Reis Bey | Necip Fazıl Kısakürek

Konu sahibi son olarak 3169 gün önce görüldü
LnWnpZ.jpg

Necip Fazıl Kısakürek'in 1964 yılında yazmış olduğu Reis Bey isimli tiyatro oyununu okudunuz mu ya da hiç oyunu izleme fırsatınız oldu mu?
1948 ile 1960 yılları arasında tiyatro eseri kaleme almayan Necip Fazıl'ın 1960 ihtilaliyle girdiği cezaevinde yazdığı üç piyesten biridir Reis Bey. Ayrıca yazarın sinemaya da uyarlanmış bir eseridir.

İlk satırlarında yazar, ön tarafı açılır, kapanır bir küp içinde hayatı yakalamak. Kapana kıstırır gibi ,diyerek tiyatronun tarifini yapmıştır. Yazar tiyatroyu, sayısal verilerden arındırmak, silinmekten kurtarmak, süzmek, özleştirmek olarak yorumlamış ve sanat hisarının en yüksek burcu olarak nitelendirmiştir. Sanat şekilleri içinde de Necip Fazıl'a göre en büyük keşif tiyatrodur. Çünkü tiyatro insana en canlı şekliyle aynayı tutan, saatin tik-taklarına benzer bir durumdur.

Kitabın ana karakteri kendini görevine adamış, kimseyle fazla iletişim kurmayan ve verdiği yanlış bir kararla hayatı değişen bir ağır ceza reisidir.
Reis Bey, ömrü otel odalarında geçmiş, yapayalnız ve taş kalpli bir adamdır. Onun nazarında merhamet idamlık bir suçtur ve toplumun bir ferdini korumak için bir adamın idamından kaçınılmaması gerektiğini düşünmektedir.

Günün birinde annesini öldürmek suçuyla karşısına çıkarılan bir gencin idamına karar vermesiyle hayatı değişecek olan Reis Bey'in iç dünyası büyük bir sarsıntı yaşayacaktır. Kitabı özetleyen kısım ise Reis Bey, ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz! cümleleri olmuştur. Eserde, akıl ile merhametin mücadelesinde merhametin kazandığı bir kez daha gözler önüne serilmiştir.


vpvpLA.jpg

(Tanıtımdan)
 
REİS BEY

Üstadın bu eserini en kaba tabirlerle aşk ve akıl mefhumlarının bir takım hadiselerde kutuplaşması, karşı karşıya gelerek çarpışması ve nihayet vicdan fitiliyle infilak etmesi şeklinde değerlendirebiliriz.

Akıl ve gönül mefhumları arasında en çetin harp stratejileri kadar kesif bir düelloyla örülü bu eserde Üstad, Reis beyi her iki tarafında sadık bir karakteri olarak oluşturmuştur. O, hem merhamet ve hissiyattan muaf, sadece gördüğü ve bildiği üzerinden şaşmaz hükümler veren kuru akılcı, hem de en ince ruh muvazenesine malik, kişi ve hadiselere derin bir his zaviyesinden bakan bir merhamet abidesidir.

Piyes hakkında fikir sahibi olmak için Reisbey'i tanımak elzemdir.

Peki, kimdir Reisbey?

Reisbey, hususi bir hayata, bavulu ve kitaplarından başka herhangi bir eşyaya sahip olmayan, ömrü otel odalarında geçmiş numunelik vasıflarda bir insan, tavizsiz bir kanun tatbikçisidir. Karakteri ve mesleği (hâkimlik) icabı katiyete ve neticeye öyle sevdalıdır ki, bir hadise üzerinde akıl çarkının herhangi bir şekilde müdahaleye uğramasına tahammül edemez, hissi fikirden ayrı ve mutlaka fikir buyruğunda kabul eder.

Kafasında merhameti öldürmüştür. Onun için 'ağızların iğrenç sakızı' yakıştırmasını yapar. Onun açısından merhamet isteği, iradedeki aciziyetin gayriihtiyarî bir aksülamelidir ve merhamet etmek idamlık çapta affedilmeyecek bir suçtur.

İşte şahıs ve hadiselere bakışı kabaca bu vasıflarda olan, 'Kanun, gizli eşyayı bulmaya mahsus bir fal kitabı değildir. Olana, gördüğüne, bildiğine göre hükmeder ' diyecek kadar gözükara bir kanun makinesi olan Reisbey, evinde öldürülüp mücevherleri çalınan bir kadının zanlı olarak sanık sandalyesine oturtulan oğlunun davasına bakar.

Davanın bütün seyri mahkûmun idamını kaçınılmaz olduğu yönünde gelişir. Çünkü Reisbey'in deyimiyle "annesinin mezardan çıkıp; -beni oğlum öldürdü- diyecek kadar" bütün deliller sözbirliği etmişçesine aleyhinde toplanmıştır. Masumdur, fakat bu masumiyeti ispatlayacak hiçbir somut delile sahip değildir.
Kendini savunmak için kullandığı her yol, bir noktadan sonra şu veya bu sebeple akli metotlarla tespit edilemeyecek kadar mücerretleşir, gözden kaybolur, sırf his ve merhamet gözlükleriyle görünebilecek bir vasfa girer. Ama karşısında Reisbey gibi kalp gözünü perçin perçin kuru akıl metotlarıyla kapayan, mahkûmun savunmasını peşinen his istismarı olarak yaftalayan, en tesirli hissi manzaraya bile otopsi yapan bir hekimin metanetiyle bakan bir yargıç olduğundan masumiyetini ispat edemez ve eli mahkûm idam gömleğini giyer...

Yazının başında belirttiğimiz, yani kuru bir akılcı ve merhamet hissinden mümkün mertebe yoksun olan Reisbey'i bir merhamet abidesine, gözyaşı kurnasına çeviren hadise; infazın hemen ardından ölen mahkûmun masum olduğu gerçeğinin anlaşılması ve gerçek katilin yakalanarak suçunu itiraf etmesiyle başlar.

Verdiği idam kararının hatalı olduğunu anlayan Reisbey, kendini amansız bir vicdan azabında, o güne kadar toz kondurmadığı fikir, dünya ve infaz görüşlerini topyekyun muhasebe etme makamında bulur.

Bu olay onu öylesine müteesir kılar ki, hakimliği bırakır, pişmanlık ve vicdan azabıyla paramparça olmuş yüreğini bir parça teselli etmek için, idam ettiği mahkumun zehir kuyusuna düştüğü kumarhaneye atar kendini, oradaki insanlara merhamet ve af hislerini aşılamaya çalışır. Bir zamanlar merhamet için 'ağızların iğrenç sakızı diyen Reisbey, artık ' Affedin! Affı anlayınca kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz' diyecek kadar samimi bir değişikliğe tabii olmuştur.

Gönlü öylesine hassas bir hale gelir ki, alemdeki her fenalıktan kendine bir sorumluluk payı biçer, günah verir gibi af dağıtırken, bir dilenci gibi insanlardan af diler. Artık o, gönlünü kasıp kavuran merhamet hissini kafasında fikirleştirip, " Başaşağı bir cemiyeti baş yukarı edecek kudret, her tarafın birbirini affetmesindedir." anlayışıyla cemiyet çapında manevi bir af ve merhamet tesisi kurma sevdasına girer.

İşte Üstadın Reisbey adlı eseri, bütün olmazları mümkün kılan, madeni çelik kadar sert bir mizacı, vicdan örsüyle döve döve bir böceğin sırtı kadar yumuşak bir hale gelişini anlatan, kah ruhu okşayan hissi, kah okuyucunun içini ürperten sert aforizmalarıyla, bir bünyeye aşılanan hem zehir hem de panzehirin o bünye üzerindeki tesirini gözlemleyen kütüphane çapında bir piyestir...


Alıntı
 
Reis bey, kendisi tarafından yargılanan oğlu için yardım isteyen yaşlı bir kadın ayaklarına kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlarken, “gözyaşı suçun rengini soldurmaz! götürün şunu!” diyen, an be an buna benzer sert fotoğraflar veren ve “merhamet”i “ne kelimeler, ne duygular var öğretemiyoruz da, sıra merhamete geldi mi herkes bülbül kesiliyor! ağızların iğrenç sakızı, idamlık suç!” diyerek niteleyen acımasız bir hakimdir.

Ve henüz merhametin hakikati ile tanış olmadığı o zalim dönemlerinde günlüğüne karaladığı adalet notları, “ceza felsefesinde bir görüş vardır; bir masuma kıymaktansa, bir cürümlüyü serbest bırakmak yeğdir. ben de diyorum ki, cemiyette bir ferdi korumak için bin kişiye bu deli gömleğini giydirmekten kaçınmamalıdır! merhametin öldürdüklerine merhamet etmek, cemiyete karşı merhametsizliktir.” tümceleri ile seyreder.

Ve bilindiği üzere reis bey, bu sert ve kesin dünya görüşünün büsbütün değişmesine neden olup kendisini adeta bir çağdaş dervişe çevirecek olan tarihi bir idam kararı verir ve peşin hükümleri, merhamet karşıtı köktenci tavrı ile verdiği bu idam kararı, kendisinin, kendi peşin hükümlerinin idamına dönüşür.

Anne katilliği suçu ile haksız yere astırdığı genç, idam kararının hemen akabinde, hücresinde infazı beklediği günlerde “annemi ben öldürmedim! annemi ben öldürmedim!” diye sayıklamakta, şokta olan mahkumu hücreden dışarıya taşıyan gardiyanlarsa aralarında “yahu kardeşim, bildiğim kadarıyla insan yalan söyler ama yalan sayıklamaz.” diye konuşmakta; ancak sıradan insanların bile görebildiği bu ayrıntı, ne ilginçtir ki mürekkep yalamış bir ağır ceza hakimi tarafından görülememektedir.

Ve idama mahkum edilen gencin infaza götürülmeden önce reis bey’in başında bulunduğu heyetle karşılaştığı o meşhur sahne!
*
reis bey – “ölümü metanetle karşılamanız güzel. sizden yeni bir adam peydahlanmış, duruşmalardaki sanığa benzemiyorsunuz. yazık! avrupa’da felsefe tahsili, şu bu derken her şeyde yarım kalmak! sonra her türlü serserilik, kumar, eroin, nihayet anne katilliği! ağlanacak hal!”

idama mahkum edilen genç – “Etmeyin reis bey! siz ağlayamazsınız! ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz. siz merhametten, acıma duygusundan yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. yerine göre haklısınız. fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için, en büyük hakkı kaybediyorsunuz! rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden! buz çölünde yol alıyorsunuz!

Reis bey! mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim.”

r2o2yN.jpg

Bu tarihi cümleler ile bu cümlelerden kaynak alan merhamet ve şefkat yüklü nice yakarışın ağzında bir vird olup onu bambaşka bir hale taşıyacağından bihaber olan reis bey bu cümlelerden etkilenmez ve infaz gerçekleşir. infazın gerçekleşmesinden günler sonra ise asıl suçlunun derin bir vicdan azabı ile adalete teslim olup her şeyi tüm açıklığıyla itiraf etmesi, reis bey’in hayatındaki dev kırılmayı yaratır.

Tüm değerleri, inançları, prensip ve görüşleri bir anda yerle bir olan reis bey, kendini derin bir vicdan azabı kuyusunun en dibinde bulur ve gözyaşını bir zafiyet, bir duygu sömürüsü olarak gören bu göz, gözyaşlarının kurumasından korkar hale gelmiş bir çağdaş dervişe dönüşür.

Şimdi istifa etmiş, idama götürdüğü gencin mezarını yurt edinmiş bir münzevidir o ve mahkeme günü “benim oğlum katil olamaz! o saatte benim evimdeydi, komşulardan gören var!” diye feryat ederek mahkeme salonuna girip reis bey’e söz anlatmaya çalışsa da reis bey tarafından ciddiye alınmayan dadı da, ellerinde çiçeklerle evladının mezarı başındadır…

dadı – “sen burada ha! ne zamandan beri seni bulmak,
yüzüne tükürmek geçiyordu içimden!”

reis bey – “neden tükürmüyorsun? … geldiğine iyi ettin dadı.
ben de seni arıyordum.”

dadı – “ne yapacaktın!”

reis bey – “beni affetmeni isteyecektim!”

dadı – “eğer ben seni affedersem,
yeryüzünde suçu bağışlanmadık insan kalmaz!

reis bey – “yeryüzünde suçu bağışlanmadık insan kalmaması için
beni affet!”

dadı – “aman allah’ım! sen o reis misin!”

reis bey – “o adamım ama o reis değilim…”

dadı – “yoksa bu da kendini kurtarman için bir numara mı!”

reis bey – “eğer varsa öyle bir numara, öğret de kurtulayım!”

dadı – “allah’a başvur! bende öyle bir kuvvet yok!”

reis bey – “sen affet ki, allah da affetsin!”

Reis bey bambaşka bir uyanış ve insanlık şuuruyla “o adamım ama o reis değilim…” ve nihayetinde; insanı insan kılan vicdan sesini duyarak merhamet eden, tüm acısına rağmen onun samimiyetine ve pişmanlığına inanan dadı ile birlikte idam edilen gencin mezarından çıkıp yan yana yürüyen reis bey’in verdiği o resim…
Yaşadığı bu büyük depremle çağdaş bir dervişe dönüşen reis bey, artık mahkeme salonlarında, adalet kürsülerinde değil, daha önce bir kalemde kellerini aldığı suçluların mekanlarında, yurtlarında, ne kadar batakhane varsa oralardadır artık.

“Affı anlayınca, kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz! herkesi bu hale birbiri getirdi! herkes herkesi affetsin! başka ne çaremiz olabilir ki…” virdi ile artık suçluların kol gezdiği akrep yuvalarını mesken tutar reis bey ve “bu akrep yuvalarında sabahlamaktan muradım; akreplerle halleşmek, onları okşamak!” der. “ne çıkacak bundan?” diyenlere yanıtı ise “yumuşayacaklar, ağlamayı öğrenecekler…” olur. reis bey’in bu sözünü hiç de gerçekçi bulmayanlar “akrepler ağlamayı öğrenecekler ha!” dediklerinde reis bey yeniden yanıtlar; “taşlar öğrenir de ağlamayı, akrepler öğrenmez mi!” “neredeymiş ağlayan taş!” diyenlere de yanıt hazırdır; “karşınızda… ben…”

Artık akrep yuvalarında akreplerle halleşmekte, onları okşamakta, onlara ağlamayı öğretmek muradı ile gece gündüz konuşmaktadır reis bey...
“katil! sevgili oğlum! sendeki merhamet istidadını kimsede görmedim! şu içinin gizli tarafını dışarı çıkarabiliyor musun, bütün mesele onda! nasıl öldürürsün! göz! bu renk renk rüyaları, bu en yakın zerreyi, en uzak yıldızları gören göz! ona nasıl toprak doldurursun! kalp dediğimiz, bütün gücümüzü veren bu esrarlı tulumbayı nasıl kırar parçalarsın!
Gelin çocuklar! kumar masasına dizilip hep beraber ağlayalım! mazlumun kendinde kıyılana, zalimin mazlumda kıydığına ağlayalım! zalime daha çok ağlayalım çocuklar! zalimde beni ve kendinizi görün! ağlayanlardan olmak varken, ağlatanlardan olmak reva mı!
Çocuklar size bir teklifim var! var mısınız! gelin bir çete kuralım sizinle! bir gözyaşı çetesi! ve insanlığa gözyaşını öğretinceye kadar onları delik deşik edelim! bıçaklarla değil, ıslak kirpiklerimizle…
Ne kadar hırsız, yankesici, dolandırıcı, katil, ırz düşmanı, zehir satıcısı, kumarbaz varsa alalım aramıza! ne kadar avukat, hakim, doktor, muharrir, tüccar, işçi, profesör, mühendis varsa alalım! acıyanları ve acınanları alalım, buyurun diyelim!
acımayı, merhameti cemiyete başlı başına şifa kabul edenler! birleşin! insanlığa yeni kurtuluş yolu... katili tezgahtar, hırsızı kasadar, dolandırıcıyı tahsildar yapalım! bakalım saklı parayı çapan yankesici, açıkça eline teslim edilene ne yapar! korunanı vuran katil, bakalım bağrını açanlara ne yapar!
Şüphe usulünün beslediği kötülük, itimat sistemi önünde büsbütün şahlanır mı, dize mi gelir görelim!
Ve bunları anlatırken bir yandan da kendini dinleyenlerin üzerinde ne kadar bıçak, tabanca, jilet, tornavida varsa kendi üzerine alan reis bey ekler; “çocuklar! bu bıçakları size ağlamayı ve acımayı öğrendiğiniz zaman vereceğim… onlarla tavuk kesemez hale geldiğiniz zaman…”

Ve o ara ani bir polis baskını olunca, kendini dinleyenlerden biri reis bey’in eski bir reis olması sebebiyle aranmayacağını düşünerek bir eroin poşetini fark ettirmeden reis bey’in cebine atar. üzerinde eroin, tabanca, bıçak, jilet ve tornavida gibi türlü suç aletleri ile yakalanan reis bey, şimdi yine mahkemede, ama bu defa sanık sıfatıyla bir reis karşısındadır!

reis bey – “merhamet! insanlara merhameti öğretmek! insandaki kötülük iktidarını hohlaya hohlaya yumuşatmak!
merhamet! hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir! baş aşağı bir cemiyeti, başyukarı edecek bir kudret!
acımasızca idama götürdüğüm çocuk, bana ‘buz çölünde yol alıyorsunuz!’ demişti. hepimiz, bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz! aldığımız nefesler bile sipsivri kayalar şeklinde donuyor! bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz! damak kirletiyor, el solduruyor!
bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da, kanun çıkarmaya kalkıyoruz! olur mu hiç! sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek! yazıktır kaplana! günahtır kaplana! merhamet!

hakim – “o halde ceza ölçüleri, hak, adalet ve kanunlar
lüzumsuz öyle mi?

reis bey – “öyle değil! bunlar, doktorun çare bulamayınca bütün bir uzvu budamaya mecbur kalması gibi iç tedavi üstünde tedbirler.”

savcı -- “efendim! merhamet ekmek olsa da, bütün insanlığa dilim dilim dağıtılsa; payına hiçbir şey düşmeyecek olan lanetli budur!
üstelik yüce reislik makamından bitirimhanelere düşüp ipten kazıktan kurtulma insanlar arasında eroin çetesi kuran bu bedbahtın, karşınızda kurtarıcı edasıyla adalet dersi vermeye kalkışması tam bir şenaattir!
kendisine yine reislik makamındayken söylediği bir sözü hatırlatırım; bizi daima işlenen suçun cüzzamlı suratına bakmaktan kaçıran bu edebiyat esnaflığını bir yana bıraksınlar! ve bu görünen suçun görünmeyen bir yanı varsa onu ortaya döksünler!”

reis bey – “sayın savcı beni eski anlayış ve prensiplerimle mahkum ettirmek istiyorlarsa; bilsinler ki, ben zaten onun mahkumuyum…”

reis beyin gönüllü avukatı -- “muhterem reis bey! sayın savcı’yı sanık sanılan büyük şahsiyetin fikirlerini, inançlarını ve ideallerini daha yakından anlamaya davet ediyorum. ancak bu takdirde onun bitirim yerinde ne aradığı anlaşılabilecektir. bütün dünya, kanunların ve hakim kürsüsünün tam hakkını verdikten sonra insandaki gizli ruh noktalarına, iç hakikatine eğilen, bu yüce hakikati arayan, onu aramanın işkenceli hayatını yaşayan bu adalet kahramanı karşısındadır!
büyük bir takdirle belirtelim ki; başkanı bulunduğum baro, şu anda bu yepyeni adalet kahramanını azizleştirmek için formül aramaktadır!”
ne var ki reis bey ne kahramanlık, ne ödül ne de kendisine verilecek olan cezanın derdindedir. o artık bambaşka bir derdin ortağı, bambaşka bir yolun yoldaşıdır… ve o yoldan, o buuddan konuşur, konuşur, konuşur…

“ben diyorum ki; her fert başucuna, ‘suçlu benim! herkes suçsuz!’ levhasını asmalıdır! ben diyorum ki; yegane kurtuluşumuz, herkesin herkesi affetmesindedir! daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. ama görüyorum ki anlatamıyorum… hissediyorum ama anlatamıyorum! çocuk ‘ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz!’ dedi. ağladıkça anlıyorum. Ağladıkça anlıyorum!

Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim! hem de öylesine kaybettim ki, amerika’da bir cinayet işlense de dünya çapında bir ses sorsa, ‘katil kim?’… ‘benim!’ diye haykırabilirim!
soğuk kış geceleri köprü altında yatan çocukların vebali benim boynumda! gömleğimin yakasında! isterse çareme adli tıp baksın! fakat bir hastaneye girsem de, kan kanseri çeken hastalar görsem; ‘acaba onları bu hale ben mi getirdim?’ diye düşünüyorum!
ben ne yaptım! uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim! hangi mukaddesi kirlettim ki, kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum! dışımda ne arıyorlar! içime doğru suçluyum ben! bir de kalkmış, belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum…”

Önce katil lakaplı kabadayı ayağa fırlayıp “reis bey’in cebine eroini ben koydum!” diyerek, anladığı, muhabbet beslediği, merhamet ettiği reis bey’i kurtarmak için suçu üstüne almak ister ve sonra ise asıl suçlu ayağa kalkıp suçunu itiraf eder…

Reis bey serbesttir artık; ama şüphesiz ki en büyük cezayı kendi kendisine vermiştir o… ve akabinde tam kaldığı otelden çıkarken, kendi avukatlığını gönüllü olarak üstlenen istanbul barosu başkanı, diğer baro mensupları ve basın ordusundan oluşan bir grupla burun buruna gelir.
Baro başkanı, “muhterem reisimiz, istanbul barosu olarak size bir hediyemiz olacak. baromuz, günlerdir süren müzakereleri sonunda sizi fahri başkanlığa seçmiş bulunmaktadır. adalet anlayışına fikirleriniz ve hayatınızla getirdiğiniz mana, memleketimizden başlayarak dünya çapında bir hadise olmuştur! insanlığa baş döndürücü bir yükseklik getirdiniz! baromuz, adaletle merhametin sarmaş dolaş ahengini belirten bu plaketi, davanıza ve muzaffer çilenize bir karşılık olarak takdim ediyor, buyurun!” der ve elindeki plaketi reis bey’e uzatır.

Reis bey plaketi alır, kapatır ve arkasındaki katil’e dönerek, “katil! oğlum! al! bu ancak sana yakışır! sen benim aksime merhamet davasının lafazanı değil, ta kendisisin!” diyerek plaketi onun eline tutuşturur. sonra onun arkasında duran ve az önce evini ona açmak için samimi bir teklifte bulunan dadı’ya dönerek, “gelemiyorum dadı! gözyaşlarım kurur diye korkuyorum!” der ve gider…


Ayten Çavuş Yağmur
 


Ağlayabilseydiniz Anlayabilirdiniz


Siz merhametten, acıma duygusundan yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerine göre haklısınız. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için en büyük hakkı kaybediyorsunuz. (idamlık genç)

Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum. Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz! merhamet, alem bu temel üzerinde!

Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su.

Ne duruyorsunuz! sökün sahte su borularını! ev ev merhamet şebekesi kurun! Tepelerinizdeki çatıları da yıkın! göklerle temasa geçin! O zaman göreceksiniz ki; acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak ve başlar üstünde, güneşe yol veren kubbeler yükselecek.

r2o2p7.jpg

bugün ahmed benim,
ama dünkü ahmed değil!
bugün anka benim,
ama yemle beslenen kuşcağız değil!
“enel hak ''kadehiyle bir yudum içen, sızdı tanrılık şarabından;
şişelerle, küplerle içtim ben, yine sızmadım!
ben sultanların aradığı sultan,
ben hacetler kıblesiyim!
gönlün kıblesiyim ben!
ben cuma mescidi değilim,
insanlık mescidiyim ben.
ben saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım!
ben kin dolu bir gönül değilim, tur-i sina'nın gönlüyüm ben!
üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum,
benim sarhoşluğumun sonu yok!

tarhana çorbası içmem ben,
can yemeği yerim; içerim can şerbeti!
işte sararttı seni bir gümüş bedenlinin özlemi, altın haline geldin artık.
sen altına âşıksın, altın benim rengime âşık!

gönlü saf sufiyim ben,
benim tekkem alem; medresem dünya benim!
değilim abalı sufilerden!
ister yakarış eri ol sen, meyhane eri istersen;
bundan sanki ne çıkar?
yok cumartesi imiş, yok cuma imiş, bence ne farkı var?

gerçeğin tadını alan er,
ne altına aldırış eder,
ne kalender tacına bakar.
ne tasası vardır, ne kini

ey tebrizli hak şemsi!
yüzünü göstermeseydin sen, yoksul çaresiz kalırdı kulun!
ne gönlü olurdu, ne dini... (Hz.Mevlana)


Alıntı
 
Geri