Roman, Modern Çağ ve Kemal Tahir
Arsen Ceyhan
Kemal Tahir ükesinin ''modernlik ve çağdaşlık yolunun neresinde olduğunu'' sezinlemiş bir aydındı. Don Kişot'un modernliği, bize, dünyanın ''taklit'' kaideleri dışında anlaşılamayacağını göstermesindedir ( René Girard ). Romanları, Osmanlı Devleti'nin XIV. yyılda kuruluşundan XX. yyıla kadar Türk toplumunda bir Osmanlı sürekliliği arayışıdır. Osmanlı seçkin ve aydınlarının, XVIII. yyıl sonunda gözlemlenen donkişotvari düşüşleri, benzeşleşme sürecinin ve model arayışının başlangıcını teşkil eder.
Yaşadığımız bu dönem Batı dışı sanatın giderek Batı merkezine nazaran önem kazanmasıyla belirleniyor. Bilhassa roman sanatının Batı'da gerilediği bir gerçektir. Burjuva sınıfının ortaya çıkışının en özgül sanatı, aynı zamanda çöküşünün de habercisi olabilir mi? Nasıl oluyor da son 50 yılın en büyük romanları ''100 Yıllık Yalnızlık'' ( G. Marquez ), ''Terra Nostra'' ( C. Fuentes ), 'Pedro Paramo' ( J. Rulfo ) , 'Gece Cocuklari'' ( S. Rushdie ), ''Texaco'' ( P. Chamoiseau ), ''Esir Şehrin İnsanları'' ( Kemal Tahir) , ''Alephe'' ( J.L. Borges ) oluyor ? Batının çoktandır içine girdiği sosyal ve kültürel buhran, ve muhayilesindeki zayıflama bunun sebepleri olabilir mi ?
Roman Sanatı yorgun, solgun, nüktedan basit fikraya dönüşmüş, yüzeysel ve narsisik bir hal almış vaziyettedir. Benlik tatmin edici bu mekanizma o denli can sıkıntısındadır ki, can sıkmaktan başka birşey de beceremez. Batı romanı çok iyi bildiği rüyaya daldırma, seyahat ettirme kabiliyetini kaybetmiştir. Roman nüktedan özel yaşam hikâyesi safhasını da aşmış ve mide bulandırıcı ''gerçek temsil'' e ( reality show ) dönmüştür. Batı'da, romanın vardığı yer pek iç açıcı değildir; toplumun romana olan ihtyacı ve merakı kaybolmuş gibidir. Buna karşın roman, ''yaşanıp seyredilir'' bir eylence ürününe dönüşmüştür.
Bizim için teorik olarak yeni ve politik olarak esas olan, öznel köken ve başlangıç hikâyelerinin ötesinde, ve bilhassa kültürel farklılaşmalardaki eklemlenme süreçleri üzerine düşünmektir. Bu ''ikisinin arasında'' ki yer toplumun ne mânaya geldiğini sorgulayıcı karşı çıkışlara, özeleştirilere zemin hazırlamaktadır. Bazan bu ''ikisinin arasında'' ki yerlerde özgürlükler belirebilir. Büyük bir ihtimalle Türk kültürü gibi Doğu kültürleri kendilerine en çok yabancı olan ''roman sanatı'' nda, bu özgürlüğün nimetlerinden istifâde edebiliyorlar. Roman sayesinde potansiyel olarak varolan ögeler güncelle$ebiliyor. Yolunu şaşırmış, umutsuz, kıstırılmış ve birçok akıl dengesizliklerine, ruh hastalıklarına, kültürel şizofreni ve ihanetlere uğrayan insanın tüm varoluş biçimleri açığa çıkar. İçinde yaşadığımız zaman ve toplum, hala büyüleyici simgelerle kıyaslama ve hissiyatla hareket etmektedir. Ortak bir bilinç-altından kaynaklanan yaklaşımlara ve yeni zamanların ''modern'' kılığına girmiş bağnaz fikirlerine öncelik vermeye meyilliyiz. Bakış açılarımız sürekli bir biçimde, kültür bağnazlıklarının etkisiyle toplumsal ilişkilerin duygusallık çamuruna batmıştır. Bilincimizin büyülü ve bağnaz içeriği modern fikirlerin iç yapısına sızmış olduğundan, dünyayı tasvirimiz, biçimi bakımından modern, içeriği bakımından ise eskidir. Müşterek hafizamızın efsanevi dünyası, siyasi müesseselerin tarihi dünyasının diliyle konuşmaz. Ortak değerlere bağlı bir insan gurubunun ''uysal'' ferdinin, çağdaş modern toplumun ''sorumlu'' ve ''özerk'' ferdiyle alâkası yoktur.
Roman sanatının kaderi gariptir. Evvela gerileyen dinle, bilimin sınırları arasındaki büyülü bölgede, modernlikle doğuyor. Roman, bir ''dizi'' ve ''sorunsal'' değişiminin yansıması, nesnel değerlerin kamu sahasını terkedip içselleştiği, ferdin toplumla tezata düştüğü yeni bir dünyanın doğuşu oluyor. Bu bir anlamda hiyerarşik ve kapalı bir dünyanın yerini almakta olan, çatlamış ve çelişkili bir dünyanın hikâyesi. G. Lukacs' ın deyişiyle, roman 'tanrısız bir dünyanın destanı' oluyor.
Don Kişot okuduğu kitaplarla o denli kaygılı biri haline gelmiştir ki, bu yüzden okuduklarına dikkat etmez, dalgındir. Okuduklarından bu denli uzaklaşması, tamamen ''metin'' in içine düştüğü ve taklit sürecinin edebiyatını yaptığının belirtisidir. Batı dışı ülkeleri aydınlarının vaziyeti bu ''donkişotvari düşüş'' e benzerlikler gösterir. Diğer yandan şunu da biliyoruz ki, ''roman'' benzeşleşme modellerinin zayıflayıp kaybolduğu zaman doğuyor. Bu bağlamda Kemal Tahir (1910 – 1973) gibi birinin romanlarına gerektiği yeri vermek istiyoruz. Israrla, romancılığının diğer faaliyetlerinin ( tarih, sosyoloji vs ) üzerinde olduğunu vurgulamasının ne anlamı vardı ?
K. Tahir ükesinin ''modernlik ve çağdaşlık yolunun neresinde olduğunu'' sezinlemiş bir aydındı. Don Kişot'un modernliği, bize, dünyanın ''taklit'' kaideleri dışında anlaşılamayacağını göstermesindedir ( René Girard ). Roman tamamen içinden çıktığı toplumun yapılanmasına bağımlıdır. Romanı diyalektik bir tür olarak anlamak ve insan muhayilesine katkısını kavramak, romanın dünyayı belirlemek için sarfettiği çabaların biçimsel gerçekçilik tekniklerinin kullanımına bağlı olduğunu da anlamaktır. Don Kişot' un şövalye romanlarının kahramanlarına benzeşleşme teşebbüsünün gülünçlüğü sadece model imkansızlığı ışığı altında kavranabilir. Tam bu noktada K. Tahir'in önemi belirir. Zira Türk romanında bu meselenin taşını kaldıran ilk romancıdır. Romanları, Osmanlı Devleti'nin XIV. yyılda kuruluşundan XX. yyıla kadar Türk toplumunda bir Osmanlı sürekliliği arayışıdır. Bu herhangi bir köken veya kimlik arayışı değildir. Osmanlı seçkin ve aydınlarının, XVIII. yyıl sonunda gözlemlenen donkişotvari düşüşleri, benzeşleşme sürecinin ve model arayışının başlangıcını teşkil eder. Osmanlı Devletini dünya siyaset sahnesinden dışarı atan işte bu süreçtir.
Batı emperyalist güçlerinin desteğiyle Türkiye'de iktidarı ele geçiren asker-bürokratlar bu donkişotvari süreci başlattıkları gibi devam da ettireceklerdi . Bununla vurgulamak istediğimiz, K.Tahir romanının hala bugün, haykıran güncelliği ve aşılamamışlığını koruyan sorunsaldır. İkisi arasında kıstırılmış insanların dönüşümü romancı kaygılarının esasını oluşturuyordu. 'Esir Şehrin İnsanları', 'Kurt Kanunu', 'Köyün Kamburu' bunun mükemmel delilleridir. Bu romanlar, devamlı, biri donkişotvari düşüşle dayatılan, diğeri ise bin yıllık Bizans-Osmanlı tarihinden miras alınan iki dünyadan avare ''uyumsuz insan'' ı sorguluyor. K. Tahir'in büyük ustalığı romanlarında bu uyumsuz insanla, benzeşleşme sürecinin, yani batılılaşmanın, terkedilmesi imkanının deneyimini yapmasıdır. 'Esir Şehrin İnsanları', bilinen dünyanın yok olduğu ve bir diğerinin henüz mevcut olmadığı bir bağlamın romanı olarak şaheserdir. K.Tahir'de bu iki dünya umutsuz bir şekilde donkişotvari düşüş sorunsalında benzeşirler. Don Kişot'un modernliğini tamamen kavramışa benzer K.Tahir. Tüm romanları ve Cervantes'e duyduğu hayranlık bunun delilidir.
K.Tahir, ilişkileri seçkin, aydın ve siyasi iktidarların aralıksız ihanetleriyle çarpıtılmış ''ikisinin arasında'' ki dünyaların romancısıdır: coğrafi olarak küçültülmüş, yıpranmış, yorgun bir imparatorluk ve basit insanın, sinsice, değişimlere direndiği bir sözümona Cumhuriyet. Esir Şehrin İnsanları 'ndaki birey batılılaşmıştır, fakat batılı değildir, zira bilinçsiz bir şekilde yenilkçiliğe bulaşmakla, modern insan, sorumlu ve medeni yurttaş olmak arasında varoluş farkı vardır. Batılı bireyin, içinde yaşadığı dünyaya,( içinden çıktığı gelenekle ), taşıyıcısı olduğu kültürel ve sosyal değişimlerin verdiği çifte bir bakışı vardır. Aydınlanma fikirleri, tanrılarının tabiyatını değiştirirken bağlı olduğu ruhsal etkenleri de kullanılmaz halde bırakmıştı (Gustav Jung). Bu da geçmiş zaman tanrılarını yaratan şartların hala var oldukları anlamına gelir. Çağdaş modernliğin içinde bulunduğu köklü buhran, dinin yok edildiğini iddia eden teorilerin maalesef ne denli yanılgı içerisinde olduklarını bize hatırlattı.
Gerçekten de modernliğin iki büyük akîdesi, deneysel bilimlerin tekelci gerçeğini müdaafa eden teoriyle ( teorik bilginin matematik yoluyla ve doğrulamaya tâbi tutulan deneylerle anlaşılabilirliğini ileri süren ön-varsayım), insanı geleneksel ve dini ayak bağlarından kurtaracak olan gelişme ve terakkiye olan derin inanç artık kullanılamaz hale gelmiştir. ''Dünyanın büyüsünün bozulması'' ( Max Weber ), büyü bozulması fikrinin de büyüsünü bozmuştur artık (Claudio Magris ).
Batı akılcılığı Protestan çileciliğiyle ilişkili olarak gelişmişti; bu çileciliğin dünya hakimiyetine olan meyili aynı zamanda çağdaş modernliğin de temel şiarlarından biri olmuştu (Max Weber). Burada üzerinde durulması gerekli bir husus vardır, o da Yeni Çağın başında mutlakiyetçi hânedan İmparatorlukların giderek kapitalist-emperyalist müesseseleri benimsedikleridir: sürekli bir hükümet bürokrasisi, milli vergi düzeni, Anayasa, ihracata dönük birliğini sağlamış tutarlı bir ekonomi. Bu yeni toplumun doğuşu ayrıca köleciliğin de ortadan kalkmasına tekabül eder ( Karl Marks ). Fakat bunlar bize ferdin toplumsal üretim tarzları veya müesseselerle olan ilişkilerini açıklayamaz. Aklileştirme kavramının kuralsal boyutu ( akıl yürütme seviyesinin yükselmesi ve buna bağlı olarak dünya hakimiyeti ) yeni müesseselere olağanüstü bir yönelim verdi. Çağdaş bireyin ortak değerlere nazaran gönüllülüğü aklın kuralsal yapısının içerisinde mümkün olur. Fakat Yeni Çağın başlangıcındaki ilerici ideoloji, toplumun değişim imkanlarını da birhayli kısıtladı. Aklın, dünya büyüsünün bozulmasındaki vazifesi sadece dinin ve bâtıl inançların kökünü kesmesi olmadı; bu görenekler Yeni Çağ da dünyevileşmiş biçimlerle varlıklarını devam ettirerek, aklileştirme sürecinin çelişkilerinin isbatını da verdiler; modernlik sonrası (post modern) akımların yeniligi tenkitlerinde bu hususun kullanıldığını gözlemliyoruz. Umalım ki, batılılaşmacı olmayan düşüncelerin, Batılı yenilik sonrası ön varsayımlardan sıyrılmış bir Batı tenkidi yaratabilmesi mümkün olabilsin.
Descartes'a kalırsa, aklın insana ''tabiaatın efendisi ve sahibi'' olabilmesi için tüm imkanları vermesi lazımdı; o zamandan beri insanla tabiaat arasındaki ilişkilerin nereye vardığını biliyoruz ! Aklileştirme süreci, tabiyatın teknolojik hükmünü ve dünyanın dönüşümünün zihinsel bir tasvir olmasını gerekli kılıyordu. O halde modernliğin Descartes'cı kavramlarının tekrar gözden geçirilmesi gerekir. Batılı olmayanların, modernliğin Batı insanı öznelliginin özgürlük ve özerkliğinin tarihi bir ifadesi olduğunu bilmesi lazımdır. Kim ki modernlikten söz açar zihninde özgür ve özerk insanı bulundurmalıdır; ancak bu şekilde Batı dışında bir modernleşme tasavvur edilebilir. Zira Batı dışındaki ''çevre'' toplumlarında, kendini yeniden yaratma, sorgulama imkanlarına karşı belirli bir direnç gözlemliyoruz; esas gelenek ve görenekler durağan ve tabiaatdan henüz tamamen kopmamış bir konumdadır. Bu toplumlar genellikle derin bir biçimde kapalı, mutlakiyetçi ve düzenli bir kurumlaşmadan yana olurlar. Her ferdin, iş bölümüne katkısı, toplumun, esas düzenini doğrulayıp devam ettirmesine bir firsattır. Buna karşın, modern toplum düzeninin böyle bir kaygı ve ülküsü yoktur, aksine toplum değerlerinin, inançlarının ve toplumun kendisinin bile değişimlere ve yeni meşruluklara ihtiyacı vardır. İşte bu Batılı insanın tarihi görevi, bu yeni değerleri bulmak veya yaratmaktır. Bunun için modernleşme, ahlaki ve siyasi eylemlerin meşrulaşması süreci olarak tecrübeye dayanmayan teorik çalışmalardan geçdikten sonra, toplumsal tecrübeleri sorgulayabilir. Bu şekilde toplum sınıflaşması ile birçok özerk söylem farklılaşmalarını gözlemliyebiliriz (Michel Foucault). Birincileri toplumsal olgular olup, ikinciler ise bunlara cevap arayan, fakat bu olgularla tamamen belirlenmeyen faaliyetlerdir.
Batı toplumlarında fert, toplumsal değişimlere cevap olarak söylem ve bilinç biçimleriyle belirdi. Bu Yeni Çağ başlangıcındaki toplumlarda, dine ve ''iktidarı temsil eden tüm müessselere hayran olma ve korkuyla karışık saygı'' estetiği, bilhassa Cervantes (1547-1616) ve Shaekespeare' in eserlerinde terk edildi. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı sonrası Türk toplumunun durumu ne idi ? Maksadımız Türk toplumunu Batı ile mukayese değildir. Sadece bahsi geçen ''iktidar hayranlığı ve korkuyla karışık saygı'' estetiğinin Kemal Tahir'in eserlerinde terk edildiğini vurgulamak istiyoruz. Biz bu gecikmeyi, Türk toplumunun geri kalmışlığıyla izah edenlerden değiliz; bu 400 yıllık gecikmenin, bizce başka sebepleri vardır. Bu ''gecikme'' Kemal Tahir'in eserinde izahını bulur; bu eser, model reddi ve aldatmaca batılılaşmanın yıkımını ve yapısızlaşmasını ( déconstruction ) sağlayan bir bütündür. Nasıl aklileşmenin ve büyü bozulmasının yıkıcı sonuçlarından kendini koruyabilmiş olan Türk toplumu, aynı zamanda dış görünüşe rağmen bilincinin dini büyü ve bağnazlığa düşmesinden de sakınabilmiştir? Bizce, Türk toplumu, dini bağnazlık geleneğinin reddini sağlayabilecek akılcı bir öznelliğe sahiptir. Bu ancak bağımsız bir Devletin, doğru ve dürüst bir vergi sisteminin, hakiki bir demokrasinin, birliği sağlanmış bir ekonominin oluştuğu zaman mümkün olabilecek.
Karl Marx bir yerde, en genel soyutlamaların en zengin somut gelişmelerle ortaya çıktığını ve büyük kitlelerin aynı birliğe indirgendiğini, söyler; ''en basit soyutlama olarak iş' in çağdaş ekonomi politikanın ortasına konması, çağdaş Batı toplumunu tamamen belirleyen bir soyutlamadır'' diye ekler. Marx 'ın eleştiri ve tarih yöntemleri , Batı içerisinde ''tarih ve teori'' nin sürdürdükleri ilişkilerin yeniden kurulabilmesine yardımcı olmuşlardır. Batı dışında, tarih ve teori arasında ilişki yoktur, zira bu toplumlarda, modernliğin belirtisi olarak öznelliğin doğduğu da görülmez. Halbuki, teori ve pratik üzerinde kurulmuş bir öznellik, bir takım toplumsal ve tarihi şartların gerçekçi izahını da mümkün kılar. Bu öznelliğin kökenini belirlemek mümkün değil, zira kendi öznel bilincinde olmanın kökenleri tamamen soyuttur; yeni dönemin eleştirisi için bu bilince ihtiyaç vardır. Örnegin Cervantes, Don Kişot'un maceralarını, fert'le toplum, ruhsallıkla dünya arasındaki sürekli iç gerginliklerin, toplumun kendi modernlik bilincinde yansıdığı bir dönemde yazmıştı ( Gyorgy Lukacs ).
'Esir Şehrin İnsanlari' nın da türk insanı ve Osmanlı sonrası türk toplumu arasındaki iç gerginliklerin en hat safhasında yazılmış olduğu gözden uzak tutulmamalıdır; dünyanın yıkıldığı, kendine yetmediği bir dönemdi bu ( G. Lukacs ) ve artık K. Tahir'in romanı kendi bilincine varabilirdi.
Herşeyden evvel, toplumsal ve edebi gelenek ve görenekleri sorgulayan ve modernliği betimleyen ''roman'' dır. Tüm duragan geleneklere rağmen (veya nazaran ), modernliği düşünebilip tasarlayabilmek için, roman , topluma gerçekten kıyıdan veya uzaktan bakar. Cervantes ve K. Tahir, bilginin tarihî olduğunu, yaratıcı zihnin ve romanın tuttuğu yolun illa da ''terakki'' olmadığını anlamış iki büyük romancıdırlar.
Arsen Ceyhan / İkinci Grup
Kemal Tahir
Kemal Tahir 13 Mart 1910'da Istanbul'da doğdu ( 21 Nisan 1973 ). Babası Tahir Bey emekli bir yüzbaşıdır. Annesi Nuriye Hanım ise saraylı bir kadındır. 1912 Balkan Savaşıyla yeniden askere alınan Tahir Bey, I. Dünya savaşında Çanakkale cephesinde dövüşür. Aldığı yaralar nedeniyle 1916-18 yılları arasında Aydın, Burdur gibi şehirlerde gezginci hastahanelerde inzibat subaylığı yapar. Kemal Tahir 'in ilkokul yaşamı da bu gezginci hayat içinde başlar. Savaş sonrası yeniden Istanbul'a dönen Tahir Bey yeniden emekliye ayrılır. Kemal Tahir, Kasımpaşa Cezayirli Hasan Rüştiyesini bitirir ve Galatasaray Sultanisi'ne girer. Bir süre avukat katipliği, ambar memurluğu yapar. 1932'de İstanbul'da gazeteciliğe başlar. Bununla birlikte sanatsal çalışmalarını da sürdürür, şiirler, hikayeler ve serüven romanları yazar. '' Herşeye rağmen halkımın mutluluğunu sosyalizmde buluyorum'' demesi o baskı döneminde asla affedilmeyecektir. Uydurma bir şekilde Donanmayı ayaklanmaya teşvik ve tahrik suçu ile 15 Haziran 1938'de tutuklanır ve 15 yıl ağır hapse mahkum edilir.
Eserleri :
Göl Insanları (1955)
Sağırdere (1955)
Esir Şehrin İnsanları (1956)
Körduman (1957)
Rahmet Yolları Kesti (1957)
Yedi Çınar Yaylası (1958)
Köyün Kamburu (1959)
Esir Şehrin Mahpusu (1962)
Kelleci Memet (1962)
Yorgun Savaşçı (1965)
Devlet Ana (1967)
Bozkırdaki Çekirdek (1968)
Kurt Kanunu (1969)
Büyük Mal (1970)
Yol Ayrımı (1971)
1973 'de ölümünden sonra yayınlanan eserler
Bir Mülkiyet Kalesi
Namuçular
Karılar Koğuşu
Hür Şehrin İnsanları
Dam Ağası
Haremde Dört Kadın
Mahpushaneden Mektupları
Tarih ve Sanat Notları
Arsen Ceyhan
Kemal Tahir ükesinin ''modernlik ve çağdaşlık yolunun neresinde olduğunu'' sezinlemiş bir aydındı. Don Kişot'un modernliği, bize, dünyanın ''taklit'' kaideleri dışında anlaşılamayacağını göstermesindedir ( René Girard ). Romanları, Osmanlı Devleti'nin XIV. yyılda kuruluşundan XX. yyıla kadar Türk toplumunda bir Osmanlı sürekliliği arayışıdır. Osmanlı seçkin ve aydınlarının, XVIII. yyıl sonunda gözlemlenen donkişotvari düşüşleri, benzeşleşme sürecinin ve model arayışının başlangıcını teşkil eder.
Yaşadığımız bu dönem Batı dışı sanatın giderek Batı merkezine nazaran önem kazanmasıyla belirleniyor. Bilhassa roman sanatının Batı'da gerilediği bir gerçektir. Burjuva sınıfının ortaya çıkışının en özgül sanatı, aynı zamanda çöküşünün de habercisi olabilir mi? Nasıl oluyor da son 50 yılın en büyük romanları ''100 Yıllık Yalnızlık'' ( G. Marquez ), ''Terra Nostra'' ( C. Fuentes ), 'Pedro Paramo' ( J. Rulfo ) , 'Gece Cocuklari'' ( S. Rushdie ), ''Texaco'' ( P. Chamoiseau ), ''Esir Şehrin İnsanları'' ( Kemal Tahir) , ''Alephe'' ( J.L. Borges ) oluyor ? Batının çoktandır içine girdiği sosyal ve kültürel buhran, ve muhayilesindeki zayıflama bunun sebepleri olabilir mi ?
Roman Sanatı yorgun, solgun, nüktedan basit fikraya dönüşmüş, yüzeysel ve narsisik bir hal almış vaziyettedir. Benlik tatmin edici bu mekanizma o denli can sıkıntısındadır ki, can sıkmaktan başka birşey de beceremez. Batı romanı çok iyi bildiği rüyaya daldırma, seyahat ettirme kabiliyetini kaybetmiştir. Roman nüktedan özel yaşam hikâyesi safhasını da aşmış ve mide bulandırıcı ''gerçek temsil'' e ( reality show ) dönmüştür. Batı'da, romanın vardığı yer pek iç açıcı değildir; toplumun romana olan ihtyacı ve merakı kaybolmuş gibidir. Buna karşın roman, ''yaşanıp seyredilir'' bir eylence ürününe dönüşmüştür.
Bizim için teorik olarak yeni ve politik olarak esas olan, öznel köken ve başlangıç hikâyelerinin ötesinde, ve bilhassa kültürel farklılaşmalardaki eklemlenme süreçleri üzerine düşünmektir. Bu ''ikisinin arasında'' ki yer toplumun ne mânaya geldiğini sorgulayıcı karşı çıkışlara, özeleştirilere zemin hazırlamaktadır. Bazan bu ''ikisinin arasında'' ki yerlerde özgürlükler belirebilir. Büyük bir ihtimalle Türk kültürü gibi Doğu kültürleri kendilerine en çok yabancı olan ''roman sanatı'' nda, bu özgürlüğün nimetlerinden istifâde edebiliyorlar. Roman sayesinde potansiyel olarak varolan ögeler güncelle$ebiliyor. Yolunu şaşırmış, umutsuz, kıstırılmış ve birçok akıl dengesizliklerine, ruh hastalıklarına, kültürel şizofreni ve ihanetlere uğrayan insanın tüm varoluş biçimleri açığa çıkar. İçinde yaşadığımız zaman ve toplum, hala büyüleyici simgelerle kıyaslama ve hissiyatla hareket etmektedir. Ortak bir bilinç-altından kaynaklanan yaklaşımlara ve yeni zamanların ''modern'' kılığına girmiş bağnaz fikirlerine öncelik vermeye meyilliyiz. Bakış açılarımız sürekli bir biçimde, kültür bağnazlıklarının etkisiyle toplumsal ilişkilerin duygusallık çamuruna batmıştır. Bilincimizin büyülü ve bağnaz içeriği modern fikirlerin iç yapısına sızmış olduğundan, dünyayı tasvirimiz, biçimi bakımından modern, içeriği bakımından ise eskidir. Müşterek hafizamızın efsanevi dünyası, siyasi müesseselerin tarihi dünyasının diliyle konuşmaz. Ortak değerlere bağlı bir insan gurubunun ''uysal'' ferdinin, çağdaş modern toplumun ''sorumlu'' ve ''özerk'' ferdiyle alâkası yoktur.
Roman sanatının kaderi gariptir. Evvela gerileyen dinle, bilimin sınırları arasındaki büyülü bölgede, modernlikle doğuyor. Roman, bir ''dizi'' ve ''sorunsal'' değişiminin yansıması, nesnel değerlerin kamu sahasını terkedip içselleştiği, ferdin toplumla tezata düştüğü yeni bir dünyanın doğuşu oluyor. Bu bir anlamda hiyerarşik ve kapalı bir dünyanın yerini almakta olan, çatlamış ve çelişkili bir dünyanın hikâyesi. G. Lukacs' ın deyişiyle, roman 'tanrısız bir dünyanın destanı' oluyor.
Don Kişot okuduğu kitaplarla o denli kaygılı biri haline gelmiştir ki, bu yüzden okuduklarına dikkat etmez, dalgındir. Okuduklarından bu denli uzaklaşması, tamamen ''metin'' in içine düştüğü ve taklit sürecinin edebiyatını yaptığının belirtisidir. Batı dışı ülkeleri aydınlarının vaziyeti bu ''donkişotvari düşüş'' e benzerlikler gösterir. Diğer yandan şunu da biliyoruz ki, ''roman'' benzeşleşme modellerinin zayıflayıp kaybolduğu zaman doğuyor. Bu bağlamda Kemal Tahir (1910 – 1973) gibi birinin romanlarına gerektiği yeri vermek istiyoruz. Israrla, romancılığının diğer faaliyetlerinin ( tarih, sosyoloji vs ) üzerinde olduğunu vurgulamasının ne anlamı vardı ?
K. Tahir ükesinin ''modernlik ve çağdaşlık yolunun neresinde olduğunu'' sezinlemiş bir aydındı. Don Kişot'un modernliği, bize, dünyanın ''taklit'' kaideleri dışında anlaşılamayacağını göstermesindedir ( René Girard ). Roman tamamen içinden çıktığı toplumun yapılanmasına bağımlıdır. Romanı diyalektik bir tür olarak anlamak ve insan muhayilesine katkısını kavramak, romanın dünyayı belirlemek için sarfettiği çabaların biçimsel gerçekçilik tekniklerinin kullanımına bağlı olduğunu da anlamaktır. Don Kişot' un şövalye romanlarının kahramanlarına benzeşleşme teşebbüsünün gülünçlüğü sadece model imkansızlığı ışığı altında kavranabilir. Tam bu noktada K. Tahir'in önemi belirir. Zira Türk romanında bu meselenin taşını kaldıran ilk romancıdır. Romanları, Osmanlı Devleti'nin XIV. yyılda kuruluşundan XX. yyıla kadar Türk toplumunda bir Osmanlı sürekliliği arayışıdır. Bu herhangi bir köken veya kimlik arayışı değildir. Osmanlı seçkin ve aydınlarının, XVIII. yyıl sonunda gözlemlenen donkişotvari düşüşleri, benzeşleşme sürecinin ve model arayışının başlangıcını teşkil eder. Osmanlı Devletini dünya siyaset sahnesinden dışarı atan işte bu süreçtir.
Batı emperyalist güçlerinin desteğiyle Türkiye'de iktidarı ele geçiren asker-bürokratlar bu donkişotvari süreci başlattıkları gibi devam da ettireceklerdi . Bununla vurgulamak istediğimiz, K.Tahir romanının hala bugün, haykıran güncelliği ve aşılamamışlığını koruyan sorunsaldır. İkisi arasında kıstırılmış insanların dönüşümü romancı kaygılarının esasını oluşturuyordu. 'Esir Şehrin İnsanları', 'Kurt Kanunu', 'Köyün Kamburu' bunun mükemmel delilleridir. Bu romanlar, devamlı, biri donkişotvari düşüşle dayatılan, diğeri ise bin yıllık Bizans-Osmanlı tarihinden miras alınan iki dünyadan avare ''uyumsuz insan'' ı sorguluyor. K. Tahir'in büyük ustalığı romanlarında bu uyumsuz insanla, benzeşleşme sürecinin, yani batılılaşmanın, terkedilmesi imkanının deneyimini yapmasıdır. 'Esir Şehrin İnsanları', bilinen dünyanın yok olduğu ve bir diğerinin henüz mevcut olmadığı bir bağlamın romanı olarak şaheserdir. K.Tahir'de bu iki dünya umutsuz bir şekilde donkişotvari düşüş sorunsalında benzeşirler. Don Kişot'un modernliğini tamamen kavramışa benzer K.Tahir. Tüm romanları ve Cervantes'e duyduğu hayranlık bunun delilidir.
K.Tahir, ilişkileri seçkin, aydın ve siyasi iktidarların aralıksız ihanetleriyle çarpıtılmış ''ikisinin arasında'' ki dünyaların romancısıdır: coğrafi olarak küçültülmüş, yıpranmış, yorgun bir imparatorluk ve basit insanın, sinsice, değişimlere direndiği bir sözümona Cumhuriyet. Esir Şehrin İnsanları 'ndaki birey batılılaşmıştır, fakat batılı değildir, zira bilinçsiz bir şekilde yenilkçiliğe bulaşmakla, modern insan, sorumlu ve medeni yurttaş olmak arasında varoluş farkı vardır. Batılı bireyin, içinde yaşadığı dünyaya,( içinden çıktığı gelenekle ), taşıyıcısı olduğu kültürel ve sosyal değişimlerin verdiği çifte bir bakışı vardır. Aydınlanma fikirleri, tanrılarının tabiyatını değiştirirken bağlı olduğu ruhsal etkenleri de kullanılmaz halde bırakmıştı (Gustav Jung). Bu da geçmiş zaman tanrılarını yaratan şartların hala var oldukları anlamına gelir. Çağdaş modernliğin içinde bulunduğu köklü buhran, dinin yok edildiğini iddia eden teorilerin maalesef ne denli yanılgı içerisinde olduklarını bize hatırlattı.
Gerçekten de modernliğin iki büyük akîdesi, deneysel bilimlerin tekelci gerçeğini müdaafa eden teoriyle ( teorik bilginin matematik yoluyla ve doğrulamaya tâbi tutulan deneylerle anlaşılabilirliğini ileri süren ön-varsayım), insanı geleneksel ve dini ayak bağlarından kurtaracak olan gelişme ve terakkiye olan derin inanç artık kullanılamaz hale gelmiştir. ''Dünyanın büyüsünün bozulması'' ( Max Weber ), büyü bozulması fikrinin de büyüsünü bozmuştur artık (Claudio Magris ).
Batı akılcılığı Protestan çileciliğiyle ilişkili olarak gelişmişti; bu çileciliğin dünya hakimiyetine olan meyili aynı zamanda çağdaş modernliğin de temel şiarlarından biri olmuştu (Max Weber). Burada üzerinde durulması gerekli bir husus vardır, o da Yeni Çağın başında mutlakiyetçi hânedan İmparatorlukların giderek kapitalist-emperyalist müesseseleri benimsedikleridir: sürekli bir hükümet bürokrasisi, milli vergi düzeni, Anayasa, ihracata dönük birliğini sağlamış tutarlı bir ekonomi. Bu yeni toplumun doğuşu ayrıca köleciliğin de ortadan kalkmasına tekabül eder ( Karl Marks ). Fakat bunlar bize ferdin toplumsal üretim tarzları veya müesseselerle olan ilişkilerini açıklayamaz. Aklileştirme kavramının kuralsal boyutu ( akıl yürütme seviyesinin yükselmesi ve buna bağlı olarak dünya hakimiyeti ) yeni müesseselere olağanüstü bir yönelim verdi. Çağdaş bireyin ortak değerlere nazaran gönüllülüğü aklın kuralsal yapısının içerisinde mümkün olur. Fakat Yeni Çağın başlangıcındaki ilerici ideoloji, toplumun değişim imkanlarını da birhayli kısıtladı. Aklın, dünya büyüsünün bozulmasındaki vazifesi sadece dinin ve bâtıl inançların kökünü kesmesi olmadı; bu görenekler Yeni Çağ da dünyevileşmiş biçimlerle varlıklarını devam ettirerek, aklileştirme sürecinin çelişkilerinin isbatını da verdiler; modernlik sonrası (post modern) akımların yeniligi tenkitlerinde bu hususun kullanıldığını gözlemliyoruz. Umalım ki, batılılaşmacı olmayan düşüncelerin, Batılı yenilik sonrası ön varsayımlardan sıyrılmış bir Batı tenkidi yaratabilmesi mümkün olabilsin.
Descartes'a kalırsa, aklın insana ''tabiaatın efendisi ve sahibi'' olabilmesi için tüm imkanları vermesi lazımdı; o zamandan beri insanla tabiaat arasındaki ilişkilerin nereye vardığını biliyoruz ! Aklileştirme süreci, tabiyatın teknolojik hükmünü ve dünyanın dönüşümünün zihinsel bir tasvir olmasını gerekli kılıyordu. O halde modernliğin Descartes'cı kavramlarının tekrar gözden geçirilmesi gerekir. Batılı olmayanların, modernliğin Batı insanı öznelliginin özgürlük ve özerkliğinin tarihi bir ifadesi olduğunu bilmesi lazımdır. Kim ki modernlikten söz açar zihninde özgür ve özerk insanı bulundurmalıdır; ancak bu şekilde Batı dışında bir modernleşme tasavvur edilebilir. Zira Batı dışındaki ''çevre'' toplumlarında, kendini yeniden yaratma, sorgulama imkanlarına karşı belirli bir direnç gözlemliyoruz; esas gelenek ve görenekler durağan ve tabiaatdan henüz tamamen kopmamış bir konumdadır. Bu toplumlar genellikle derin bir biçimde kapalı, mutlakiyetçi ve düzenli bir kurumlaşmadan yana olurlar. Her ferdin, iş bölümüne katkısı, toplumun, esas düzenini doğrulayıp devam ettirmesine bir firsattır. Buna karşın, modern toplum düzeninin böyle bir kaygı ve ülküsü yoktur, aksine toplum değerlerinin, inançlarının ve toplumun kendisinin bile değişimlere ve yeni meşruluklara ihtiyacı vardır. İşte bu Batılı insanın tarihi görevi, bu yeni değerleri bulmak veya yaratmaktır. Bunun için modernleşme, ahlaki ve siyasi eylemlerin meşrulaşması süreci olarak tecrübeye dayanmayan teorik çalışmalardan geçdikten sonra, toplumsal tecrübeleri sorgulayabilir. Bu şekilde toplum sınıflaşması ile birçok özerk söylem farklılaşmalarını gözlemliyebiliriz (Michel Foucault). Birincileri toplumsal olgular olup, ikinciler ise bunlara cevap arayan, fakat bu olgularla tamamen belirlenmeyen faaliyetlerdir.
Batı toplumlarında fert, toplumsal değişimlere cevap olarak söylem ve bilinç biçimleriyle belirdi. Bu Yeni Çağ başlangıcındaki toplumlarda, dine ve ''iktidarı temsil eden tüm müessselere hayran olma ve korkuyla karışık saygı'' estetiği, bilhassa Cervantes (1547-1616) ve Shaekespeare' in eserlerinde terk edildi. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı sonrası Türk toplumunun durumu ne idi ? Maksadımız Türk toplumunu Batı ile mukayese değildir. Sadece bahsi geçen ''iktidar hayranlığı ve korkuyla karışık saygı'' estetiğinin Kemal Tahir'in eserlerinde terk edildiğini vurgulamak istiyoruz. Biz bu gecikmeyi, Türk toplumunun geri kalmışlığıyla izah edenlerden değiliz; bu 400 yıllık gecikmenin, bizce başka sebepleri vardır. Bu ''gecikme'' Kemal Tahir'in eserinde izahını bulur; bu eser, model reddi ve aldatmaca batılılaşmanın yıkımını ve yapısızlaşmasını ( déconstruction ) sağlayan bir bütündür. Nasıl aklileşmenin ve büyü bozulmasının yıkıcı sonuçlarından kendini koruyabilmiş olan Türk toplumu, aynı zamanda dış görünüşe rağmen bilincinin dini büyü ve bağnazlığa düşmesinden de sakınabilmiştir? Bizce, Türk toplumu, dini bağnazlık geleneğinin reddini sağlayabilecek akılcı bir öznelliğe sahiptir. Bu ancak bağımsız bir Devletin, doğru ve dürüst bir vergi sisteminin, hakiki bir demokrasinin, birliği sağlanmış bir ekonominin oluştuğu zaman mümkün olabilecek.
Karl Marx bir yerde, en genel soyutlamaların en zengin somut gelişmelerle ortaya çıktığını ve büyük kitlelerin aynı birliğe indirgendiğini, söyler; ''en basit soyutlama olarak iş' in çağdaş ekonomi politikanın ortasına konması, çağdaş Batı toplumunu tamamen belirleyen bir soyutlamadır'' diye ekler. Marx 'ın eleştiri ve tarih yöntemleri , Batı içerisinde ''tarih ve teori'' nin sürdürdükleri ilişkilerin yeniden kurulabilmesine yardımcı olmuşlardır. Batı dışında, tarih ve teori arasında ilişki yoktur, zira bu toplumlarda, modernliğin belirtisi olarak öznelliğin doğduğu da görülmez. Halbuki, teori ve pratik üzerinde kurulmuş bir öznellik, bir takım toplumsal ve tarihi şartların gerçekçi izahını da mümkün kılar. Bu öznelliğin kökenini belirlemek mümkün değil, zira kendi öznel bilincinde olmanın kökenleri tamamen soyuttur; yeni dönemin eleştirisi için bu bilince ihtiyaç vardır. Örnegin Cervantes, Don Kişot'un maceralarını, fert'le toplum, ruhsallıkla dünya arasındaki sürekli iç gerginliklerin, toplumun kendi modernlik bilincinde yansıdığı bir dönemde yazmıştı ( Gyorgy Lukacs ).
'Esir Şehrin İnsanlari' nın da türk insanı ve Osmanlı sonrası türk toplumu arasındaki iç gerginliklerin en hat safhasında yazılmış olduğu gözden uzak tutulmamalıdır; dünyanın yıkıldığı, kendine yetmediği bir dönemdi bu ( G. Lukacs ) ve artık K. Tahir'in romanı kendi bilincine varabilirdi.
Herşeyden evvel, toplumsal ve edebi gelenek ve görenekleri sorgulayan ve modernliği betimleyen ''roman'' dır. Tüm duragan geleneklere rağmen (veya nazaran ), modernliği düşünebilip tasarlayabilmek için, roman , topluma gerçekten kıyıdan veya uzaktan bakar. Cervantes ve K. Tahir, bilginin tarihî olduğunu, yaratıcı zihnin ve romanın tuttuğu yolun illa da ''terakki'' olmadığını anlamış iki büyük romancıdırlar.
Arsen Ceyhan / İkinci Grup
Kemal Tahir
Kemal Tahir 13 Mart 1910'da Istanbul'da doğdu ( 21 Nisan 1973 ). Babası Tahir Bey emekli bir yüzbaşıdır. Annesi Nuriye Hanım ise saraylı bir kadındır. 1912 Balkan Savaşıyla yeniden askere alınan Tahir Bey, I. Dünya savaşında Çanakkale cephesinde dövüşür. Aldığı yaralar nedeniyle 1916-18 yılları arasında Aydın, Burdur gibi şehirlerde gezginci hastahanelerde inzibat subaylığı yapar. Kemal Tahir 'in ilkokul yaşamı da bu gezginci hayat içinde başlar. Savaş sonrası yeniden Istanbul'a dönen Tahir Bey yeniden emekliye ayrılır. Kemal Tahir, Kasımpaşa Cezayirli Hasan Rüştiyesini bitirir ve Galatasaray Sultanisi'ne girer. Bir süre avukat katipliği, ambar memurluğu yapar. 1932'de İstanbul'da gazeteciliğe başlar. Bununla birlikte sanatsal çalışmalarını da sürdürür, şiirler, hikayeler ve serüven romanları yazar. '' Herşeye rağmen halkımın mutluluğunu sosyalizmde buluyorum'' demesi o baskı döneminde asla affedilmeyecektir. Uydurma bir şekilde Donanmayı ayaklanmaya teşvik ve tahrik suçu ile 15 Haziran 1938'de tutuklanır ve 15 yıl ağır hapse mahkum edilir.
Eserleri :
Göl Insanları (1955)
Sağırdere (1955)
Esir Şehrin İnsanları (1956)
Körduman (1957)
Rahmet Yolları Kesti (1957)
Yedi Çınar Yaylası (1958)
Köyün Kamburu (1959)
Esir Şehrin Mahpusu (1962)
Kelleci Memet (1962)
Yorgun Savaşçı (1965)
Devlet Ana (1967)
Bozkırdaki Çekirdek (1968)
Kurt Kanunu (1969)
Büyük Mal (1970)
Yol Ayrımı (1971)
1973 'de ölümünden sonra yayınlanan eserler
Bir Mülkiyet Kalesi
Namuçular
Karılar Koğuşu
Hür Şehrin İnsanları
Dam Ağası
Haremde Dört Kadın
Mahpushaneden Mektupları
Tarih ve Sanat Notları