Mavi
Üye
-
- Katılım
- Mart 11, 2013
-
- Mesajlar
- 14,689
-
- Tepkime puanı
- 2,590
-
- Puanları
- 354
Saatler sensizliği çoktan geçti, ben yine geç kaldım gitmek için. Hayatı öğrenmeye erken başladığım kadardı sana geç kalışlarım. Duygudan duyguya sürüklenirken ne kadar da hızlıydı geçişler. Ben neresinde yavaşlayacağımı bilemiyordum, kural bilmez bir sürücü gibiydim. Sağdan, soldan gelenlere aldırmadan birazda korkarak ilerliyordum. Sen yolumun üzerine çıkıp, öyle cesurca bekleyene kadar. Yürek dolusuydu gözlerin. Sözlerin hiçbir kelimeye sığmayan, hikâyeler gibiydi, masalım...sıydı.
Hangimizin önce gittiğinin bir anlamı yoktu, gittikten sonra. Kalan da giden kadar suçludur çünkü. Bu gidişin ardından; karaya vuran balık gibiydi duygularım. Can çekişiyor ve pulları dökülüyordu. Yoldan gelip geçen insanlar dökülen pullarıma bakarken ne kadar da zavallıydım. Ne kadar da yarımdım. Değişen bir şey olmamıştı aslında, yarımlığım biraz daha belirginleşmişti işte. Senden önce olduğu gibiydi her şey. Ama şimdi senden önceki zamanı hatırlamıyorum. Seninle ikinci kez geldiğim dünya’dan, sensiz ayrılacaktım.
Pullarımın ışığı aydınlatırken caddeyi, sokak lambası gibi, kendi içimi aydınlatamıyordum. Bu karanlık kulakları sağır edecek kadar sessizdi. Karanlık yapayalnızdı ve bir tek benim başıma gelmiş gibiydi. Hani diyordum ya; “Ben bu karanlığın içinde kaybolan ışığımı arıyorum” artık arayamıyorum bile. Arayan yüreğim kanatlanıp uçtu çoktan, ardından. Ben peşinden koşamayacak kadar güçsüzdüm. Kaldırımlara düşen pullarımın arasında kayboluyordum, aslında bu çok da istediğim bir sondu. Kız kulesine asmaya gerek kalmamıştı kendimi, sessizce süzülüp gidecektim, kirli adımların arasından, dalgaların vurduğu, kaldırımlardaki kirli sularla birlikte. Karışacaktım sonunda denize.
Bazen beklemek de yoruyor,
Çünkü gelmeyeceğine eminim artık…
Sen; içimden konuşmalarımı bile bilirken, şimdi çığlıklarım bile duyuramıyor sesimi sana. Suç benim miydi? Duyuramadığım için, yoksa senin miydi duyamadığın için. Bilemedim. Bilmelerin anlamını yitirdiği yerdeyim. Anlamsız günler geçiriyorum, hepsi birbirine benzeyen ve birbirini kovalarcasına geçen günler. Ne zaman son bulacak bu bilmiyorum. Ama gidiyorum işte…
Sana kaldığım yerden gidiyorum,
Senin olduğum yerden…
Dokunduğun yerden ölüyorum…
Gözlerim çekiliyor, Ruhum uçuşuyor gökyüzünde, kelebekler kadar sessizim. Yanımdan geçen insanlar topluluğu fark edemiyor beni. O kadar sessiz ve o kadar küçüğüm. Küçüldüm senden sonra çünkü, yarımlaştım, azaldım. Şimdi de bitmek üzereyim. İçimden havaya üflediğim sessiz melodilerim var bir tek. Dalga sesleri daha konuşkan benden. Onlar konuşuyor, ben içimden cevap veriyorum. Azaldım dedim ya, gücüm yok işte, tek başıma konuşmaya…
Kız kulesi’nin tam da karşısına ne düş’ler düştü kim bilir. En iyi bu kaldırımlar bilir, bir de kayalar. Ceplerimde çakıl taşları; sensizlik kadar ağırlık veriyor artık. Teker teker denize bırakıyorum. Fırlatamıyorum, kolumu kaldıracak gücüm de yok oldu senden sonra. Sadece bırakıyorum taşları, bazen de itiyorum sessizce. Göçmen kuş sürüleri sana yazdıklarımdan şekil oluşturuyorlar gökyüzünde. Bana mı öyle geliyor? Gökyüzüne yazsam dolar belki…
Ödünç gelmiştin bana, yine atlayıp vapura gidecektin. Ödünç de olsa bende kal istedim. Kalamadık birbirimize. Senden uzaklaştırırken beni zaman, kendime azalıyordum, sana çoğaldığım gibi. Masum olmayan şehirden, masum insanlar bekliyorduk, masum değildik. Küçüklüğümüzde kaldı masumluklarımız. Masumluğumu da alıp gidiyorum. Gün/Ah’larımı sana bırakıyorum…
Gidiyorum; çünkü kalmanın bittiği bir yerdeyim.
Deniz taşıyor ceplerimden artık,
Ağırlık çekiyor beni…
Gidiyorum !...
Sana kalamadığım yerden, Kendimde ölmeye gidiyorum…!
Hangimizin önce gittiğinin bir anlamı yoktu, gittikten sonra. Kalan da giden kadar suçludur çünkü. Bu gidişin ardından; karaya vuran balık gibiydi duygularım. Can çekişiyor ve pulları dökülüyordu. Yoldan gelip geçen insanlar dökülen pullarıma bakarken ne kadar da zavallıydım. Ne kadar da yarımdım. Değişen bir şey olmamıştı aslında, yarımlığım biraz daha belirginleşmişti işte. Senden önce olduğu gibiydi her şey. Ama şimdi senden önceki zamanı hatırlamıyorum. Seninle ikinci kez geldiğim dünya’dan, sensiz ayrılacaktım.
Pullarımın ışığı aydınlatırken caddeyi, sokak lambası gibi, kendi içimi aydınlatamıyordum. Bu karanlık kulakları sağır edecek kadar sessizdi. Karanlık yapayalnızdı ve bir tek benim başıma gelmiş gibiydi. Hani diyordum ya; “Ben bu karanlığın içinde kaybolan ışığımı arıyorum” artık arayamıyorum bile. Arayan yüreğim kanatlanıp uçtu çoktan, ardından. Ben peşinden koşamayacak kadar güçsüzdüm. Kaldırımlara düşen pullarımın arasında kayboluyordum, aslında bu çok da istediğim bir sondu. Kız kulesine asmaya gerek kalmamıştı kendimi, sessizce süzülüp gidecektim, kirli adımların arasından, dalgaların vurduğu, kaldırımlardaki kirli sularla birlikte. Karışacaktım sonunda denize.
Bazen beklemek de yoruyor,
Çünkü gelmeyeceğine eminim artık…
Sen; içimden konuşmalarımı bile bilirken, şimdi çığlıklarım bile duyuramıyor sesimi sana. Suç benim miydi? Duyuramadığım için, yoksa senin miydi duyamadığın için. Bilemedim. Bilmelerin anlamını yitirdiği yerdeyim. Anlamsız günler geçiriyorum, hepsi birbirine benzeyen ve birbirini kovalarcasına geçen günler. Ne zaman son bulacak bu bilmiyorum. Ama gidiyorum işte…
Sana kaldığım yerden gidiyorum,
Senin olduğum yerden…
Dokunduğun yerden ölüyorum…
Gözlerim çekiliyor, Ruhum uçuşuyor gökyüzünde, kelebekler kadar sessizim. Yanımdan geçen insanlar topluluğu fark edemiyor beni. O kadar sessiz ve o kadar küçüğüm. Küçüldüm senden sonra çünkü, yarımlaştım, azaldım. Şimdi de bitmek üzereyim. İçimden havaya üflediğim sessiz melodilerim var bir tek. Dalga sesleri daha konuşkan benden. Onlar konuşuyor, ben içimden cevap veriyorum. Azaldım dedim ya, gücüm yok işte, tek başıma konuşmaya…
Kız kulesi’nin tam da karşısına ne düş’ler düştü kim bilir. En iyi bu kaldırımlar bilir, bir de kayalar. Ceplerimde çakıl taşları; sensizlik kadar ağırlık veriyor artık. Teker teker denize bırakıyorum. Fırlatamıyorum, kolumu kaldıracak gücüm de yok oldu senden sonra. Sadece bırakıyorum taşları, bazen de itiyorum sessizce. Göçmen kuş sürüleri sana yazdıklarımdan şekil oluşturuyorlar gökyüzünde. Bana mı öyle geliyor? Gökyüzüne yazsam dolar belki…
Ödünç gelmiştin bana, yine atlayıp vapura gidecektin. Ödünç de olsa bende kal istedim. Kalamadık birbirimize. Senden uzaklaştırırken beni zaman, kendime azalıyordum, sana çoğaldığım gibi. Masum olmayan şehirden, masum insanlar bekliyorduk, masum değildik. Küçüklüğümüzde kaldı masumluklarımız. Masumluğumu da alıp gidiyorum. Gün/Ah’larımı sana bırakıyorum…
Gidiyorum; çünkü kalmanın bittiği bir yerdeyim.
Deniz taşıyor ceplerimden artık,
Ağırlık çekiyor beni…
Gidiyorum !...
Sana kalamadığım yerden, Kendimde ölmeye gidiyorum…!