Redd-i revâfıd tercemesi

Konu sahibi son olarak 3461 gün önce görüldü
REDD-İ REVÂFID TERCEMESİ

Kendilerine şî’î diyenler, yirmi fırkadır. İçlerinden birkaç fırkası çok taşkındır. Bu taşkınların bir kısmı, (Allah, Alînin içindedir. Alîye tapmak, Ona tapmakdır) diyor. İkinci kısmı, bunları kötülüyor ve (Alî, Allah olur mu? O, insandır. Fekat insanların en üstünüdür. Allah, Kur’ân-ı kerîmi ona gönderdi. Cebrâîl de, iltimâs edip, Muhammede “aleyhisselâm” getirdi. Muhammed “aleyhisselâm”, Alînin hakkını yedi) diyor. Üçüncü kısmı, bunları kötülüyor ve (Hiç böyle olur mu? Bizim Peygamberimiz, Muhammed “aleyhisselâm”dır. Fekat benden sonra Alî halîfe olsun, dedi. Eshâb-ı kirâm, dinlemeyip diğer üçünü halîfe yapdı. Alîyi dördüncüye bırakdı) diyerek diğer üç halîfeye, Alînin hakkını aldılar, diye düşman oluyorlar. Eshâb-ı kirâmın çoğuna da, onun hakkını vermediler diye, düşman oluyorlar. Kendi hakkını aramadı diye, Alîye de “radıyallahü anh” çok kızıyorlar. Bu üç kısmın hepsi kâfir oluyor. Diğer fırkalar da, nassları inkâr etmeyip, bunları te’vîlde yanıldıkları için, bid’at fırkası oluyor. Allahü teâlâ hepsine, hidâyet versin! Doğru yola gelmek nasîb eylesin! Âmîn.
Bugün, Îrânın birçok köylerinde ve Irâkda ve Süriyede milyonlarca insan, yolu şaşırmışlardır. Müslimânlara (Hüsniyye) ismindeki bir kitâbı okutuyorlar. İstanbulda da basılan bu kitâb, Hârunürreşîdin serâyında, Hüsniyye isminde bir câriyenin, ba’zı kimselerle yapdığı konuşmasını yazmakda imiş. Bunun, Mürtezâ adında, yehûdî dönmesi bir din düşmanı tarafından yazıldığı, roman şeklinde hâzırlandığı anlaşılıyor. Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere bozuk ma’nâlar vererek, vak’a ve hâdiseleri yanlış anlatarak, Eshâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” ve Ehl-i sünnet âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” saldırmakda, acıklı hikâyeler uydurarak, câhilleri aldatmakdadır.

(Hak Sözün Vesîkaları) kitâbının ikinci kısmında, Mürtezânın bozuk yazılarına uzun cevâb verilecekdir. Şimdi imâm-ı Rabbânî hazretlerinin fârisî (Redd-i Revâfıd) risâlesinin tercemesini yazıyoruz.
kaynak:hak sözün vesikaları
 
Allahü teâlâya güzel, verimli ve Onun sevdiği, beğendiği gibi çok hamd olsun! Bütün insanların en üstünü, beyâzın, siyâhın, herkesin Peygamberi, efendimiz Muhammed aleyhisselâma, Onun yüksek şânına yakışacak düâlar ve selâmlar olsun! Muhammed aleyhisselâmın doğru yolda giden ve doğru yolu gösteren dört halîfesine ve Onun çocuklarına ve hepsi güzel, hepsi temiz olan Ehl-i beytine ve başka sahâbîlerine; büyük mevkı’lerine, yüksek derecelerine uygun selâmlar olsun!

Her var olana, lâzım olan herşeyi gönderen, Ondan başka sâhib, mâlik bulunmıyan, bir olan, Allahın merhametine çok muhtaç, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmetçisi, zevallı bu kul (Abdülehad oğlu Ahmed) Fârûkî bugünlerde bir risâle gördüm. Bu risâle, şî’îler Meşhed şehrini muhâsara ederken, Mâverâ’ünnehr âlimlerine cevâb olarak yazılmış. Bu âlimler, Eshâb-ı kirâmı kötüliyenlerin kâfir olduğunu, yazmışlardı. Risâleyi okuyunca, ancak ahmakların inanacağı ön sözlerle, üç halîfeye kâfir dediklerini, Âişe-i Sıddîkayı “radıyallahü anhâ” kötülediklerini gördüm. Yakınımızda bulunan talebeden zevallı birkaçının bu risâleyi okuyarak, öğündüklerini ve hükûmet adamlarına, hattâ sultânlara gönderdiklerini işitdim. Bu fakîr, konuşmalarımda ve derslerimde [ve (Mektûbât)daki birçok mektûblarımda] o bozuk yazılara, akla ve ilme dayanarak, cevâb vermekde, onların yanıldıklarına, doğru yoldan ayrıldıklarına herkesi inandırmakda isem de, müslimânlık gayretim ve hadîs-i şerîfdeki, (Fitneler, bid’atlar meydâna çıkıp eshâbıma dil uzatıldığı zemân, doğruyu bilen, bildiğini herkese bildirsin. Eğer bildirmezse, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la’neti, onun üzerine olsun! Allahü teâlâ, bu âlimin ne farzlarını, ne de nâfile ibâdetlerini hiç kabûl etmez) emri, bu konuşmalarımı [ve yazılarımı] kâfî göstermedi. Ciğerlerimin yanmasına su serpemedim. İçimin sızlamasını durduramadım. Onların maksadları yazılmadıkça, beklediğim fâidenin hâsıl olamıyacağını, âcizâne düşündüm. Her ihtiyâçlının yalvardığı, iyiliği bol, insanı çirkin, utanç verici şeylerden, ancak kendisi koruyan Allahü teâlâya sığınarak, Onun yardımına güvenerek, bu risâleyi yazmağa başladım.

Allahü teâlâ sâhibimizdir. Herkesin yardımcısı ancak Odur. Başarı, Onun yardımı ile sağlanır. Doğru yola, Ondan istemekle varılır.

[Muhammed bin Ya’kûb Firûz-âbâdînin 729-816 [m. 1413 Yemende] (Kâmûs) adındaki lügat kitâbını, Ahmed Âsım efendi [1235 (m. 1820) de Üsküdar Nuh Kuyusunda] türkçeye çevirmişdir. Çok kıymetli lügatdır. Burada, (Şî’a ve şî’î, bir insanı kuvvetlendiren yardımcılarına denir. Râfıda ve Râfıdî de, terk eden, ayrılıp bırakan demekdir. Râfızîler Zeyd bin Zeynel’âbidîn Alî, imâmdır, dediler. Bunlar Zeyde, Ebû Bekr ile Ömere düşman ol, dedi. O da büyük dedem olan Resûlullahın sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem, dedi. Bunun üzerine Zeydin yanından ayrıldılar. Bunun için, bunlara Râfızî denildi) diyor. Râfızîler Alîyi “radıyallahü anh” seviyoruz. Onu sevmek için, Eshâb-ı kirâmın hepsine veyâ birkaçına düşman olmak lâzımdır, diyorlar. Bugün Îrânda bulunan, ilm adamı, aydın şî’îler, çok şükr böyle değildir. Ehl-i sünnete pek yakındırlar. Alevî kelimesi, üç yerde kullanılmışdır:

1- Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” her asrda bulunan torunlarına denirdi. Eski zemândaki kitâblarda, hazret-i Hasen veyâ Hüseynin çocuklarına Alevî denilmekdedir. Sonraları, hazret-i Hasenin çocuklarına, şerîf, hazret-i Hüseynin “radıyallahü anhümâ” çocuklarından olanlara, seyyid denildi.

2- Hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevenlere, Onun yolunu doğru ve iyi öğrenip, bu yol, Muhammed aleyhisselâmın yolu olduğu için, bu yolda gidenlere (Alevî) demek lâzımdır. Bu doğru yolda gidenler, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” hepsini sever. Bu yol, Ehl-i sünnetin gitdiği yoldur. Demek ki, asl, haklı olarak Alevî, Ehl-i sünnetdir.

3- Eshâb-ı kirâma düşman olanlar, yurdumuzdaki, temiz, müslimân Alevîleri aldatmak için kendilerine şimdi (Alevî) diyorlar. Bu güzel ismi maske olarak kullanıyorlar.]

Adı geçen risâlede diyor ki, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” âhirete teşrîf etdikden sonra, müslimânların reîsi, imâm-ı Alîdir “radıyallahü anh”. Her asrda da, başkanlık, Onun çocuklarının hakkıdır. Başka kimse hiçbir zemân, müslimânlara imâm [başkan] olamaz. Başkaları ancak zulm ile, bunların hakkına saldırmakla, bunlar da, kuvvetsiz olup, birşey diyemedikleri için, başa geçer. Şî’îler arasında, zemânla çeşidli fırkalar türedi ise de, başlıcası yirmi fırkadır. Ba’zıları birbirine kâfir demekde, kötülemekdedir. Biz, maksada başlamadan önce, meşhûr olan birkaç fırkalarını bildirelim ve inanışlarını, maksadlarını açıklıyalım.
Böylece, iç yüzlerini herkes iyi anlasın ve doğru ile yanlış, hak ile bâtıl ayırd edilsin:

Ahmed Fârûkî diyor ki: Eshâb-ı kirâmı kötüliyenlerin birincisi, Abdüllah bin Sebe’dir.

[Müncid lügat kitâbında ve (Kâmûsül a’lâm)da (Yehûdî olduğu bildirilen bu dönme, Mısrda ayaklanmağa sebeb olup, buradan yürüyen çapulcular, Osmân “radıyallahü anh”ı şehîd etdi) denilmekdedir.]

Alî “radıyallahü anh”, bunu Medayn şehrine sürdü. (İbni Mülcem hazret-i Alîyi öldürmedi. Şeytân Alînin şekline girmişdi. Şeytânı öldürdü. Alî, bulutlar içindedir. Gök gürlemesi, onun sesidir. Şimşek, kamçısıdır) derdi. Abdüllah bin Sebe’ yehûdîsinin sözlerine aldanan (Sebe’ciler), gök gürültüsü işitince, (Ey emîrel-mü’minîn! Sana selâm olsun) derler.

[Îrânda Esterâbâd şehrinde, Fadlullah isminde bir zındık, Sebe’cilik yoluna, birçok hurâfe, yalan katarak (Hurûfîlik) ismini verdi. 796 [m. 1393] de öldürüldü. Hurûfîler, şî’îlerin aralarına karışdı. Hâlbuki, şî’îlikle bir alâkaları yokdur.]

Kâmiliyye fırkası, Eshâb-ı kirâmı kötülüyor. Alîyi “radıyallahü anh” imâm yapmadıkları için, Eshâb-ı kirâma kâfir diyorlar. Alî de “radıyallahü anh”, kendi hakkını aramadığı için, buna da, kâfir diyorlar. Tenâsüha inanıyorlar. [Tenâsüh için bilgi almak isteyen, (Tam ilmihâl-Se’âdet-i Ebediyye) kitâbına mürâce’at buyursun.]

Benâniyye fırkası, Benân bin Cem’an yolunda gidenlerdir. İlâhımız insan şeklindedir. Zemânla helâk oldu. Yalnız yüzü kaldı. Rûhu da, Alîdedir, derler. Ondan sonra, oğlu Muhammed bin Hanefiyyede, sonra bunun oğlu Ebû Hâşimdedir. Bundan sonra Benândadır, derler.

Cenâhiyye fırkası, Reîsleri, Abdüllah bin Mu’âviyedir. Rûhun tenâsüh yolu ile, cesed değişdirdiğine inanırlar. Tanrının rûhu, önce Âdem aleyhisselâma, sonra Şît aleyhisselâma girdi, derler. Böylece bütün Peygamberlerde, dolaşıp, sonra Alîye ve oğullarına girdi. Şimdi Abdüllahdadır, derler. Öldükden sonra dirilmeğe inanmazlar. Şerâb içmek, leş yimek, zinâ yapmak gibi birçok harâmlara, halâl derler.

Mensûriyye fırkası, Ebû Mensûr Aclîmin yolunda gidenlerdir. İmâm-ı Muhammed Bâkırın “radıyallahü anh” talebesinden idi. İmâm bunu tard edince, kendinin imâm olduğunu yaydı. (Ebû Mensûr göke çıkdı. Allahü teâlâ, eli ile, bunun başını sığadı ve ey oğlum! Git, kullarıma emrlerimi bildir dedi), derler.
 
Kur’ân-ı kerîmde, Tûr sûresi kırkdördüncü âyetindeki (kisfen) kelimesi, işte gökden inen Ebû Mensûru bildiriyor, derler. Peygamberlik bitmedi. Dahâ Peygamber gelecek derler. Cennet, sevmemiz lâzım gelen imâm demekdir. Cehennem de, düşmanlık etmemiz îcâb eden kimselerdir. Meselâ Ebû Bekr, Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” demekdir, derler. Farzlar da, sevmemiz emr olunan kimseler demekdir. Harâmlar da düşman olmamız emr edilen kimselerdir, derler.

Hattâbiyye fırkası, Hattâb-ı Esedînin yolunda gidenlerdir. Bu, imâm-ı Ca’fer Sâdıkın “rahmetullahi aleyh” talebesi idi. İmâm, bunun, kendine karşı taşkınlık etdiğini görünce, gücendi ve yanından koğdu. Fekat, o, imâmın vefâtından sonra kendisinin imâm olduğunu söyledi. Bunun yolunda olanlar, (İmâmlar Peygamberdir. Hattâ, Allahın oğullarıdır. Ca’fer Sâdık, ilâhdır. Fekat, Ebülhattâb, ondan ve Alîden dahâ üstündür) derler. Düşmanlara karşı, dostları korumak için, yalancı şâhidliği halâldir, derler. Cennet, dünyâda, iyi, râhat yaşamakdır. Cehennem de, dünyâ elemleri, sıkıntıları demekdir, derler. Dünyâ böyle gelmiş, böyle gider. Kıyâmet kopmaz. Cenneti, Cehennemi görüp, söyliyen, gidip gelen var mı, derler. Bunun için harâmları işleyip farzları yapmazlar.

Gurâbiyye fırkası, Muhammed “aleyhisselâm” Alîye çok benziyordu. Karganın kargaya, sineğin sineğe benzemesinden dahâ çok benziyordu. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi Alîye götürmek için emr vermişdi. Çok benzediklerinden, Cebrâîl, yanılarak, Muhammed “aleyhisselâm”a götürdü, diyorlar. Bunun için, Cebrâîl “aleyhisselâm”a la’net ediyorlar.

Zemmiyye fırkası, Muhammed aleyhisselâmı kötülüyor. Alî, ilâhdır. Muhammed aleyhisselâmı Peygamber yapmışdı. Muhammed aleyhisselâm insanları Alîye bağlıyacağı yerde, kendisine bağladı, diyorlar. Bunlardan bir kısmı ise, Muhammed aleyhisselâm ilâhdır, diyor. Ya’nî bir kısmı, Muhammed aleyhisselâmı dahâ üstün tutuyor. Bir kısmı, Alîyi “radıyallahü anh” üstün tutuyor. Ba’zısı, ehl-i abâ [palto altında bulunan] Muhammed, Alî, Fâtıma, Hasen, Hüseyn bir bütündür. Aynı bir rûh, beşine birlikde hulûl etmişdir. Birbirlerinden üstünlükleri yokdur. Fâtıma da, erkekdir, derler.

Yûnusiyye fırkası, Yûnus bin Abdürrahmânın yolunda olanlardır. Allah, Arş üstünde oturuyor. Melekler, Onu, Arş üstüne çıkardı ise de O, meleklerden dahâ kuvvetlidir. Turna kuşu iki ayağı yardımı ile gidiyor ise de, kendisi, ayaklarından dahâ büyük ve dahâ kuvvetli olması gibidir, derler.

Müfevvida fırkası, Allahü teâlâ dünyâyı yaratıp, bütün işleri Muhammed aleyhisselâma bırakdı [tefvîd etdi], diyorlar. Ba’zıları da bütün dünyâ işlerini Alîye bırakdı. Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” dilediğini yaratıyor, diyor.

İsmâ’îliyye fırkası, Kur’ânın zâhiri [görünmesi] olduğu gibi, bâtını [görünmiyen içi] de vardır. Bâtın yanında zâhir, cevizin içi, özü yanında kabuğu gibidir. Zâhirde olan emrlere, yasaklara uyan kimse, meşekkatlara, sıkıntılara katlanarak ne kazanırsa, bâtına uyan kimse, bunları zahmetsizce kazanır. İbâdet yaparak sıkıntı çekmesine lüzûm kalmaz, derler. Sözlerine inandırmak için, Cennetdekiler ile Cehennemdekiler arasındaki dıvarı bildiren, Hadîd sûresinin onüçüncü âyetini okurlar. Harâm yokdur. Herşey halâldir, derler. Din sâhibi Peygamberler yedi olup, Âdem, Nûh, İbrâhîm, Îsâ, Mûsâ, Muhammed “aleyhimüsselâm” ve gelecek olan Muhammed Mehdîdir, derler. Maksadları, islâmiyyeti yıkmakdır. Din konusunda hîleli süâller sorarak, müslimânları şübheye düşürmek isterler. Meselâ, hayzlı kadına, orucu kazâ etmesi emr olunuyor da, nemâzını kazâ etmesi neden emr edilmiyor. Menî çıkınca gusl etmek farz oluyor da, dahâ pis olan bevl çıkınca, niçin farz olmuyor. Ba’zı nemâzlar dört rek’at farz oluyor da, ba’zısı neden üç veyâ iki rek’at farz oluyor, gibi sorularla gençlerin îmânını sarsmağa uğraşıyorlar. [Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimleri, böyle soruların cevâblarını, sebeblerini kitâblarında açık ve geniş bildirmekdedir.] Allahü teâlânın emrlerine uydurma ma’nâlar veriyorlar. Meselâ abdest almak demek, imâmı sevmekdir. Nemâz kılmak, Peygamber demekdir. Çünki, Kur’ân-ı kerîmde, Ankebût sûresi, kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Nemâz, insânı kötü, çirkin şeylerden alıkor) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, Peygamberi göstermekdedir, diyorlar. Cünüb olmak, gizlemek lâzım olan şeyleri, yabancılara duyurmak demekdir. Gusl, yeniden söz vermekdir. Zekât, din bilgisi ile, nefsi temizlemekdir. Kâ’be Peygamber demek, Kâ’be kapısı Alî, Safâ tepesi, Muhammed “aleyhisselâm”, Merve tepesi Alî, yedi tavâf, yedi imâmı sevmekdir, Cennet ibâdet zahmetlerinden kurtulmak, Cehennem de, harâmlardan kaçınmanın işkence ve ateşidir gibi akla ve dîne sığmıyan saçmalar söylerler. Bunlar gibi, Allah ne vardır, ne yokdur. Ne âlimdir, ne câhildir. Ne kâdirdir, ne âcizdir, derler.

Nizâmülmülk ile şâir Ömer Hayyâmın talebelik arkadaşı olan Hasen bin Muhammed Sabbâh 473 [m. 1081] yılında Rey şehrinde İsmâîliyye devletini kurunca, kendine zemânın imâmı deyip, Ehl-i sünneti, zorla kendi fırkasına sokdu. 518 yılında öldü. Kendisi ve devletinin sonu olan 654 [m. 1255] senesine kadar gelen adamları, inanışlarını, devrimlerini kabûl etdirmek için, pek çok zulm, işkence yapdılar.

Doğru yolu söyliyen hamiyyetli Ehl-i sünnet âlimlerini zindanlarda çürütdüler, şehîd etdiler. Bunlara göre, her zemânda imâm bulunmak lâzımdır. Câhillere kitâb okumağı, kültürlü olanlara da, eski kitâbları okumağı yasak ederler. Böylece bozuk yolda olduklarını, kötülüklerini örtmek isterler. Eski yunan felsefesini severler. Din bilgileri ile alay ederler. [Bunların bir ismi (Karâmita)dır. Çünki, Bağdâd civârında, Vâsıt köyünden çıkan Hamdân Kurmut isminde biri, 278 [m. 891] yılında Karâmita devletini kurdu ve Ehl-i sünnete çok işkence yaparak müslimânları İsmâ’îlî fırkasına sokmağa zorladı. Necdde yerleşdiler. 317 [m. 929] yılında reîsleri olan Ebû Tâhir, Mekkeyi basıp binlerce hâcıyı kesdi. Hazîneyi ve evleri yağma etdi. Hacer-i esvedi yerinden söküp, baş şehrleri olan Basra civârındaki Hecr şehrine götürdüler. Bu mubârek taş, yirmi iki sene Karâmitîlerin elinde kaldı. Hükûmetleri 328 yılında bozularak, müslimânlar büyük bir belâdan kurtuldu.]

Zeydiyye fırkası, Zeyd bin Alî Zeynel’âbidîne bağlıdırlar. [Zeynel’âbidîn Alî bin Hüseyn, oniki imâmın dördüncüsüdür. Onbeş yaşında iken Kerbelâ fâci’asından kurtuldu. (46-94 [m. 713]) Medînede vefât etdi. Amcası imâm-ı Hasenin yanındadır “radıyallahü anhüm”.] Zeydiyye fırkası üç kısmdır: Cârûdiyye denilen kısmı, halîfelik Alînin hakkı idi, Eshâb, onun hakkını vermedikleri için, kâfir oldular diyorlar. İkinci kısmı, Süleymâniyyedir. Bunlar, Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallahü anhümâ” hak halîfe olduğuna inanıyor. Eshâb yanılarak, Alî dururken bunları halîfe yapdı diyorlar. Fekat, bu yanılmaları, fısk, günâh değildir, diyorlar. Osmân, Talha ve Zübeyr ve Âişe “radıyallahü anhüm”kâfir oldu diyorlar. Üçüncüsü Tebîriyye kısmıdır. Bunlar da, Süleymâniyye gibidir. Yalnız, Osmân “radıyallahü anh” için kötü söylemiyorlar. Zemânımızdaki Zeydîlerin çoğu, bu üç kısmdan ayrı olup, Mu’tezile gibi inanıyor ve Hanefî mezhebi gibi ibâdet ediyorlar.

İmâmiyye fırkası, Alînin “radıyallahü anh” halîfe olması, açıkça emr olunmuşdu. Eshâb, bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu, diyor. Halîfelik imâm-ı Ca’fer Sâdıka kadar, babadan oğula geçdiği muhakkakdır. Ondan sonra kimde olduğu belli olmadı diyorlar. Çoğuna göre, Ca’fer Sâdıkdan sonra, yedinci imâm, oğlu Mûsâ Kâzım [129-186 [m. 799] Bağdâdda, Kâzımiyye mahallesinde medfûndur], bundan sonra, bunun oğlu Alî Rızâ [148-203 Îrânın doğusunda Meşhed ya’nî Tus şehrinde], bundan sonra, oğlu Muhammed Takî [194-220 Kâzımiyyede], bundan sonra, Ebülhasen Alî bin Muhammed Hâdî Nakî [213-254 Sermen Rey şehrinde Asker mahallesinde], bundan sonra, onbirinci imâm Hasen bin Alî Askerî [232-261 [m. 875] Bağdâdda, babası yanındadır], bundan sonra, oniki imâmın sonuncusu, Muhammed bin Hasen Mehdîdir [255 de dünyâya gelip, on veya onyedi yaşında iken, evinde bir mağaraya girip bir dahâ çıkmamışdır].


 
Kıyâmete yakın geleceği bildirilen Mehdînin bu olduğuna inanırlar.

Bunlardan başka olan fırkalar da, aşağı yukarı, bunlara benzemekdedir. Her biri doğru yoldan ayrılmış olup, zemânla değişmekde, ba’zıları doğru yola yaklaşmakda, bir kısmı da büsbütün azmakdadır.

[Bugün, Îrânda, bu bozuk fırkaların hemen hepsi, câhil halk arasında, vardır. Fekat, münevverler doğru kitâbları okuyarak, günden güne Ehl-i sünnetin hak sözüne yaklaşmakda olduğu da şükrânla görülmekdedir. Meselâ, 1333 hicrî güneş yılında [1954 mîlâdî yılda] Tahranda basılan, doktor Muhammed Mukremî, lugat kitâbında, (Hulefâ-i Râşidîn, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” ve hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”) demekdedir.]

Aklı başında olup, iyiyi kötüden ayırabilen bir kimse, yukarıdaki satırları okuyunca, şî’îler arasına karışmış olan bu fırkaların ne kadar uydurma ve bozuk olduklarını başka bir sened aramadan, hemen anlar. Akla, dîne uymıyan hayâlî inanışlar olduğu, hiçbir esâsa dayanmadığı meydândadır. Bu inanışda olan kimselerin, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin ehl-i beytini ve oniki imâmı seviyoruz demelerinin, ne kadar gülünç olduğu âşikârdır. Hayır, bunların sözü doğru olamaz. Çünki, o büyükler, aşırı taşkınca sevgi istemiyor ve lâf ile uyulmağı beğenmiyorlar. Hurûfîlerin Ehl-i beyti seviyoruz demeleri, Nasârânın [hıristiyanların] Îsâ “aleyhisselâm”ı seviyoruz demesine benzer. Taşkınca severek, Ona, ilâh diye tapınıyorlar. Hâlbuki, Îsâ “aleyhisselâm” böyle sevgi istemiyor. Nitekim, Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bana şöyle buyurdu: (Yâ Alî! Senin hâlin Îsâ “aleyhisselâm”a benzer. Yehûdîler, Ona düşman oldu. Anasına çirkin iftirâ etdiler. Nasârâ da, aşırı sevdi. Onu, bulunamıyacağı dereceye çıkardılar).

 
Geri