Salçalı ekmek..

Konu sahibi son olarak 1 gün önce görüldü
Fırat karikatürlerinde sıkça gördüğüm olmazsa olmazlarından.. Daha önce hiç yemediğim lezzet..
 
Çoğunluk çok sevdiğini söyler ama ben sevmem. Çocukluğun vazgeçilmezlerindenmis.:T:
 
Altına yağ sürersek dahada güzel bir lezzet :D
 
Dar vakitlerin atıştırmalığı olabilir. Ekmek ve salçanın niteliği de önemlidir.
Tostu sadece salçalı ise sevmem bu iki lezzetin buluşmasından.
 
Nasil severim :p
Bizim evde kahvaltilar da mutlaka olur salça, acika vs vs​
 
Sadece kaşarlı tostun içinde severim
 
ketcapli hamburger icin salcali eppek seven erkekleri uzdunuz kizlar
 
dogdugum yerde pek yapılmaz ama yaşadığım şehirde arkadaşlar senelik izin alıyorlar salça yapmak için eh işte bende arada getirdiklerinde yiyorum
 
Salcali ekimek trenleri :)
birgun birgun bir cocuk eve de gelmis kimse yok
cocukken yedim sadece
 
Ogrencilikte bursun bitmesi ile baslanirdi bu olaya :D
Guzeldir tadi mis gibidir.
Salcali yumurta da harikadir ayrica o da geldi bak aklima :D
 
Okuldan kaçmıştık bir defa , ders zili de çalmıştı zaten, geri dönemezdik. Necati’nin her zamanki gibi önlüğünün kolları kirliydi.
Muzaffer’in önlüğünün ise tek yakası sökük bir şekildeydi. Benim önlüğüm de tozdan görünmeyecek hale gelmiş neredeyse.
Annem beni gene paylayacak akşam..
Tüm gün okulun toprak zemininde top oynamak, sağa sola koşuşturmak, haylazlık etmek kolay değildi ki ama,ne yapabilirdim. kirlenecekti işte.

Necati ,tam bir oyun canavarıydı. Her okuldan kaçışımızda olduğu gibi yine atari salonuna gidelim diye tutturdu. Muzaffer ise madem kaçacaktık Recep’e neden haber vermedik? Onu bekleyelim onu da alalım diyordu.
Benim ise derdim başkaydı: Veysel öğretmen topumu patlatmıştı. Alt tarafı 5 dakika takmıştık oysa derse.
Ne kadar melun bir herif şu Veysel Öğretmen, hiç sevemedim kendisini. O da beni sevmemiş olacak ki ,babama zor bela aldırdığım topumu hiç düşünmeden, ilk fırsatta patlatmıştı.
Eh Veysel Öğretmen ! Seninki de iş mi yani ?

Bu düşüncelerden sıyrılıp Muzaffer ve Necati’ye kulak verdim tekrar. Sonunda Recep’i de bekleme konusunda hemfikir olmuştuk. Zaten ders başlayalı da 15 dakika olmuştu bile. Hemen okulun biraz aşağısındaki parkta, duvarın dibinde oturuyorduk. Madem bekleyecektik bari oyun oynayalım, başka derdimiz mi var sanki?
Toprak zemine bir üçgen çizdik, en değerli misketlerimizi içine koyduk ve oynamaya başladık.
Ben bu oyunda çok iyiydim ama sınıfımızın en haylaz öğrencisi Cenk, hepimizi üterdi bu oyunda . Neyse ki o yoktu şu an , Necati ve Muzaffer’i kolayca üttüm ama mızıkçılık çıkardılar. Biraz dalaştıktan sonra teneffüs zili çalmıştı nihayet.
Muzaffer, Recep’i almak için okulun bahçesine gitmişti bile. Zaten Recep’te muhtemelen bizi arıyordur, kaçtığımızı da çoktan anlamıştır ve biraz da sinirlenmiştir bize. Neyse canım, onu da bekledik ya.
Muzaffer ve Recep okulun demir parmaklı kapısından görünmüşlerdi nihayet, artık ekibimiz tamamdı.
Önce Selimiye camii’nin oralarda dolandık durduk boş boş. Öğlen olmuştu ve beslenme çantalarımız sınıfta kalmıştı.
Harçlıklarımızı gözden geçirdik ve 2 tane simit alıp paylaştık hemen. Simitlerimizi de yedikten sonra atari salonuna geçtik hemen. Jetonlarımız bitene kadar Mustapha (Cadillac And Dinosaurs) oynadıktan sonra mahalledeki boş arsaya doğru yol aldık.

Saat zaten ikindi vakti olmuştu, okulun dağılmasına fazla da kalmamıştı. Sınıf öğretmenimiz Hikmet öğretmen, okuldan kaçtığımız için yarın kulaklarımızı çekecekti kesin. Çok kızıyordum kulaklarımızı çekmesine. Cenk, çok haylaz olduğu için onun kulaklarını çok çekiyordu. 1. Sınıftan itibaren kulaklarının çekilmesinden dolayı 5. Sınıfta kepçe kulak olmuştu Cenk. Ya bizim de öyle olursa? Amaan kaçmıştık bir kere, göze almıştık.

Boş arsada oynamak çok güzeldi. Önce çimlere oturduk ve futbolcu kartlarımızı çıkartıp birbirimize koleksiyonlarımızı gösterdik. Recep’in kartları daha fazlaydı ve onun futbolcu kartı koleksiyonunu kıskanıyorduk hep.
Boş arsada devasa bir dut ağacı da vardı. Yine karnımız acıkmaya başlamıştı ve yanımızda ne para kalmıştı ,ne de yiyecek bir şey vardı. Dut ağacının en yüksek noktasına bakmaya çalıştığımda gökyüzünü görüyordum. Ne kadar da güzeldi gökyüzü..

Hemen dut ağacına tırmandık hepimiz, bir yandan yiyip ,bir yandan da dutları birbirimize fırlatıyorduk. Recep çok iyi nişancıydı ; hepimizin kafasına isabet ettiriyordu. Gülüyorduk, eğleniyorduk, mutluyduk..

Nihayet okul dağılmıştı artık. Mahalledeki arkadaşlarımız da gelmişti. Herkes koşarak boş arsaya geliyordu. Cep telefonumuz yoktu ama buluşmalarımız asla aksamazdı.
Hemen taşlardan kalelerimizi oluşturduk ama İlkay eksikti. O olmadan olmazdı. Hemen oturduğu evin sokağına gittik ,kapının önünde bağırmaya başladık. Önce Selma teyze çıktı cama, ‘’çocuklar, yemek yesin gelecek’’ ama İlkay dinler mi? Selma teyzenin pencereye çıkmasını fırsat bilip hemen kaçmıştı sokağa.
Selma teyze arkamızdan bağırıyordu ama kimin umurundaydı ki? Bizim daha önemli bir işimiz vardı, top oynamak!

Her yer çocuk sesiydi, her yer cıvıl cıvıldı. Sağda solda koşuşturan çocuklar, kapıların önlerinde oturan kadınlar, yakar topu, ip atlama oynayan kızlar..
Ne kadar da güzeldi her şey..

Maçımızı da yaptıktan sonra boş arsada duvar dibine oturmuştuk. Her yerimiz çamur, kir içindeydi ;Kan ter içinde kalmıştık. Camiinin bahçesine gidip çeşmelere ağızlarımızı dayayıp kana kana su içtik. Sonra sokağa geldik yine. Bisikletli ile dondurmacı gelmişti. Bir yandan da basmacı sokağı inletiyordu.
Tüm çocuklar dondurmacının etrafını sarmıştı bile. Biz de koşa koşa gittik. İlkay’da para vardı, harçlığını harcamamıştı. Hepimiz birer külah dondurma altıktan sonra ip atlayan kızlara satatıtık. Yakar topu oynayan kızların toplarını alıp kaçtık , anneleri kızınca geri verdik.

Gün batıyordu artık mahallede. Annem 2. kattaki evimizin penceresinden çıkmış bana bağırıyor, yemek için eve çağırıyordu: ‘’Hadi , akşam ezanı okundu artık!’’ ama benim eve gitmeye niyetim yoktu ki, hem bilgisayar denen şey de yoktu evde, zaten olmasındı.
Biz böyle daha güzel zaman geçiriyorduk.

Gün batıyor, gökyüzü kızıl.. Ne kadar güzel bir gökyüzü..
Annem pes etmişti artık. İçeriye girdi ve bana seslenerek sepeti iple uzattı aşağı. Çok acıkmıştım aslında ama eve gitmek de istemiyordum. Hemen koşarak aldım sepetin içindeki salçalı ekmeği, tadı muhteşemdi..

Çocuktum daha ben, çok mutluydum. tek derdim, sorunum eğlenmekti. Akşam harika yemeklere ,jtiyacım yoktu; salçalı ekmek doymama yetiyordu..

Şimdi ,hayat gün geçtikçe anlamını yitiriyor, oturduğum sokağa geldiğimde derin bir sessizlik hakim oluyor, sahip olmak istediklerimin peşinde tükeniyorum, sahip olduklarımın da esiri oluyorum, zaman arkamdan koşarcasına geliyor artık.

Gökyüzüne baktığımda sıradan bir görüntüden başka bir şey görmüyorum artık.
Oysa eskiden, ben çocukken, gökyüzü en kadar da güzeldi..
 
Az kalsın kitap olacakmış ya :)
Benim gece nöbete kalmam bu adama yaramıyor, anıları depreşiyor.d
 
Bence de ama haftada bir gün idare edeceğiz artık : )))
 
Geri