Futbolcu
Gümüş Üye
-
- Katılım
- Ekim 25, 2016
-
- Mesajlar
- 7,739
-
- Tepkime puanı
- 77
-
- Puanları
- 303
-
- Yaş
- 46
-
- Konum
- SAMSUN
RUH
İnsan beden ( vücut) ve ruhun birleşiminden oluşur. Beden et ve kemik olan aslı toprak olup, topraktan gelen kimyasal ve fiziksel değişime uğramış proteinler sayesinden yaşayan ölünce yine toprak olacak olan bir kompleks yapıdır. Ruh ise Allah’tan gelen, vücudu canlı, gören, hisseden kılan ilahi bir hediyedir.
Ruhun Varlığının İspatı :
1- Diş var, diş doktoru da vardır. Ruhta vardır ki ruh doktoru da vardır. Bilimin olmayan bir şeyin doktorunu icat ettiğini iddia edebilecek biri var mı...?
2-Ölü bir insan düşünelim. Eli, kolu, beyni, gözleri, kalbi... vücudu tam olarak yerindedir. Bu insana fıkra anlatsak, bilmece sorsak, korkunç hikayeler anlatsak, hüzünlü olaylar anlatsak ... bir tepki verir mi bu ölü insan?
Canlı iken her fıkraya gülen, hüzünlü her olaya üzülen , korkan-sevinen üzülen bu insana ne olmuştur. Daha doğrusu can alıcı soru şu : Ölürken insandan eksilen nedir ki o olmayınca neşe, sevinç, hüzünde ... olmuyor. İşte o ruhtur.
Bazıları kalp çalışmıyor kan dolaşımı duruyor, beyin faaliyetlerini sona erdiriyor o nedenle insan gülmüyor ... diyebilir. Onlara şunu sormak lazım. Tüm bunların sona ermesine neden olan vücuttan ayrılan, vücudun pilini bitiren nedir ? çünkü iri bir adama bakıyoruz ayağı taşa takılıp yere düşüyor beyin kanamasından ölüyor. Küçük bir bebek apartmanın 5. Katından düşüyor burnu bile kanamıyor, yaşıyor. Normalde vücutlarının sağlamlığına bakınca tersi olması gerekir. Demek ki insanları yaşatan beden ve onun işlevleri değildir. Bunlar hayatta olmanın göstergeleridir. Hayat nedeni, yaşatan ruhtur. Ruh çıkınca bu göstergelerde işlevlerini yitirirler.
Demek ki duygularımızı var eden, hissiyatın kaynağı olan ruhtur. Yoksa sevinme, üzülme, fikir, düşünce... gibi kavramları, kuru bir vücut organları arasındaki elektrik akımı ile izah etmek imkansızdır. Ruhla duygu vardır. Ruh emaneti geri alınca, duygu, his, düşüncede... vücudu terk eter.
3- Yine bir ölü düşünelim : Gözleri vardır fakat göremez. Halbuki canlı gözü ile aynı gözdür ölünün gözü de .
Soru şudur : Ölürken bu insandan ne eksilmiştir ki gören gözler görmez olmuştur. Eksilen ruhtur, ruh gidence görmede sona erdiğine göre görende göz değil, ruhtur. Ruh gözleri bir pencere, bir periskop gibi kullanır ve dışarıyı seyreder .
Bazı insanlar görme olayını şöyle açıklarlar : Bakılan cisimden trilyonlarca ışık parçacığı göze gelir, göz bu ışık parçacıklarını kimyasal etkileşime sokar ve beyine bu ışık parçacıklarını elektrik akımı olarak gönderir. Görme olayı böylece vuku bulur.
Soru ve sorun şudur : Beyin hücresinde görme olayı bir elektron coşkusundan ibarettir. Beynimizin görme ile görevli merkezini binlerce kez büyütsek, karşımıza sadece hücre içinde belli noktalara yığılan elektron dizilimine rastlarız. Peki bu elektrik sinyallerini anlamlı görüntü şeklinde gören nedir ?
Beyin, göz zaten bu oyun içinde birer figürandır. Oyunu seyreden gören kimdir ?
Gören beyin ( et parçası, protein, yağ moleküllerini ) olamaz. Gözden gelen elektronları anlamlı görüntüye beynimiz dönüştürür ama beyin hem ekran hem göz
( izleyici ) olamaz. Beyin televizyondur, kendi yaptığı görüntüleri kendi izleyemez. O halde beyin elektron sinyallerini tv gibi görünür kılar, ruhta o TV’yi seyreder.
Ruh vücuttan ayrılınca, oyun devamda etse seyreden kimse kalmadığı için göz görme işlemindeki fonksiyonunun önemini kaybeder görmeye aracı olma hali sona erer.
Kendimize soralım : “Ben, dediğimiz varlık kimdir ? Et-kemik, yağ, protein yığını olan bu beden kendi kendine ben deyip düşünüp, görüp sevinip üzülebilir mi? Et yığını kendine ben diyebilir mi ? O halde kendine ben diyen bedenimiz değil ruhumuzdur.
(Bir ben vardır benden içeru )
Her şeyden önce, ruhun yokluğunu ispat etmek, varlığını ispat etmekten daha zordur; hattâ imkânsızdır. İnsan, bir çok varlık değerlerine gözünü yumarak “yoktur” diyebilir belki ama, bunun ispâtını yapamaz; yapmaya kalksa, kimseyi, hattâ eğer akl-ı selîm sahibiyse kendisini bile iknâ edemez. Zîrâ en ilkelinden, en medenîsine kadar bütün beşeriyet kendisini yalanlar. Başta İslâmiyet olmak üzere bütün dinler kendisini tekzip eder. Başta psikoloji olmak üzere bütün ruh bilimleri kendisine güler geçer. Dahası, ruhun varlığını pozitif ilimler de tanımak zorundalar. Söz gelişi biyoloji veya tıp ilimlerinin, ruhu devre dışı bırakarak ölümü îzah etmeleri mümkün mü?
İslamda Ruh
Ruhun mevcudiyeti hakkında Kur’ân’da ve Kur’ân peygamberi Hazret-i Muhammed’in (asm) hadislerinde hiç şüphesiz deliller vardır. Kur’ân, rûhu şu âyetle bildirir: “Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: ‘Rûh, Rabb’imin emrindendir. Bu hususta size pek az bir ilim verilmiştir.’”
Peygamber Efendimiz de (asm) bir hadislerinde insanın yaratılış evresini ve bu esnada ruhun verilişini şöyle beyan eder: “Sizler yaratılış başlangıcında ana rahminde kırk günde toplanırsınız. Sonra ikinci kırk gün içinde katı bir kan pıhtısı olursunuz. Sonra bir diğer kırk gün içinde de mudga (bir tutam et parçası) olursunuz. Bundan sonra Allah bir melek gönderir ve ona dört kelimeyi yazmasını emreder. Meleğe, onun amelini, rızkını, ecelini, mutlu mu, mutsuz mu olacağını yaz, denilir. Sonra ona ruh üflenir.”
Îman esaslarımız içinde yer alan “Meleklere îman” akîdesi, esasen ruhun varlığına inanmamızı da kapsar. Nitekim Kur’ân Cebrâil’i bazı âyetlerde “rûh” olarak niteler3; meleklerle rûhu aynı kefede tavsif eder: “Melâike ile rûh o gece içinde yer yüzüne inerler.”
Bu verdiğimiz âyetleri rûhun, melâikenin ve Haşrin “bekâsına” tahsis ettiği Yirmi Dokuzuncu Söz’de tefsir eden Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî, konuyla ilgili olarak pozitif değerlere de bir hayli gönderme yapmaktadır. Melâike’nin ve rûhâniyâtın varlığını ispat ile başladığı Mukaddime’yi, melek ve rûh kavramının ne kadar mâkul ve lâzım olduğunu ispat ettiği Esas’lar takip etmekte; melekleri, cinleri ve ruhları kavram olarak aynı kategoride temellendirmektedir.
Meleklerin vücudu ve rûhânîlerin sübûtu ile ilgili bütün akıl ve nakil ehlinin ittifak ettiğini bildirdiği İkinci Esas’ta Bedîüzzaman Hazretleri, en maddeperest felsefecilerin dahî, varlıkların her bir nev’inde var olduğuna hükmetmek zorunda kaldıkları “mücerret rûhânî mâhiyet”in, gerçekte “melâike”den ibâret olduğunu; yalnız yanlış olarak “on akıl” veya “kuvve-i sâriye”, yani “cereyan eden kuvvetler” tarzında isimlendirdiklerini vurgular.
1- İsrâ Sûresi, 17/85
2- Buhârî, Bed’il-Halk, 1324
3- Nebe’ Sûresi, 78/38
4- Kadir Sûresi, 97/4
5- Sözler, s. 470
6- Sözler, s. 477
İnsan beden ( vücut) ve ruhun birleşiminden oluşur. Beden et ve kemik olan aslı toprak olup, topraktan gelen kimyasal ve fiziksel değişime uğramış proteinler sayesinden yaşayan ölünce yine toprak olacak olan bir kompleks yapıdır. Ruh ise Allah’tan gelen, vücudu canlı, gören, hisseden kılan ilahi bir hediyedir.
Ruhun Varlığının İspatı :
1- Diş var, diş doktoru da vardır. Ruhta vardır ki ruh doktoru da vardır. Bilimin olmayan bir şeyin doktorunu icat ettiğini iddia edebilecek biri var mı...?
2-Ölü bir insan düşünelim. Eli, kolu, beyni, gözleri, kalbi... vücudu tam olarak yerindedir. Bu insana fıkra anlatsak, bilmece sorsak, korkunç hikayeler anlatsak, hüzünlü olaylar anlatsak ... bir tepki verir mi bu ölü insan?
Canlı iken her fıkraya gülen, hüzünlü her olaya üzülen , korkan-sevinen üzülen bu insana ne olmuştur. Daha doğrusu can alıcı soru şu : Ölürken insandan eksilen nedir ki o olmayınca neşe, sevinç, hüzünde ... olmuyor. İşte o ruhtur.
Bazıları kalp çalışmıyor kan dolaşımı duruyor, beyin faaliyetlerini sona erdiriyor o nedenle insan gülmüyor ... diyebilir. Onlara şunu sormak lazım. Tüm bunların sona ermesine neden olan vücuttan ayrılan, vücudun pilini bitiren nedir ? çünkü iri bir adama bakıyoruz ayağı taşa takılıp yere düşüyor beyin kanamasından ölüyor. Küçük bir bebek apartmanın 5. Katından düşüyor burnu bile kanamıyor, yaşıyor. Normalde vücutlarının sağlamlığına bakınca tersi olması gerekir. Demek ki insanları yaşatan beden ve onun işlevleri değildir. Bunlar hayatta olmanın göstergeleridir. Hayat nedeni, yaşatan ruhtur. Ruh çıkınca bu göstergelerde işlevlerini yitirirler.
Demek ki duygularımızı var eden, hissiyatın kaynağı olan ruhtur. Yoksa sevinme, üzülme, fikir, düşünce... gibi kavramları, kuru bir vücut organları arasındaki elektrik akımı ile izah etmek imkansızdır. Ruhla duygu vardır. Ruh emaneti geri alınca, duygu, his, düşüncede... vücudu terk eter.
3- Yine bir ölü düşünelim : Gözleri vardır fakat göremez. Halbuki canlı gözü ile aynı gözdür ölünün gözü de .
Soru şudur : Ölürken bu insandan ne eksilmiştir ki gören gözler görmez olmuştur. Eksilen ruhtur, ruh gidence görmede sona erdiğine göre görende göz değil, ruhtur. Ruh gözleri bir pencere, bir periskop gibi kullanır ve dışarıyı seyreder .
Bazı insanlar görme olayını şöyle açıklarlar : Bakılan cisimden trilyonlarca ışık parçacığı göze gelir, göz bu ışık parçacıklarını kimyasal etkileşime sokar ve beyine bu ışık parçacıklarını elektrik akımı olarak gönderir. Görme olayı böylece vuku bulur.
Soru ve sorun şudur : Beyin hücresinde görme olayı bir elektron coşkusundan ibarettir. Beynimizin görme ile görevli merkezini binlerce kez büyütsek, karşımıza sadece hücre içinde belli noktalara yığılan elektron dizilimine rastlarız. Peki bu elektrik sinyallerini anlamlı görüntü şeklinde gören nedir ?
Beyin, göz zaten bu oyun içinde birer figürandır. Oyunu seyreden gören kimdir ?
Gören beyin ( et parçası, protein, yağ moleküllerini ) olamaz. Gözden gelen elektronları anlamlı görüntüye beynimiz dönüştürür ama beyin hem ekran hem göz
( izleyici ) olamaz. Beyin televizyondur, kendi yaptığı görüntüleri kendi izleyemez. O halde beyin elektron sinyallerini tv gibi görünür kılar, ruhta o TV’yi seyreder.
Ruh vücuttan ayrılınca, oyun devamda etse seyreden kimse kalmadığı için göz görme işlemindeki fonksiyonunun önemini kaybeder görmeye aracı olma hali sona erer.
Kendimize soralım : “Ben, dediğimiz varlık kimdir ? Et-kemik, yağ, protein yığını olan bu beden kendi kendine ben deyip düşünüp, görüp sevinip üzülebilir mi? Et yığını kendine ben diyebilir mi ? O halde kendine ben diyen bedenimiz değil ruhumuzdur.
(Bir ben vardır benden içeru )
Her şeyden önce, ruhun yokluğunu ispat etmek, varlığını ispat etmekten daha zordur; hattâ imkânsızdır. İnsan, bir çok varlık değerlerine gözünü yumarak “yoktur” diyebilir belki ama, bunun ispâtını yapamaz; yapmaya kalksa, kimseyi, hattâ eğer akl-ı selîm sahibiyse kendisini bile iknâ edemez. Zîrâ en ilkelinden, en medenîsine kadar bütün beşeriyet kendisini yalanlar. Başta İslâmiyet olmak üzere bütün dinler kendisini tekzip eder. Başta psikoloji olmak üzere bütün ruh bilimleri kendisine güler geçer. Dahası, ruhun varlığını pozitif ilimler de tanımak zorundalar. Söz gelişi biyoloji veya tıp ilimlerinin, ruhu devre dışı bırakarak ölümü îzah etmeleri mümkün mü?
İslamda Ruh
Ruhun mevcudiyeti hakkında Kur’ân’da ve Kur’ân peygamberi Hazret-i Muhammed’in (asm) hadislerinde hiç şüphesiz deliller vardır. Kur’ân, rûhu şu âyetle bildirir: “Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: ‘Rûh, Rabb’imin emrindendir. Bu hususta size pek az bir ilim verilmiştir.’”
Peygamber Efendimiz de (asm) bir hadislerinde insanın yaratılış evresini ve bu esnada ruhun verilişini şöyle beyan eder: “Sizler yaratılış başlangıcında ana rahminde kırk günde toplanırsınız. Sonra ikinci kırk gün içinde katı bir kan pıhtısı olursunuz. Sonra bir diğer kırk gün içinde de mudga (bir tutam et parçası) olursunuz. Bundan sonra Allah bir melek gönderir ve ona dört kelimeyi yazmasını emreder. Meleğe, onun amelini, rızkını, ecelini, mutlu mu, mutsuz mu olacağını yaz, denilir. Sonra ona ruh üflenir.”
Îman esaslarımız içinde yer alan “Meleklere îman” akîdesi, esasen ruhun varlığına inanmamızı da kapsar. Nitekim Kur’ân Cebrâil’i bazı âyetlerde “rûh” olarak niteler3; meleklerle rûhu aynı kefede tavsif eder: “Melâike ile rûh o gece içinde yer yüzüne inerler.”
Bu verdiğimiz âyetleri rûhun, melâikenin ve Haşrin “bekâsına” tahsis ettiği Yirmi Dokuzuncu Söz’de tefsir eden Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî, konuyla ilgili olarak pozitif değerlere de bir hayli gönderme yapmaktadır. Melâike’nin ve rûhâniyâtın varlığını ispat ile başladığı Mukaddime’yi, melek ve rûh kavramının ne kadar mâkul ve lâzım olduğunu ispat ettiği Esas’lar takip etmekte; melekleri, cinleri ve ruhları kavram olarak aynı kategoride temellendirmektedir.
Meleklerin vücudu ve rûhânîlerin sübûtu ile ilgili bütün akıl ve nakil ehlinin ittifak ettiğini bildirdiği İkinci Esas’ta Bedîüzzaman Hazretleri, en maddeperest felsefecilerin dahî, varlıkların her bir nev’inde var olduğuna hükmetmek zorunda kaldıkları “mücerret rûhânî mâhiyet”in, gerçekte “melâike”den ibâret olduğunu; yalnız yanlış olarak “on akıl” veya “kuvve-i sâriye”, yani “cereyan eden kuvvetler” tarzında isimlendirdiklerini vurgular.
1- İsrâ Sûresi, 17/85
2- Buhârî, Bed’il-Halk, 1324
3- Nebe’ Sûresi, 78/38
4- Kadir Sûresi, 97/4
5- Sözler, s. 470
6- Sözler, s. 477