RaMSeS-i Metinler

Konu sahibi son olarak 276 gün önce görüldü
''Elinden yalnızlığı bile alınmış bir şairim.''
Hayatımızın içine sinmiş konulara şiirsel, eleştirel ve mizahi bakışla destek sunan, arada sırada ziyaret edebileceğiniz, sabah kahvesi tadında saife oluşumumdur.
Saygılar.
 
Şimdi Hangi Sevdanın Bel Kemiğisin ?
Hayata Atılmış En sert Slogandın Sevgilim!
Afişe edilirdi Yalnızlıklarımız Seninle
Bakışların Namluların ucundaki İmdatlardı
Zerktin Gözyaşlarımla Ab-ı Hayattan!
Avuçlarımdan Akan Ölüydün
Avuçlarımda Dağlanan Tabiat ANaydın Şah damarım! Mat Yanım! Darp Sandalım!
Haykırışım Yumruklayışım Ve Ölümümün Yüksek Trajı..

Çenemdeki Gamzemde Krematoryum Saklardın
Esas Kadındın Anlayacağın
Eziyete Meziyettin Anlayacağın
Kanlı Omurganı Batıracaktın
Bir Mahlas Ötemde Uzanıp Son kez Adımda Sabahlayacaktın

Yasak Aşktın
Kırgınlıklarımdan Dahi Kırılan bir yasak Aşk
Meyvesinde Herakles Bulunduran İmtiyaz
Cinayette kullandığın adın , Kesik bileklerimde
Saklasam Cesedimi Sende Durmaz..

SübliminaL bir Gecelik giymişsin
Dipsomani diye Kaftan var Auranda!
Her Katliamdan Beni Sağ , Beni Sağnak bir Esir etmişsin
Astarımdın İçseldin
Ayrıksı iki doğruyduk!
Soğuk bir kaldırımda örselenmiş yalnızlığımızdı Süpürülen
Şaibemdin Şiar denen YeiS te!
Ne de olsa Ayrılık Çekilecekti Göklere
Sen bir Gecelik giydin Onu
Ben Bir sonraki intihara Kadar Sakladım Üstümde !!!

M'eŞk/Virgül ile Virgil
 
Çocuk doğurmak için Ruhsat aramayanlardandık!
Yalnızlıklar doğurdum,
Hayaller Doğurdum,
Gökkuşağını Söken Bulutlara Ağ kurdum,
Şarap Aşkın Gözyaşıdır , Gülümseyişimi Yutkundum,
Sinirlerimi aldırdım Ruhumdan ve
Dahada kırgınlık biriktirdim
Gözümün Rahim torbalarında!
İnanmak Marifet sayılmazdı
Unutmadan,
Ruhumdan Vakit Kaldıkça scrabble tahtasına düşüyorum,
Gece Sıcak , Üşüyorum !!!

M'eŞk/Sirayet
 
Yağmur damlası dalgınlıktan kurtulunca her an kurumaya hazır olduğunu hatırladı.Bu gidişle bırakın göl, deniz okyanus olmayı bir birikintiye bile katılamayacak, yokluğa karışacaktı.
-Bana yardım etmelisin, diye seslendi su birikintisine, ömrümle ilgili bir sorunum var.
-Evet, buharlaşıyorsun dedi, su birikintisi.
-Ama ben ihtiyarlamadan gitmek istemiyorum.
-Bana eklenmen gerek, gayret et bir parça.Yaklaşmalısın.Vakit daralıyor.
Yağmur damlası su birikintisine akmak için hareket etti.Ancak bu kere de mesafe aldıkça iz bırakarak azaldığını hissetti,ilerledikçe bir kısmı yerde, geride kalıyordu.
-Ha gayret, dedi su birikintisi, çabala biraz. Kaldırma kuvvetini unutma. Kaldır kendini.Suyun kaldırma kuvveti suyu da kaldırabilmeli.
Olmadı.Yağmur damlası su birikintisinin az uzağında temelli kalıverdi.
-Yapamadım, diye kesik kesik fısıldadı, keşke başka bir şeye benzeseydim.
Tebessüm etmeye başladı su birikintisi.Bu kere becerdi.
-Ne göl, ne deniz, ne okyanus, dedi hatta nehir bile değil, bir gözyaşı damlası olabilseydin, her yere gidebilirdin.Gözyaşı her yere gider küçük kardeşim.
 
yaralarımı mabedine süren
noturdamın kamburuyum ben
gamalı haçlar altında
alkışlarla
hüznümü ruhlara süren
sen duvar diplerinde ağıtlar yakan
esmeralda
saçları kızıl şarapla dokunmuş zerdüşt..
 
Senin nasıl biri olduğunu merak ediyorum, diyerek size kur yapan kişiye söylemeniz gerekenlerden bahsediyorum aslında. Bir insan bir insanı merak ediyorsa, mutlaka içini açıp bakar. Yani bütün başarılı seri katiller bunu yapmışlar ve öldürdükleri kurbanlarını parçalamışlardır. Sevgiliniz olma ihtimali yüksek bir şahsiyetin şeytanla yaptığı kontratta daima bu madde vardır:
''Merak ettiğini karşındakinden sakla.'' Bakınız: Pokerface.

Sizi kandıracaklardır - İnsanoğlunun bilimde ilerlemesinin nedeni evreni merak etmesidir gibi içi boş bir cümle dünyanın bütün eğitim kurumlarının şaşaalı giriş kapısının üstüne asılmış gizli tabelada yazılıdır. Oysa ıstakozun kanının mavi olması, sadece demirin bakır ile yer ve yol değiştirmesinden ibarettir. Bu derece basit. Merak edilecek hiçbir yanı yoktur. Var olan yani vuku bulmuş bir durumun ilerlemesi mümkün değildir; kısaca bilim ilerlemez. Bilim sadece olmuş olanın açığa çıkartılmasıdır. Soyunmak gibi. Yani mesela soyununca cinsel organınızı keşfetmezsiniz, milletin görmesini sağlarsınız, o kadar. Çıplak gözle bakmak deyimide kısmen buradan doğmuş olabilir.
Komşum bana gelip gidenleri ve evimde neler olduğunu, ne işler çevrildiğini anlamsızca merak edip araştırıyorsa bu onu bilim adamı mı yapacaktır? Yok yani sayemde evrenin sırlarını çözebilecekse bir mahsuru yoktur da benim neden kendimi bilim uğruna feda etmem gerektine dair bir açıklamamın bulunmaması ilginçtir. Uzayda ne haltlar karıştırılıyor diye küçücük bir gemiye tıkılıp boşluğa fırlatılan bir maymunun günahı bir de benim boynuma mıdır?
 
Donnie Darko'nun Frank'le karşılaştığı seyirlerde, saçları baştan aşağı yılan olan kadınlar, Medusalar, makaslarıyla gelip evimizi kuşattılar.İlgiden korktuğumuz için delirmiş,birleşik kaplar gibi hayat sürdürmenin düşüyle yeryüzünden kaçmak için tünel kazıyorduk.Kötü yakalandık..
Fırsat! utandığımız bir teklifti bu.Sağ kalma fırsatını değerlendiren ihanet etmiş olacaktı.Uzattığımız saçlarımızı açıp gecenin karanlığında kapının önüne çıktık.''Kesin kesebilirseniz!'' diye bağırdık hep beraber.

Bak makasın iki ucuna! Tanrıyla Şeytan! Onlar kavuşurken arada biz kesiliyoruz unutulup ve parçalarımız yayılıyor boşluğa.
Gelen Uzaylılar değil..Bir zamanlar terkettiğimiz kendi Ruhlarımız!!
 
Denizin renksiz bir kadın saçı olduğunu
İlk O'na söyledim ben
İnanmadı.
 
Kanadı varsa umutlarınızın; kırdırmayın! Görebilmek için bulutları, kuşları ve minicik insanları.
Ah ne hacet, varsa yoksa renkli bir gökyüzü arayışında, daha fazla yerin içine çekiliyoruz hoyratça.
Başımızı kaldırsak, kuşun sesini göreceğiz.
Henüz kuşların ölüşüne bile baş kaldıramıyorken hem de.
 
Adamın birine demişlerki: ''Dile bizden ne dilersen, dilediğin ne olursa olsun isteğin yerine getirilecek, ancak senin isteğin ne olursa isteğinin iki mislini komşuna vericez''.. Adam düşünmeye başlamış. Araba istesem bana bir komşuma iki tane verecekler, ev istesem bana bir komşuma iki tane verecekler.. Bir süre sonra adam kararını vermiş demişki: ''Siz benim bir gözümü yerinden çıkarın başka bir şey istemiyorum.''
İşte biz ülke olarak şuan kısmen bu haldeyiz.
 
"Sevilme hastalığına" yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.

"Birisini çok sevseniz...
Ona aşık olsanız...
Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese...
Yıllarınızı birlikte geçirseniz...
Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız...

Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse...

Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız...

Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz...

Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız...

İçinde isimler olan bir defter bulsanız...

Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada...

Ne yaparsınız?

Ne hissedersiniz?

Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte.

Sevdiği kadının seviştiği erkekler...

Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon.

Çok ağır yaralanmıştı.

Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunmadığı bir gelecek bırakmıştı; bulduğu defter de şimdi geçmişini alıp götürüyor, geçmişi lekeli bir boşluğa döndürüyordu.

Sevdiği insandan ona kalan anıların hepsi şüpheli gölgelerle kaplanıyordu.

Hesap sorabileceği, "niye yaptın" diyebileceği kimse yoktu.

Herhalde, ölene kadar Elsa’nın neden bunu yaptığını merak etti.

Üstelik bu cevabı kolay bulunabilecek bir soru da değildi.

Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandı.

Elsa için yazdığı şiirler neredeyse bütün dünya tarafından ezbere biliniyordu.

"Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de

Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm

Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm

Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde"

O "derin gözlerin" sahibi onu aldatmıştı.

Bir kadının isteyebileceği nerdeyse her şeye sahip olan kocasını bırakıp onunla kıyaslanamayacak bir defter dolusu erkekle birlikte olmuştu.

Bir kadın bunu niye yapar?

Kocasıyla birlikte efsaneleşmiş bir aşkın sembolü olarak görülen, adı kocası tarafından aşkla özdeşleştirilmiş, dünyanın en bilinen şiirlerine kendi ismi verilmiş bir kadın niye yapar bunu?

Sadece kocasını, sadece bütün dünyaya "Elsa’nın gözleri" şiirini ezberletmiş bir şairi değil, onların isimlerini kendi aşklarına katmış milyonlarca insanı da aldatmıştı.

Sanırım, bunun cevabı, Elsa Triolet’nin büyük bir açık yüreklilikle tutulmuş günlüklerindeki bir satırda gizli.

"Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum."

Dünyanın belki de en korkunç hastalığına tutulmuş, daha doğrusu bu hastalıkla doğmuştu, "herkes tarafından sevilme ve beğenilme" hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.

Öylesine büyük ve imkansız bir şey istiyordu ki bu isteğinin tatmin edilmesi, onun bu tatminle huzura ermesi imkansızdı.

Bu hastalığa tutulmuş herkes gibi neredeyse tüm hayatını huzursuzlukla ve mutsuzlukla geçirmek zorundaydı.

Böyle birine dünyanın en büyük aşkını, dünyanın en iyi şairlerinden birini, yeteneği, başarıyı, kendisine ve kocasına hayranlık duyan bir kalabalığı verseniz de onun elde ettikleriyle yetinmesi mümkün değildi.

Tanrının niye bazı insanlara bu acı dolu hastalığı verdiğini bilmiyorum.

Gerçi yeryüzündeki herkeste bir "sevilme" isteği, beğenilme arzusu vardır ama bütün hayatının yönetimini bu tutkunun emrine vermek çok daha başka bir şeydir.

Neredeyse bütün erkekleri ya da kadınları tek bir insan gibi görüp onların hepsini tek bir insanı kendine aşık eder gibi kendine aşık etmeye çalışmak, aralarından biri bile kendisine yeterli ilgiyi göstermeyince herkes kendini terk etmiş gibi hissetmek, sürekli acı çektirir insana.

Böyle biri kaçınılmaz olarak kendini sevenlerle değil sevmeyenlerle, beğenenlerle değil beğenmeyenlerle ilgilenecektir.

Hep acı ve kırgınlık olacaktır hayatında.

Bir insan niye bu kadar çok sevilmek ister?

Niye diğer insanları hayatının merkezine yerleştirir?

Onların söyledikleri her söz içinde yankılanır, onların bakışlarından, seslerinden anlamlar çıkarmaya çalışır?

Bu kadar çok insanı ruhuna sığdırmaya uğraştığına göre büyük bir boşluk olmalı ruhunda, doldurulması zor bir boşluk.

Nedir o?

Ne yaratır o boşluğu?

"Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri

Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın

Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa’nın

Gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri."

Bu mısraların bile dolduramayacağı o boşluk nasıl yerleşir bir insanın içine?

Şiire biraz meraklı her aşık sizin adınızı sevdiğine söylerken siz kendinizi nasıl bu kadar yalnız hissedebilirsiniz?

Bu mısraları sizin için yazan adam sizi severken, siz kendinizi nasıl sevilmemiş biri olarak görebilirsiniz?

Sizi böylesine aç bırakan eksiklik nedir?

Bütün dünyayla doldurmaya çalıştığınız o boşluğu yaratan sanırım aslında bir kişinin sevgisinin ve beğenisinin eksikliği.

Kendisinin.

Bazı insanlar bilmediğim bir nedenden dolayı kendilerini istedikleri gibi güvenle sevip beğenmeyecek bir ruhla doğuyorlar.

Ve, kendilerini beğenmedikleri için kendilerine kızıyorlar.

Garip bir ikilik bu.

Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.

Bu karmaşa onları yoruyor, hırpalıyor, yalnızlaştırıyor ve diğer insanlara düşman ediyor.

Bir yandan insanların sevgisini ve beğenisini kazanmak için çırpınırlarken bir yandan da o insanlara kızıyor ve kendilerini beğenenleri onların beğenmediği birini beğendikleri için, kendilerini değil de başkalarını beğenenleri de "yanlış insanları" beğendikleri için küçümsüyorlar.

"Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar

Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince

Camın kırılan yerindeki maviliğini de

Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar"

Bu mısraları onlar için yazan biri bile kurtulamıyor bu öfkeden ve küçümsemeden.

Ama asıl onları tehlikeli yapan, bütün dünya tarafından sevilmedikleri için kendilerini "haksızlığa uğramış" hissetmeleri.

Haksızlığa uğramış biri, bu "haksızlığı" dengelemek için her şeyi yapma hakkına sahiptir onlara göre.

Ve her şeyi yaparlar gerçekten de...

"Sevilme hastalığına" yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.

Huzursuz, huysuz, öfkeli ve bencildirler.

İnsanlar, bu "sevilme hastalarını" tanıyamaz, anlayamaz, onların kendi kendileriyle olan olağanüstü didişmeleri, kavgaları, durduk yerde yarattıkları huzursuzlukları, sürekli, neredeyse an be an değişen duyguları, "sevilmek isteyen"den "sevmeyen"e süratli geçişleri, ruhlarındaki değişik insanları birbiri ardına ortaya çıkarmaları öylesine kuvvetli bir ruhsal girdap yaratır ki buna yakından bakmaya kalkan birinin bir karanlığa yuvarlanması kaçınılmazdır.

"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin

Zaman kadındır. İster ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

....

Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi

...

Daha beter seni kaçak

Seni yabancı bilmekten

Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan"

O karanlığa yuvarlanmış bir şairin, o karanlığı yaratan bir kadına yazdığı mısralar bunlar.

Aragon, bir "kaçaklık", bir "yabancılık" olduğunu hissediyordu herhalde ama bunun sınırlarını tam da kestiremiyordu ta ki o defteri bulana, karısının bilmediği bir hayatı olduğunu keşfedene kadar...

Ama gene de "sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi" diyordu.

O bıçak, asıl Elsa’nın ölümünden sonra o defterle daldı Aragon’un gırtlağına.

Hiçbir soru soramadı.

"Niye" diyemedi, "Niye yaptın Elsa?"

Dünya edebiyatının en büyük aşklarından biri, dünyanın en büyük acılarından biriyle bitti.

"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden

Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşamüzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden

Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim"

Aragon, "ölmenin sevmekten daha kolay" olduğunu Elsa’nın ölümünden, sırrının aydınlanmasından sonra daha iyi anladı.

Ve hiçbir zaman soramadı. "

"Niye Elsa, niye yaptın bunu?"
 
Gora adlı filmde Cem Yılmaz'ın beşinci element için ''yok, tahta'' lafına gülenler bilmelidir ki Çin Mitolojisi'ndeki beşinci element gerçekten tahtadır.

metal(pinyin:jin)
tahta(pinyin:mu)
su(pinyin:shui)
ateş(pinyin:huo)
toprak(pinyin:tu)
 
Her insandan bir başka insanın kanı sızıyor. Her insan yalnız kendine düşman. Hırslar, kinler, isteriler, önü alınamayan istekler damla damla leke bırakıyor hep bir taraflara..
 
Hiç kromozom görmemiş insanlar gibi sarılırdık birbirimize,
Seni nasıl özlediğimin kapıyı çalışlarını bilirdin..
 
Ben bir gün özgür olmaya karar verdim, Çevremdekiler çok şaşırdı, hatta "becerebilecek misin" diye telaşla sordular. "Evet" dedim şasim buna uygun. Sıcaklar mevsim normallerinin üzerinde. Kan kaynatan kadınlar, kan kandıran erkekler tanıyorum.
Ben bir gün öldüğümü de öğrendim. Herkes saklamış bunu benden. Ter kokuyorum sanmıştım, meğer çürüyormuşum. Nasıl güldük buna, Seni öyle görmeyi özledim, öyle bir gülümseki beni görünce her yer şeker olsun, biz bile.
Ben bir gün senin olmaya karar verdim.
 
Güzel sözler gerçekçi değil, gerçekçi sözler güzel değil.
 
Tanrı güzel kadınları neden aptal yaratmıştır?
Güzel yaratmış ki erkekler onları beğensin,
Aptal yaratmış ki onlar erkekleri beğensin.
 
Geri