Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Aba, el mekikli cülha tezgâhında deve yününden dokunan ve elbise üzerine giyilen bol bir giysidir. Aba, biçim olarak kürkü andırmaktadır. Erkek ve kadınlar için ayrı modellerde olan bu giysiler günümüzde kullanılmadığından dokunması da terkedilmiştir.
Harran Kapısı, Kaleboynu, Eyyûbiye mahallelerindeki tezgâhlarda icra edilen bu sanatın en eski ustaları Abacı Mustafa, Abacı İbrahim, Halil Yücetepe, Bakır Yücetepe, Said Baba, Bakır Bostancı, Mehmet Boz ve Mehmet Apaydın’dır.
Başlıca Aba Çeşitleri
I. İnce Abalar
1. Haçiya: İnce örülmüş deve yünü ile dokunur. Süslemesizdir. Erkekler tarafından kürkün üzerine giyilir. Kadınlar da giymektedir.
II. Kaba Abalar
1. Sa’dûni: Kaba ipten dokunur. Arkası düz, ön tarafı nakışlı olur.
2. Meşleh: Kaba ipten dokunur. Sa’duni abanın nakışsız modelidir. Kadın ve erkekler tarafından kullanılır.
3. Siyah Aba: Kaba ipten dokunan bu abaya, “Azap Abası” da denilmektedir. Kısa ve uzun kollu çeşitleri vardır. Önü nakışlı, arkası düzdür. Zengin kimseler tarafından giyilir.
4. Kırmızı Aba: Siyah abaya benzer. Daha çok hamallar ve işçiler tarafından giyilir.
5. Kev: Al renkte yünden dokunur. Ön tarafı nakışlı, arka yüzü ve kolları düzdür. Yünü nadir olarak bulunduğundan değerli bir aba türüdür.
AHŞAP OYMACILIĞI
Evlerdeki ve Şanlıurfa Müzesi’ndeki kapı, pencere, dolap kanatlarına, sandık ve ayna gibi diğer ahşap eserlere bakıldığında ağaç oymacılığın Şanlıurfa’da çok eski ve parlak bir geçmişe sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Marangozluk sanatı Urfa’da “İnce Neccârlar” ve “Kaba Neccârlar” olmak üzere iki ayrı gruptaki ustalar tarafından sürdürülmektedir. Kaba neccârlar bugünkü Neccâr Pazarı denilen çarşıda halen sanatlarını sürdürmekte, adından da anlaşılacağı üzere kaba ürünler imal etmektedirler. İnce Neccârlar ise, Karameydan mevkiinde bugünkü Postanenin yerinde bulunan Halkevi ile Yusuf Paşa Camii arasındaki dükkânlarda çalışırlardı. İşlemeli kapı, pencere kanatları, çeyiz sandıkları ve aynalar bu esnaf tarafından üretilmekteydi. Buradaki dükkânlar zamanla kapatılmış olup, kapı ve pencere kanatları günümüzde her türlü oyma ve süslemeden yoksun olarak değişik yerlere dağılmış marangozlar (İnce Neccârlar) tarafından imal edilmektedir.
Evlerdeki kapı ve pencere kanatları Urfa’daki ağaç eserler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Ağacın çabuk yıpranan bir madde olması, hele bunun her gün birçok kez açılıp kapanarak, zaman zaman hızla çarpılarak, evin yıkandığı sıralarda su değdirilerek daha da çabuk tahrip olmasına yol açılan kapı ve pencerelerde kullanılmış olması, ağaç eserlerinin çok eski örneklerinin günümüze kadar ulaşmamasına neden olmuştur. 1716-1721 tarihlerine ait Rızvaniye Camii’nin bu tarihten kalma kapısı, Eyyûbi Medresesi’nin yerine 1781 tarihinde inşa edilen Nakibzâde Hacı İbrahim Efendi Medresesi Kütüphânesi’nin aynı tarihten kalan kapısı dışında, tarihleri daha öncelere götürülebilecek ağaç eser Urfa’da bulunmamaktadır.
Urfa evlerindeki ağaç süslemeli kapı ve pencere kanatlarının üzerlerindeki kitabelerden, bu eserlerin 1835, 1854, 1859, 1868 ve 1875 tarihlerine ait oldukları ve Neccâr Mehmet, Yeşilneccârzâde Bekir, El-Hac Hüseyin ve Ahmet Hamdi adlarındaki yerli ustalar tarafından yapıldıkları anlaşılmaktadır. Ancak, kitabesiz bazı kapı ve pencere kanatlarının daha başka tarihlerde ve başka ustalar tarafından yapılmış olabileceği düşünülecek olursa usta sayısını arttırmak mümkündür.
Kapı ve pencere kanatları dışında, Urfa’daki ağaç oymacılığının güzel örneklerine oda duvarları kaplamalarında, tavanlarda, camhâne tabir edilen nişlerde, sandıklarda ve ayna çerçevelerinde rastlanılmaktadır.
Urfa’daki ağaç eserlerde başlıca iki üslûp göze çarpmaktadır.
1- Urfa’nın yerli ustalarına mal edemeyeceğimiz, 18. yüzyıl Türk Süsleme Sanatı özelliklerini yansıtan eserler.
Bunlara Rızvaniye Camii kapısı ile müezzin mahfilinin alt kısmı ve Nakipzâde Hacı İbrahim Efendi Medresesi Kütüphâne odasının kapısı örnek olarak gösterilebilir.
2- Urfalı sanatkârlar tarafından yapılan ve mahalli üslûp taşıyan eserler.
Bu gruba örnek olarak evlerdeki kapı ve pencere kanatları, duvar kaplamaları, sandıklar ve ayna çerçeveleri gösterilebilir.
Urfalı sanatkârlar tarafından yapılan ağaç eserlerde 50’nin üzerinde değişik kompozisyon dikkat çekmektedir. Bir vazodan çıkan dallara bağlı palmetler, tam ve yarım dairelerin kesişmesinden oluşan kompozisyonlar, dairesel bir eksen çevresinde birbirini kesen çemberlerin oluşturdukları çeşitli rozetler, bir çiçek rozeti etrafından çark-ı felek şeklinde dönen dallara bağlı çok dilimli palmetler, rumi ve palmetlerden oluşan değişik bordürler evlerdeki ağaç eserlerde en çok rastlanılan mahalli üslûptaki süslemelerdir.
Kapı ve pencere kanatlarındaki süslemelerde simetri esası göz önünde tutulmuş, motifler bulundukları yerlerin şekline göre değerlendirilmiştir. Urfa’daki ağaç eserlerde ağaç işçiliği tekniklerinden oyma, geçme (kündekâri), kafes, muşarabiye ve kakma teknikleri büyük bir ustalıkla uygulanmıştır.
Kapı kanatlarında görülen bitkisel ve geometrik süslemeler yanında, Arap harfleriyle ustalıkla yazılmış ve hat sanatının güzel örneklerini içeren kitabeleri ayrı bir süsleme ögesi olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu kitabelerde çok güzel istif edilmiş; “Maşaallah”, “Ya Müfettihül ebvab-İftah lena hayrül bab”, “Allahu Veliyül Tevfik-Nimel mevla ve nimel refik”, “İlahi ta felek daim ki arşu ferş ola kaim-Sana ömrü ebed versin Hüda-i Baki daim”, Açıldıkça kapansın çeşm-i ada-Bihakki sure-i inna fetahna” dizelerine rastlanılmaktadır.
Bugün tamamen terkedilmiş olan ağaç oymacılığı sanatından günümüze kalan ve eski Urfa evlerini süsleyen değerli birer tablo güzelliğindeki süslemeli kapı ve pencere kanatlarını, bilinçsizce yapılan tahribatlarla kırılıp yakılmak veya hor kullanmak suretiyle tahrip edilmelerini önlemek amacıyla geçtiğimiz yıllarda Şanlıurfa Müzesi’nin toplama çalışmaları olumlu sonuçlar vermiş, ata yadigârı bu eserlerin en güzel örnekleri müzede toplanmıştır.
BAKIRCILIK
İnsanoğlunun bakırı bulması ve işlemesini öğrenmesi M.Ö. 5000-3000 tarihlerinde Kalkolitik Çağ denilen Bakır Çağı ile başlamıştır.
Şanlıurfa il sınırları içindeki Hassek Höyük, Kurban Höyük, Lidar Höyük gibi höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda kalkolitik çağa ait bakır kaplar, ok ve mızrak uçları ile iğnelere bol sayıda rastlanılmıştır. Ayrıca Harran’da 1950 yıllarında yapılan Türk-İngiliz ortak kazılarında, içkale içerisindeki bir odanın tavanının tesadüfen çökmesi sonucu bulunan, 11. yüzyıl s
onu ve 12. yüzyıl Eyyûbiler dönemine tarihlenen 199 parça nadide madeni eser bakırcılık sanatının bu bölgede ileri bir düzeyde olduğunu vurgulamaktadır.
Ankara Etnografya Müzesi’nde muhafaza edilen bu eserler; işlemeli havanlar, siniler, kazanlar ve çeşitli kaplardan oluşmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda Harran Kazıları Başkanı Dr. Nurettin Yardımcı’nın girişimleri sonucunda bu eserlerin çok az bir bölümü Şanlıurfa Müzesi’ne getirtilebilmiş ve teşhire sunulmuştur.
Urfa’daki tarihi geçmişi bu kadar eskilere dayanan bakırcılık sanatı 1960’lı yıllara kadar önemini korumuş, Kazancı Pazarı ve Hüseyniye Çarşıları’ndaki dükkânlarda çok sayıda usta tarafından sürdürülmüştür. 1960’lı yıllarda alüminyum, plastik ve daha sonraları çelikten imal edilmiş fabrikasyon türü mutfak gereçlerinin piyasaya hakim olması ile bu sanat önemini yitirmiştir.
1950’li yıllarda 100 iş yerinde 300 usta ve kalfa ile sürdürülen bakırcılık sanatı günümüzde 10 işyeri ve 30 civarında usta ile sürdürülmeye çalışılmaktadır.
Şanlıurfa bakır işleri “dövme çekiç” tekniğiyle ün salmıştır. Urfalı bakırcı ustalarının bu teknikteki maharetlerinin tartışılmaz olduğu söylenmektedir. Son zamanlarda bazı genç ustalar tarafından “Kabartma Çekiç” tekniğine yönelinerek turistik amaçlı, tarihi yerleri ve özel amblemleri konu alan kabartmalı tepsiler, cezveler yapılmaya başlanmıştır.
Bakırcılık Ürünleri
0.70 mm. İle 1.5 mm. Arası kalınlıklardaki düz ya da disk (yuvarlak) pirinç veya bakır levhalar işlenerek çeşitli formlarda şekillendirilmektedir. Şanlıurfa ve çevresi mutfağının zengin olması, bulgur kaynatma, pekmez ve şire yapma (üzüm suyunun kaynatılması ile yapılan “bastık” (pestil), çekçek, kesme, sucuk ve benzeri tatlıların genel adı “şire”dir), süpha yemeği, hacı yemeği, tirit (fakirlere verilen bir çeşit yemek) gibi 300-500 kişiye verilen ziyafetler bakırdan yapılan mutfak gereçlerinin zengin bir çeşitlilik göstermesine neden olmuştur.
Yemek çeşitlerinin zengin olması, her yemek türü için ayrı bir kazan, ayrı bir tencere, ayrı bir sahan türünün gelişmesine neden olmuştur. Mesela, Tas Kebabı yemeği için özel bir tas biçimi geliştirilmiştir ki sadece bu yemeğin yapımında kullanılır. Sac kavurma yemeği için özel saclar, pilav çeşitleri için özel lengerler imal edilmiştir. Yine aynı şekilde “Bulgur Kazanı”, “Köfte Leğeni”, “Hamur Teşti”, “Ges Teşti” (Çamaşır Teşti) gibi amacına uygun olarak üretilmiş kaplar vardır. Sadece bulgur ve pekmez kaynatmada kullanılan ve “Kollu Tas” denilen tas çeşidi de özel amaçla üretilmiş bakır gereçler arasında yer almaktadır.
I-Kazanlar
1. Arap Kazanı: Çapı 30-45 cm. arasında değişen ve birkaç kulpu bulunan bir kazan türüdür. Üzeri “Çekiç Nakışı” ile süslenmiştir.
2. Hamam Leğeni: Çapı 35-40 cm. arasında değişen kulpsuz bir kazan türü olup “Leğen” adıyla anılmaktadır. Kadınlar tarafından hamama götürülerek içerisine su doldurulup kullanılır. Yemek kazanlarından farklı olarak özel bir biçimi olan hamam leğeninin ağız kısmı tırnaksızdır.
3. Aş Kazanı (Kelle Kazanı): Hamam leğeni büyüklüğünde ve biçimindedir. Kapaklı olup ağız kısmı tırnaklıdır. Kelle ve sulu yemek pişirilmesinde kullanılır.
4. Bulgur ve Şire Kazanı: Taban çapı 60 ile 100 cm. arasında değişen çift kulplu büyükçe bir kazandır.
5. Ges Kazanı (Kaynar Kazanı): Şanlıurfa’da çamaşır yıkamaya giysi kelimesinin bozulmuş şekliyle “Ges Yıkama” denilmektedir. Çamaşır suyunun ısıtıldığı ve çamaşırların kaynatıldığı bu kazan, çift kulplu olup, 50-60 cm. taban çapındadır.
II. Kuşhanalar (Tencereler)
1. Karpuz Kuşhana: Taban kısmı düz olup, yanları yukarıya doğru iki kademede genişlemektedir.
2. Yuvarlak Kuşhana: Taban kısmı yuvarlaktır.
3. Dik Kuşhana: Taban kısmı düz, yan tarafları dik şekildedir.
Yukarıdaki her üç kuşhana da tek parçadan olup kapaklıdırlar.
III. Tavalar
1. Aş Tavası: Kazan Kebabı, Karnıyarık, Bütün Patlıcan gibi yemeklerin pişirilmesinde kullanılır. 35-45 cm. çapındadır. Kapaklı ve iki kulplu bir tavadır.
2. Yağ Tavası: Çapı 20-25 cm. arasında değişen tek kulplu kapaksız bir tavadır. Yağ dağlamaya (eritmeye) yarar.
3. Sac Kavurma Tavası: Çukur biçimde, kenarsız ve iki kulplu bir tavadır. Çapı 40-45 cm. arasında değişir. Kuzu etinin kavurulmasıyla yapılan ve halk arasında “Sac Kavurması” denilen yemeğin yapımında kullanılır.
4. Zingil Tavası: 25-30 cm. çapında, tabanında zingil tatlısı hamurunu dökmeye yarayan yuvarlak çukurlar bulunan tek ya da çift kulplu bir tavadır.
IV. Siniler-Tepsiler
1. Yemek Sinisi: Çapı 60-90 cm. arasındadır. Aile fertlerinin yemek sofrasında kullanılır.
2. Divan Sinisi: Çapı 110 cm.’dir. Misafir sofralarında kullanılır.
3. Bekmez Sinisi: Çapı 100-110 cm. arasında değişir. Yüksek dik kenarlı ve dört kulplu bir sinidir. “Gün Pekmezi” yapımında kaynamış üzüm suyunun güneşe bırakılmasında kullanılır.
4. Kaburgalı Sini: Değişik boyları vardır. Kenar kısmı “Kaburgalı” tabir edilen dövme çekiç süslemelidir.
5. Mangal Sinisi: Çapı 60-70 cm. arasında değişir. Kül ve ateşin halıya düşmesini engellemek amacıyla mangalın alt kısmına yerleştirilir.
6. Kadayıf Sinisi: Kadayıf pişirmede kullanılan özel bir sinidir.
7. Kadayıf Teli Sinisi: 110 cm. çapındadır. Kadayıfın telinin kavrulmasında kullanılır.
8. Sac Kavurma Sinisi: 100-110 cm. çapındadır. Sac kavurma tavasında kavrulan et, bu sinide misafirlere servis yapılır.
9. Çay-Kahve Tepsisi: Çapları 25-45 cm. arasında değişen bu tepsiler, elips veya yuvarlak biçimde olur. İç kısımları dövme, oyma ve kabartma tekniğinde nakışlı olanları vardır.
10. Şıllık Tepsisi: Şanlıurfa’ya özgü bir tatlı çeşidi olan Şıllık yapımında kullanılır.
Sinilerin taban yüzeyleri 5 veya 6 kollu yıldızlar, kartal, kuş, balık gibi figürler, selvi ve çiçek gibi bitki motiflerin yer aldığı dövme ve oyma tekniğinde zengin süslemelerle donatılmıştır.
Tepsilerde, son yıllarda kullanılmaya başlanan kabartma tekniğindeki süslemelerde, isim, amblem, hat eserleri örnekleri, Şanlıurfa’nın turistik yerlerinin görünümleri gibi motifler kullanılmaktadır.
V. Lengerler
Kebap ve pilav çeşitlerinin konulmasına yarayan, fazla yüksek olmayan, tabandan yanlara doğru genişleyen kaplara “Lenger” denilmektedir.
1. Ayaklı Lenger: Taban kısmını çevreleyen 4-5 cm. yüksekliğinde ayağı vardır. Ağız çapı 30-45 cm. arasında değişen ayaklı lengerlerin yüzeyleri “çakma” tekniğinde çeşitli motiflerle süslenmiştir.
2. Düz Lenger: 30-35 cm. ağız çapındadır. İç kısmı “çakma” süslemelidir.
3. Kaburgalı Lenger: Kenar kısmı tabandan yukarıya doğru “kaburga” tabir edilen dövme tekniğinde süslemelidir.
4. Kuzu Lengeri: İç pilav, kaburgalı pilav gibi yemeklerin konulmasına yarar. Ağız çapları 90-100 cm. arasında değişen bu lengerlerin iç yüzeyleri çakma ve oyma (kazıma) tekniğinde motiflerle süslüdür. Ayaklı ve ayaksız çeşitleri vardır.
5. Cefni: Kuzu lengerinin büyüğüdür. Çapı 160 cm.’ye kadar olur. Ayaksız olan Cefni’nin oval ve yuvarlak tipleri varıdr.
6. Süzek (Süçgeç): Sebze, meyve ve tahıl gibi gıdaların yıkandıktan sonra süzülmesinde kullanılır.
VI. Sahanlar
1. Kapaklı Kayık Sahan: Elips biçiminde olup kapaklıdır.
2. Çukur Sahan: Yüksek kenarlı olduğundan bu isimle anılmaktadır.
3. Kapaklı Sahan: Normal büyüklükte, yuvarlak biçimli ve kapaklıdır.
4. Çirtikli Sahan: Normal büyüklükte olup kenar kısmı “Çirtik” tabir edilen dövme süslemelidir.
5. Kaburgalı Sahan: Yan kenarları dövme çekiç ile “Kaburga” tabir edilen süslemelidir.
6. Sütlaç Sahanı: Küçük boyutta, çukur bir sahandır.
7. Kaymak Sahanı: Küçük ve basık biçimdedir.
VII. Sıtıllar
1. At Sıtılı: 30 cm. ağız çapında, 40 cm. yüksekliğinde ve kulplu bir sıtıldır. Su konulmaya yarar.
2. Beri Sıtılı: 25 cm. ağız çapında, 30 cm. yüksekliğindedir. At sıtılı gibi tek kulpu vardır. Süt sağımında kullanılır.
3. Yoğurt Sıtılı: 15 cm. ağız çapında, 20-25 cm. yüksekliğinde ve tek kulplu bir sıtıldır.
4. Çocuk Hamam Sıtılı: 6-7 cm. ağız çapında, 10 cm. yüksekliğinde minyatür bir sıtıldır.
VIII. Taslar
1. Hamam Tası: 20 cm. çapında, 4 cm. kenar yüksekliğindedir. Taban yüzeyinin orta kısmı yarım küre şeklinde tümsektir. Bu tümseğin üzerindeki bir mile, gövdesi hareket edebilen parçalardan meydana gelmiş balık motifi yerleştirilmiştir. Su ile doldurulmuş tas içerisinde hareket eden bu balık, suda yüzer gibi tasa ayrı bir güzellik vermektedir.
2. Su Tası: 10-15 cm. ağız çapındadır.
3. Üsküre: Su tasının büyüğü olup ayran için kullanılır.
4. Şorba (Çorba) Tası: Üsküre büyüklüğünde olup, kapaklıdır.
5. Gümüş Örneği Tas: Tabandan yukarıya doğru genişleyen, yanları kabartma ve çakma tekniğinde bitkisel süslemeli, ayaklı bir tas türüdür. Kalaylandığında gümüş görünümü verdiğinden “Gümüş Örneği” adıyla anılmaktadır.
6. Tas Kebabı Tası: Tas Kebabı için kullanılır. Gümüş Örneği Tas’ın büyükçesidir.
7. Kollu Tas: Pekmez, bulgur vb. gıdaların kaynatma işleminde kullanılır.
IX. Leğenler-Teştler
1. El Leğeni: Berberler tarafından, traş olan kişinin yüzünün yıkanmasında kullanılır. Kenarının bir kısmı insan boğazına geçebilecek şekilde yarım yuvarlak oyulmuştur.
2. Slepçe: Üzerinde el yıkanılan, ortası çukur, kenarları yassı ve geniş bir leğendir. El leğenine benzer, ondan farklı olarak boğaz geçecek oyuk yeri yoktur ve kapaklıdır. Kapağının üzeri delikli olup sabun konulur.
3. Hamur Leğeni (Arap Leğeni): Çapı 45-60 cm. arasında değişir.
4. Köfte Leğeni: Çapı 40-45 cm. arasında değişir. Kenar yüksekliği 10-15 cm. arasındadır. Çiğköfte yoğurmada kullanılan bu leğenin taban yüzeyi, bulgurun çabuk ezilmesi ve kaymasının önlenmesi için “Katar Çekici” ile dövülmüştür.
5. Aş Leğeni (Çorba Leğeni): Çapı 20-30 cm., kenar yüksekliği 6-8 cm. arasında değişen leğenlerdir.
6. Teşt: Çapı 60 cm.’den büyük olan leğenlere teşt denilmektedir. Çamaşır yıkamada, hamur yoğurmada vb. işlerde kullanılır.
Pirinç levhalardan yapılan gümgümler, acı kahvenin kaynatılmasında, cezveler ise servis yapılmasında kullanılırlar. Üzerleri oyma ve kabartma tekniğinde motiflerle süslenmiştir.
Bakırcılıkta Kullanılan Aletler
I. Kalemler
Bakırcılıkta, uç kısımlarında kabartma motifler bulunan ve üzerine çekiçle vurulmak suretiyle bu motifleri bakır eşya üzerine basan veya uç kısımları düz olup kazıma tekniği ile süsleme yapan, uzunlukları 5-8 cm. arasında değişen çelik çubuklara “Kalem”, “Nakış Kalemi” denilmektedir.
Üzerlerindeki kabartma süslemelere göre adlandırılan bu kalemlerin başlıca çeşitleri şunlardır:
Düz Keski, Eğri Keski, Balık, Kuş, Çiçek, Yarım Ay, Çirtikli Ay, Oluklu, Kuş Gözü, Selvili, Dal ve Kırma.
II- Örsler
1. Kenar Örsü: Çok amaçlı bir örstür. Genellikle teşt ve leğenlerin kenar ve diplerinin çekiçlenmesinde, toplanmasında kullanılır.
2. Düz Nay: Ahşap “Nay Eşeği”ne geçirilerek üzerinde dövme işlemi yapılan demir çubuklara nay denilmektedir. Düz Nay, bunların düz olan türleridir. Düz Nay, Büyük Nay, Orta Nay ve Küçük Nay olmak üzere 3 türü vardır. Büyük Nay 2 m., Orta Nay 1.5 m. ve Küçük Nay ise 1m. uzunluğundadır. Düz Nay’da kazan ve leğen yanı vurulur.
3. Acem Nayı: Baş kısmı yuvarlaktır. Sürahi karnı, çaydanlık karnı gibi işlerin yapılmasında kullanılır.
4. Nay Eşeği: Üst kısmındaki deliğe Nay geçirilen kalın ağaçtan yapılmış bir gereçtir.
5. Mingil: Acem Nayı’na benzer. 50 cm. yüksekliğinde, baş kısmı top bir demirdir. Yere çakılarak kullanılır.
6. Çirtik Örsü: Tepsi, sahan ve sini ağızlarının çirtiklenmesinde kullanılır.
7. Kümmük (Kuşak Örsü): Leğenlerin kenarına kuşak yapımında ve sini kenarı vurmada kullanılır.
8. Lüllük Örsü: İbrik lüllüklerinin yapımında kullanılır. Huni biçiminde bir demir olup yere gömülmeyerek üzerinde çalışılır.
9. Mıh Kalıbı Örsü: Üzerinde çeşitli çaplarda delikler bulunan ve kazan kulplarının mıhını çakmada kullanılan bir örstür.
10. Tas Mıhı Örsü: Teşt gey’ini çekiçlemede, at sıtılının ağız yerini çıkarmada kullanılır.
11. Sindan: Üzerinde sini işlemeye, teşt, leğen telleri sarmaya yarayan bir örstür.
12. Kıskaç: Ateş üzerinde bakır tavlamada, kapları kalaylamada kullanılan kerpetene benzer bir alettir.
13. Gaziç: Kapların ağızlarına kenar çizgisi çizmeye yarayan demir bir alettir. Üzerindeki hareket edebilir demir parçası vasıtasıyla çizgiler arasındaki mesafe ayarlanmaktadır.
14. Yege (Eğe): Bakır üzerindeki çapakları düzlemeye yarar.
15. Demir Pergel: Kapların tabanına, daire motifleri çizmeye yarar.
16. Endirek: Bakır kapların ateşte tavlanmasında kullanılan ucu eğri şiş. Bu alet kalaycılar tarafından da kullanılmaktadır.
III. Çekiçler
1. Miyene: Düz çekiçleme ve şekil vermede kullanılan bir çekiçtir.
2. Neri: Çırtma çıkarılan teşt ve sinilerin toplanmasında kullanılır. İnce orta neri’den daha kaba bir çekiçtir.
3. Uzun Neri: 25 cm. boyundadır. Yüksek kenarlı teştlerin gey’ini doğrultmada kullanılır.
4. İnce Neri: Teşt ve sininin geyini düzlemede, kümmük vurmada kullanılan bir çekiç türüdür. İnce ağızlıdır.
5. Orta Neri: Çırtma çıkarmada (kenar dalgası yapma) kullanılır. İnce neri’ye göre biraz kalındır.
6. Katar Çekici (Ağzı Yuvarlak Neri): Köfte leğeninin taban yüzeyini çekiçlemede kullanılan, ağız kısmı yuvarlak demir bir çekiçtir. Çiğköfte leğeninin tabanında pürüzlü bir yüzey meydana getirir ki, bu da bulgurun çabuk ezilmesini ve yoğurma esnasında bulgurun kaymamasını sağlar.
8. Ablasım: İki ağızlı bir çekiçtir. Ağızlardan biri kare (miyene), diğeri dikdörtgen (ince neri) biçimindedir. Kunduracı çekicine benzeyen bu çekiç, tel doğrultmada kullanılır.
9. Tokmak: Ahşaptandır. Toplama ve düzeltme işinde kullanılır.
Bakırcılıkta Kullanılan Terimler
Ağız Bağlama: Tel sarmak amacıyla leğenin ağzına yuva açılarak şekil verilmesi.
Çırtma Çıkarmak: Sini kenarının toplanması.
Çirtik: Sahanların kenarlarına yapılan tırnaklı süsleme.
Gaziçlemek: Kaplara ağız ve kenar çizgisi çizmek. Bunu çizen alete “Gaziç” denilir.
Gey: Leğen ve kazanların taban yüzeyinin kenarla birleştiği nokta.
Kaynak: Bakır levhanın bir tarafına açılan dişler vasıtasıyla diğer bir levha ile birleştirilmesi. Çekiçle dövülerek birleştirilen bu kısım, daha sonra kaynak yapılır.
Ham Almak: Kaynağın dövülerek düzlenmesi.
Kümmük Vurma (Kabara): Teştin ağız kısımının ince Neri ile vurulması.
Lüllük: İbrik ve cezvelerde suyun aktığı ince uzun ağız.
Melemet: Eski ve kırık kapların onarılması.
Toplama: Teşt ve leğenlerin kenarlarının ahşap tokmakla düzeltilmesi.
Yan Vurma: Leğen ve teşt yanlarının çekiçlenmesi.
Eski Bakırcı Ustaları:
Kör Müslüm, Ebu Davud, Kazancı Müsbeh, Kazancı Ömer, İbrahim Kalaycı, Ahmet Bakırcı, Nuri Örs, Yasin Örs, Hasan Diyar, Hakkı Tamkoç, Salih Aktaş, Şükrü Atlıoğlu, Arap Maksut, Mehdi Kazancı, Hadi Kazancı, Aziz Uçar, Halil Uçar, Kadir Uçar, Mehmet Uçar, Abdullah Bakır, Hacı Osman Bakır, Mustafa Kalaycı, Yusuf Kalaycı, Ramazan Toprak, Nabi Toksöz, Yahya Çavuş, Ahmet Halfe, Mehmet Çirkin, Aziz Demirözü, Şefik Döğücü, Halil Bal, Hacı Ahmet Canbaz, Mahmut Nehir, Mehmet Külekçi ve Mahmut Güzel.
Yukarıdaki isimlerden de anlaşıldığı gibi, ustaların büyük bir kısmı Bakırcılık sanatı ile ilgili “Kazancı”, Kalaycı”, “Bakır”, “Bakırcı”, “Örs”, “Demirözü” ve “Döğücü” soyadlarını almışlardır.
Genç Kuşak Bakırcı Ustaları:
Genç kuşak bakırcı ustalarının tamamı, eski ustaların çocukları ya da torunlarından oluşmaktadır.
Mehmet Demirözü, Ömer Bakır, Halil Toprak, Mehmet Çirkin, Adil Külekçi, Hüseyin Çirkin, Halil Nehir, Mustafa Bakır, Durak Toprak ve Mahmut Çirkin genç kuşak bakırcı ustalarıdır.
CULHACILIK(BEZ OYMACILIĞI)
Yün ipliği, pamuk ipliği ve floş’un kamçılı tezgâhının tek ayakla çalışan çeşidi olan “cakarlı” ve 2-4 ayakla çalışan çeşidi olan “çekmeli” tezgâhlarda dokunarak “Yamşah” (“Neçek”-“Çefiye”) ve “Puşu” gibi baş örtüsü, “Ehram” gibi kadın boy örtüsü haline getirilmesi sanatına Urfa’da “Cülhacılık” denilmektedir.
Cülha tezgâhlarının kamçılı olmayan, yani mekiği el ile atılan çeşitlerinde “Aba” (kadın ve erkek boy örtüsü) ve “Çaput Çul” (Kilim) dokunmaktadır.
30-40 yıl öncesine kadar Kamberiye Mahallesi’nde 100’e yakın kamçılı tezgâhta icra edilen Yamşah ve Neçek dokumacılığı (Cülhacılık) son zamanlarda önemini yitirmiş, tezgâh sayısı 5-6’ya düşmüştür. Hekim Dede Mahallesinde “Kumaşhane” denilen evdeki 10’a yakın tezgâhta 100 yıldan beri cülhacılık yapılmaktaydı. Ancak son yıllarda bu sanata olan ilginin azalması neticesinde bu tarihi imalathanedeki tezgâhlar 1991 yılında dağıtılmış, imalathane konuta dönüştürülmüştür.
Günümüzde Hacı Elagöz, Hüseyin Acı, Hacı Ramazan Çatkın, Mahmut Karataş ve Emin Tek adlarındaki ustalar tarafından sürdürülen bu sanatın, adları bilinen ve bugün hayatta olmayan başlıca ustaları şunlardır: Eyyüp Narnur, İstanbullu Mahmut (aslen Urfa’lı olup lakabı İstanbullu’dur.), Hacı Abdullah Kırıkçı, Muhittin Bayraktar, Yusuf Kaplan, Abdullah Tek, Ramazan Topal, Emin Çiftçi, Hacı İbrahim Cömert, Şıh Müslüm Kırmızı, Müslüm Demirel ve Hacı Sinan.
1650 yıllarında Urfa’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, Urfa’da pamuk ipliğinden kapı gibi sağlam bez dokunduğunu, bunun Musul bezinden daha güzel ve temiz olduğunu söylemektedir. Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği bu bez, Urfalılar’ın “Kâhke Bezi” dedikleri bez olmalıdır.
1883 tarihli Halep Vilâyet Salnâmesi’nde Urfa’da 221 adet kumaş tezgâhının varlığından söz edilmiş olması dokumacılığın bu ilde çok önemli bir sektör olduğunu vurgulamaktadır.
Kamçılı (Cakarlı-Çekmeli) Cülha Tezgahlarında Dokunan Ürünler
I- Yamşah (Neçek-Çefiye): Genelde kadın başörtüsü olup köylü erkekler de kullanmaktadır. Pamuk ipliği ve sarı, yeşil renklerde floş’tan dokunmaktadır. Floş; birinci kalite elyaflı pamuktan yapılmış, parlak, ipek görünümünde bir ipliktir. Bursa’dan beyaz olarak getirtilip Urfa’da sarı veya yeşil renge boyanmaktadır.
Başlıca Yamşah Çeşitleri
Hışvalı: Ortası nakışlı, çevresi karelidir. 125x135 cm. ölçüsünde olur. Küçük Hışvalı ve Büyük Hışvalı olmak üzere iki ayrı çeşidi vardır.
Şakkalı: Kareli anlamına gelen “Çekçegili” de denir. Yamşağın yüzeyi karelerle donatılmıştır.
Kuru Hafız: Küçük karelidir.
Ahmediye: Çözgü ve atkısı sarı floştandır. Yüzeyi beyaz renkte pamuk ipliği ile işlemelidir.
Direkli: Küçük karelidir.
Dümbüllü: iki kenarına kalın floş çizgiler atılmış, ortadaki kare boşluk floşla işlenmiştir.
II- Puşu: “Cakarlı” denilen tek ayaklı tezgâhlarda koyu kırmızı ya da kahverengi ipekten sırmalı olarak dokunan erkek baş örtüsüne “Puşu” denilmektedir. Ayrıca gömleğin üzerinden bele sarılmak suretiyle de kullanılmaktadır.
Puşu dokumacılığı günümüzde tamamen terkedilmiştir. Puşu dokumasında floş kullanılmamaktadır. Puşular tezgâhta nakışlı olarak dokunduğundan ayrıca işlemeciye gönderilmemektedir.
Puşu, bir zamanlar düz beyaz olarak dokunur, tahta kalıp baskısı ile nakışlanırdı. Bu şekilde nakışlanan puşular daha sonra 1 saat süre ile suya basılarak boya tortuları giderilir, böylece nakışların temiz görülmesi sağlanırdı. III- Ehram (İhram): Ehram, baştan ayaklara kadar inen ve gözler açıkta kalacak şekilde el yardımıyla yüze bürüklenen (yüzün kapatılması) kadın boy örtüsüdür. Eskiden yaşlı kadınlar tarafından kullanılan bu örtü günümüzde kullanılmadığından imalatı da terkedilmiştir.
İhramlar kamçılı tezgâhların 2-4 ayakla çalışan çeşidi olan “Çekme” tezgâhlarda tümüyle doğal saf beyaz yünden dokunurlar. Tezgâhtaki genişlikleri 80-100 cm. arasında değişen ihramlar, kullanılmak üzere yan yana dikildiklerinde genişlikleri 180 cm., boyları da 225-230 cm. arasında olur. İhramların kenarları, çözgü uçlarının örülerek düğümlenmesi ya da bastırma ipliği kullanılarak saçaklanmaktadır.
Ehramlar; “Eriş”, “Mekik”, “Baklava Dilimli Yollu”, “Payam” (Badem), “Tud” (Dut), “Kepenek” ve “Sandıklı” adlarında çeşitli motiflerle süslü olarak dokunurlardı. Eriş motifi ihramın yalnız iki ucuna (baş tahta) su (bordür) şeklinde işlenir. Kepenek, Erzurum ihramlarındaki “antika” motifinin bozularak kelebeğe benzetilmiş biçimidir.
IV- Fıta: Günümüzden 30-40 yıl önce, 12-15 yaşları arasındaki kızların örtünmek için kullandıkları bir bezdir. İhramdan farklı olarak çözgü ve atkıları yün olmayıp pamuk ipliğindendir. Genellikle iki renkli pamuk ipliğinden kareli olarak dokunurlardı. Bu örtünün kullanılması günümüzde terkedildiğinden dokuması yapılmamaktadır.
Cülha Tezgâhı ve Parçaları
Cülha Tezgâhı
Ağaçtan yapılan, el ve ayak yardımıyla hareket ettirilen cülha tezgâhlarına “Kamçılı Tezgâh” denilmektedir. Bu tezgânın tek ayakla çalışan “Cakarlı” ve 2-4 ayakla çalışan “Çekmeli” olmak üzere iki türü vardır. Tek ayaklı cakarlı tezgâhlarda puşu, iki ayaklı çekmeli tezgâhlarda ince düz yamşahlar; 4 ayaklı çekmeli tezgâhlarda da “Dügür” (kalın) yamşahlar dokunmaktadır.
Bir cülha tezgâhında günde 10 metre dokuma yapılabilmektedir. Cülha tezgâhı 150 cm. enindedir. Dokunan kumaşın eni 120-130-140 cm. arasında değişmektedir. Dokunacak kumaşın boyu çözgü uzunluğuna bağlı olup, istenildiğinde bu boy 200 metreye kadar uzatılabilmektedir. Normal bir yamşah 120x120 cm., 130x130 cm. veya 140x140 cm. boylarındadır.
Cülha Tezgâhının Parçaları
I- Mekiğe Kuvvet (Hız) Vererek Dokumayı Sağlayan Parçalar
1. Ayakçalık: Ayakla çalıştırılarak mekiği hareketlendirir. Tezgâhın yaptığı işe göre tek, çift veya 4 adet olur.
2. Alt Takarlak: Dört parçaadn olup ayakçalık arasında bulunur. 3. Üst Takarlak: 6 parça halinde ağaçtan yapılmış olup Ayakçalığı kaldırıp indirmeye yarar.
4. Ayakçalık İpi: 6 parça kendirdendir. Ayakçalığın inip kalkmasına yardımcı olur.
5. Uzatma: 6 parça halinde olup, üzerine ayakçalık ipi biner.
6. Orta İp: Üç parça halindedir.
7. Sıçan-Pısik-Kayış: Her üçüne orta ip bağlanır.
8. Defe: İçerisinde tarak ve ceplik bulunur.
9. Kücü: İptendir. Kücü ile beraber 8 parça oklava vardır.
10. Terlik (Masura): İpliğin sarılı olduğu bir parçadır. Cepliğe bağlı olup dokumayı sağlar.
II- Çözgüye Kuvvet Veren Parçalar
1. İpek Ağacı: İpek iplerin sarılmasına yarar.
2. Çehiş: Yukarıda bulunur.
3. Halaka: Çehiş’in üzerinde bulunur.
4. Takarlak: Halaka’ya bağlı olup iki adettir. Halaka’ya kuvvet verirler.
5. Kazık: Çehiş’e bağlı 4 parça ağaçtır.
6. Orta Direk: 4 parça kazığa bağlıdır.
7. Sermil: Dokunan kumaşın sarıldığı ağaç olup orta direğe bağlıdır.
8. Mandal ve Dişlik: Birbirine bağlı olan bu iki parça ayrıca sermil ile birlikte orta direğe bağlıdır.
Yamşah Dokumanın Safhaları
1. Pamuklu Çözgü İpini ve Floşun Boyanma Safhası:
Pamuklu beyaz iplik piyasadan alınır. Bir kazanda su kaynatıldıktan sonra, içerisine kumaş boyası karıştırılır. Boyanın sabit olması ve solmaması için yakıcı özelliği olan “Pul Kostik” ve “Hidrosofil” kaynama safhasında suya katılır. İplik bu karışıma batırılıp 15 dakika içinde ipliğin kazandan çıkartılıp soğuk suda hemen banyo edilmesi gerekmektedir. Gecikildiği takdirde, yakıcı özelliği olan bu kimyasal madde ipliği yakar. Yıkanan iplikler güneşte kurutulur. Daha sonra el dolabında sökülüp açılarak uzatılır. Sonra “kavuk” (topak-yumak) edilir. En sonunda Kücü’ye çekilerek dokumaya hazır hale getirilir.
Floş ipliğin boyanması da aynı şekildedir.
Yamşah dokumacılığı, yurdumuzda Denizli ilinde de yapılmaktadır. Ancak Urfalı ustalar, upliği kaynatarak boyayıp güneşte kurutma usüllerinden dolayı, kendi yamşahlarının daha kaliteli oludğunu, renklerinin solmadığını iddia etmektedirler.
2. Çözgünün Tezgaha Gerilip Bağlanması Safhası:
Çözgü, dokanacak bezde kullanılan pamuklu ve floş ipliklerdir. Tezgâha bağlanmış bir çözgüde 1400 tel beyaz pamuklu iplik, 400 tel parlak sarı floş iplik olmak üzere 1800 tel ip vardır. Dokunacak kumaşın türüne göre çözgü sadece floş veya sadece pamuk ipliğinden de olabilir. Çözgü iplerinin tezgâha bağlanması, uzun yaz günlerinde 1 hafta zaman almaktadır. Tezgâha bağlanan çözgü ile 200 m. kumaş dokunabilmektedir. Daha sonra tezgaha yeniden çözgü bağlanması gerekmektedir.
3. Dokuma Safhası:
Cülha tezgâhı, 4 kazık ve iki uzatma üzerine yer seviyesinde kurulmuştur. Ayakçalık kısmı, göğüs derinliğinde bir çukur içerisindedir. Cülhacı göğüs hizasına kadar çukur içerisine iner. Tezgâh ayak ve ellerin ritmik hareketleriyle çalışır. Önce ayakçalığa basılır. Sağ el “defe”yi çekerken, sol el de “elcek”i aşağıya doğru belli bir uyumla çeker. Bu sırada tezgâhın çıkarmış olduğu çıkrık sesine mekiğin hareketi uyum sağlar. “Defe”deki tarağın sıkılaştırılması ve tekrar “elcek”in çekilmesi birbirini izler. Dokunan kısım “semil” denilen ağaca sarılır.
Dokuma sırasında kopan çözgüler, bükülmek suretiyle birbirine tutturulur. Buna “Bedris” denilir.
4. Nakış (İşleme) Safhası:
Dokunan yamşahlar, nakışlanmak üzere işlemeciye gönderilir. Dikiş makinasına benzer “Corne Makinası” denilen makinada pamuklu iplik ve floş kullanılarak yamşahlar üzerine çeşitli motifler işlenir. Yamşağın tüm yüzeyinin tek motifle işlenmesine “Kabılma” nakış denilmektedir. Yamşahtaki iri kareler arasına gül motifi işlenmesine “Güllü” denmektedir.
İşlemecide nakışlanan yamşahlar, saçakları örülmek üzere evlere gönderilir ve kadınlar tarafından saçakları örülerek püskül haline getirilir.
Günümüzdeki başlıca işlemeci ustaları şunlardır: Hacı Hüseyin Acı, Celal Karakeçili, Hacı Ramazan Çatkın, Ömer Heşe, Mehmet Karataş, Hacı Fethi Yumruk, Fırfır Mahmut, Cuma Bayır, Mahmut Bayır ve Mehmet Bayır.
ÇULCULUK (SEMERCİLİK-PALANCILIK)
At ve merkep gibi binek hayvanları üzerine atılan semerlere Urfa’da “Palan”, bu sanatla uğraşanlara da “Çulcu” (Palancı) denilmektedir. Eskiden deve üzerine atılan ve “Havut” denilen deve palanları da bu sanat koluna girmekte, bu işle uğraşanlara “Havutçu” denilmekteydi. Deve neslinin gittikçe tükenmekte olması, Havutçuluk sanatının günümüzde tamamen kaybolmasına neden olmuştur.
30-40 yıl öncesine k
adar At, Eşek ve Deve gibi hayvanların binek ve yük taşıyıcı olarak Urfa’da önemli bir yeri vardı. Tarlalardaki ürünler deve kervanları ile kente getirilirdi. Tarlada el ile biçilen buğday sapları devenin Havut’u üzerinde “Şelte” yapılarak (toparlanıp bağlanarak) harman yerine getirilir, bu işle uğraşanlara “Şelteci” denilirdi.
Şehir merkezine yakın taş ocaklarından kesilen taşlar, merkeplerin sırtında şehre getirilirdi. Ayrıca kamyonlarla şehrin belli yerlerine yığılan kumlar, merkeplerin “Sırga”larında inşaat alanına taşınırdı. Şehir içerisinde her çeşit yük taşımacılığı da “Eşek” Hamalları” ile yapılırdı. Çulcular ayrıca yük hayvanlarına “Palan” yanında “Sırga” denilen ve palanın üzerine atılarak iki yana sarkan geniş cepleri bulunan örtüler de dikmekteydiler.
Günümüzde taşımacılığın motorlu araçlarla yapılması, taş ocaklarına yollar yapılarak taşların traktörlerle kente ulaştırılması neticesinde at, eşek ve deve gibi hayvanlar önemini yitirmiş, dolayısıyla “Çulculuk” zenaatı 3-5 dükkân dışında hemen hemen terkedilmiştir.
Mevlevihâne’nin doğusunda yer alan ve “Çulcu Pazarı” denilen çarşıdaki 25-30 dükkânda çalışan çulcu esnafı 30-40 yıl önce çarşıyı tamamen terkederek “Kürkçü Pazarı”na taşınmıştır. Bu sanat günümüzde Çulcu Pazarı’ndaki 3-5 dükkânda yaşatılmaktadır.
Palan’ın Yapılışı:
Hayvanın sırt büyüklüğüne göre makasla tek parça keçe kesilir. Keçe üzerine “alt tavla” denilen çul biçilir. Üst üste konulan keçe ve çul üç yandan çuvaldızla kıl ip kullanmak suretiyle dikilir. “Puş” denilen uzun buğday sapları ağız kısmında doldurularak “yan demiri” denilen aletle bastırılır ve “balık süreceği” denilen aletle düzeltmesi yapılır. Buğday sapları avuç içerisini kavrayacak şekilde deste yapılarak bükülüp sarılır. Buna “balık sarması” denir. Semerin ön kısmına ve arka kısmına birer adet balık sarma dikilerek semere eger görünümü verilir.
Semerin üzerine “Palas” denilen kıl dokuma, cicim veya kilim türünde örtüler dikilir. Buna “üzleme” (yüzleme) denilmektedir. Semerin önüne ve arkasına hayvanın karın altından ve kuyruk altından geçen “kolan” denilen, bir kat keçe ve bir kat palas’tan oluşan bağlayıcı şeritler dikilir. Uç kısımları demir kulplu olan bu şeritler palanın (semerin) diğer tarafına dikilen halkalara bağlanarak semerin hayvanın sırtından kaymaması sağlanır.
Dikiş sırasında, özel imal edilmiş iri çuvaldızlar, avuç içerisine takılan ve “kepenek” denilen bir alet yardımıyla semere batırılabilmektedir.
Çulcular; semer, havut ve sırga yapımı yanında Şanlıurfa evlerinde kullanılan “sap yastık”ları da imal ederlerdi.
Havut Müslüm, Nuri Gözel, Bedir Ağdaş, Mustafa Karadaş, Halil Şirpak ve Nakşi Usta adları bilinen en eski çulcu ustalarıdır. Günümüzde ise bu sanat, Ahmet Karadaş, Mehmet Parmaksız ve Nabi Temel adlarındaki ustalar tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Çulculukta Kullanılan Aletler ve Terimler
Balık Sarma: Buğday saplarının deste yapılıp bükülmesi.
Balık Süreceği: Buğday saplarını semerin içerisine itmeye yarayan alet.
Havut: Deve semeri.
Palan: At ve merkep semeri, çul.
Palan Çuvaldızı: Semer dikmede kullanılan 15 cm. uzunluğundaki iri çelik iğne.
Sırga: At ve merkebin sırtına atılan, iki yanındaki geniş ceplere eşya konulan örtü.
Üzleme: Semerin üzerine örtü olarak kilim, cicim veya palas dikilmesi.
Yan Demiri: Buğday saplarını semer içerisine sıkıştırmaya yarayan alet.
Yastık Çuvaldızı: Sap yastıkları dikmede kullanılan 25 cm. uzunluğundaki iri çelik iğne.
DEBAĞLIK
Büyükbaş hayvancılığın yaygın olduğu Şanlıurfa’da, Debbağlık sanatının geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. Bu sanat günümüzde fabrika türü derilere yenik düşerek tamamen terkedilmiş bir durumdadır.
Gön debbağlığı ve deri debbağlığı olmak üzere iki bölüme ayrılan bu zenaatın her bölümü ayrı debbağhânelerde ve ayrı ustalar tarafından icra edilirdi. Gön debbağları aşağı debbağhanede, deri debbağları da yukarı debbağhânede çalışırlardı. 1883 tarihli Halep Vilâyet Salnâmesi’nde her iki debbağhâneden söz edilmektedir.
I- Gön Debbağlığı
Eski Et ve Balık Kurumu’nun batısındaki Aşağı Debbağhâne (Ahırvan) denilen yerde yapılırdı. Bu debbağhâne, halen muhafaza edilmektedir.
Öküz, İnek ve Deve gibi büyükbaş hayvanların derilerinin işlenmesine “Gön Debbağlığı”, bu sanatı yapanlara da “Göncü” denilmektedir. Buradaki gön kelimesi kösele anlamında olmayıp, kalın deri anlamındadır. Bu deri, postallarda yüz ve astar olarak kullanıldığı gibi sarraçlıkta da kullanılmaktadır.
Gönün Hazırlanması:
Debbağhane Çarşısı’nda iç kısmı kireçlenerek 24 saat yatırılan derinin yünleri kabaca yolunur ve Aşağı debbağhane’ye gönderilir. Deri burada su içerisinde ıslatılır. “Heyden” denilen ve avluda yer alan kireç çukuruna üç gün süre ile yatırılır. 20 cm. eninde, 1.5 m. uzunluğunda “Vereçe” denilen duvara dayalı tahta üzerine yatırılır. Ağzı bıçak gibi yarı keskin, iki yanı ağaç saplı “Demir” denilen aletle kalan tüyler iyice alınır.
Deri tekrar kireç çukuruna yatırılır. 25 gün sonra çıkarılarak demir ile eti alınır. Daha sonra, Debbağhane’nin ortasından akan Halil-ür Rahman çayında iyice yıkanarak “Sile” tabir edilen ve içerisinde “Sakat” denen köpek pisliği karıştırılmış su bulunan bir havuza yatırılır. Sıcak günlerde 3-5 gün, soğuk günlerde 20-25 gün sile çukurunda yatan deri, daha sonra buradan çıkarılır ve çayda iyice yıkanıp temizlenir.
Sile havuzu boşaltılarak temizlenir ve sumak yaprağının karıştırıldığı su ile doldurulur. Gön, bu suya yatırılır. Bir hafta sonra çıkartılır. Sile havuzu tekrar boşaltılarak temizlenir, döğülmüş mazı kozalağı ve su karışımı ile doldurulur. Deri, 1 hafta 10 gün süreyle bu karışıma da yatırıldıktan sonra çıkartılır. Mevsimlerden kış ise güneşte, yaz ise gölgede kurutulur ve yüz kısmı iç yağı ile iyice yağlanır. Yağlama işleminden sonra deri gölgede dinlenmeye alınarak kurutulur ve tekrar suya basılır.
Bundan sonra boyama işlemine geçilir. Topak haline getirilmiş sığır kuyruğu, “Zaç Ruhu” karıştırılmış boyaya batırılarak gönün yüzüne sürülür. Daha sonra güneşte kurutulan gön, “Sıpa” denilen tezgâh üzerine yatırılır; karşılıklı iki kişinin iple çektiği ve tavana asılı “İskefe” denilen billur cam aletle parlatılarak satışa hazır hale getirilir.
Günümüzde terkedilmiş olan Göncülük zenaatının bilinen en eski ustaları Dede Osman Kutluay, Hasib Uygur, Hasan Uygur, Ali Çavuş, Mehmet Kutluay ve Ahmet Kutluay’dır.
II- Deri Debbağlığı
Çakeri Camii’nin doğusunda yer alan ve günümüzde gecekondularla işgal edilmiş olan “Yukarı Debbağhane” denilen yerde yapılırdı.
Koyun ve keçi gibi küçük baş hayvanların derilerinin işlenmesine “Deri Debağlılığı”, bunları işleyenlere de “Debbağ” denilmektedir. Gön denilen kalın derilere nazaran daha ince olan bu deriler postal ve ayakkabılarda astarlık deri olarak kullanılmaktaydı.
Başlıca deri çeşitleri şunlardır:
1- Meşin: Koyun derisinden yapılır ve postallarda astar olarak kullanılır.
2- Sahtiyan: Keçi derisinden yapılır.
3- İnce Astar: Meşin ve sahtiyanın cildi bozuk olanlarıdır.
Derinin Hazırlanması:
Bazı farklılıkları olsa bile, gönün hazırlanmasına benzer. İç kısmı tuzlanmış deri, Debbağhane Çarşısı’ndan satın alınır. Suda iyice yıkanarak yumuşatılır. İç kısmına kireç sürülerek ikiye katlanıp yatırılır. 24 saat sonra açılarak yünleri yolunur ve Yukarı Debbağhane’ye gönderilir. Burada 15-20 gün süreyle kireç çukuruna yatırılır. Daha sonra bu çukurdan çıkarılan deri, içerisinde “Sakat” denilen köpek pisliği ve su karışımının dolu olduğu ‘Sile”ye (havuza) basılır. Kış aylarında 3 gün, yaz aylarında 1 gün bu çukurda bekletilen deri, daha sonra çıkarılarak iyice yıkanır. Yere yatırılarak bıçakla tüyleri alınır. Buğday kepeği ve su karışımından oluşan “Bulamaç” çukuruna yatırılır. 2 gün sonra bu çukurdan çıkartılarak su ile tekrar yıkanır.
Ezilmiş sumak yaprağı ve su karışımı ile dolu “Sile”ye yatırılır. 3-4 gün sonra çıkartılarak çayda temiz su ile yıkanır. “Sırık” denilen ağacın üzerine asılarak suyu süzdürülür. Buna “Su Düşmesi” denir.
Su düşmesinden sonra deri, ezilmiş mazı kozalağı ve su karışımı ile dolu sileye yatırılır. 3-4 gün sonra çıkartılarak içerisinde 10 kg. tuz eritilmiş sileye tekrar yatırılır. 1 gün sonra çıkartılarak sırığın üzerine atılıp tekrar suyu süzdürülür. Yaz mevsimi ise gölgede, kış mevsimi ise güneşte serilerek kurutulur. Tekrar temiz suya basılıp yıkanır ve sırığa atılarak suyu süzdürülür.
Bu aşamalardan sonra deri, masa şeklindeki tezgaha yatırılarak çeşitli renkte boyalarla el ile boyanır. Gön debbağlığının aksine, deri debbağlığında boyaya “Zaç Ruhu” katılmamaktadır. Boyanan deri güneşe serilip yarı kurutulur. Tekrar tezgaha yatırılıp yüzüne zeytinyağı serpilir. Camdan yapılmış ve “Bellur” denilen merdaneye benzer aletle parlatılıp satışa hazır hale getirilir.
“Bellur” aleti, göncülükte tavana asılı olarak karşılıklı iki kişinin iple çekmesi, deri debbağlığında ise, bir kişinin el ile sürmesi suretiyle kullanılmaktadır.
Günümüzde tamamen terkedilmiş bulunan deri debbağlığının bilinen en eski ustaları Ali Kafaf, Çulcu Mehmet, Dellal Hoca ve Ali Tahtabaşı’dır.
Gön ve Deri Debbağlığında Kullanılan Terimler-Aletler
Belur: İskefe’nin deri debbağlığında el ile kullanılan türü.
Dabbağ: Koyun ve keçi gibi küçükbaş hayvanların derilerini işleyen usta.
Demir: İki yanında tutacak ağaç sapları bulunan, ortasında derideki fazla etleri kazımaya yarayan demir kısmı bulunan alet.
Göncü: Büyükbaş hayvanların derilerini işleyen usta.
Heyden: Kireç havuzu.
İskefe: Sıpa üzerine atılan gönü parlatmaya yarayan, iple tavana asılı olan ve karşılıklı iki kişi tarafından iple çekilen silindir şeklinde cam alet. Göncülükte kullanılır.
Meşin: İşlenmiş koyun derisi.
Sahtiyan: İşlenmiş keçi derisi.
Sakat: Köpek pisliği.
Sıpa: Birbirine çatılmış karşılıklı ikişer ayak arasına atılan tahtadan meydana gelen ve üzerinde kalın deri işlenen araç.
Su Düşmesi: Derinin asılarak suyunun süzdürülmesi.
Sile: İçerisinde “Sakat” ve sumak yaprağı ile mazı kozalağı karışımı su bulunan havuz, çukur. Vereçe: 20 cm. eninde, 1.5 m. boyunda olup, duvara dayanan tahta. Üzerine deri yatırılarak kazınır.
Zaç Ruhu: Bir tür asit.
Göncü ve Debbağ Esnafı Arasındaki Dayanışma
Her iki esnafın eski ustaları, 60-70 yıl önce “Esnaf Şıhı (Şeyhi)” denilen birinin başkanlığında, Ahilik teşkilatına dayalı bir teşkilat kurarak şöyle bir dayanışma içerisine girmişlerdir:
Ustalar, işledikleri bir deriyi her ay Esnaf Şıhı’na getirir, Esnaf Şıhı da bu derileri satarak paralarını biriktirirdi. Bu paralar bir dükkânın mülkünü alacak miktara geldiğinde, esnaf adına müşterek bir dükkân satın alınırdı. Kiraya verilen bu dükkânların geliri ile de yeni dükkânlar satın alınırdı. Bu şekilde dükkân sayısı 15’i bulmuştur. Terkedilmiş olan bu sanatın ustalarının çocukları, günümüzde kendi aralarında “Göncüler Derneği” adında bir dernek kurmuşlardır. Bu derneğin yönetim kurulu, her yılın Ramazan ayında toplanarak, 15 dükkândan elde edilen kira paralarını, esnaftan olan veya esnafa yakın bulunan muhtaç kimselere herkesin gözü önünde eşit bir şekilde paylaştırmaktadırlar.
Bu esnafın günümüzde yaşayan ustaları, çocukları, yaşlısı ve genci derneğin organizasyonu ile senede bir gün bir araya gelip, tanışıp kaynaşmak ve hoşça vakit geçirebilmek amacıyla Dede’nin Serinci (Sarnıcı), Kanlı Mağara gibi dağlardaki mesire yerlerine gitmektedirler.
Bu şekilde dağa gitme geleneği, Şanlıurfa’daki birçok esnaf tarafından günümüzde de sürdürülmektedir.
Urfa Folklorunda Debbağhâne:
Evinde huzuru olmayanlar, dükkânında işleri ters gidenler, kendilerine sihir yapıldığını hissedenler (bilhassa kadınlar) Cuma Selası sırasında Debbağhâne’ye giderek o gün sile çukurunda hangi su var ise (“Ahırvansuyu” denilen bu su, köpek pisliği, dövülmüş mazı kozalağı ya da dövülmüş sumak yaprağı karışımından oluşur) bir şişeye doldurur, daha sonra sile çukuru etrafında dönerek şu maniyi söylerler:
Dağda darı harmanı
İçinde değirmeni
Kırk yıllık cadıların
Ahırvandır dermeni
Daha sonra şişeye doldurulan su, “pislik pisliği giderir” düşüncesi ile içerisinde huzursuzluk olan, sihir yapılan evlere, işleri iyi gitmeyen dükkânların önlerine, köşelerine serpilir, böylece sihrin bozulacağına, kısmetin açılacağına inanılır. 20-30 yıl öncesine kadar sürdürülen bu batıl inanç, debbağhânenin faaliyetlerini durdurması neticesinde günümüzde terkedilmiştir.
KAZZAZLIK
İpek ipliğin el ile bükülerek işlenmesine “Kazzazlık” denilmektedir. “Kazzaz pazarı” denilen kapalı çarşıda (Bedesten) eskiden 30-40 dükkânda sürdürülen bu tarihi sanat günümüzde aynı çarşıdaki bir iki usta tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır.
100-150 yıl kadar önce ipekçilik Urfa’da önemli bir sektör durumundaydı. Bugün Urfa bahçelerinde görülen çok sayıdaki dut ağacının zamanında ipek böcekçiliğinde kullanıldığı, yaşlılar tarafından söylenilmektedir. Bu sektör günümüzde tamamen terkedilmiş bir durumda olup kazzaz esnafı tarafından kullanılan ipek iplikleri Diyarbakır ve Bursa’dan getirtilmektedir.
Çeşitli renklerdeki ipek ipliği kullanım yerlerine göre:
a)İnce İbrişim (İpek),
b) Kaba İbrişim olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.
Kazzazlık Ürünleri
İnci Saplama: İnci tanelerinden oluşan, Şanlıurfa kadın takıları arasında önemli bir yeri olan ve “Kelep” denilen boyun takısının incilerin “korlar” (sıralar) halinde ince ibrişimlere “saplanması”na (geçirilmesine) inci saplama denilmektedir.
Kaytan: Kaba ibrişimden örülmüş, 1-2 cm. eninde, 1-1.5 m. uzunluğundaki şeritlere “kaytan” denilmektedir.
Cep Saati ve Tabanca Kaytanı: Kaba ipekten 1 cm. genişliğinde örülür.
Kor Kaytanı: Sarı renkli ipekten 2-3 cm. genişliğinde örülerek üzerine altın liralar dizilir. Kadınlar tarafından boyuna takılır.
Saç Bağı: Siyah renkte ipek ipliklerinin kadın saçı görünümü verecek şekilde örülerek uç kısımlarına yedi renkte püsküller bağlanmasına “saç bağı” denilmektedir. Köylü kadınlar tarafından başın arkasına takılan saç bağı suni bir saç görünümü verir.
Puşu Püskülü: İpekten yapılan bu püsküller, eskiden Şanlıurfa’da aba tezgahlarında ipekten dokunan ve “Sırmalı Puşu” denilen erkek baş örtülerinin çevresini süslemede kullanılırdı.
Tespih Püskülü: Tespih tanelerinin renkleri ile uyumlu olarak ipek iplikten yapılır.
Sırma Şerit: Gümüş sırmalarla (tellerle) işlenen bu şeritler, köylü kadınlar tarafından başa takılan ve “Köfü” denilen başlıklara dikilirdi.
İggal: Puşuyu başa tutturmaya yarayan, yün veya ipekten yapılmış yuvarlak formlu başlığa iggal denilmektedir. Yassı ve Top olmak üzere iki türü vardır.
Yassı İggal: Deve veya koyun yönünden yapılmış ipler, 30-40 sıra halinde ve başa geçecek genişlikte yuvarlak biçimde bağlanır; bu ipler 5 cm. ara ile 2 cm. genişlikte sarılarak boğumlanır. Bir yassı iggal’de büyüklüğüne göre 6-7 boğum bulunmaktadır.
Yassı iggalin arkasından iggal yününün renginde, uçları püsküllü dört sıra ip sarkmaktadır.
Deve yününden yapılan iggallerin baş ağrısını aldığına Araplar tarafından inanılmaktadır.
Top İggal: Serçe parmak kalınlığında, 1 m. uzunluğundaki kendirin üzeri siyah ipek iplikle sıkça sarılarak uç kısımları birbirine bağlanır ve katlanarak iki kor (sıra) halinde başa takılır. İggal’in birleşen uç kısımlarından püsküllü ipler sarkıtılır. Püskül iplerinin örgü, kaytan ve bükme çeşitleri vardır.
Daha çok Halep’ten getirtilen Top iggal, ayrıca Şanlıurfa’da yapılırdı.
Kazzazlıkta Kullanılan Aletler
“İş Ağacı” denilen alet kazzazlıkta kullanılan tek ve en önemli alettir. Kazaz ustası bütün işlerini bu basit alet üzerinde yapmaktadır. İş Ağacı, 40 cm. uzunluğunda, 15 cm. enindeki yassı bir tahtanın üzerine dikine yerleştirilen 30 cm. uzunluğunda, 3 cm. çapında yuvarlak bir ağaçtan ibarettir. Yuvarlak ağacın baş kısmı iplikleri tutacak şekilde boğumludur. Yassı tahta diz altında sıkıştırılarak örülecek ipek iplikler dik ağacın baş kısmındaki boğuma tutturulup püskül, iggal ve keytan yapımı gerçekleştirilir.
Tarihi çok eskilere dayanan bu sanatın bilinen en eski ustaları Kazzaz Ali İpek, Kazzaz Bekir, Kazzaz Mustafa, Kazzaz Halil İpek, Kazzaz Mustafa İpek ve Kazzaz İbrahim Pamukçu’dur. Urfa’da kazzazlıkla iştigal eden bazı aileler “İpek”, “İpekçi” “Kazzaz”, “Ören” ve “Örer” soyadlarını almışlardır.
Kazzazlık sanatının günümüzdeki son ustası 90 yaşındaki Abdurrahman İpek’tir.
KEÇECİLİK
Bu tarihi ata sanatı, Şanlıurfa’da Keçeci Pazarı denilen eski çarşıda ve çevresindeki hanlarda sürdürülmektedir.
Eyvana serdim keçe
Nêçe bir ömrüm geçe
Acep o gün olur mu
Yarim elime geçe,
dizeleriyle Şanlıurfa türkülerine konu olan keçe, çocuk oyunlarına da “Ya şundadır, ya bundadır, keçe külah şunun bunun başındadır” tekerlemesiyle geçmiştir.
Fakçı Mustafa, Deveci Abo, Deveci İsa, İsa Karcı adları bilinen ve bugün hayatta olmayan en eski keçeci ustalarıdır. Horasanlı Hacı, Hayati Usta ve Hacı Osman günümüzün yaşlı ustalarıdır.
Keçenin Doğuş Öyküsü
Şanlıurfalı genç keçeci ustalarından Salih Karcı, bu sanatın mucidinin Ebu Said Libadid (Libadid: Arapça Keçenin çoğuludur) adında bir zat olduğunu ve bu keçeyi nasıl icad ettiğini şöyle anlatmaktadır:
“Ebu Said Libabid bugün bizim yaptığımız gibi keçeciliğin bütün işlemlerini yerine getirmiş, ayakla tepme işleminden sonra açtığı keçenin yünlerinin birbirine kaynaşmadığını ve çabuk dağıldığını görmüş tepme süresinin az olduğu kanaatine vararak tepmeye devam etmiş. Ancak bir daha açtığında yünlerin kaynaşmadığını yeniden gözlemiştir. Tepme işine 40 gün devam eden Ebu Said, yine başaramayınca üzünsünüden ağlamaya başlamış. Hem ağlayıp hem tepmeye devam ediyormuş. Keçeyi açtığında göz yaşlarının düştüğü yerlerdeki yünlerin kaynaştığını büyük bir sevinçle farketmiş ve böylece tepme işlemi sırasında yüne su vermek gerektiğini öğrenmiştir.”
Keçenin Yapılışı
Sulak yerlerde büyüyen kuzuların yünlerinin keçe yapımında iyi netice vermediği, çöl kuzularının yünlerinin daha makbul olduğu, bilhassa Harran Ovasında büyüyen 3-4 aylık kuzuların yünlerinden yapılan keçelerin ideal olduğu ustalar tarafından söylenmektedir.
Keçeci dükkânına getirilen siyah renkli yünler nakış işinde, beyaz yünler keçenin alt ve üst yüzeylerinde, kirli renkliler ise orta tabakaya gizlenerek değerlendirilmek üzere ayrılırlar.
Bu yünler dut dalından yapılmış yaya takılan kirişe annep ağacından yapılmış tokmağın “Hallaç” tarafından vurulmasıyla atılır (kabartılır). Yere serilen “Life-kâhke Bezi” (Amerikan Bezi) üzerine “Basta”dan kesilen nakışlar ve “Fitle”ler dizilir. Boşluklara “Boya” tabir edilen kabartılmış renkli yünler yerleştirilir. Üzerine keçenin üst yüzeyini oluşturacak kabartılmış yün “Sepki” ile eşit kalınlıkta serilir. Bunun üzerine işe yaramayan kirli renkli yünler, en üste ise keçenin tabanını oluşturacak yünler serilir. Bazen ilk serilen birinci tabaka yün kalın tutularak ikinci ve üçüncü tabakanın serilmesine gerek duyulmaz ve bu şekilde yapılan keçe daha kaliteli olur.
Bez üzerine serilen yünler el ile sulanarak bez ile birlikte ağaç direğe rulo yapılmak suretiyle yerde sarılır. Rulonun her iki ucu ve çevresi kendir ile iyice bağlanır. Ayakla tepme işlemi başlar. Keçenin büyüklüğüne göre iki veya beş kişi ile yapılan bu işlemde rulo ayakla bir ileri bir geri hareket ettirilerek vurulur. Yarım saat süren bu ilk tepme işleminden sonra rulo açılır. Bu safhada keçenin kenarları saçaklı ve dağınık bir durumdadır. Düzlemek amacıyla kenarlar “Pevantlanır”. Keçe üzerine tekrar su serpilerek ağaç direğe sarılır. Bir saat kadar sürecek ikinci tepme işlemi başlar. Bütün bu işlemler esnasında ustalar tarafından karşılıklı olarak Şanlıurfa folklorunun zengin kaynaklarından olan hoyratlar ve türküler söylenir. Keçeci Pazarına yolu düşen her Şanlıurfalı’nın kulağında bu ezgilerden bir iz vardır.
İkinci tepme işleminden sonra yünler sıkışmış ve “ham” tabir edilen keçe türü elde edilmiştir. Sıra ham keçenin pişirilmesine gelmiştir. Bu amaçla Keçeci Hamamı’na götürülen keçe, bir insanın kucaklayıp göğüsle dövebileceği şekilde katlanır, hamamdaki seki üzerinde çevrilmek suretiyle göğüsle dövülür. Keçeyi göğüsleyenin teri, hamamın sıcaklığı ve su yünün birbirinden ayrılmaksızın kenetlenmesini sağlar. Beş saat kadar süren bu işlem çok yorucu olup sanatın en zor yanıdır.
Keçeci Hamamı, Sultan Hamamı’nın doğusuna bitişik olup Kuzey-güney istikametinde beşik tonozla örtülüdür. Soğukluk ve sıcaklık bölümleri olan hamamın iki yanı boydan boya taş sekilidir. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde, bu hamamdan bahsetmiş olması hamamın XVII. yüzyılda mevcut olduğunu göstermektedir.
Hamamdan çıkarılan keçenin eğrilmiş kenarları düzlenir, tekrar direğe sarılarak “Direkbaşı Tepilme” denilen ve 15-20 dakika kadar süren son tepme işlemine geçilir. Bundan sonra hazır duruma gelen keçe açılarak gölge ya da güneşe kurumaya bırakılır.
Günümüzde fabrika türü yaygıların üretilmesiyle bu tarihi sanat önemini kaybederek can çekişme safhasına girmiştir. Sandalye minderi, duvar halısı, seccade, heybe, külah, çizme, patik gibi taşınabilecek ve turistlerin ilgisini çekebilecek türde çok renkli keçe ürünlerinin yapımına geçilmesiyle bu sanata canlılık kazandırılması mümkün olabilecektir.
Şanlıurfa’da Yapılan Keçe Türleri
1- Çoban Keçesi: “Kepenek” adıyla da anılan bu keçe türü, çobanlar tarafından giyilmektedir. Beyaz ya da mor yünden yapılan bu keçe genellikle nakışsız olmaktadır. Ancak göğüs kısımlarının nakışlı olanlarına rastlamak mümkündür. Tek parça halinde yapılan, yaz güneşinde kalın gölge sağlamasından dolayı serinlik, kışın ise sıcaklık veren çoban keçeleri dikişli ve dikişsiz olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Ustalık ve itina istemesi bakımından bunların dikişsiz türleri daha değerlidir.
2- Kış Keçesi: Beyaz yünden düz ve nakışsız olarak yapılan bu keçelerin çevresi “çirtik” tabir edilen zikzaklı bir şekildedir. Yapıldıktan sonra yün boyası ile tamamen turuncu veya pembe renge boyanır. Kış aylarında evlerde ağırlanan misafirlerin oturdukları yün minderler üzerine serildiğinden ebatları alttaki minderin ölçüsüne göre değişmektedir.
3- Ev Keçesi: Evlerde günlük yaygı olarak kullanılan bu keçeler mor, siyah ya da beyaz renkli olurlar. Üzerleri nakışlı olup 2 cm. kalınlığında yapılırlar.
4- Sedir Keçesi: Ev keçesi gibidir. Sedir üzerine serildiğinden ölçüleri buna göre ayarlanır.
5- At Keçesi: Çıplak ‘at’ın üzerine atılarak eğer vazifesi görür. Bazen üzerine eğer yerleştirilir. 2 cm. kalınlığında olan keçenin üzerinde değişik renklerde zikzak ve ay-yıldız nakışları bulunur.
6- Sünger Yatak Keçesi: Kauçuk minderlerin piyasaya çıkmasıyla gelişen bu keçe türü 1 cm. kalınlığında olup minderin ölçüsüne göre yapılır ve nakışsız olur. Minderin üzerine serilir ve çarşafla kaplanır. Kauçuk minder ile insan vücudu arasında kalan bu keçe sıhhi olması bakımından tercih edilmektedir.
Şanlıurfa Keçelerinde Nakışlar
1. Acem Nakışı: Şahmaran ve benzeri efsanevi yaratıklar ile Tavus Kuşu, Güvercin, Aslan, Yılan, Kartal, Kuzu ve Balık gibi hayvan figürlerinin renk uyumu sağlanması suretiyle keçe üzerine gelişi güzel serpiştirilmesinden meydana gelir. Hayvan figürlerinin aralarına çeşitli renklerde bitkisel motifler de yerleştirilir. Hayvan figürlü İran halılarına benzediğinden dolayı bu tür keçelere “Acem Nakışlı Keçe” denilmektedir. Acem nakışında bazen hayvan figürlerinin yerine küme küme yerleştirilen “boyalarla” (kabartılmış renkli yün) renk uyumu sağlanır. Bu nakışta esas, ana bir motife bağlanmaktan çok ustanın maharetiyle renk armonisi sağlamaktır. Kompozisyon ve motiflerin serbest bırakılarak belli bir kurala bağlanmamış olması, ustalar arasında yarışmayı teşvik etmektedir.
2. Yarım Acem Nakışı: Beyaz zemin üzerine, renkli yünlerden “dıkna” (nokta) yapıldığından, böyle nakışlı keçelere “Dıknalı Keçe” de denir. Acem nakışlı keçede olduğu gibi, renkli (boyalı) yünler kullanılır.
3. Dal Nakış: Ustanın zevkine göre, çeşitli renklerde dal motiflerinin keçe üzerine yerleştirilmesinden meydana gelir. Barutçu Hanı’ndaki keçeci ustalarından Abdullah Karadağlı’nın bu nakışı en iyi yapanlardan olduğu esnaf arasında söylenmektedir.
4. Pul Nakış: Yan yana belli aralıklarla sıralanmış üç adet göbek motifi üçgenlerle birbirine bağlanır. Üçgenlerin kenarlarına ve iç taraflarına bir parmak boğumu büyüklükte “pul” tabir edilen süslemeler aralıklarla yerleştirilir. Keçenin etrafı kırma kenarla çevrelenir. Nakışlar tek renk veya boyalı olabilir.
5. Göbek Nakış
a. Düz Göbek: Kırma kenarlı (zikzak bordürlü) daire içerisinde birbirini çaprazlama kesen çizgilerden oluşur.
b. Kırma Göbek: Düz Göbek motifindeki çaprazlama kesişen çizgilerin sekiz kollu yıldız motifine dönüştürülmesiyle oluşur.
6. Somun Nakış: İki göbek motifi arasına yerleştirilen etrafı kırmalı, içi balık sırtı motifli baklava dilimi şeklindedir.
7. Somun Yıldız Nakışı: Etrafı kırmalı baklava dilimi şeklinin içerisine yerleştirilen sekiz kollu yıldızlardan oluşur.
8. Kantarma Nakışı: Göbek motifleri arasına simetrik olarak yerleştirilen üçgen şekillerden meydana gelmiştir.
9. Sandık Nakışı: Keçenin üçgen parçalarla kare bölümlere ayrılmasından meydana gelir. Karelerin ortalarına armut veya yıldız motifleri yerleştirilir.
10. Yonca Nakışı: Dört yapraklı yonca şeklinde bir motiftir. Bazen yaprak araları zenginleştirilerek yıldız motifine dönüştürülür.
Keçecilikte Kullanılan Terimler-Aletler-Malzemeler
Askı: Yaş Dut dalının “U” biçimine getirilerek duvara tutturulmuş hali. Uç kısmına Yay bağlanır.
Atmak: Yünün yay ve tokmak vasıtasıyla hallaç tarafından kabartılması.
Basta: Makasla kesilerek nakış yapımında kullanılan, 3 mm. kalınlığında boyalı ham keçe.
Boya: Nakışların içerisini doldurmak amacıyla kullanılan boyanmış ve kabartılmış renkli yünler. Sentetik olanları da vardır.
Fitle: Nakış yapmada kullanılmak üzere basta’dan kesilmiş düz, veya bir ya da iki kenarı zikzaklı şeritler.
Ham Keçe: Keçeci Hamamı’ndaki pişirme işleminden geçmemiş, sadece ayakla tepilmiş, yünleri kaynaşmamış keçe.
Kiriş: Hayvan barsağından yapılarak yaya gerilen ip.
Life: Üzerine yün serilen Amerikan Bezi (Kâhke Bezi).
Pevantlamak: Birinci tepme işleminden sonra dağınık ve saçaklı bir durumda olan keçe kenarlarını düzlemek amacıyla katlamak.
Sepki: Beş veya altı parmaklı el şeklinde, nar ağacı veya nehir kenarlarında yetişen “Ilgın” bitkisinin çöpünden yapılmış alet. Kabartılmış yünü bez üzerine eşit kalınlıkta serpmeye yarar.
Tokmak: Yünü kabartmak için kirişe vurulan, Annep ağacından yapılmış saplı ve top başlı alet. Yay: Kirişin gerildiği ağaç. Mucidinin Hallac-ı Mansur olduğu söylenir.
KUYUMCULUK
Kuyumculuk sanatı Şanlıurfa'nın en eski el sanatlarındandır. Günümüzden elli yıl öncesine kadar Aslanlı Han bitişiğindeki "Eski Kuyumcu Pazarı" denilen kapalı çarşıda icra edilen bu sanat günümüzde Yıldız Meydanı civarınd
aki dükkanlarda ve bedesten yakınındaki Pamukçu Pazarı ve Kınacı Pazarı kaplı çarşılarında sürdürülmektedir. Hacı Durak Başbuğ, Hikmet Yeğin, Hacı Ali Çınar, Mehmet Ayaoğlu, Seyfeddin Gözoğlu, Derviş Doğanlar, Hacı Güzeldemirci, Hasan Çınar geçen kuşağın tanınmış kuyumcu ustalarındandır. Şanlıurfa'da halen bu ustaların ye
tiştirdiği 30'dan fazla kuyumcu ustası çalışmaktadır. Urfa'nın en eski kuyumcu ustalarının Halepli oldukları söylenmektedir. Bu nedenle Urfa kadın takıları ile Halep takıları arasında büyük benzerlikler görülmektedir. Şanlıurfa merkezindeki takılarda maden olarak 21 ayar altın işlenmekte, gümüş hemen hemen hiç kullanılmamaktadır.
Takılar
Kuyumculuk sanatının başlıca ürününü kadın takıları oluşturmaktadır. Şanlıurfa kadın takıları merkez ilçe, Siverek- Suruç-Bozova- Hilvan ve Harran bölgesi olmak üzere başlıca üç gruba ayrılmaktadır.
Merkez İlçe Takıları
Gerdanlıklar:
Başlıca gerdanlık çeşitleri şunlardır: Telkari Akıtmalı Gerdanlık, Hasırlı Gerdanlık, İncili Telkari Gerdanlık, Haplı Gerdanlık, Elmas Gerdanlık (Urfa işi değildir ancak çok yaygın olarak kullanılmaktadır), Yıldızlı üçgen Gerdanlık, Koruklu Gerdanlık, Yapraklı Gerdanlık (Urfa işi değildir), Liralı Gerdanlık, İncili ve Liralı Gerdanlık, Altın Hamaylı, Deste, Üstanbul (İstanbul) Bütünü, Urubiya, Kazya, Mahmudiye, Beşibirlik, Panaz, Dobra ve Onbirlik.
Kolyeler:
Frenk Bağı, Koruklu Kolye, Akik Kolye, Oymalı Piramit Kolye, Taşlı Kolye, Kordon. Boyuna takılan gerdanlık ve kolye çeşitleri yanında ayrıca "kelep" (inci) büyük bir öneme sahiptir ve çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Hakiki Bahreyn incisi Urfa'da tutunmaktadır. Şimdi bulunmayan bu inci halk arasında "eski inci" adıyla anılmakta ancak mezetta satın alınabilmektedir.
Bilezikler:
Tahta Bilezik, Ahıtma Bilezik (Telkari Kapaklı Yarım Ahıtma, Düz Kapaklı Yarım Ahıtma, Oymalı Ahıtma, Şımra Zencirli ve Telkari Kapaklı Ahıtma olmak üzere dört ayrı çeşidi vardır.), Fişenkli Bilezik, İncili Telkari Bilezik, İncili ve Toplu Bilezik, Hunili Bilezik, Hapl Bilezik, Yıldızlı Bilezik, Taşlı Bilezik, Şebekli Bilezik, Çift Çakmalı Bilezik, Yılanlı Bilezik, Kakmalı Bilezik, Kordonlu Bilezik, Fıstıklı Bilezik, Parparalı Bilezik, Urubiyeli Bilezik, Ayneli Bilezik.
Bunlardan Fişenkli Bilezik aslında Van işi olup Urfa'da çok tutulmaktadır. Yılanlı ve Kakmalı Bilezikler de İstanbul işi olup, Urfa'da yaygın olarak kullanılmaktadır.
Yüzükler:
Yüzükler, gerdanlık ve bileziklerle birlikte takım olarak kullanıldıklarından çeşitleri de bunlara göredir. Başlıca çeşitleri; Telkari Yüzük, Haplı Yüzük, Koruklu Yüzük, Taşlı Yüzük, İncili Telkari Yüzük, Parparalı Yüzük vs.
Küpeler:
Bunların da çeşitleri gerdanlık ve bileziklere göredir. Başlıca çeşitleri şunlardır: İncili küpe, Koruklu Küpe, (Salkım Küpe de denilir, Altın Koruklu ve İnci Koruklu olmak üzere iki ayrı çeşidi vardır. ), Telkari Gül Küpe, Kuşlu Telkari Küpe, Haplı Küpe, Yıldızlı Küpe, Yapraklı Küpe, Taşlı Küpe, İncili Yıldızlı Küpe.
İğneler: Urfa'da "Dal" , "Göğüs Dalı" olarak adlandırılan iğnelerin başlıca çeşitleri şunlardır: Teklari Urfa Kelebeği, Papatya, İncili İğne (Buket İğne), Yıldızlı İğne.
Kemerler: Frenkbağı Kapaklı Kemer, Liralı Kemer, Telkari kemer.
Siverek-Sunuç-Bozova ve Hilvan Yöresi Takıları:
Bu yörelerde daha değişik kullanım yerleri olan ve değişik adlarla anılan gümüş da altın taklidi takılar kullanılmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır:
Tepelik: Başa takılan tacın (fes) üzerine tutturulur. Üst kısmı telkari işlemeli, çevresi gümüş paralardan oluşan saçaklarla süslüdür. Diğer adı taç'dır.
Üçkor: Fesin alt kısmına, alından yukarıya takılır. Ortasında yuvarlak ve mavi taşlı göbek, yanlarında üç sıra zincir bulunur.
Levzik: Üçkor göbeğinin altına takılır, alına doğru sallanır.
Reşme: Fesin iki yanına takılır. Şakaklardan yanağa doğru sarkar.
Gerdanlık: Levziklerin bir zincir üzerinde sıralanmasından meydana gelmiş çeşitleri olduğu gibi, haplı, salkımlı ve akik taşlı çeşitleri de vardır.
Tasma (Beğnik): Boğaza takılır. Anadolu'nun bazı yörelerinde "Gıdıklık" denilmektedir.
Küpe: Hilal şeklinde ve alt kısımları saçaklı modelleri yaygındır.
Frenkbağı: Ortası fiyong şeklinde, yanları geniş zincirlidir. Urfa merkez ilçede de yaygın olarak kullanılmaktadır.
Hamaylı: Üzerinde ayet ya da duaların yazılı olduğu kağıtları muhafaza eden bu takıların silindir biçimli telkari olanlarının yanında, çok ince sigara tabakası şeklinde kapaklı olanları da vardır. Boyuna takılan bu takı, koltuk altından bele doğru sarkar.
Göğüslük: Yuvarlak şekilde, biraz bombeli ve telkari süslemelidir. Alt kısımları yarım ay şeklinde saçaklı olan göğüslükler ortalarındaki bir iğneyle sağlı sollu olarak göğüslere tutturulur.
Kemer: Telkari olarak gümüşten yapılmaktadır. Tokalar değişik modellerdedir.
Bilezik: Telkari süslemeli ve menteşeli (tahta bilezik) olan tipleri yanında uç kısımları yılan başı şeklinde, kalın yuvarlak gümüşten olanları da vardır.
Hızma: Buruna takılır. Altın ve gümüş çeşitleri vardır.
Halhal: Bilezik şeklinde ayak bileklerine takılır. Çevresi habbe denilen nohut iriliğinde gümüş toplarla saçaklıdır.
Saç İğnesi: Saç korunun alt kısmına takılır.
Saç Koru: Arkadan başın üzerine takılarak omuzlara kadar sarkan bu takı, saç görünümünü veren siyah ipekten yapılmıştır.
Enselik: Başın arkasına sağlı sollu olarak korunun üzerine takılır ve enseye doğru sarkar. Dört sıra halinde saçaklı, madeni bir takıdır.
Maşallah: Alına takılır. Üzerinde "Maşallah" yazılı, etrafı saçaklı, plaka halindedir.
Harran Yöresi Takıları:
Harran yöresinde baş üzerinde takı kullanılmayıp hızma, küpe, bilezik ve kemer türünde takılar kullanılmaktadır. Bu bölgede kadınlar takıdan ziyade " Dövme" denilen el ve yüze yapılan süslemeleri tercih etmektedirler. Dövmeler göstermiş oldukları motif zenginliği açısından ayrı bir inceleme konusu teşkil ederler.
Harran yöresinin başlıca kadın takıları şunlardır:
Hizem: Buruna takılır. Hızmanın sarkan şeklidir.
Verdine: Hızmanın sabit biçimidir. Gümüş ya da altından yapılır.
Hınnegiy: Altın, gümüş, boncuk ya da karanfilden yapılan bu takı boyuna takılır.
Lebe: Şerit veya ipe takılan, bele kadar sarkan bir takıdır. Altın- gümüş liralı ya da boncukludur.
Zencir: Gümüşten yapılmış olup, iki-üç kor (sıra) halinde boyuna takılır.
Suver: Bilezik çeşididir.
Hatem: Yüzük
Hücuz: Halhal
Dılle'e: Çocukların perçemine takılır.
KÜRKÇÜLÜK
Hayvan kürklerinin işlenerek giysi haline getirilmesi insanlık tarihinin en eski sanatlarından biridir. Ana rahminde ölen, ya da en fazla 5 aylık iken ölen kuzuların tüylü derilerinden yapılan düz yakalı (yakasız), dış kısmı “Şakaf” denilen siyah kumaşla kaplı aba gibi bolca giysiye Urfa’da Kürk denilmektedir. Urfa’ya has olan bu giysi, Anadolu’da Urfa dışında başka bir yerde yapılmamaktadır. Bilhassa kış aylarında yaşlı ve orta yaşlı kimseler tarafından giyilir. Dükkânlarında camekân bulunmayan esnafın büyük bir kısmı kürklerine sarılarak soğuktan korunmaktadırlar.
Kürk yapımında kullanılan kuzu derilerinin %5-10’u Urfa’dan, %90’ı Tokat, Afyon ve Isparta illerinden sağlanmaktadır.
Kürkler kalite bakımından; İnce Kürk, Orta Kürk ve Kaba Kürk olmak üzere üç kısma ayrılmaktadır. İnce Kürk ana rahminde ölen kuzunun yününden, orta kürk 1-2 aylık iken ölen kuzunun yününden, kaba kürk ise 4-5 aylık kuzunun yününden yapılmaktadır. Kuzunun yaşı büyüdükçe kürkün kalitesi ve değeri düşmektedir.
Kürk yapımında siyah, beyaz ve alaca renkte tüyleri olan üç çeşit deri kullanılmaktadır. Her rengin kıvırcık türü daha makbuldur. Ancak bunların en değerlisi siyah tüylü deridir. Nadir bulunan bu deri cinsi ancak beyaz ve alaca kürklerin yakaları, kol ağızları ve eteklerinin ihtiyacını karşılayabilmektedir. Bu nedenle esnaf kendi arasında siyah renkte kürk imal etmemeyi kararlaştırmıştır ve bu karara titizlikle uyulmaktadır. Siyah tüylü deriler Anadolu’da Tokat’tan, yurtdışından ise Afganistan’dan temin edilmektedir.
Kürk derileri tüy cinsleri bakımından Kıvırcık, Çakmaklı (beyaz tüy dalgalı bir şekildedir) ve düz (tüyler beyaz renkte ve dalgasızdır) olmak üzere üç gruba ayrılır.
1970’li yıllardan bu yana Şanlıurfa’da kürk yelek yapımına başlanmıştır. Gayet ince deriden kıvırcık tüylü olan bu yelekler kaba olmadıklarından ceket altına giyilebilmekte, mide, böbrek ve bel ağrıları olanlar tarafından bilhassa tercih edilmektedir.
Şanlıurfa’da imal edilen kürklerin %25’i il merkezinde ve çevre illerde, %75’i ise kış geceleri soğuk çöl iklimine sahip Suriye, Irak, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelere ihraç edilmektedir. Bazen bu ülkeelerden gelen tüccârlar, kürkleri toptan olarak satın alıp ülkelerine götürmektedirler. Böylece bu ata sanatı canlılığını korumakta ve ülkemize döviz kazandırmaktadır.
Kürk’ün Yapılışı
Kürk yapılırken Tımar işlemi, Biçme-Dikme işlemi ve üzleme (Yüzleme) işlemi olmak üzere üç işlemden geçer.
1. Tımar İşlemi:
Kuzu derileri tuzlanmış ve kurutulmuş olarak satın alınır. Suya basılarak 24 saat süreyle yumuşatılması sağlanır. Kırmızı sabunla ve bol su ile iyice yıkanır (Son zamanlarda kırmızı sabun yerine krem deterjanlar kullanılmaktadır). Yakın zamana kadar yıkama işlemi, Debbağhane Çarşısı mevkiinde yer alan ve içerisinden Balıklıgöl’ün suyunun aktığı “Kelleci Çayı” denilen iki çayda yapılırdı. Son zamanlarda gerek Balıklıgöl suyunun azalması ve gerekse çaya kanalizasyon sularının karışması, burasını kullanılmaz hale getirmiştir. Günümüzde her esnaf, yıkama işlemini kendi evindeki özel havuzlarda yapmaktadır.
Deriler yıkandıktan sonra, asılarak süzülür ve üzerlerindeki artık etler “Kazak” denilen bir aletle alınır. Deri kısmına tuz ve “Şeb” (şap) karışımı sürülür. Buna “Şebleme-Tımar” denilmektedir. Bundan sonra deri “Pişme payı” denilen 24 saat süreyle dinlendirilmeye alınır. 24 saat sonra, el ile çekilerek “gerginleştirilir”. Daha sonra güneşe serilerek kurutulur. Kurutulma işlemi sadece güneşte yapılır, kesinlikle ateşte yapılmaz.
Kuruyan derinin tüy tarafında bulunan şeb ve tuz tozları bıçakla alınır. Etli yüzüne tekrar su serpilerek 24 saat süreyle yumuşamaya bırakılır. Yumuşayan deri, duvara dayalı tahta tezgaha takılır. “Kazak”la et kısmı ağartılır. Sonra güneşte kurutulur. Buna tavlama” denir. Bu aşamada derinin yüzü sert bir şekildedir. Deri uç kısmından boğumlanıp kendirle bağlanarak, duvar halkasına tutturulur. “Doğunluk” denilen, el ve ayakla çalışan bir aletle “yumuşatma-cilalama” işlemi yapılır.
Bu şekilde yumuşatılan ve parlatılan deri, havaralama” işlemi için dağlardaki taş ocaklarına gönderilir. Burada “havara” denilen beyaz taş unu, derinin tüylü tarafına el ile iyice sürülerek tüyler temizlenir. Kirlerden arınıp temizlenen tüyler böylece parlaklık kazanır. Havaralama işlemi yumuşak ve beyaz renkte taş veren taş ocaklarında yapılır. Sarı ve sert taş veren ocaklar bu iş için uygun değildir. Eşek Boğan, delikli ve Bamya mağaralarındaki taş unlarının bu iş için makbul olduğu esnaf arasında söylenmektedir.
Havaralanan deri tekrar dükkâna getirilerek doğunlukla ikinci kez yumuşatmaya alınır. Yumuşatıldıktan sonra kazakla et tarafı son kez silinir. Böylece derinin tımar işlemi tamamlanmış olur.
2. Biçme-Dikme İşlemi:
Tımar yapılan deriler, türlerine ve renklerine göre sınıflandırılır. 60-65 cm. arasında boy kesilirler. Boy, daha uzun veya daha kısa olamaz. Ancak bir boy derinin eni 20-25 cm. arasında değişebilir. Ölçme işlemi, her iki santimetrede bir çizgi atılmış, 70 cm. uzunluğundaki “Arşın” denilen tahta bir ölçü aletiyle yapılır.
Biçki işlemi (boy kesme) özel deri makası ile yapılır. Bu makasın en önemli özelliği deriyi keserken tüyleri kesmemesidir. Böylece yan yana dikilen derilerin tüylü kısımlarından bakıldığında dikiş izi görünmez.
Biçilen parçalar, iğne ve “üsküf” (yüksük) ile el dikişi yapılarak birbirine dikilir. Birer karış enindeki (20-25 cm.) 12 parça derinin yan yana dikilmiş şekline “Bir Şakka” denmektedir. Bir kürk, biri üst şakka, diğeri alt şakka olmak üzere iki şakkadan ibarettir. Bu iki şakka, birbirine teğellenerek 120-130 cm. uzunluğunda, 12 karış eninde kürk boyu elde edilir. İki şakka halindeki kürk, kadınlar tarafından dikilmek üzere evlere gönderilir. Kadınlar, el dikişi ile her parçayı aralarına bez “sızı” koyarak tekrar dikerler. Parçaları ve iki şakkası sağlam olarak birbirine dikilmiş olan kürk, tekrar dükkâna gönderilir.
Dükkânda, özel kürk makasıyla tüyler kırpılarak bir hizaya getirilir. Buna “alçak-yüksek alınma” denir. Bu işlemden sonra, kürk havaralanmak üzere tekrar dağa gönderilir. Tüyler son kez havaralanarak temizlenip parlatılır. Havaralama sırasında yatık durumda olan tüyler kabardığından tekrar çok hafif olarak alçak-yüksek alınması yapılır ve tüyler aynı hizaya getirilir.
Son olarak kürkün yaka kısmına, kol ağızlarına ve eteğine siyah tüylü deri dikilir. Böylece kürkçü dükkânındaki işlemler bitmiş olur.
3. Üzleme (Yüzleme) İşlemi
Kürkü, bu durumda satın alan kişiler terziye götürerek “şakaf” denilen siyah renkli özel kürk kumaşıyla dıştan kaplattırırlar. Buna üzleme denilmektedir.
Böylece “kürk” denilen geleneksel kışlık giysi tamamlanmış ve kullanıma hazır olmuştur.
Kürk imal edildikten sonra, genellikle Sipahi Pazarı’ndaki mezata gönderilmekte; buradaki tellallar tarafından –kullanılan malzeme ve işçilik göz önünde bulundurularak- açık arttırma ile Sipahi Pazarı esnafına satılmaktadır. Kürkleri satın alan esnaf da dükkânlarında halka satış yapmaktadır.
Kürkçülük sanatı, Şanlıurfa’da “Kürkçü Pazarı” denilen tarihi çarşıda çok eskiden beri sürdürülegelmektedir. Kürke talep çok olduğundan bu sanat, diğer geleneksel el sanatları gibi önemini yitirmemiş olup halen revaçtadır. Derinin kürk oluncaya kadar geçirmiş olduğu birçok
yorucu ve uzun işlemlerinden dolayı insanı çabuk yıprattığı için, Kürkçü esnafı tarafından bu mesleğe “dev mesleği” denir. Ali Kelleci (Ali Ufak), Bekir Canbaz, Mahmut Canbaz, Şıh Müslüm Karagöz, Hüseyin Yavuz, Ali Avcı (Kel Ali), Ali Mesçi, Hacı Mahmut Çiriş, Kadir Çiriş, Hakkı Açanal ve Kadir Çoban (Mıste Kado) bu tarihi sanatın bugün hayatta olmayan en eski ustalarıdır.
Kürkçülükte Kullanılan Terimler-Aletler
Alçak-Yüksek Alınma: Kürkün tüylerinin makasla kırpılarak aynı hizaya getirilmesi.
Arşın: 70 cm. uzunluğunda, 2 santimetrede bir işaretlenmiş, metreye benzer ahşap ölçü aleti.
Doğunluk:Ağaç bir sap üzerindeki demir yay ve altında ayak geçen kayış kısmından oluşan, derinin et kısmını yumuşatmaya yarayan alet. Kayış ağaca geçirilir; el ile ahşap kısmından tutularak, -ayağa geçirilen kayışa baskı yapmak suretiyle- demir yay kısmı deriye sürülür.
Havara: Beyaz kalker taşının tozu.
Havaralama:Kürkün tüylü kısmının beyaz taş tozu (havara) sürülerek temizlenmesi.
Pişme Payı: Şaf ve tuz sürülmüş derinin 24 saat süreyle dinlenmeye alınması.
Şakka: 12 parça derinin yan yana dikilmiş hali.
Şakaf: Kürkün dış kısmına terzi tarafından dikilen siyah renkte özel kumaş.
Şebleme: Derinin tuz ve şap ile terbiye edilmesi.
Tavlama: Derinin güneşte kurutulması işlemi.
Tımar: Şeblemenin diğer adı.
Üsküf: Dikiş esnasında parmağa takılan madeni yüksük.
Üzleme: Kürkün dış yüzeyinin terzi tarafından kumaşla kaplanması.
SARAÇLIK
“Kösele” denilen kalın deri ve normal ince deri ile hayvan koşum takımları, kemer, silah kılıfı, mermi kılıfı, çanta gibi avcı gereçlerinin yapıldığı sanata Saraçlık, bu işle uğraşanlara da Saraç denilmektedir. Atçılık ve At’a verilen önem dolayısıyla Saraçlığın eski Türk sanatları arasında önemli bir yeri vardır. Şanlıurfa’da ünlü Arap atlarının yetiştirilmiş olması, saraçlık sanatının önemini arttırmış ve bu sanata büyük ilgi duyulmasına sebep olmuştur. 1650 yıllarında Urfa’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, Urfa’daki saraçlıktan bahsederek saraçhanesini şu cümlelerle anlatmaktadır: “.... Saraçhanesi İbrahim Halil Irmağı kıyısındadır. Onun için Bağdat serdabı gibi soğuk su ile sulanmış anayolun iki tarafı ma’mur ve güzel, mevsiminde türlü çiçeklerle süslü olup geçenlerin içini açar. Oralarda bütün bilgi sahiplerinin toplandığı, dinlendiği yerler vardır.” Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği saraçhânenin yeri kesin olarak bilinmemektedir. Bu sanat, günümüzde Hüseyniye Çarşıları yakınındaki “Saraç Pazarı” denilen çarşıda sürdürülmektedir. Eskiden 15-20 dükkânın yer aldığı bu çarşıda günümüzde 3-4 dükkân bulunmaktadır. Bilhassa At’ın toplum hayatındaki yerini kaybetmiş olması saraçlık sanatının gerilemesine neden olmuştur. Bu sanatın bilinen en esk ustaları Hacı Mahmut Sedef, Sadık Basmacı, Ahmet Zılfo, Toşo Usta, Abdülkadir Nahya, Ahmet Sedef, Hacı Mehmet Nimetoğlu’dur. İmam Bakır Nahya ve Ali Kaşıkçıoğlu günümüzün en tanınmış saraç ustalarıdır. Saraçlıkta kullanılan kalın deriler, düz kösele, sabunlu kösele, yağlı kösele ve glase (kundura derisi-ince deri) olmak üzere dört sınıfa ayrılır. Bu deriler, eskiden Urfa’daki Debbağhâneden sağlanırdı. Urfa Debbağhânesi’nin kapanması üzerine malzemeler günümüzde başka illerden sağlanmaktadır. Kaba işlerde; Tosun (Öküz) ve Manda derisi, ince işlerde; Dana derisi (glase deri) kullanılmaktadır. Saraçlık sanatında deri malzeme yanında toka, düğme, çıt çıt, gem, üzengi, zincir, çapraz (maşa) gibi metal malzemelerde kullanılmaktadır. Bel kemeri, eğer, livan başlığı, üzengi takımları sabunlu kösele ve düz kösele ile yapılmaktadır. Sabunlu kösele daha sağlam olduğundan tercih edilmektedir. Dizgin ve benzeri koşum takımları da yağlı kösele ile üretilmektedir. “Glase” denilen deri ile tabanca kılıfı ve tüfek rahtı yapılmaktadır.
Saraçlık Ürünleri
I. Koşu Atı Koşum Takımları
1. Livan Kantarma Gem Başlık: Sadece rahvan ve koşu atları için yapılır. Gem’e bağlı olarak başa geçirilir ve dizginler bu başlığa bağlanır. Örgülü ve düz olmak üzere iki türü daha vardır.
2. Eger: Sadece yarış atları için yapılan bir tür semerdir.
Egerin yapılışı: İlk olarak ağaçtan “kaş” denilen ön cephe iskeleti yapılır. Sonra “alt yastık” haşa denilen bir tür kumaşla “çift yanaklı” bir şekilde dikilip içerisi pamukla doldurularak iskelete monte edilir. Üzerine kösele, ya da deri çekilip yan taraflarına etek denilen işlemeli şal kumaşlar dikilir. Eteklerde şal kumaş yerine bazen deri kullanılır. Uç kısımları renkli püsküllerle süslenen etekler, bir tür “tozluk” görevi görür.
3. Me’rege: Rahvan denilen binek atları için yapılan bir tür özel semerdir. Egerin büyüğü olup boncuklarla süslenir.
4. Üzengi Takımı: Egerin iki yanında, kösele kayışlara asılı demir halkalardan meydana gelir. Ayakla basılarak ata binmeye yarar. Kösele kayışların üzeri boncuklarla ve basma düğmelerle süslüdür.
5. Kuskun: Halka şeklinde dikilen çift kat derinin içi pamuk veya talaşla doldurulur. Hayvanın kuyruk altından tek kayışla geçirilerek eger veya me’regeye toka ile sabitleştirilir. Yarış ve binek (rahvan) atlarına takılan kuskun, hayvanın yokuş indiği sırada egerin öne kaymasını önler.
6. Sülebent: Üç kollu olup deriden yapılmıştır. Atın karnının altından gelip göğsünde birleşerek boynun iki yanından egerin veya me’regenin ön kısmına bağlanır. Yokuş çıkılırken eger veya me’regenin arkaya kaymasını önler.
7. Kantarma Kayışı: Sülebente ek olarak yapılan ve atın başını yukarı kaldırmasına engel olan bir kayıştır.
8. Kırbaç: Kalın deriden yapılır. Örgülü ve sırımlı (saçaklı) olmak üzere iki türü vardır.
9. Dizgin: Uzunluğu jokeyin eli ile gem arasındaki mesafe kadardır. Atı yönlendirmeye yarar. Sadece deriden yapılır. Örgülü ve düz olmak üzere iki türü vardır.
II- Yük Atı Koşum Takımları
1. Amut (Klopin-Boyuntalık):Atın boynuna geçebilecek genişlikte elips şeklindeki ahşap üzerine keçe, kösele kaplanması suretiyle yapılır. Üzerine ince sarı teneke ile süslemeler işlenerek bağlayıcı halkalar çakılır. Buna, bazı yörelerde “Klopin veya “Boyuntalık” denilmektedir.
2. Belleme: Kış aylarında yük atlarının sırtına vurulan, alt kısmı saf keçe, üst kısmı branda ile kaplanmış sırt örtüsüdür.
3. Gözlüklü Başlık: Başın iki yanına takılan ve gözlerin sağı solu görmesini engelleyen kapakların (gözlük) normal başlığa bağlı şekline gözlüklü başlık denilmektedir. At, merkep ve sığırlar için yapılır. Reşmeli başlık denilen zincir ve deri karışımı türü çok tutulmaktadır.
4.Gömlek: Amuttan başlayıp atın kuyruk altından dönerek tekrar amuta bağlanan, üzerinde aşağı düşmesini engelleyen çift sırtlığı bulunan 5 cm. eninde bir kayıştır.
5. Dizgin:: Koşu atı dizgininden farklı olup 6 cm. boyundadır. Uç kısımları çapraz deri veya ketenden dokunmuş şeritlerden yapılır. 2.5-3 cm. genişliğindedir. Bir ucu geme bağlı, diğer ucu sürücünün elinde tuttuğu dizgin, ata yön vermeyi sağlar.
6. Karınaltı Kuşaması: Egeri atın sırtına sabitleştirmeye yarayan, 5-6 cm. eninde, deriden veya kolondan (keten dokuma kayış) yapılan bağlayıcı kayışlardır.
III- Tosun (Sığır)-Av Köpeği-Kurt Köpeği Ve Tazı Kuşamları
Bu hayvanlar için, deriden, düğme ve püskül süslemeli tasmalar yapılmaktadır. Sığırlar için “Reşmeli” (kısmen deri, kısmen zincirli) türleri kullanılmaktadır.
IV- Bel Kemerleri
Üç tür kemer yapılmaktadır. 1. Kuşak Kemer: Para konulmaya yarar. 2. Palıska: Sabunlu köseleden yapılır ve 5-7 cm. enindedir. 3. Normal Bel Kemeri: Başlıca 4 şekli vardır. a.Örgülü b.Düğme desenli c.Çift yüz dönerli d. Sabunlu. Sabunlu köseleden yapılır. V- Avcı Malzemeleri
1. Raht: Çift ve tek kırma av tüfeklerinin mermilerinin dizildiği fişekliktir.
2. Mavzer Yeleği: Saf deriden yapılır ve üzeri fişeklidir.
3. Çanta: Yandan boyuna asılı olarak kullanılır. İçine çeşiti avcı malzemeleri konulur.
Saraçlıkta Kullanılan Aletler
1. Bıçkı: Ağaç saplı, ucu keskin üçgen demirli bir alettir. Deri kesmede kullanılır.
2. Meket: Annep ağacından yapılmış, sivriltilmiş çift ağızlı, deriye çizgi ve nakış atmaya yarayan alet.
3. Tişe Bizi: İri dikişlerde kullanılan ve ahşap saplı biz.
4. Normal Biz: İnce küçük dikişlerde kullanılan biz.
5. Kılıf Bizi: Diğer bizlerden farklı olarak uç kısmı yılan dili şeklinde tek ağızlı, çift tarafı keskin bir bizdir. Silal kılıfının gizli dikişlerini dikmede kullanılır.
6. Demir Pergel: Derinin üzerine daire ve en çizmeye yarar.
7. Zımba: Üzerine çekiçle vurulmak suretiyle deriyi delmeye yarar.
8. El Baskısı: Pense tipi bir zımba olup, 6 değişik ağzı bulunur ve 6 farklı delik açar.
9. Büyük Makas: Keçe kesmede de kullanılan geniş ağızlı bir tür makastır.
10. Kalıp: Değişik modellerdeki tabancaların ağaçtan oyulmuş şeklidir. Tabanca kılıfı bu kalıba geçirilerek şekillendirilir. 11. Kerpeten 12. Çekiç 13. Demir Örs
TARAKÇILIK
Şanlıurfa’nın geleneksel el sanatlarından olan tarakçılık, günümüzden 50-60 yıl öncesine kadar Eski Arasa Hamamı ile Hoca Abdülvahit Camii arasında kalan çarşıdaki 20 kadar dükkânda icra edilirdi. Fabrika türü plastik tarakların imal edilmesiyle önemini yitiren bu sanatın son ustası Şıh Müslüm Özbal’dır. Tarakçı, Bakır, Tarakçı Mehmet ve Tarakçı İmam, bu sanatın 30-40 yıl öncesinin tanınmış ustalarından idi. Bugün bu sanatı terk etmiş olan Şıh Müslüm Özbal Usta, tarak kullanma alışkanlığının saçta kepeklenmeyi, dökülmeyi ve bitlenmeyi önlediğini söylemektedir. Şanlıurfa’da tarak; deve’nin bacak kemiğinden, annep, armut ve iyi cins ceviz ağacından yapılmaktadır. Beyaz renkteki deve kemiği fildişi görünümü verdiğinden, diğerlerine nazaran sert ve dayanıklı olduğundan daha çok tercih edilmektedir. Bu kemik ayrıca tarakçılar tarafından göze sürme çekmekede kullanılan “Sürme Mili”, eskiden berberlerin sünnet esnasında kullandıkları “Sünnet Mili” ve tabanca kabzasına kakma yapımında kullanılmaktadır. Deve kemiği ayrıca tespihçiler tarafından tespih yapımında da kullanılmaktadır. Annep, armut ve ceviz ağaçlarının kesildikten sonra kurumaları için, üzerlerinden 1 yaz mevsimi geçmesi gerekmektedir. Şanlıurfa’da yetiştirilen ceviz ağaçlarının kerestesinin tarak yapımına elverişli olmadığı söylenmektedir. Bu iş için daha çok, siyah kalitede olan Elazığ ve Diyarbakır’ın ceviz ağaçları tercih edilmektedir. Deve kemiği ve ağaç bulunmadığı durumlarda nadir olarak Camız boynuzundan da tarak yapılmaktadır. Ancak, sıcak suya karşı dayanıksız olan ve çabuk eğilen camız boynuzu, fazla tercih edilmektedir.
Şanlıurfa’da Yapılan Tarak Türleri
1. Kadın Tarağı: 9x7.5 cm. boyutunda olup dişleri uzun kenara açılır. Tarağın genişliğine göre iki, üç veya dört parça kemikten yapılır. a.İki tarafı sık dişli, b.Bir tarafı seyrek, bir tarafı sık dişli, c.Tek tarafı sık dişli, d.Tek tarafı seyrek dişli olmak üzere dört ayrı çeşidi vardır.
2. Sakal Tarağı: 6x6.5 cm. boyutunda olup tek parça kemikten yapılmıştır. Tek tarafı sık dişlidir ve dişler uzun kenara açılmıştır. Sakal taramada kullanılır.
3. Erkek Tarağı: 10x4.5 cm. boyutunda olup iki parça kemikten yapılmıştır. Tek taraflı ve ince dişlidir.
Deve Kemiğinden Tarak Yapılması
Kesilen devenin bacak kemikleri, tarakçılar tarafından satın alınır. Bu iş için, iri ve kaliteli kemik veren yaşlı develer tercih edilir. Zayıf ve genç devenin kemiği küçük ve kalitesiz olduğundan tercih edilmemektedir. Keserle önce kemiğin kaba tarafları düzlenir ve eti kazınır. Sonra parçalar halinde kesilerek ilik kısmı temizlenir. Düzgün kesilmiş parça kemikler, yaz aylarında 1 hafta, kış aylarında ise 15-20 gün süreyle suda dinlendirilir. Bu safhada kemik içerisindeki ilik tortusu ve kan rengi kendini suya bırakır. Kemikler sudan çıkarılarak ağaç mengeneye takılır ve ince dişli “Yege” (eğe) ile parçalar halinde işlenir. Daha sonra bu parçalar yan taraflarından ince el matkabıyla delinir ve bu deliklere ince çiviler yerleştirilmek suretiyle birbirine tuturulur. Çeşidine göre bir, iki, üç veya dört parça kemikten bir tarak boyu elde edilir. Parçaların yan yana bağlanmasında ayrıca yapıştırıcı bir madde kullanılmaktadır. Tutturulan kemikler tekrar mengeneye konulur ve özel olarak yapılmış ince dişli el testeresiyle tarağın dişleri açılır. Eğenin sivri kenarıyla tarak üzerine çizgiler açılarak süsleme yapılır. Keser, eğe, oynar tahta saplı ince el matkabı, testlere ve tahta mengene tarakçılıkta kullanılan aletlerdir.
TAŞÇILIK
Şanlıurfa ve çevresinde ağaç malzemenin bulunmayışı, taşın mimaride hakim malzeme olarak kullanılmasına neden olmuştur. Kolay işlenen, ocaktan çıktıktan bir süre sonra sertleşen ve halk arasında "havara daşı" olarak adlandırılan kireç oluşumlu bu taş, tarih boyunca Şanlıurfa yapılarında rahatlıkla kullanılmıştır.
Şanlıurfa Mimarisinde Taş Süslemeciliği:
Urfa taşının işlemeye son derece elverişli olması, mimaride zengin bir taş süsleme geleneğinin doğmasına neden olmuştur. Şanlıurfa mimarisindeki taş süslemenin kaynağı Neolitik Çağ'a kadar inmektedir. Nevala Çori ve Göbekli Tepe'de yapılan arkeolojik kazılarda bulunan M.Ö. 7000-8000 yıllarına ait insan ve hayvan heykelleri aynı zamanda Anadolu'nun en eski figürlü plastik örneklerini oluşturmaktadır. Sultantepe ve Harran'da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan ya da köylüleler tarafından bulunarak Urfa Müzesine getirilen mimari parçalardaki insan ve hayvan röliyefleri Babil, Asur ve Hitit dönemlerine kadar inmektedir. Şanlıurfa Kalesi'ndeki Roma döneminden kalma M.S. 240-242 tarihli çift sütunun akantus yaprakları ile süslü kartal başını andırır başlıkları, Ulu Cami avlusunda Bizans dönemine ait St. Stephan Kilisesi'nden kalma sütun başlıkları üzerindeki süslemeler o dönemlerin taş süslemeciliği hakkında bizlere önemli fikirler vermektedir. Urfa taş süslemeciliğinde kullanılan motif grupları incelendiğinde, İslam süsleme sanatlarının bitkisel, geometrik, bitkisel-geometrik karışımı, figürlü ve yazı (hat) ile süsleme gibi ana gruplarına yer verildiği görülmektedir. Bu ana gruplar içerisinde yer alan motifler geniş bir repertuvar zenginliğine sahiptir. Öyle ki İslam süsleme sanatında yer alıp da Urfa taş süslemeciliğinde bulunmayan motif hemen hemen yok gibidir. Urfa taş süslemeciliğinde görülen bu motif zenginliğinin yanında teknik zenginlik de dikkati çekmektedir. Taş süsleme sanatı tekniklerinden olan kakma, kabartma, şebekeli oyma, çizikleme ve negatif (oyma) tekniklerinin tamamına Şanlıurfa taş süslemeciliğinde yer verilmiştir. İslami dönem taş süslemeciliğinin Şanlıurfa'daki en eski örnekleri 8. Yüzyılda Emevi ve Abbasi hakimiyetine giren Harran 'da görülmektedir. 744-750 yıllarında Harran'ı başkent yapan Emevi hükümdarı II. Mervan tarafından inşa ettirilen Harran Ulu Camii'nde İslam Sanatı'nın şaheser örneklerinden sayılacak taş süsleme örnekleri bulunmaktadır. Emeviler tarafından inşa ettirilen ancak daha sonraları Abbasiler ve Eyyübiler tarafından genişletilen Harran Ulu Camii'nde bu dönemlerin üslup ve özelliklerini taşıyan mimari süslemeler yer almaktadır. Caminin Emevi döneminden kalma bölümüne ait üzüm salkımlı kıvrık asma dalları kompozisyonun işlenmiş olduğu taş sütunlar Urfa Müzesi'nde sergilenmektedir. Adeta taş süsleme eserleri müzesi görünümündeki Harran kemer ve sütun başlıklarına tamamen Selçuklu geleneğine bağlı olarak dantel gibi işlenmiş rumili arabesk kompozisyonlar ile bordürler, başlıbaşına bir inceleme teşkil edebilecek derecede repertuvar zenginliği göstermektedir. Şanlıurfa mimarisinin önemli bir bölümünü oluşturan evlerdeki taş süslemeler anıtsal eserlere nazaran daha zengin bir durumdadır. Hiç süslemesi bulunmayan çok sayıdaki cami, han, hamam gibi anıtsal eserlere karşılık süslemesiz bir eve rastlamak hemen hemen mümkün değildir. Anıtsal eserlerde geometrik süslemeler bir araya toplandığında zengin bir çeşitlilik gösterir. Şanlıurfa evlerindeki taş süslemeler, sokak kapısı alınlıklarında, odaların avluya bakan cephelerinde, eyvan kemerlerinin kilit taşlarında , tonozların kilit taşlarında ve ışık takalarında (pencere) yoğunluk göstermektedir. Bilhassa eyvan kemerlerin kilit taşlarında ve ışık takalarında şebekeli oyma tekniği kullanılmıştır. Urfa camilerinden Nimetullah, Yusuf Paşa ve Hızanoğlu camilerinin mihrapları çevresinde görülen geometrik geçmeli bordürler anıtsal eserler üzerindeki taş süslemenin en önemli örneklerini teşkil etmektedir. Urfa mimarisinin vazgeçilmez unsurlarından olan taş süslemeciliği, günümüzde mimarinin betonarmeye dönüşmesiyle terk edilmiş bir durumdadır. Ancak, 1990-1996 yılları arasında Şanlıurfa Valiliği tarafından restorasyonu yapılan elli adet civarındaki yapıda ve Dergah- Balıklıgöl çevre düzenlemesi projesinin "kent platosu" olarak adlandırılan bölümünde Urfa'nın geleneksel taş süslemeciliği yerli ustalar tarafından yaşatılmaya çalışılmış, üretilen gayet olgun örnekler bu sanatın halen yaşadığını kanıtlamıştır.