Mueddeb
Platin Üye
-
- Katılım
- Şubat 19, 2014
-
- Mesajlar
- 16,478
-
- Tepkime puanı
- 209
-
- Puanları
- 323
-
- Konum
- Evden
Bülent Küçükaslan
13 yıldır omurilik felci nedeniyle tekerlekli sandalye kullanıyorum. Bugüne dek sakatlar arasında gördüğüm belki de en hararetli ve duygusal tepkilere neden olan tartışma sakat-engelli-özürlü kelimelerinden hangisinin kullanılacağına dairdir.
Bazı arkadaşlarımız bu kelimelerden birini tercih edip
diğerlerinden hem rahatsız oluyor hem de duyduklarında bunu hakaret olarak algılayıp
kırılıyor. Bazı arkadaşlarımızsa aralarında hiçbir fark olmadığını söyleyip
“bunlara takılmayalım
işimize bakalım” diye konuyu geçiştirmeyi tercih ediyor. Bazılarımızsa “Sözü kimin söylediği önemli. Söyleyen kişi hakaret amacı gütmüyorsa çok da takılmamak lazım” diyerek orta yolda kalmaya çabalıyor. Ama kim neyi tercih ediyor olursa olsun şu bir gerçek ki
bu konuda bir şeyler söylemeden edemiyoruz...
Ben
işte tam da bu içe işleyen algıdan
daha doğrusu
söz söylemeyi tetikleyen provokatif yanından dolayı bu tartışmanın sakatlık konusunu politik alana taşımak için önemli bir fırsat yaratabileceğine inanıyorum. Zira bu kelimelerin toplumsal süzgeçten geçip bir sosyal role ve oradan da hitaba dönüşme süreci ile
o süzgeçten param parça halde dökülen bizlerin dönüp o kevgire bakışımızın
maruz kaldığımız dayatmaları fark edişimizin
bu ahmakça kurgulara karşı bilinçlenmemizin aynı anda görünür kılınabileceğini düşünüyorum.
Ya da şöyle söyleyeyim: “sakat”dan “özürlü”ye
oradan da “engelli”ye geçiş öyle masum bir değişiklik değil. Bu süreç bir yandan bedenlerimiz üzerindeki iktidarın ana hatlarına işaret ederken
bir yandan da “Engelliler”i postmodern kapitalizmin sakatları* olarak raflara diziyor! Onun için
bu kelimelere hak ettiği politik anlamları yüklememizin ve bizlere dayatılan kurgulara karşı politik bir tavır alış olarak “grubumuzun adını koymanın” anlamlı olacağını düşünüyorum.
Bu bağlamda neden Özürlü veya Engelli değil de Sakat kelimesini tercih ettiğimi izah etmeye çalışacağım...
Özür(lü)
Özür
“Bir kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep
mazeret” olarak tanımlanıyor. Yani bir pişmanlık
bir mahcubiyet var bu “Özürlü”nün temelinde: “Kusura bakmayın ne olur
sakatım
büyük bir kusurum var
hoş görün” denmiş oluyor. Ayrıca bir şeyi "özürlü" olarak nitelediğimizde (ki bu toplumsal algıda meta’yı çağrıştırıyor)
o şeyin değerini başka bir "bütün”le kıyaslamış ve o "özürlü/eksik/hatalı şey"i de değersizleştirmiş oluyoruz.
Kendi varlığımı değersizleştiren (tersten okursak “Normal”i yaratan
sağlam bedenleri “normal” olarak belleten ve sadece onu değerli sayan)
bu da yetmiyormuş gibi varlığım için sağlamlardan hoş görü beklememi vazeden bu kelimeyi sevmiyorum ve reddediyorum. Bedenim bir kusur değil! Arkamdan bakıp sadece kamburumu görüyor ve fısıldayarak yanınızdakine bir şeyler söylüyorsanız
kusura bakmayın ama
sizin için sadece üzülebilirim. Ha
bir de özür dilemek isterseniz bir gün
bunu kabul edebilirim.
Engel(li)
Engel
“Bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep
pürüz” olarak tanımlanıyor. Yani burada da sorumluluk bedene yükleniyor. Bir şeyler gerçekleştirebilmek lazım (bu çok önemli!) ve/fakat “engel”i olan sakatlar bunu yapamıyor! Peki
ne oluyor bu durumda? Her şeyden önce “normal” denen şey bedenine söz geçirebilmek ve koşmak
zıplamak
uzanmak
görmek
işitmek
zıpkın gibi olmak
yorulmamak şeklinde kodlanıyor. Bu kurguyu kabul ettikten sonra iş geliyor “sakatlığı engel olduğu için” bunları eyleyemeyenlerin değersizleştirilmesine. Buradan sonra oraya sıçramak kolay: Merdiven çıkabilmek lazım
ayakları sakat olduğu için bunu yapamıyorsa biri
o engellidir (Yazık). Önünüzde iki seçenek var
ya sorunlu bedeninizi tamir ettirecek ya da bu eksiklikle yaşamaya alışarak “merdivenin dibinde” dolanacak ve orada olan her neyse onunla yetineceksiniz.
Bir şeyleri yapıp etmeye bir değer atfedip
sonra onu yapamayan/edemeyen kişiyi o eyleyememek üzerinden anlamlandırmak çok kurnazca! Hem “neden o merdiven var?” sorusunu unutturup toplumsal sorumluluğu yok saydırıyor
hem de kendi bedeniyle sorunlu hale getirilen insanların “ne oluyoruz” diyerek kafasını kaldırmasının önüne geçiliyor. Ve tabii bu da yetmiyor... Taştan su çıkaran kapitalizm
“Kaderin üstünüze boca ettiği engelinizi aşabilirsiniz. Bunun için reçetelerimiz ve ürünlerimiz var! Hey
sağlamlar... Sizler de bu kader kurbanlarına yardım etmelisiniz” diyerek
sakatları müşteri haline sokuveriyor.
Tüm bu nedenlerden ötürü postmodern kapitalizmin sakatı olmayı da reddediyorum. Elde kalıyor “sakat”.
Sakat
“Vücudunda hasta veya eksik bir yanı olan” şeklinde tanımlanmış. Bence içinde sorunlu yanlar olsa da (Bir gözü olan kişi ne hastası? Peki ya elinde 6 parmağı olan kişinin eksiği ne? Kim neye göre tam? Tam denen şeyi kim belirliyor?..) tanım özünde sade bir hâl tespiti içeriyor denebilir. İyi niyetli bir bakışla bu tanım için
“kişinin bedeninde kontrolünde olmaksızın var olan alışılagelmişin dışındaki fiziksel veya ruhsal durum” diyebiliriz. Burada Özürlü ve Engelli’ye kıyasla bir değer biçme yok
bahane uydurma yok
hiyerarşi yok
dışlama yok.
Hasılı
yeri geldiğinde “Sakat Bülent” diye anılmam gayet güzel. Evet
sakatım
bu kadar basit.
Ama Sakat kelimesini sahiplenmemi sağlayan çok önemli bir şey daha var... O da bu kelimenin çağrıştırdığı bedenin
insanlar tarafından “düşük
döküntü
ürünün düşük nitelikli olanı” olarak kabul ediliyor olması. Yani benim bedenim sağlamların gözünde böyle! Döküntü. Değersiz.
Yanılıyorlar! Sakat bedenim en az onlarınki kadar güzel
onların kendilerini sevdiğinden daha çok seviyorum kendimi. Birbirinden farklı sonsuz sayıda beden olduğunu ve herkesin birbirinden farklı hissettiğini biliyorum. Gerçek özgürlüğün kurgulanmış ve aslında hiç var olmayan beden kalıplarından kurtulmak olduğunu
aynaya bakıp kendime burun kıvırmamın ne kadar aptalca olduğunu ve yaşamı ne kadar dayanılmaz kıldığını da biliyorum. Kendine yabancılaşmış insan şu kısacık yaşamdan keyif alabilir mi?
Kilomdan
burnumdan
sırtımdan
belimden
bacaklarımdan huzursuz oluyorsam
yaşamımın aslında kendi ellerimde olmadığını da kabul etmiş olurum. Ben o kadar ahmak değilim. Onun için
Sakat güzeldir ve Sakatlık politiktir.
13 yıldır omurilik felci nedeniyle tekerlekli sandalye kullanıyorum. Bugüne dek sakatlar arasında gördüğüm belki de en hararetli ve duygusal tepkilere neden olan tartışma sakat-engelli-özürlü kelimelerinden hangisinin kullanılacağına dairdir.
Bazı arkadaşlarımız bu kelimelerden birini tercih edip
Ben
Ya da şöyle söyleyeyim: “sakat”dan “özürlü”ye
Bu bağlamda neden Özürlü veya Engelli değil de Sakat kelimesini tercih ettiğimi izah etmeye çalışacağım...
Özür(lü)
Özür
Kendi varlığımı değersizleştiren (tersten okursak “Normal”i yaratan
Engel(li)
Engel
Bir şeyleri yapıp etmeye bir değer atfedip
Tüm bu nedenlerden ötürü postmodern kapitalizmin sakatı olmayı da reddediyorum. Elde kalıyor “sakat”.
Sakat
“Vücudunda hasta veya eksik bir yanı olan” şeklinde tanımlanmış. Bence içinde sorunlu yanlar olsa da (Bir gözü olan kişi ne hastası? Peki ya elinde 6 parmağı olan kişinin eksiği ne? Kim neye göre tam? Tam denen şeyi kim belirliyor?..) tanım özünde sade bir hâl tespiti içeriyor denebilir. İyi niyetli bir bakışla bu tanım için
Hasılı
Ama Sakat kelimesini sahiplenmemi sağlayan çok önemli bir şey daha var... O da bu kelimenin çağrıştırdığı bedenin
Yanılıyorlar! Sakat bedenim en az onlarınki kadar güzel
Kilomdan