Hatıratım adlı eserinde o günleri şöyle anlatmaktadır. "Milyonlarca lira harice aktı gitti. Bundan da Yahudiler istifade ettiler.
İtalya ve Fransa'da mevcut yeni ve eski şapkaları milyonla memlekete soktular.İki-üç frank kıymeti olan bu şapkalar, en aşağı on liraya(120)Franka satıldı.
Bunların çoğu zımpara kağıdı ile temizlenmiş şapkalardı." Ancak gemiler dolusu şapka ithalatı ihtiyacı karşılamayınca, yerli üretime geçilmiş ve "şapka fabrikaları" kurulmuştur. Bu süreçte, traji-komik olaylarda yaşanmıştır.
Ne tür şapkaları giyeceğini bilmeyen bazı erkekler, başlarında kadın şapkalarıyla dolaşmaya başlamış bu sebeple gazetelerde, şapkayı nasıl giymeli türünden adab-ı muaşeret yazılar yazılmıştır. Nihayet , 25 Kasım 1925'te Konya Mebusu Refik Koraltan ve 6 arkadaşının imzasıyla meclise sunulan kanun teklifi üzerine, konu mecliste görüşülmüştür.
Şapkanın medeniyet sembolü olduğunu ifade eden kanun teklifine, Bursa Mebusu Nurettin Paşa bir önerge vererek karşı çıkmışsa da Şapka kanunu kabul edilmiştir. 671 Numaralı bu kanunda : " Türkiye Büyük Milllet Meclisi azaları ile idare-i umumiye ve hususiye ve mahalliye ve bilumum müessesata mensup memurin ve müstahdemin, Tük Milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir.
Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup, buna münafi itiyadın devamını hükümet men eder." "İş bu kanun tarihi neşrinden itibaren meriyyül icradır." Denilmekte ve giyilmemesi durumunda herhangi yaptırım olmamasına rağmen daha sonra , ceza kanununun 526. maddesine eklenen " memnuiyyet (yasak) ve mecburiyete aykırı hareket edenler iki aydan altı aya kadar hapis, veya bin liradan beş bin liraya kadar para cezası ile cezalandırılır" hükmüyle cezai yaptırım öngörülmüştür. Böylece bu kanunla kılık-kıyafet alanında da büyük bir devrim gerçekleştirilmiş oldu.
Kanun sonrasında çıkan isyanlar ve tepkiler sebebiyle İstikal Mahkemeleri kuruldu. Doktor Rıza Nur, kanunun çıkışı sonrası, adı geçen eserinde meydana gelen olaylar ve durum hakkında şunları yazmaktadır: "Bu iş aksüamellerlerde kalmadı. Sivas'ta, Erzurum'da ötede beride halk şapkaya karşı çıktı. Derhal Kel Ali riyasetinde bir İstiklal Mahkemesi dolaştırıldı.
Epeyce adam astılar sayısını bilmiyoruz. Halk yıldı, iş bitti. Asılan bir Hoca'ya pek acırım. Adını hatırlamıyorum (İskilipli Atıf Hoca'dan bahsediyor.) Zavallı kanundan evvel şapka aleyhine bir risale neşretmiş, hemde bunu Maarif Vekaleti'nin izniyle neşretmiş. Adamcağızı Ankara İstiklal Mahkemnesi'ne çektiler. "Ben bunu kanundan bir yıl evvel neşrettim.
Maarif Vekaleti'de resmen izin verdi." dedi. Dinlemediler astılar.
Hemde mesele şapka kanunundan evvel. Kanunların makabilinde şumulü esas olmaz ve bu en mühim bir huhuki esastır. Burada daha feci bir şey olmuş.
Yahu madem ki bu asılıyor ,ona izin veren Maarif Vekilini de assanız ya! Bu Hoca'nın asılmasında boynuna ip geçirilirken, Kılıç Ali de başına bir şapka geçirmiş,"giy domuz" demiş ve küfürler etmiş.
Zavallı böyle ölmüş ve böylece saatlerce teşhir etmişler." Netice olarak aslında "Şapka", bir başlık taklidi ve medeniyet sembolü değil , bir düşünce inkilabının sembolüdür.
Muhalif yönde tepkilere karşı o tarihlerde bu gibi yasalardan hiçbir şekilde ödün verilmemiştir. Halen yürürlükte bulunan ve ugulanması zorunlu olan "Şapka İktisası Hakkındaki Kanun" Anayasanın 174.ncü maddesinin değiştirilmezlik güvencesi altında bulunmaktadır. Ancak zaman içerisinde fiili olarak yürürlükten kalkmış ve adeta hükümsüz hale gelmiştir.
Dünya Bülteni
KAYNAKLAR:
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Osmanlıca baskısı, Ankara, 1927
Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, c.II, Ankara, 2006
Bahir Mazhar Erüreten, Türkiye Cumhuriyeti Devrim Yasaları, Töre Yayın Grubu,2004.
Mazhar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, c.4, T.T.K,Ankara
Dr.Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c-1,2,3, İşaret Yay. İstanbul, 2004
25 Kasım 1925'te yasalaşan Şapka kanunu bir toplum mühendisliği projesi olarak uygulanmıştı. Cumhuriyet'in ilanından sonra yapılan inkilapların en önemlilerinden biride hiç şüphesiz şapka inkilabı olmuştur.
"Batılılaşma" amacı taşıyan değişim sürecinde kılık-kıyafet hususu da göz ardı edilmemiştir.
Batı medeniyetinin bir bütün olarak benimsenmesinden yana olan Mustafa Kemal Atatürk, yapacağı bu inkilabın ilk işaretini aslında Erzurum Kongresi sırasında vermişti. Mazhar Müfit Bey'in hatıralarında naklettiğine göre Mustafa Kemal 7-8 Temmuz 1919'da, "Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir." demişti. Kafasında olan bu inkilabın tatbik zamanının geldiğini düşünen Mustafa Kemal, bunun gerekçesini ise "Nutku"nda şöyle açıklıyordu:
"Efendiler, milletimizin başında, cehl, gaflet, ve taassubun ve terakki ve tümden düşmanlığının, alamet-i farikası gibi telakki olunan fesi atarak onun yerine bütün medeni alemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu suretle, Türk milletinin medeni hey'et-i içtimai'yyeden, zihniyet itibariyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lazıme idi." İşte bu amaçla, ilk olarak hükümet, ordu için 1925 yılı ilkbaharında "siper-i şems" adı verilen ve aslında şapkadan başka bir şey olmayan, başlığın giyilmesine dair bir karar aldı. Ardından kılık-kıyafet devriminin ilk adımı atıldı.
Mustafa Kemal 24 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya gitmek üzere yola çıktı. Şehre girişinde halkı başı açık olduğu halde elinde bir panama şapkasıyla selamladı. Bundan sonra sosyal alanda yapılacak inkilap ve değişimler başladı.
Bir hafta süren gezisi boyunca yaptığı tüm konuşmalarda, milletimizin aile hayatı, yaşayış tarzı ve baştan aşağı dış görünüşü ile çağdaş ve medeni olduğunu, fillen de göstermesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu alanda devrimin mutlaka yapılacağını, dini giyim kuşamda düzenlemelere gidileceğini dile getirmiştir.
Şapkayı, Türkiye'yi batı uygarlığna yaklaştıracak ve onu medeni kılacak bir vasıta ve yüksek bir amaç olarak gören Mustafa Kemal Paşa, İnebolu'da yaptığı konuşmasında: "...Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve mühim bir neticeye isal ediyor. İsterseniz bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir neticeye vusul için lazım gelirse , bazı kurbanlar da verelim. Bunun ehemmiyeti yoktur. Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir.
O, gafil ve itaatsizler hakkında çok bi-amandır." diyordu. Ve 29 Ağustos 1925 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde "Büyük Halaskarın Millete Teceddüt Yolunu Gösteren Yeni Bir Nutku" başlığıyla aktarılan konuşmasının devamında: "Medeni ve beyne'l-milel kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir.
Ayakta iskarpin ve fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kıravat, yakalık, ceket, ve bit-tabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siper-i şems-i serpuş. Bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir. Buna caiz değil diyenler vardır.
Onlara derim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz ve onlara sormak isterim. Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz?.." sorusunu yöneltiyordu. 30 Ağustos 1925'te ise, Çankırı'da, İskilip'ten gelen heyetle yaptığı görüşmede : "Biz medeni kisvenin bütün teferruatını kabul ettik.
Bunu mebuslar gereği kadar tatbik ederek halka rehber olmalıdırlar" demişti. Mustafa Kemal'in İnebolu ve Kastamonu nutukları basın vasıtasıyla Türkiye'nin her tarafına ulaştırıldı. 1 Eylül günü Ankara'ya dönen Mustafa Kemal'i, bütün memurlar, mebuslar resmi bir emir olmaksızın ve hatta Diyanet işleri başkanı Rifat Börekçi bile, kendisine sarık sarma müsaadesi verildiği halde karşılamaya başında şapkasıyla geldi. Bir gün sonra bir hükümet kararnamesiyle memurlar için şapka giyimi zorunlu kılındı.
Şapka almakta zorluk çeken memurlara ise hükümet, "Şapka avansı" adı altında bir yıl vadeli borç vermeye başladı. Şapka Kanununun öncesinde, Avrupa'dan gemiler dolusu fötr, panama, kasket ne varsa İstanbul'a getirilmiş ve derhal limanda boşaltılarak halka satılmaya başlanmıştı.
Doktor Rıza Nur ,Hayat ve Hatıratım adlı eserinde o günleri şöyle anlatmaktadır. "Milyonlarca lira harice aktı gitti. Bundan da Yahudiler istifade ettiler.
İtalya ve Fransa'da mevcut yeni ve eski şapkaları milyonla memlekete soktular.İki-üç frank kıymeti olan bu şapkalar, en aşağı on liraya(120)Franka satıldı.
Bunların çoğu zımpara kağıdı ile temizlenmiş şapkalardı." Ancak gemiler dolusu şapka ithalatı ihtiyacı karşılamayınca, yerli üretime geçilmiş ve "şapka fabrikaları" kurulmuştur. Bu süreçte, traji-komik olaylarda yaşanmıştır.
Ne tür şapkaları giyeceğini bilmeyen bazı erkekler, başlarında kadın şapkalarıyla dolaşmaya başlamış bu sebeple gazetelerde, şapkayı nasıl giymeli türünden adab-ı muaşeret yazılar yazılmıştır. Nihayet , 25 Kasım 1925'te Konya Mebusu Refik Koraltan ve 6 arkadaşının imzasıyla meclise sunulan kanun teklifi üzerine, konu mecliste görüşülmüştür.
Şapkanın medeniyet sembolü olduğunu ifade eden kanun teklifine, Bursa Mebusu Nurettin Paşa bir önerge vererek karşı çıkmışsa da Şapka kanunu kabul edilmiştir. 671 Numaralı bu kanunda : " Türkiye Büyük Milllet Meclisi azaları ile idare-i umumiye ve hususiye ve mahalliye ve bilumum müessesata mensup memurin ve müstahdemin, Tük Milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir.
Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup, buna münafi itiyadın devamını hükümet men eder." "İş bu kanun tarihi neşrinden itibaren meriyyül icradır." Denilmekte ve giyilmemesi durumunda herhangi yaptırım olmamasına rağmen daha sonra , ceza kanununun 526. maddesine eklenen " memnuiyyet (yasak) ve mecburiyete aykırı hareket edenler iki aydan altı aya kadar hapis, veya bin liradan beş bin liraya kadar para cezası ile cezalandırılır" hükmüyle cezai yaptırım öngörülmüştür. Böylece bu kanunla kılık-kıyafet alanında da büyük bir devrim gerçekleştirilmiş oldu.
Kanun sonrasında çıkan isyanlar ve tepkiler sebebiyle İstikal Mahkemeleri kuruldu. Doktor Rıza Nur, kanunun çıkışı sonrası, adı geçen eserinde meydana gelen olaylar ve durum hakkında şunları yazmaktadır: "Bu iş aksüamellerlerde kalmadı. Sivas'ta, Erzurum'da ötede beride halk şapkaya karşı çıktı. Derhal Kel Ali riyasetinde bir İstiklal Mahkemesi dolaştırıldı.
Epeyce adam astılar sayısını bilmiyoruz. Halk yıldı, iş bitti. Asılan bir Hoca'ya pek acırım. Adını hatırlamıyorum (İskilipli Atıf Hoca'dan bahsediyor.) Zavallı kanundan evvel şapka aleyhine bir risale neşretmiş, hemde bunu Maarif Vekaleti'nin izniyle neşretmiş. Adamcağızı Ankara İstiklal Mahkemnesi'ne çektiler. "Ben bunu kanundan bir yıl evvel neşrettim.
Maarif Vekaleti'de resmen izin verdi." dedi. Dinlemediler astılar.
Hemde mesele şapka kanunundan evvel. Kanunların makabilinde şumulü esas olmaz ve bu en mühim bir huhuki esastır. Burada daha feci bir şey olmuş.
Yahu madem ki bu asılıyor ,ona izin veren Maarif Vekilini de assanız ya! Bu Hoca'nın asılmasında boynuna ip geçirilirken, Kılıç Ali de başına bir şapka geçirmiş,"giy domuz" demiş ve küfürler etmiş.
Zavallı böyle ölmüş ve böylece saatlerce teşhir etmişler." Netice olarak aslında "Şapka", bir başlık taklidi ve medeniyet sembolü değil , bir düşünce inkilabının sembolüdür.
Muhalif yönde tepkilere karşı o tarihlerde bu gibi yasalardan hiçbir şekilde ödün verilmemiştir. Halen yürürlükte bulunan ve ugulanması zorunlu olan "Şapka İktisası Hakkındaki Kanun" Anayasanın 174.ncü maddesinin değiştirilmezlik güvencesi altında bulunmaktadır. Ancak zaman içerisinde fiili olarak yürürlükten kalkmış ve adeta hükümsüz hale gelmiştir.
Dünya Bülteni
KAYNAKLAR:
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Osmanlıca baskısı, Ankara, 1927
Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, c.II, Ankara, 2006
Bahir Mazhar Erüreten, Türkiye Cumhuriyeti Devrim Yasaları, Töre Yayın Grubu,2004.
Mazhar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, c.4, T.T.K,Ankara
Dr.Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c-1,2,3, İşaret Yay. İstanbul, 2004