Psikiyatrik Ansiklopedi

Konu sahibi son olarak 2623 gün önce görüldü
Davranış Terapisi;

Bu terimin kapsadığı tedavi yöntemleri arasında duyarlılığın giderilmesi (bkz.), aversiyon (bkz.), zorlama (bkz), model tedavisi (bkz.), biçimleme tedavisi (bkz.), pozitif ve operant şartlama terapileri (bkz.) vardır. Dolayısıyla «davranış terapisi» tek bir yöntem değildir ve «davranış terapileri» yahut «davranış tedavi yöntemleri» olarak söz etmek daha doğru olur. Hayvanlarda yapılan deneysel psikolojik araştırma bulgularının insanlara uygulanması sonucunda, bu teknikler geliştirilmiştir. Hattâ davranış terapistleri bazan uyguladıkları tedavilerin, genellikle hayvanlarda yapılan incelemelere dayanan modern öğrenme teorilerinden türediğini ileri sürerler. Hem bu incelemeler, hem de davranış terapileri son yirmi yıl içinde son derece gelişme kaydetmiştir. Artık insana uygulanabilecek bir tedavi tekniğiyle, hayvanlarla ilgili çalışmalarda esas alınan teoriler arasındaki ilişkinin çoğu zaman son derece uzak olduğu ortaya çıkmıştır. Davranış terapistleri bir hastadaki semptomları, o hastadaki bir bozukluk, belki de öğrenim yoluyla edinilmiş uyumsuz bir davranış biçimi, olarak görme eğilimindedirler ve bilinçdışı yahut temelde yatan neden veya çatışmaları hiç hesaba katmazlar. Bu da diğer psikiyatrik disiplinlerden farklı bir tutumdur. Davranış terapileri iki ana semptom grubu için uygulanmıştır: a) süjede mevcut, bulunan ve kurtulmak istediği ve b) kendisinde bulunmayan ve edinmek istediği davranış yetenekleri. Birinci grupta transvestizm (bkz.), fetişizm (bkz, ), homoseksüellik (bkz.) Ve sado-mazohizm (bkz.) gibi cinsel sapıklıklar; alkolizm (bkz.) ve enürez (bkz.) vardır. Bunlara çeşitli aversiyon terapisi yöntemleri uygulanarak çoğu zaman davranış veya bu davranışı doğuran stimuluslar bakımından dikkatli bir zaman ayarlamasıyla üstüste elektrik şokları uygulanarak istenmeyen davranışa karşı şartlı bir anksiete tepkisinin yaratılması amaçlanır. İkinci grup ise fobileri (bkz.), bazı iktidarsızlık (bkz. Empotans) ve frijidite (bkz.) vakalarını ve birtakım obsesyon semptomlarını kapsar. Bunlara desensitizasyon (duyarlığın giderilmesi) veya başka tipte davranış terapileri uygulanarak, hastayı istenen davranışı yerine getirmekten alıkoyan anksiete azaltılır; böylece de onun içinde bulunduğu sitüasyondan kaçması yerine, bu sitüasyona yaklaşıp sonunda yenmesi amaçlanır.Anksiete, problemin ayrılmaz bir parçası olduğu zamanlar, bu teknikler çok yararlı olmaktadır. Oysa depresyonun anlaşılması, yahut tedavisinde davranış terapilerinin çok az katkısı olmuştur. Tek bir semptom veya fobi gösteren hastalarda bu teknikler çok uygundur, hattâ önce bunlara başvurulur. Bu özellikle karşı cins-giyimi veya tüy fobisi gibi, istenmeyen bir davranışın yapıldığı veya görüldüğü anda tedavinin doğrudan doğruya uygulandığı semptomlar için doğrudur. Bununla birlikte, dolaylı olarak (meselâ hayal gücü aracıyla) tedavi edilmesi gereken iktidarsızlık gibi semptomlarda da olumlu sonuçlar alınabilir. Birden fazla semptomun mevcut olduğu veya bu semptomların temeldeki bir kişilik bozukiuğuyla ilgili olduğu durumlarda davranış terapileri daha az etkindir ve belki de davranış terapisinin yanısıra ilaçlar veya psikoterapi (bkz.) gerekebilir. Hernekadar davranış terapistleri hastadaki semptomlarla, psikanalistler ise temeldeki emosyonel çatışmalarla ilgilenirlerse de, bu iki disiplin dıştan göründüğü kadar birbirine uzak olmayabilir. Analiz, anormal emosyonel çatışmaların açığa çıkması ve terapist aracıyla normal ilişkilerin yeniden öğrenilmesini kapsar; aslında analiz, «transferans» ve «hastayı işleme», aversiyon, model tedavisi, biçimleme tedavisi ve özellikle duyarlığın giderilmesi (bkz. Desensitizasyon) gibi terapileri kapsayan bir davranış terapisi proçesi sayılabilir. Öte yandan, davranış terapisi sırasında da kaçınılmaz olarak bir transferans gelişebilir. Yakın zamanlarda birtakım davranış terapistleri bu iki disiplini birleştirerek, hazırlık niteliğindeki psikoterapötik seanslarda ortaya çıkan çatışmalara karşı hastadaki duyarlığı gidermişlerdir.


Değişkenlik Katsayısı;

Değişkenlik katsayısı, bir gözlemler serisindeki değişkenlik derecesini ifade eden sayısal bir yöntemdir. Yüksek bir değişkenlik katsayısı, ortalamadan çok uzak gözlemleri yansıtır. Matematik olarak, ortalamanın yüzdesi olarak ifade edilen standard sapmadır (bkz.) (örneğin, eğer bir serinin ortalaması on üniteyse ve standard sapma bir üniteyse, değişkenlik katsayısı %10'dur).


Deja Vu;

Paramnezi (bkz.) veya hafıza sapıklıkları çeşitlerinden biri; bir yanlış hatırlama duygusudur. Olagelecek olaylarla ilgili bir önsezi ve bunun yanısıra bu olayların daha önce olduğu konusunda tuhaf bir duygudur. Bu duygu, daha önce gerçekten yaşanılan bir duruma yeniden girmenin yarattığı anılara benzemez. Bu duygu daha zorlayıcı bir nitelik taşır; hafif bir anksiete duyulur, çünkü kesinlikle yeni meydana gelen durumların öylesine güçlü bir hatırlama duygusu uyandırması endişe vericidir. Bu ve diğer paramneziler, majör konvülsiyona yol açabilen bir psikomotor nöbet «aura»sı gibidirler. Ama bu duygu, nöbetin tek belirtisi olabilir. Depersonalizasyonla birlikte fobik anksieteden mustarip hastalarda da, lobus temporalis fonksiyon bozukluğundan şikâyetçi hastalarda olduğu gibi, «deja vu» duygusu şikâyeti olabilir. Ayırıcı teşhis, daha ziyade EEG bulgularına, diğer nöbet fenomenlerinin ve epileptik bir bozukluk için muhtemel bir etyolojik faktörün olmamasına dayanır. Şizofrenik (bkz.) Hastalar, zaman niteliği ve kendi önsezileriyle ilgili delüzyonlar ifade edebilirler. Bu duyguların niteliği oldukça farklıdır ve ikna yoluyla vazgeçirilemeyip inatçı bir biçimde sürdürülür. Bkz. Oryantasyon Bozukluğu, oryantasyon, uncus nöbetleri
 
Delirium;

Delirium, beyin fonksiyonunun organik bir bozukluğu olup hafif oryantasyon bozukluğu ve hafif zekâ değişimlerinden, belirgin entellektüel fonksiyon kaybı, korkulu kuruntular, çılgınca huzursuzluk ve koma vijil'deki tepki kaybına kadar değişen çeşitli durumları kapsar. Bu akıl değişimleri çok çeşitli zayıf düşürücü durumlarla (hipoksi, kalb hastalığı, üremi, diabetik ketoz), salisilatlarla, hipnotiklerle, alkol ve eksojen zehirlerle prensipite olabilir. Yetişkinlere kıyasla, çocuklarda enfeksiyona tepki olarak delirium daha sık görülür. İlk aşama ilgi sürdürme güçlüğüdür, değişimler akşama doğru daha iyi görülür. Emosyonel denge kararsızlığı, huzursuzluk ve olaylarla ilgili bilgiyi kavrama ve sürdürme başarısızlığı belirgindir.Zaman ve yer bakımından oryantasyon bozukluğu (bkz;.) (özellikle hasta bir durumdan başka bir duruma geçtiği zaman), algı illüzyonları, anksiete ve aşırı aktivite başgösterir. Kontrol sorunları geceleri şiddetlenir,çünkü genellikle uyku ritmi bozulur,illüzyon olanağı artar ve metabolik değişimler temeldeki durumu şiddetlendirebilir. Hastanın daha önceki kişiliği psikozun muhtevasını ve yarattığı ajitasyon derecesini bir dereceye kadar etkileyecektir. Fizik muayene, kaba tremorlar ve miyoklonus gösterebilir. Normal EEG ritmi, akıl bozukluğu derecesine paralel bir yavaşlama gösterir, ama fokal anomali göstermeksizin bilateral olarak senkronize kalır. Delirium tedavisi, temeldeki durumun tedavisidir. Gürültü çıkaran ve güç kontrol edilen hastaların yatıştırılmasında sedatif kullanma eğilimine karşı koyulmalıdır, çünkü bunlar düşük dozlarda yalnızca deliriumu arttırır ve yüksek dozlarda tehlikeli olabilir.


Delirium Tremens;

Alkole fizik bağımlılıkları olan kişilerde görülen geçici bir organik psikozdur. Bu durum genellikle uzun bir içki döneminden sonra görülür ve abstinansla presipite olabilir, ama bu şart değildir; şiddetli enfeksiyon da bu duruma yol açabilir. Otuz yaşından genç kimselerde az görülür. Korsakoff psikozunun (bkz.) başlamasından önce görülebilir. Genellikle bir anoreksia, huzursuzluk ve korku dönemi olan prodromal dönemde nöbetler olabilir. Bunu uyanıklık ve kâbuslar izler ve bundan sonra hastada aşırı aktiviteyle birlikte gerçek bir delirium durumu, zaman ve yer bakımından oryantasyon bozukluğu, konuşma ve davranış tutarsızlıkları başlar. Ruhsal duruma dehşet hâkimdir, gelip geçici delüzyonlar, böcek ve ufak yaratıklarla ilgili vizüel nitelikte korkunç hallüsinasyonlar mevcuttur. Dudaklarda, dilde, yüzde ve kollarda hafif tremorlar ve yüksek ateş görülebilir. Delirium tremensde, uygun tıbbi tedavi; vitamin satürasyonunu, sıvı uygulanmasını, enfeksiyon (örneğin pnömoni) mevcutsa antibiotik tedavisini ve trankilizan kullanımını gerektirir. Bkz. Alkolizm.


Deliriyöz Mani (BELL manisi, tifomani, hipermani );

Şiddetli bir mani (bkz.) biçimi olup kural olarak kısmi yahut tam oryantasyon bozukluğu mevcuttur.


Delüzyonlar (Yanılgılar);

Delüzyonlar yanlış inançlardır, akıl yoluyla gerçek olmadıkları yahut olanaksızlıkları hastaya ispatlanamaz ve hastanın kültür ve öğrenim geçmişiyle bağdaşamaz. Bu nitelikler önemlidir, çünkü yanlış inançların hepsi delüzyon değildir. Yanlış inançlar informasyon hataları olabilir; bunlar ikna yoluyla hastaya anlatılarak düzeltilebilir. Bu gibi inançların delüzyon olup olmadığını belirlemek için, hastanın kültürel geçmişiyle karşılaştırılarak değerlendirilmelidir. Delüzyonlar muhteva, süre ve şiddet bakımından kişiden kişiye ve aynı kişide farklı zamanlarda değişiklik gösterir. Muhteva çok kere hastanın ruhsal durumunu yansıtır. Böylece depressif bir hastada kendi değersizliği ve suçluluk duygusuyla ilgili delüzyonlar ve nihilistik (bkz.) delüzyonlar olabilir. Neşeli bir ruhsal durum, grandiöz delüzyonlarla yansıyabilir. Aynı şekilde korku, şüphe ve kıskançlık perseküsyon yahut sadakatsizlik delüzyonlarıyla belirlenebilir. Bazan delüzyon muhtevasıyla görünen ruhsal durum arasında epeyce fark vardır; örneğin kişisel bir felâket kayıtsızlıkla karşılanabilir. Hastanın bir delüzyona inanma derecesi, kayıtsızlıktan öfke ve kızgınlığa kadar değişir; bu da, hastanın delüzyona karşı tepki olarak gösterdiği davranışı etkileyecektir. Yanlış bir inanç zayıfladıkça, hasta bir «sezgi» kazanabilir; yani, inancının yanlış olduğunu kavramaya başlar. Bu arada sezgi, kısmi yahut artıp azalan bir intikal safhası geçirebilir. Süre bakımından, delüzyonlar kısa zamanda geçici olabilir; karakteristik olarak, manide (bkz.), o anki yaşantı delüzyonları silebilir. Şizofrenide (bkz.), özellikle paranoid tipteki şizofrenide, delüzyonlar sık sık kalıcılık gösterir. Bir hastadaki birçok delüzyon arasında hiçbir ilişki olmayabilir (sistematize olmayan delüzyonlar) yahut yakın bir ilişki olabilir (sistematize olan delüzyonlar). Sistematize delüzyonlara yol açan ilk yanılgı kabul edildiği sürece, bu delüzyonlar arasındaki bağlantı makul ve mantıklıdır; örneğin, eğer bir hasta ilk yanılgı olarak düşüncelerinin okunduğuna inanıyorsa, tıbbi bir cihazın bu amaç için kullanıldığı sonucuna varabilir.
 
Demans;

(Organik demans, kronik beyin sendromu) Zekâ, emosyon ve iradeyle ilgili global bir zihin fonksiyonu gerilemesi anlamına gelir; ama zekâ gerilemesi bu durumun esas özelliğidir. Başlangıç, şiddetli travma sonrası durumlar dışında sinsidir. Seyir, genellikle ilerleyici ve irreversibl'dir ama bazan böyle olmaz. Santral semptom üçlüsü zekâ gerilemesi, yakın geçmişteki olaylarla ilgili hafıza bozukluğu ve bilinç bulutlanması durumu olmaksızın kalıcılık gösteren zaman ve yer oryantasyonu bozukluğudur. Yargı ve inhibisyon kaybı (kontrol kaybı nedeniyle), öfke feveranlarıyla, cinsel taşkınlıklarla ve sosyal bakımdan kabul edilmeyecek diğer davranışlarla sonuçlanabilir. Aile maddi ve manevi zarara uğrayabilir. Soyulma, zehirlenme veya işkence görme delüzyonlarına sık rastlanır ve hastanın misillemeye girişmesine, yol açabilir. Erken safhalarda sistematize paranoid hastalıklar yahut uzun süreli psikozların yanısıra intihar veya intihar girişimleri görülebilir. Başlangıçta duygusal duruma anksiete, sinirlilik veya denge kararsızlığı hâkimdir; daha sonra yüzeysel ve budalaca olur, emosyonel tepkiler körlenir. Basit aktivitelerde organizasyon bozukluğu olur, konuşma tutarsızlaşır, kötü huylar ve vejetatif bir yaşantı başlar. Yetişkin gençlerde en sık rastlanan demans nedenleri arasında kafa travması ve ansefalit, orta yaşlılarda serebral tümör, frengi, miksödem, alkolizm, pernisyöz anemi veya presenil demans (bkz.) Tiplerinden biri, yaşlılarda senil dejeneratif veya serebrovasküler hastalık, tümör yahut subdural hematoma vardır. Normal basınç hidrosefalusu ihtimali de hesaba katılmalıdır.


Dementia Infantilis;

Artık yaygın bir kullanımı olmayan bu terim, çocukluk dönemindeki bir dizi ilerleyici dejeneratif serebral bozukluğu tanımlar. Ayrıca çocukluk psikozlarını, özellikle enfantil otizmi (bkz.) (kanner sendromu) tanımlamak için de kullanılmıştır. Çocuklukta entellektüel yeteneklerde (motor, sosyal uyum veya dil) gerileme durumlarında, organik bozukluk ihtimalini elimine etmek amacıyla, dikkatli bir genel ve nörolojik muayene gereklidir.


Denver Sistemi;

1960 yılında Denver, Kolorado'da toplanan ondört sitogenetik uzmanı, insan kromozomları için standard bir terminoloji sistemi geliştirmişlerdir. Bu uzmanlar otosomları uzunluklarına göre numaralandırmışlardır (en uzunu no.1 ve en kısası no. 22). X ve Y cinsiyet kromozomları numaralandırılmamıştır. Otosomların numaralandırılmasının yanısıra, kromozomlar da santromer (hücre bölünmesi sırasında akromatin iğinin bağlandığı daraltı) pozisyonuna göre gruplandırılmıştır (A'dan G'ye kadar).


Depersonalizasyon (kişilikten uzaklaşma) sendromu;

Benlikle (depersonalizasyon) veya çevreyle (derealizasyon) ilgili gerçeklik dışı duygularıdır. Depersonalizasyon başlı başına, derealizasyon ise hemen her zaman depersonalizasyon duygularıyla birlikte oluşur. Bozukluk çok kere baygınlık duyguları ve felâket (yahut delirme) önsezileriyle birlikte, ani başlar. Bazan hasta kendisini bir makine, bir otomaton gibi hissettiğinden söz eder; bazı hastalar ise bu duyguyu, cam bir kafese kapatılmaya benzetirler. Bazı fobik hastalarda hiperventilasyon bir aracı mekanizma olarak belirir; ayrıca bu sendrom ile migren ve non-spesifik serebral disritmi arasında ilişki bulunduğu da kaydedilmiştir. Depersonalizasyona, fobik anksiete durumlarından mustarip obsesyonel hastalarda ve depressif reaksiyonlar sırasında rastlanmaktadır. Genç şizofrenik hastalardaki depersonalizasyon çok kere derealizasyon ve pasiflik duygularıyla birlikte görülmektedir. Lobus temporalis epilepsisinde de ayrıca «deja vu» (bkz.) Fenomenleri mevcuttur. LSD (bkz.) Kullanan kişilerde, depersonalizasyon genellikle vizüel algısal ve beden imajı değişimleriyle birlikte görülür. Tedavi, bozukluğun temelindeki sendromun, yani depresyon veya şizofreninin tedavisidir. Depersonalizasyon durumundaki bazı fobik hastalarda günde üç kere 15 mg fenelzin ve günde üç kere 10 mg klordiazepoksid yararlı olmaktadır.


Depressif Ekivalanlar;

Bazı hastalarda inatçı bir somatik şikâyete rastlanır; bu çoğunlukla, karakter veya dağılım bakımından bilinen hiçbir sendroma benzemeyen lokal patoloji şüphesi üzerine uygulanan hiçbir tedaviye cevap vermeyen, ama antidepresan bir ilaç veya elektrokonvülsif terapiyle bazan dramatik bir iyileşme gösteren kronik yüz ya da baş ağrısı dır. Bu vakalar «depressif ekivalan» kavramına yol açmıştır. Aslında bu terim bazı bakımlardan çelişkilidir; çünkü bu hastalarda retardasyon ve suçluluk duygusu gibi klasik depresyon semptomları bulunmamasına rağmen, uygun bir anamnez alındığı takdirde diğer depresyon semptomları bulunur. Orta şiddette depresyon vardır (oysa hastalar çok kere ruhsal çöküntülerinin nedenini ağrı olarak görürler), uyuma ve konsantrasyon güçlüğü çekerler, enerjileri yoktur ve normal uğraşlarına duydukları ilgiyi kaybetmişlerdir. Atipik yüz ağrısının veya «intractable» baş ağrısının ayırıcı teşhisinde her zaman depressif hastalık hesaba katılmalıdır, ama depressif semptomların gerçekten bulunmadığı durumlarda, antidepressif tedbirlerin yarar sağlamayacağını da bilmek gerekir.
 
Depresyon;

Bu terim maalesef en az üç anlamda kullanılmaktadır — ruhsal bir durumu, bir sendromu ve bir hastalığı tanımlar. Ruhsal bir durum olarak depresyon evrensel insan yaşantısının bir parçasıdır ve genellikle hayatın früstrasyonlarına ve hayalkırıklıklarına karşı bir tepki olarak, bazan da belli bir nedeni olmaksızın «durup dururken» gelişir. Depresyon sendromu, diğer birkaç semptomdan bazıları veya hepsiyle birlikte beliren— uykusuzluk, kilo kaybı, konsantrasyon yeteneksizliği, intihar ideasyonu, vs. — depressif bir ruhsal durumdur. Hastalık olarak depresyonda ise, yine bu sendrom mevcuttur, ama geçici değildir ve önemli fonksiyonel bozukluk sözkonusudur: hasta iş yapamaz yahut becerisi azalır, ya da zevk alma kapasitesini kaybetmiştir. Depressif hastalığa sık rastlanır; hattâ ciddi morbiditenin en belli başlı etkenleri olan koroner arter hastalığı, hipertansiyon ve kronik bronşitten sonra gelir (depressif hastalığın başlıca komplikasyonu olan intihar vakaları, mortalite tablolarında, yüksek bir insidans göstermektedir),İngiltere'de akıl hastahanelerinde yatan hastaların %35-40'ı depressif psikoz hastalarıdır. Klinik ve poliklinik hastalar dahil, yeni depresyon episodlarının insidansı yılda yaklaşık 100,000'de 500'dür.Bu da, ortalama olarak, genel tababetteki 3000 hastada, her yıl en az 15 yeni depresyon episodu görüleceği anlamına gelir —hattâ psikiyatri uzmanlarına havale edilmeyen hafif vakalar hesaba katılırsa, bu sayı muhtemelen çok yükselecektir.

Depresyon semptömatolojisi, seyri ve tedaviye cevap çok değişkendir. Sınıflandırma çabaları gösterilmiş olmasına rağmen, bunların hiçbiri yaygın olarak benimsenmemiştir. Sık sık iki ayrı tip depresyon olduğu ileri sürülmüştür: psikotik yahut endojen depresyon (manik depressif hastalığın depressif safhası dahil) ve nörotik yahut reaktif depresyon. Bu ayrımın belirtileri yüzeyseldir, ama henüz daha iyi bir ayrım olmadığından, yaygın olarak kullanılmaktadır. Psikotik (endojen) depresyonlar çok kere belli bir neden olmaksızın gelişir; ama bazan belirgin bir stress sonrasında geliştikleri de olur. Bu depresyonlar hızla derinleşir ve hastanın ruhsal durumu bir günden öbürüne fazla değişkenlik göstermez. Oysa, gün boyunca belli bir değişkenlik gösterir; sabah en kötü durumdadır ve gün ilerledikçe iyiye doğru gider. Uyku ve iştah bozukluklarıyla kilo kaybı belirgindir. Uykusuzluğun en kötü safhası, gecenin ikinci yarısındadır; tipik olarak hasta uyumakta güçlük çekmez, fakat iki üç saat sonra uyanarak bundan sonra uyuyamaz. Çok kere ciddi bir iştah kaybı görülür ve bunun yanısıra 5 kg'luk yahut daha fazla bir kilo kaybıyla, konstipasyon, amenore ve libido kaybı vardır. Birçok hastada karakteristik bir motor retardasyonu gözlemlenir; konuşmaları ve vücut hareketleri yavaşlar, kapsam bakımından daralır ve çok kere spontan konuşma yeteneği kaybolur. Bazı hastalar ise endişe ve ajitasyon duyarlar, amaçsızca dönüp dolaşırlar, tekrar tekrar aynı soruyu sorarlar. Ruhsal durum depresyonu çok kere derindir ve yanısıra işde ve normal uğraşlarda tam bir ilgi kaybı görülür. Hasta hiçbir şey okumaz, çünkü okuduğunu anlamak için yeterli konsantrasyon gösteremez; televizyonu izlemez, çünkü ilgisini kaybetmiştir. Hemen her zaman hayatta zevk alacak birşey olmadığını söyler. Bu inanç, iyileşme ihtimaline duyduğu inançsızlıkla birleşince, kaçınılmaz olarak intihar düşüncelerine yol açar. Suçluluk duyguları ve hastanın uzun zaman önce işlediği hatalar ya da eylemsizliğe düştüğü için kendini suçlaması, durumu daha da kötüleştirir. Bazan bu suçluluk duyguları delüzyon niteliğine bürünerek, hasta aynı zamanda kendisini suçlayan ses hallüsinasyonları işitir. Nörotik yahut reaktif depresyonun tipik klinik tablosu daha az belirgindir ve belli psikotik özelliklerin yokluğuyla karakterizedir.

Depresyon ya önemli bir kayıp veya hayalkırıklığından (terfi edememe, bir nişanlılığın bozulması gibi) sonra başlar, ya da belki de daha sık olarak, kronik bir früstrasyon ve tatminsizlik ortamında gelişir. Başlangıç, çok kere sinsidir ve günden güne değişkenlik gösterir; bazan karamsar dönemler arasında tek tük normale yakın «iyi günler» olur. Ağlama belirgin bir semptomdur. Hasta çok kere öylesine anksiyöz, gergin ve irritabldir ki, bu semptomlar depresyonu gölgeleyebilir. Uykusuzluk ve iştah kaybı şikâyeti görülebilir, ama daha ayrıntılı bir araştırma çok kere hastanın kilo kaybetmediğini, tersine aldığını, uyumakta güçlük çekmesine ve normalden daha az sağlıklı uyumasına rağmen, aslında fazla uyuduğunu ve uyandığı zaman kendisini hâlâ yorgun hissettiğini ortaya çıkarır. Genellikle kendine-acıma, suçluluk duygusundan daha belirgindir ve hasta sonunda, kliniğe yatırılmadan önce çok kere intihar girişiminde bulunur; ama ölüm genellikle önlenir. Psikotik depresyonlar daha ziyade enerjik, dışa dönük ve birkaç obsesyon özelliği dışında, belirgin nörotik eğilimler göstermeyen kişilerde olur.Bu hastalar çok kere daha önce depresyon veya mani episodları geçirmişlerdir ve hastalıkları tedaviyle, hattâ tedavi edilmeden de, tamamen giderilir, öte yandan, nörotik depresyonlara tipik olarak, hayatları boyunca şu ya da bu çeşit nörotik eğilim gösteren kimselerde rastlanır; bu eğilimler psikotik hastalıklar kadar şiddetli olmamakla birlikte, çok kere uzun sürer ve tam iyileşmez. İki klasik tablo bunlardır, ama aslında bu gruplardan birine veya öbürüne tam uyan çok az hasta vardır. Psikotik ve nörotik özellikler, türlü kombinasyonlarla, aynı zamanda mevcutturlar ve her ikisini birden gösteren hastalara tek bir tipteki vakalara kıyasla, muhtemelen daha çok rastlanır. Bu soyut sınıflandırma yine de yararlıdır, çünkü bir hastadaki semptomatoloji psikotik tabloya ne kadar yakın olursa, hastanın elektrokonvülsif terapiye yahut trisiklik ilaçlara cevap ihtimali de o kadar yüksektir. Böyle bir durumda, en uygun çözüm yolu herhalde depresyonları sürekli bir dizi olarak kabul etmektir. —hastaların çoğunluğu, biri tipik psikoz, öbürü nevroz olan iki kutup arasında yer alırlar. Oysa, bu yollardan yeterince belirlenemeyen başka depresyon sendromları da vardır. Bu noktada envolüsyonel melankoliden (bkz.) Söz edilebilir. Bu durum eskiden ayrı bir vaka olarak kabul ediliyordu, çünkü olumsuz prognozu, obsesyonel premorbid kişilik niteliği ve klinik ajitasyon tablosu, depersonalizasyon ve hipokondria gibi özellikleri dolayısıyla, manikdepressif hastalıktan ayrılıyordu. Aslında, envolüsyonel melankolinin ayrı bir durum olduğunu gösteren genetik hiçbir delil yoktur: tedaviye cevabı diğer psikotik depresyonlardaki gibidir ve obsesyonel premorbid kişilik — semptomatoloji ne olursa olsun — depresyonların çoğunda ortak bir özelliktir. Bugünkü tababette, depresyon şikayetiyle hekime başvuran, ama aslında hayatları boyunca kişilik bozukluklarından mustarip hastalar daha önemlidir. Bunlarda çok kere uzun bir emosyonel «yoksunluk» (deprivation) sözkonusudur; çocuklukları, onların emosyonel gereklerini karşılayacak yahut anlayacak yetenekte olmayan birden fazla ailenin yanında geçmiştir. Bazan toplumdan uzak ve içine kapanık kimselerdir, ama genellikle çevresindekilerle bir dizi bağımlılık ilişkisi kurarlar ve ya sürekli ve aşırı ilgi, sevgi taleplerinde bulunarak, ya da fevri saldırgan davranışlar göstererek bu ilişkileri bozarlar. Cinsel ilişkileri dengesizdir ve genellikle fizik tatmin arzusundan ziyade, bir insanla yetersiz bile olsa, bir çeşit ruhsal ilişki kurma çabalarını yansıtır. Ruhsal durumları da tipik olarak dengesizdir, bazan kısa süren neşeli veya öfkeli episodlar görülür, ama temeldeki eğilim yoğun bir mutsuzluk olup hem intihar, hem de tekrar tekrar intihar girişimi vakalarına sık rastlanır. Geçici paranoid fikirler gelişebilir ve yoğun depresyon dönemlerinde geçici anoreksi yahut uykusuzluk görülebilir; ama genellikle semptom düzeni dengesiz ve belirsizdir. Karakteristik olarak, hiçbir zaman mutlu olduklarını hatırlamazlar yahut da çoğunlukla iyi ve hoşgörülü bir ebeveynle kısa süren tatmin edici bir ilişki dönemini toz pembe bir dönem gibi hatırlarlar.

Depresyonlara bütünüyle kadınlarda, erkeklere kıyasla, iki kat daha fazla rastlanır, ama kadınlardaki yüksek oranın nedeni daha ziyade 25-45 yaş arasındaki kadınlarda yüksek frekans gösteren nispeten hafif nörotik depresyonlardır; 60 yaşından sonra ise, kadınlarla erkekler arasında çok az fark vardır. Nörotik depresyonlar daha çok yetişkin gençlerde ve daha ziyade kadınlarda görülür. Daha şiddetli psikotik depresyonların insidansı orta yaşa doğru gittikçe artar ve kadınlarla erkeklerdeki insidans farkı azdır. Yaşlılarda depresyonlar çoğunlukla psikotik tiptedir ve çok kere fizik hastalıkla birlikte görülür. Özellikle Parkinsonizm ve serebral arterioskleroz (bkz.) Başlangıcı gibi durumların yanısıra depresyon görülür. İlk olarak orta yaştan sonra depressifleşen hastalarda gizli neoplazi insidansının yüksek olduğunu belirten deliller vardır. Bu ilişkiler sonunda nasıl açıklanırsa açıklansın, bütün yaşlı depresyon hastalarında titizce fizik muayenenin şart olduğu bellidir. Bunlar, orta ve ağır şiddette depresyonların klâsik belirtileri olmakla birlikte, birçok anksiete durumlarının depressif hastalıkları gölgelediğini bilmek de önemlidir. Ayrıca birçoğunda somatik şikâyetler de görülebilir (bkz. Depressif Ekivalanlar) ve bir nevrasteni (bkz.) teşhisine yol açabilir. Dikkatli bir anamnez hiç değilse bazı depresyon semptomlarını ortaya çıkarabilir. Depresyon ayrıca alkolizm, özellikle dipsomani (bkz.)biçiminde de belirebilir. Son yıllarda depresyonun biokimyası artan bir ilgi toplamaya başlamıştır; ve araştırmalar çoğunlukla nispeten daha iyi belirlenebilen psikotik yahut manik-depressif depresyonlar üzerinde yoğunlaşmıştır.

Çeşitli endokrin bozukluklarının çok kere depresyonla ilgili olduğunu gösteren klinik gözlemler, hormon anomalilerinin araştırılmasına yol açmıştır. Bugün en şiddetli depresyonlarda serum kortizol seviyelerinin yükseldiği ve depresyon iyileştiğinde bunların normale döndüğü ispatlanmıştır. Oysa bu kortizol oluşumu artışının etyolojik bakımdan önemli olup olmadığı, yahut yalnızca emosyonel uyarıma karşı spesifik olmayan bir tepki mi olduğu hususu henüz belli değildir: ikincisi daha muhtemeldir, çünkü tipik endojen depresyonlar adrenalektomiden sonra da görülebilir ve terapötik steroid. Uygulaması depresyondan ziyade öfori durumunu etkiler. Depresyonda serebral amin metabolizması anomalileriyle ilgili raporların gerçek aşamalara yol açması daha muhtemeldir. Şiddetli depresyonun, hipotalamus ve beyin sapında lokal amin konsantrasyonlarındaki tükenmeyle ilgili olduğu ispatlanmıştır ve bunun dolaylı yahut dolaysız olarak ruhsal durum değişimlerine yol açtığına işaret eden birçok bulgu mevcuttur. Bir Rauwolfia alkaloidi olan reserpin beyin sapı aminlerinde benzer bir tükenme yaratmaktadır ve depresyonu presipite etme özelliğiyle tanınır. Oysa her iki antidepresan ilaç grubu trisiklik grup ve monoamin oksidaz inhibitörleri kokain, amfetaminler ve elektrokonvülsif terapi, bu lokal amin konsantrasyonlarını arttırıcı etki göstermektedirler. Son zamanlarda, intihar ederek ölenlerdeki beyin sapı amin konsantrasyonlarının, başka nedenlerle ani ölenlere kıyasla, daha düşük olduğu ileri sürülmüştür. Hangi amin grubunun, yani katekolaminlerin (noradrenalin ve dopamin) mi, yoksa indolaminlerin (5-hiroksi-triptamin) mi daha önemli olduğu henüz belli değildir ve depresyona yatkın bir deney hayvanı bulunamaması, ayrıca insandaki beyin sapında deney yapmanın anatomik ve ahlaksal açıdan imkansız olması dolayısıyla, araştırma yapılamamaktadır; ama görünüşe bakılırsa, sonunda ruhsal durumun kimyasal temelini anlamaya yaklaşılmaktadır, endojen depresyonlarda (ayrıca manik hastalıklarda) da anormal yükseklikte intrasellüler sodium seviyeleri görüldüğünü ve bunların iyileşmeyle birlikte normale döndüğünü belirten raporlar da vardır. Bu elektrolit anomalileriyle yukarıda anlatılan amin bozuklukları arasında bir ilişki varsa, bunun ne gibi bir ilişki olduğu belli değildir, ama manik depressif hastalığın tedavisinde lityum tuzlarının etkinliği, bu elektrolit bozukluklarının, yalnızca mineral-kortikoid artışının sekonder bir sonucu değil, aynı zamanda etyolojik bakımdan da önemli olduğuna işaret etmektedir. Depresyon, fizikokimyasal terimlerle olduğu kadar psikolojik terimlerle de «anlaşılabilir» yahut «açıklanabilir». Gerçekten de, bu iki yaklaşım birbirini tamamlar. En yaygın benimsenen psikolojik açıklama, klasik bir Freudiyen görüş olan, depresyonun daha önce dışa yönelen saldırganlık impuls'larının içe doğru yönelmesi sonucunda oluştuğu görüşüdür. Depresyonun klinik belirtilerini tanıyan birisinin, depresyonla düşmanlık duyguları arasındaki yakın ilişki dikkatini çekecektir; ayrıca depresyonla dışa yönelen saldırganlık davranışının, birbirlerinin alternatifi olduğuna dair bazı epidemiyolojik deliller vardır. Oysa bugün bazı psikoterapistler, depressif hastalardaki saldırganlık duygularını yalnızca depresyona sekonder bir reaksiyon olarak görmekte ve ruhsal değişimi presipite edici başlıca faktörün hastanın kendine duyduğu saygıyı kaybetmesi olduğunu kabul etmektedirler.

Etkin antidepresan ilaçların bulunmasıyla, özellikle genel tababette depresyon tedavisi bir değişime uğramıştır. Bunların en önemlisi trisiklik antidepresanlar (bkz. j grubudur; bu gruptaki en yaygın kullanılan bileşikler amitriptilin ve imipramindir. Bütün bu ilaçların karakteristiği, düzenli olarak yeterli dozajda en az iki hafta süreyle uygulanmadan önce antidepresan etkilerini göstermemeleridir. Sonuç olarak, hastanın ilaca cevap verip vermediğine karar verebilmek için en az üç, tercihen dört haftalık tedavi gerekmektedir. Bu ilaçlar ayrıca dozaja bağımlı oiarak atropin etkisine benzer belirgin etkiler göstermektedirler (ağız kurumasına, konstipasyona, terlemede artışa, vs. Yol açarlar). Bu yan etkileri asgariye düşürmek için düşük dozda (günde üç kere 25 mg) amitriptilin veya imipramin tedavisine başlamak, bir hafta sonra bu dozu arttırmak ve hazan depresyon cevap vermediği ve yan etki sorunlarıyla k arşılaşılmadığı takdirde günde 200 mg'a çıkarmak âdettir. Hekim bu ilaçları verirken, hastaya uzun bir tedavi süresinden önce kendisini daha iyi hissetmeyeceğini ve şikâyet edeceği yan etkilerin zamanla azalacağını belirtmelidir. Bu trisiklik ilaçlar nörotik depresyonlardan çok psikotik depresyonlarda etkindir; ama bu ilaçlar nörotik depresyonlarda bile yararlı olmaktadır. Aslında her iki tip depresyonda da, ilk başvurulacak tedavi budur. Antidepresan grubundaki bileşikler arasında çok az fark vardır; ancak, özellikle ajite depresyonlarda amitriptilin, imipramin'den biraz daha fazla etkin olabilir. Depresyonun yanısıra sık sık anksiete görüldüğü için, depresyona cevap alınıncaya kadar günde üçer kere 10 mg klordiazepoksid, veya 5 mg diazepam tavsiye edilmelidir, fakat şiddetli ajitasyon mevcutsa, bir fenotiazin (örneğin, günde 3 kere 100 mg tioridazin) tercih edilir. Depresyona cevap alındığı takdirde, trisiklik ilaç tedavisi, muhtemelen azaltılan dozlarda iki üç ay süreyle, sürdürüldükten sonra kesilmelidir. Çok kere, nüksetmeleri önlemek için, uygulama yıllarca sürdürülür, ama bunun başarılı olduğu vakalara, ender rastlanmaktadır. Diğer antidepresan grubu olan MAO inhibitörlerinin durumu daha da belirsizdir. Kontrollü birçok denemelerde bunların az yarar sağladığı ortaya çıkmıştır. Başka araştırmacılar ise MAO inhibitörlerinin, trisiklik grup kadar etkin olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu bileşiklerin çok muhtemelen nörotik depresyonlarda, özellikle belirgin fobik anksiete vakalarında etkinlik gösterecekleri konusunda şimdiye kadar fikir birliğine varılmıştır. Trisiklik antidepresanlar gibi, bunların da antidepresan etkileri 10-14 günlük bir gecikmeyle belirir. Oysa,başka her bakımdan, öbür gruptan farklıdırlar. Yan etkileri ise, imipramin ve amitriptilin gibi önemsiz ve sık görülen çeşitten olmayıp ender görülür ve potansiyel olarak ciddidir. Hastanın aldığı aminlerin normal ayrışımını bloke ederek, peynir ve maya ekstreleri gibi, amin ihtiva eden besinlerin şiddetli baş ağrıları ve tehlikeli hipertansiyon krizleri yaratacakları bir duruma yol açarlar; dolayısıyla bu ilaçlarla tedavi sırasında bu tür yiyeceklerden mutlaka kaçınılmalıdır. MAO inhibitörleri aynı gekilde amin grupları ihtiva eden ilaçların ayrışımına da müdahale eder; yani, adrenalin ve isoprenalin amin grubundan olduğu için, astımlı hastalara MAO inhibitörleri uygulanmaz.Morfin türevleri ve petidine karşı beklenmeyen ve bazan tehlikeli olan reaksiyonlara da yol açabilirler. Kısmen bu yan etkiler nedeniyle ve kısmen etkinlikleri kısıtlı olduğundan, MAO inhibitörleri trisiklik gruba kıyasla daha az kullanılmaktadır; ama trisiklik bir ilaca cevap veremeyen nörotik depresyonların tedavisinde mutlaka denenmelidirler. Bu grubun en yaygın kullanılan bileşikleri izokarboksazid, fenelzin ve tranilsipromindir. Amfetaminler ve türevleri, birçok psikiyatrist tarafından olumsuz sayılmakla birlikte, nispeten hafif nörotik depresyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır.Amfetamin savunucuları, genel tababette rastlanan depresyon vakalarının psikiyatristlere ulaşan depresyon vakalarından çok farklı olduğunu ileri sürmektedirler; bu iddia şüphesiz doğrudur, ama genel pratisyenler koleji tarafından yürütülen kontrollü denemelerde de amfetamin müstahzarlarının plasebodan daha etkin olmadığı bulunmuştur. Amfetaminlerin iptilâ yaratma tehlikeleri ve yaygın kullanımları dolayısıyla belki de yaşlı depressifler dışındaki hastalara uygulanmamaları gerekir; yaşlılarda, dikkatli kullanım şartıyla, yararlı oldukları görülmüştür.

Etkin antidepresan ilaçların bulunmasıyla elektrokonvülsif terapi endikasyonları epeyce azalmıştır; ama bu terapi, yeterli bir trisiklik terapiye cevap vermeyen yahut daha önce kullanılan ilaçların etkisiz kaldığı psikotik depresyon hastalarının tedavisinde hâlâ önemli bir rol oynamaktadır. Elektrokonvülsif terapi, stupora yaklaşan şiddetli retardasyon veya yaygın delüzyon vakalarının tedavisinde de hâla en etkin tedavidir. Bazan «intractable» depresyondan mustarip hastalara değişik bir lökotomi yöntemi uygulanmaktadır. Ama buna son çare olarak başvurulmalıdır, çünkü sonuçlar hem reversibl'dir, hem de önceden belirlenemez; ama bu terapinin dramatik bir etkinlik göstereceğine kuşku yoktur. Hastalık ne semptomatoloji gösterirse göstersin, hastalığın ortaya çıktığı sosyal ve psikolojik durumu mümkün olduğu kadar iyi anlamak gerekir; çünkü yerinde bir müdahaleyle durum çok kere az da olsa önemli bakımlardan değiştirilebilir. Hastanın yakınları yahut işverenine durumu anlamaları ve davranışlarını buna göre değiştirmeleri için yardımcı olunabilir; sosyal kurumlar da olumsuz ev koşullan, yalnızlık, borç gibi durumlarda kolaylıklar sağlayabilirler ve hastaya önemli bir adım atması için yardım edilebilir; örneğin, daha önce cesaret gösteremediği halde alkolik kocasından ayrılması sağlanabilir, iyi ve güvenli bir destek, hiçbir vakada, depresyon tedavisinde olduğu kadar önemli değildir; çünkü hasta çok kere kendine güvenini yitirmiştir ve artık tedavi çaresi kalmadığından endişelenmektedir. Hastanın kendisine verilen tabletleri kullanıp kullanmaması doktorun davranışına göre değişir. Çok kere müdahale edilemeyeceğine inanılan yahut hiçbir psikoterapi biçiminin yararlı olmayacağı şiddetli endojen depresyonlarda bile, hastayı sürekli olarak iyileşeceğine ikna etmek yararlı olur. Hasta o anda buna inanmayabilir, ama iyileşebileceğini işitmek onu rahatlatır. Nörotik depresyonlar muhtemelen tedaviye daha yatkındır ve yorumsal psikoterapi gerektirir; bu yoldan bazan dramatik bir iyileşme kaydedilebilir. Ama sırf ekonomik nedenlerle bile olsa, önce yalnızca ilaç tedavisi ve genel destekleyici tedbirlerle başlamak ve ancak bu basit tedaviler işe yaramadığı takdirde daha zaman alıcı terapilere başvurmak doğru olur. Şiddetli kişilik bozukluklarından ileri gelen kronik depresyon hastalarında ne ilaçlar, ne de yorumsal psikoterapi fazla bir yarar sağlamaz, ama sabırla sürdürülen bir destek yavaş bile olsa kesin değişimler sağlar ve hasta gittikçe dünyada evrensel bir düşmanlığın hüküm sürmediğini ve hiç değilse hekim hasta ilişkisinin güvenilir ve sürekli olduğunu öğrenmeye başlar. Bkz. Duygu (affekt) bozuklukları
 
Depresyon ve manide elektrolit dağılımı;

Son zamanlarda radyoaktif sodyumla yapılan çalışmalar, intrasellüler sodyumun depresyon (bkz.) sırasında arttığına ve klinik iyileşme üzerine normale döndüğüne işaret etmektedir. Bu etkilerin primer mi olduğu, yoksa depresyon sırasında adrenokortikal aktivitedeki değişimlerden mi ileri geldiği henüz tartışılmaktadır. Manide bu seviyeler yükselir. İntrasellüler sodyum düşük olduğu zaman nöron aktivitesi de deprese olur ve nöronlara aminoasit iletimi etkilenir; böylece beyindeki amin seviyeleri düşebilir.



Depresyonda adrenokortikal fonksiyon;

Bazı depresyon hastalarında, özellikle şiddetli endojen depresyon (bkz.) Hastalarında, kortizol salgısı hafifçe artar. Plazma kortizol seviyesi ve üriner kortikosteroid salgısı da artar. Nekahat döneminde adrenokortikal faaliyet, ya kendiliğinden, ya da tedavi sonucunda, normale döner. Adrenokortikal faaliyet artışı muhtemelen, ruhsal durum değişiminin nedenine değil, bu değişime sekonderdir. Cushing sendromu özelliklerine yol açacak derecede büyük bir artış değildir, ama hafif biokimyasal değişimler yaratabilir.Son zamanlarda yapılan çalışmalar deksametazona ve insulinin harekete geçirdiği hipoglisemiye karşı pituiter- adrenal cevabın, bazı depressiflerde çok azaldığını göstermiştir, iyileşmeden sonra bu değişimler de kaybolmakta, ama bunlara Cushing sendromunda da rastlanmaktadır.


Dereistik Düşünce;

Dış gerçeklikler yerine kişisel gereksinme ve fantazilere yöneltilen düşünce anlamında kullanıldığında, dereistik terimi otistik (bkz.) Teriminin bir alternatifidir. Bleuler (bkz.) (1921) ilk olarak bu terimi kullanmış ve şizofrenikierle normal kişilerde bu tür düşünceyi tanımlamıştır. Daha sonraları, N. Cameron (1938) şizofrenik düşünce bozukluğundaki üç tip organizasyon bozukluğu arasında, gerçeklikle ve fantaziyle ilgili fikirlerin birbirlerine etkileri veya karışımım tanımlamıştır. Bkz. Kavramsal düşünce, şizofreni, düşünce, düşünme.


Dermatitis Artefacta;

Kişinin kendi cildinde,çok kere başkalarının anlıyamadığı yollarla,yara veya sivilce yaratması. Dermatitis artefacta olumsuz bir durumdan kaçmak isteyen kişilerde görülür yahut adolesant genç kızlardaki kendine-zarar eğilimine benzer mazohistik bir fenomen olarak belirir. Ciltteki kimyasal yahut fizik zararın sonuçları; doku lezyonları,cerahatli enfeksiyon veya hattâ lokal gangren olabilir.


Destekleyici Psikoterapi;

Bu tedavinin amaçları mevcut akıl savunma mekanizmalarını güçlendirmek,kontrolü sürdürmek ve bir uyum dengesi kurmak için daha etkin mekanizmalar geliştirmektir. Kullanılan teknikler arasında,yol göstermek,ortam değişimi (bkz.) sağlamak,hastanın ilgilerini dış dünyaya yöneltmek,hastada güven duygusu (bkz.) yaratmak,hastayı ikna (bkz.),desensitizasyon (bkz.) ve grup psikoterapisi (bkz.) vardır. Amaç,hastanın hayatındaki mevcut sorunları çözümlemektir. Değiştirilmesi mümkün ortam stress'lerinden ileri gelen,daha hafif nörotik reaksiyonlarda bu tedavi yararlı değildir. Bkz. Psikoterapi



Diabetes Mellitus;

Emosyonel stress çok kere diabeti şiddetlendirir ve insulin ihtiyacını geçici olarak arttırır. Gerçekten de,genç hastalarda denge kurma güçlüğü,çocuklardaki ve adolesantlardaki emosyonel reaktiviteyle açıklanabilir.
Diabetlilerin hastalıklarına gösterdikleri psikolojik reaksiyonlar tamamen inkârdan aşırı evhama kadar değişkenlik gösterir.



Dibenzodiazepin Türevleri;

Timoleptik özellikler gösteren bir trisiklik bileşikler grubudur. Bu grubun,klinik kullanımı olan tek bileşiği dibenzepindir.


Dibenzosikloheptatrienler;

Dibenzosikloheptan serisindeki bir sübstitüsyon ile dibenzosikloheptatrienler elde edilir. Bu antidepresan bileşikler grubuna protriptilin ve proheptatrienler girmektedir.


Dibenzosiklohepten Türevleri;

(Dibenzosikloheptadien ve Dibenzosikloheptrienler dahil)
Dibenzosikloheptadien bileşikleri trisiklik antidepresanlardır. Amitriptilin,bu grubun prototipidir. Bu ilaç sedatiftir ve sedasyonun yanısıra trisiklik antidepresan (bkz.) bileşiklerinin genel özelliklerini gösterir. Bu grubun diğer üyeleri nortriptilin ve protriptilindir.



Diensefalik Otonomik Nöbetler;

Otonomik belirtiler—vazodilatasyon,lakrimasyon,terleme,tükü rük salgısı pupilla değişimi,nabız ve solunum hızında artış,hıçkırık — gösteren bir nöbet tipidir. Bu belirtiler,diensefalonda elektrik stimülasyonu yahut tümör oluşumuyla da harekete geçer. Bkz.Epilepsi



Difenilmetan Türevleri;

Difenilmetan türevleri farmakolojik bakımdan heterojen olup anksiolitikler,antiparkinsonizm ilaçları ve antihistaminikler gibi çeşitli klinik etkinlikler gösterirler. Anksiolitik olarak sınırlı kullanımları olan hidroksizin,benaktizin ve kaptodiaminin yerlerini bugün başka bileşikler almıştır. Benztropin ve orfenadrin çok kullanılan antiparkinsonizm ilaçlarıdır. Diğer bileşikler arasında,antihistaminik olan difenilhidramin ve siklizin vardır; siklizin de hareket hastalığına (motion sickness) karşı etkinlik gösterir. Liserjidin psikotomomimetik etkilerine karşı «azasiklonal» in yararlı olduğu düşünülüyordu; ama şizofreni tedavisindeki denemeler başarısızlıkla sonuçlandı. Pipradol,azasiyaklonale çok benzer ve bir santral stimülandır.



Dihidroantrasenler;

Timoleptik özellikler gösteren bir trisiklik bileşikler grubudur. Bu grupta,incelemesi yapılan tek bileşik,melitrasendir.
 
Depresyon

Depresyon Nedir?

Depresyon yaşayan kişiler genellikle kendilerini mutsuz, yorgun, isteksiz ya da çökkün hissettiklerini ve bu duyguların hiç geçmeyeceğini zannettiklerini ifade etmektedirler. Her birey hayatının belli dönemlerinde üzüntü ve mutsuzluk gibi hisler içerisinde bulunabilir. Bu hisler birkaç gün içerisinde ortadan kaybolabilir. Depresyonda ise bu süre iki haftadan daha uzun sürebilir ve kişi günlük aktivitelerini yerine getirmekte, önceden yaptığı işlerden eskisi kadar keyif almakta zorlanabilir.
Depresyon toplumda oldukça yaygın görülen ciddi bir sağlık sorunudur. Kişinin güçsüz ya da iradesiz olduğu anlamına gelmez. Doğru teşhis ve destek ile tedaviden olumlu cevap alınabilmektedir.
Depresyonun Nedenleri

Depresyonun tek bir nedeni bulunmamaktadır. Genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik birçok faktörün etkileşimi sonucunda gelişebilmektedir.
Stres verici yaşam olayları: Mali sorunlar, iş kaybı, akademik başarısızlık, ilişkisel problemler, yakın kaybı, kazalar, afetler.
Aile öyküsü: Kişide depresyonun görülme olasılığı aile bireylerinde depresyon öyküsünün bulunması ile ilişkilidir. Ancak bu, ailesinde depresyon hikayesi bulunan her bireyin depresyon yaşayacağı anlamına gelmemektedir. Yapılan çalışmalar hem genetik hem çevresel faktörlerin depresyon riskinin ortaya çıkmasında etkili olduğunu belirtmektedir.
Tıbbi rahatsızlıklar: Depresyondan önce, depresyon sırasında ya da depresyonun bir sonucu olarak ortaya çıkabilmektedir. Anksiyete bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu, obsessif-kompulsif bozukluk, sosyal fobi, yaygın anksiyete bozukluğu, alkol ve/veya madde bağımlılıkları, depresyonla birarada görülebilmektedir. Bunun yanı sıra, kalp rahatsızlıkları, parkinson hastalığı, inme, kanser, HIV/AIDS, diyabet hastalıklarına da depresyon eşlik edebilmektedir.
Belirtileri

Depresyon her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Belirtilerin şiddeti, sıklığı ve ne zamandan beri devam ettiği kişiden kişiye değişiklik göstermektedir.
• Suçluluk, değersizlik ya da umutsuzluk hissi
• Huzursuzluk, alınganlık, sinirlilik hali
• Umutsuzluk, karamsarlık, üzüntü
• Yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı
• Önceden keyif alınan uğraşlardan uzaklaşma
• Karar vermekte zorlanma, odaklanamama ve dikkati sürdürmede güçlük
• Kolay öfkelenme, kızma, kişiler arası çatışmalarda sıklık
• İştah kaybı ya da aşırı iştahlı olma
• Normalden daha az ya da daha fazla uyuma
• Cinsel istekte azalma
• Nedeni belirlenemeyen ağrılar, kramplar ya da sindirim sorunları
• Kendine zarar verme düşünceleri, planları ya da girişimleri
• Nadiren de olsa ağır depresyonda halüsinasyon ya da delüzyon eşlik edebilmektedir.
Değerlendirme

Kişiye uygun olan tedavinin sunulmasında en önemli adımlardan biri bu alanda uzman doktor ve psikolog ile işbirliği içinde olmanızdır. Değerlendirme sürecinde depresyona ilişkin;
• Düşünceleriniz, duygularınız ve davranışlarınız
• Ne kadar zamandan beri bu belirtileri taşıdığınız
• Günlük yaşantınızı, ilişkilerinizi ve yapacaklarınızı ne ölçüde etkilediği
• Daha önceden benzer şikayetleriniz olup olmadığı
• Eğer önceden bir tedavi aldıysanız bu süreçte size ne kadar yararlı olduğu sorulabilir.
Doktorunuz ve psikoloğunuz değerlendirme süresinde sizi daha iyi anlamak ve uygun bir tedavi planı oluşturmak için bazı ek testler isteyebilir.
Tedavi

Depresyon tedavi edilebilir bir sağlık sorunudur. Tedaviye erken başlanması ve düzenli aralıklarla takibinin sağlanması tedaviden alınan verimi artıracaktır.
Depresyon tedavisinde psikoterapi ve antidepresan ilaçlar depresyon belirtilerinin şiddetine, sıklığına ve süresine bağlı olarak beraber ya da ayrı ayrı kullanılmaktadır.
• İlaçlı tedavilerde doktorunuza ilacın kullanım süresi ve sıklığı, olası yan etkileri, ilacın nasıl bırakılması gerektiği gibi soruları rahatlıkla sorabilirsiniz.
• Psikoterapi, depresyon tedavisinin önemli bir parçasıdır. Depresyon yaşayan bireye uygun olarak farklı terapi yaklaşımları uygulanabilmektedir. Terapistinize hangi terapi yaklaşımını kullandığını, terapinin depresyon üzerinde nasıl bir etkisinin olduğunu, terapinin sonunda nasıl fayda sağlayabileceğinizi ve bunun gibi aklınıza gelen soruları çekinmeden danışabilirsiniz.
DEPRESYONLA YAŞAMAK

Depresyonla başa çıkmak için ne yapabilirim?
Unutmayın ki depresyon tedavisi bir süreçtir ve bu süreçte;
• Herşeyi bir anda halletmek göz korkutucu olabilir. Yapmanız gereken işleri küçük parçalara bölün ve sizin için kolay gözükenlerden başlayın.
• Güvendiğiniz bir yakınınız ya da arkadaşınızla hissettiklerinizi paylaşmaktan çekinmeyin; onların size destek olmasına izin verin.
• Kendinizi birkaç gün içinde veya ruh sağlığı çalışanı ile tek bir görüşmede değil; tedavinin ilerleyen zamanlarında daha iyi hissedebilirsiniz.
• Hayatınızla ilgili önemli kararlar almayı (örneğin; evlilik, taşınma, boşanma, iş/okul değiştirme…) erteleyebilir veya bir yakınınızdan bu konularda görüş alabilirsiniz.
• Uykunuz ve iştahınızdaki değişimler daha hızlı bir sürede iyileşme gösterebilir ancak olumlu düşüncelerin ortaya çıkması ve kalıcı olması için zamana ihtiyaç duyabilirsiniz.
• Kısa yürüyüşler, sinemaya/tiyatroya gitmek, maç izlemek gibi keyif veren etkinliklere katılmak kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olacaktır.
Depresyondaki yakınıma nasıl yardımcı olabilirim?
Aile bireyleri ya da arkadaşlar depresyon yaşayan kişilerin hayatlarında değerli bir destektir. Eğer çevrenizde depresyonla mücadele eden bir yakınınız ya da arkadaşınız bulunuyorsa yapabileceğiniz en önemli yardım kişiyi izni dahilinde bir ruh sağlığı çalışanına yönlendirmeniz olacaktır. Bununla beraber;
• Manevi destek sunun, onu anlamaya çalışın ve dikkatle dinleyin.
• Yakınınızı tembellik yapıyor, işlerini erteliyor, numara yapıyor,
dikkat çekmeye çalışıyor diye suçlamayın.
• İntihara ilişkin söylemlerini ciddiye alın; doktor/psikolog ile işbirliği içinde olun.
• Kısa yürüyüşler, sinema, tiyatro ya da önceden zevk aldığı uğraşılara katılması için teşvik edin ancak yakınınız bunları yapmakta zorlanıyorsa ısrarcı davranmayın, sabırlı olun.
• Tedavi zaman alan bir süreçtir; uygun olan tedavi ve destek ile yakınınız kendini daha iyi hissedecektir.

mood.ist
 
Şizofreni

Şizofreni Nedir?

Şizofreni, genellikle gençlik yıllarında, genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan; duygu, düşünce, algılama ve davranışı etkileyen; farklı klinik tablolarla görülen, nörobiyolojik temelleri olan bir hastalıktır.
Şizofreninin Tarihçesi

Hastalığın, araştırılmaya ve tedavi edilmeye değer, tıbbi bir durum olduğuna karar verilmesi, 1800’lü yılların ikinci yarısına rastlamaktadır. Şizofreni ilk olarak 1853 yılında Benedict Morel tarafından tanımlanarak Dementia Precox (erken bunama) olarak adlandırılmış fakat 1911 yılında İsviçreli bilim adamı Eugen Bleuler yayınladığı ‘’Dementia Precox” veya “Şizofrenililer Grubu’’ isimli kitapta hastalığın erken yaşlarda başlamasının ve bunamayla sonuçlanmasının zorunlu olmadığı vurgulanmıştır. Eugen Bleuler aynı kitabında, bu hastalığı tanımlamada bugün kullandığımız şizofreni (schizophrenia) terimini önermiştir.
Şizofreni kelimesinin günümüzdeki kullanılan şekli; Yunanca ayrılmış ya da parçalanmış anlamındaki “şizo” (schizein, Yunanca: σχίζειν) ve akıl anlamına gelen “frenos” (phrēn, phren- Yunanca: φρήν, φρεν-) sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuştur.
ŞİZOFRENİNİN GÖRÜLME SIKLIĞI
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2011 verilerine göre; yaklaşık 21 milyon insan şizofreniden etkilenmiştir. Şizofreni hastalarının yarısından fazlası uygun tedavi alamamaktadır. Uygun tedavi alınamamasının önemli nedenleri; ruh sağlığı servislerine erişimin zorluğu, toplumsal düşük ve orta gelir seviyesi, şizofreni hastalarının tedavi için yardım istememeleridir.
• Şizofreni tüm toplumun yaklaşık % 1’inde görülür.
• Genellikle gençlik yıllarında başlar.
• Kadınlarda erkeklere göre 5 yıl daha sonra ortaya çıkar.
• İlk atağın görülme sıklığı, kadın ve erkeklerde yaş ilerledikçe azalırken, sadece kadınlarda menopoz döneminde ikinci bir artış görülür.
ŞİZOFRENİNİN BELİRTİLERİ
Şizofreninin belirtileri temel olarak üç ana başlıkta incelenir;
• Pozitif Belirtiler: Pozitif denilerek anlatılmak istenen, var olmayan düşünce ya da algının ortaya çıkmasıdır. Hastalık ile ilgili olumlu ya da olumsuz bir anlam verilmemelidir.
• Varsanılar (Halüsinasyonlar) : Kişinin dış dünya gerçekliğinde olmayan duyumları algıladığını düşünmesidir. Şizofreni hastalarında en sık karşılaşılan varsanılar; ses duyma (işitsel) şeklindedir. Bu sesler; zil sesi, rüzgar uğultusu, yaprak hışırtısı gibi basit sesler olabileceği gibi, kişiye emir veren, davranışlarını eleştiren, cümleler kuran organize sesler de olabilir. Diğer varsanılar, görsel, kokusal, tatsal ve dokunsal varsanılardır.
• Sanrılar (Hezeyanlar) : Kişide, aksi ispat edilmesine rağmen değişmeyen düşünsel inançlardır. Şizofreni hastalarında sıklıkla görülen sanrılar; takip edilme, zarar görme, büyüklük sanrıları şeklindedir. Kişi çok önemli birisi olduğunu, bu yüzden takip edildiğini ve kendisine zarar verilebileceğini düşünür. Bunlar dışında da birçok sanrı tanımlanmıştır.
• Negatif Belirtiler; Duygu ve davranışların bozulmasına yol açan belirtilerdir. Negatif belirtiler, depresyon ya da diğer durumlar ile benzerlik gösterdiğinden, hastalık ile ilişkisinin fark edilmesi daha zordur. Negatif belirtiler arasında;
• Hastanın donuk veya monoton konuşması ya da konuşurken yüz kaslarının kıpırdamaması,
• Günlük yaşamdan zevk alamamak
• Planlı aktivitelere başlama ya da aktiviteleri sürdürmede zorlanma,
• İletişim kurulmaya çalışıldığında bile az konuşmak bulunmaktadır.
• Davranışlarda değişiklik; Dezorganize (Darmadağın) konuşma, dezorganize (Darmadağın) davranış, katatoni.
Kognitif (Bilişsel) Belirtiler: Şizofreni teşhisini koyduran üç ana başlık yanında, şizofrenide; dikkat, bilgi işleme, hafıza sorunları, problem çözme yetisinde, sözel öğrenmede, sosyal işlevsellikte bozulma şeklinde birçok bilişsel kayıp ortaya çıkar.
Hastalık ile ilişkisini fark etmek zor olduğundan, genellikle tanı konduktan sonra belirtiler daha net ayırt edilir. Kognitif (bilişsel) belirtiler hayatı normal şekilde devam ettirmeyi engelleyen belirtilerdir.
Kognitif (bilişsel) belirtiler arasında;
• Bilgileri anlama ve karar vermek için kullanma becerisinde bozulma,
• Konsantrasyon güçlüğü, odaklanma sorunu,
• Kısa süreli hafızada (Öğrendikten hemen sonra bir bilgiyi kullanma becerisi) sorunlar bulunmaktadır.
ŞİZOFRENİ TİPLERİ
Amerikan Psikoloji Birliği (APA)’nin 2013’de yayınladığı DSM-5 tanı kriterlerinde tüm alt tipler kaldırılmıştır. Bu bölümde DSM-4 TR ‘de yer alan alt tipler anlatılacaktır.
Paranoid Tip : Sanrılarla seyreden tiptir. Paranoid sanrılar; büyüklük (grandiyöz), takip edilme (referans) ve kötülük görme (perseküsyon) şeklindedir. Paranoid tip şizofrenide, duygulanımda uygunsuzluk, dezorganize davranış görülmez. Tedavi sürecinde en sık karşılaşan sorun, ailenin ve hastanın tedaviye uyumudur. İşlevsellik kısmen yerinde olduğundan, hastalık belirtilerinin gözlenmesi zorlaşır. Genellikle sinsi başlangıçlıdır.
Dezorganize (Hebefrenik) Tip : Şizofreni’nin bu tipinde duygu, düşünce ve davranışlarda çok hızlı bir bozulma görülür. Duygulanım sürekli değişir, (labilite) düşünce yapısında ilkelleşme, çocuklaşma görülür. Gerçeklik dışı (bizar) sistemsiz (herhangi bir temele oturmayan) sanrılar ağırlıktadır. Konuşmada anlam bütünlüğü yoktur, cümle yapısı bozuktur, yeni kelimeler uydurma (neolojizm), yineleyici basmakalıp konuşma (sterotipi) vardır. Hasta, öz bakımını yapma, yeme, içme, kıyafetine dikkat etme gibi basit organize işleri bile yerine getiremez. Genelde genç yaşta ve hızlı bir şekilde ortaya çıkar.
Katatonik Tip: Bu tipte temel sorun devinim (hareket) bozukluklarıdır. Kişi dış çevreyle ilişkisini kesmiş gibi görünür ancak dış çevreyle algısal ve düşünsel bağını koparmadan bilgileri almaya devam eder. Dış uyaranlara konuşmadan basit mimiklerle yanıt verebilir. Davranışlarında ani taşkınlık, bir hareketi yapmaya direnme gibi belirtiler de olabilir. Genelde gençler ve genç erişkinlerde görülür. Yeme, içme, dışkılama gibi yaşamsal faaliyetler bozulur; çok hızlı tıbbi tedavi altına alınması gerekir.
Kalıntı (Rezidüel) Tip: Bir veya birkaç şizofreni atağından sonra, ortaya çıkabilen şizofreni tipidir. Genel olarak vurdumduymazlık, sosyal içe çekilme, duygulanımda düzleşme, bir işe başlamada isteksizlik gibi negatif belirtiler ön plandadır. Sanrı ya da varsanılar bulunabilir ancak şizofreni tanısı, konduğu döneme göre çok daha silik şekilde kendisini gösterir.
Ayrışmamış (Basit) Şizofreni: Belirgin psikotik atak öyküsü olmayan, paranoid, dezorganize, katatonik şizofreni tiplerine uymayan, negatif belirtilerin baskın olduğu şizofreni türüdür.
ŞİZOFRENİNİN NEDENLERİ
Şizofreni, kronik seyir gösteren, biyolojik temeli olan bir hastalıktır. Sadece genel yaşam koşullarından etkilenme, işsiz kalma, kötü muameleye maruz kalma gibi dış stresörlerin etkisiyle ortaya çıkmaz. Mutlaka biyolojik bir temelin de olması gerekir.
A ) Genetik (Kalıtımsal) Nedenler: Ebeveynlerinden birinde şizofreni öyküsü olan kişilerin %10’u, ebeveynlerinden ikisinde şizofreni öyküsü olanların ise yaklaşık %50’si, hayatlarının bir döneminde şizofreni tanısı alırlar. Kardeşlerinde şizofreni olanlarda risk 8 kat artmıştır. Bunlar da şizofreninin ebeveynden çocuğa geçişi hakkında önemli ipuçları vermektedir.
B) Beyin Biyokimyası: Dopamin, glutamat, serotonin-noradrenalin hipotezleri ile beyin biyokimyasındaki değişikliklerde şizofreninin ortaya çıkışı gösterilmiştir. Aynı şekilde bu biyokimyasal belirteçleri dengeleyecek ilaçlarla şizofreni belirtilerinde yatışma gözlenmesi, beyin biyokimyasının önemini göstermektedir.
C) Beyin Yapısı ve İşlevselliğindeki Bozulmalar: Son yıllarda beyin görüntüleme çalışmalarında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu çalışmalarda, beynin belirli bölgelerinde yapısal bozukluk ya da işlevselliğinde bozulma ile şizofreni görülmesi arasında bağlantı olduğu bulunmuştur.
D) Çevresel Faktörler: Genetik ve yapısal olarak yatkın kişilerde, viral enfeksiyon, stresli durumlar, sosyal olarak iletişimin azalması gibi çevresel etkenlerle, şizofreni daha sık olarak ortaya çıkmaktadır.
ŞİZOFRENİ TEDAVİSİ
• İlaç Tedavisi
• Psikoterapiler
• Psikolojik Eğitim
• Somatik Tedaviler
A- İlaç Tedavileri
Şizofreni tedavisinde merkez nokta ilaç tedavisidir. Şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlara “Antipsikotik İlaçlar” denir.
Antipsikotik tedavisinde hedef; semptomların hızlı şekilde geriletilmesidir. Antipsikotik ilaçlar, beyindeki biyokimyasal değişimleri düzenleyerek etki gösterdiğinden, baş ağrısı için kullanılan bir ağrı kesici gibi çok hızlı etki göstermez. Bu nedenle şizofrenide ilaç tedavisi bırakılmamalı, sabırlı olunmalı, etki ve yan etkilerin gözlemlenmesi açısından doktor kontrolleri aksatılmamalıdır.
Şizofreninin yinelemesinin nedenlerinden biri, tedavi uyumsuzluğudur. Özellikle bu süreçte aile desteği çok önemlidir. İştah uyku artışı gibi etkilerinden dolayı hastaların tedavilerini bırakması, hastalığın tekrarlamasında sıklıkla görülen bir nedendir.
B-Psikoterapiler
Şizofreni hastalığı ile başa çıkmada, semptomları tanıma, erken fark etme, tedavi uyumunu ve sosyal-mesleki işlevselliği arttırmada psikoterapiler uygulanabilmektedir. Bireysel psikoterapiler, aile terapileri, grup terapileri, şizofrenide uygulanabilen terapi yöntemlerinin başında gelir.
C-Aile Eğitimi
Şizofreni tedavi sürecinde görülebilecek psikolojik tepkilerin anlaşılabilmesi, ilacın neden olduğu etkilerin tanınması ve bu sorunların tedavi uyumunu bozmadan yönetilmesinde, aile ve kişinin psikolojik eğitimine günümüzde oldukça önem verilmektedir. Böylece hastaların tedaviyi bırakma oranlarının azaldığı, ailenin hastalarıyla ilişkilerindeki çıkmazların tanımlanarak aile içi uyumun arttığı gösterilmiştir.
D- Somatik Tedaviler
EKT (Elektro Konvulsiv Tedavi), şizofreni tedavisinde kullanılan temel somatik tedavidir. Elektro-şok olarak da bilinen EKT, tedaviye dirençli, katotonik, dezorganize, yoğun intihar düşüncelerinin olduğu vakalarda genel anestezi altında beyin ön bölgesine elektro-şok verilerek yapılmaktadır. Kişi anestezi altında olduğundan dolayı EKT tedavisini birebir yaşamaz. Bu tedavi ile beyin biyokimyasallarında hızlı salınma görülür. Klinik duruma göre değişmekle birlikte EKT, en az 4-6 seans uygulanır.
Belirtilerin Etkisini Azaltabilmek İçin Hastaların Yapabilecekleri
• İlaçları düzenli kullanmak.
• Sürekli doktor ve tedavi ekibi ile bağlantılı halde olmak
• Uyku düzeninin aksatılmaması; günlük işlerini aksatacak kadar uyumamak.
• Günlük aktivitelerine (Yemek yemek, banyo yapmak, temizlik yapmak) devam etmek ya da edebilmek için yakınlarından destek almak.
• Alkol ve maddeden uzak durmak.(İlaç ile birlikte madde kullanımı ilaçların etkisini azaltmakta ve hastalığın iyileşme dönemini kısaltmaktadır.)
• Stres ile baş etme yollarını arttırmak ve stresten uzak durmak
• Egzersiz yapmak
• Arkadaşlarla ve aile ile iletişimi koparmamak
Hastalığın Yinelenmesini Önlemek İçin Yapılabilecekler
Şizofreni, alevlenme ve iyileşme dönemleri olarak ayrılan, belirtilerinde zamanla değişimler gösteren bir hastalıktır. Geçmişte görülen belirtilerin yeniden ortaya çıkması ya da azalan belirtilerde belirgin bir kötüleşme olması durumuna “yineleme” adı verilir. Bu dönemler, tedavi için psikiyatri hastanesine yatırılmayı gerektirebilecek dönemler olabilir. Bu nedenle yinelemelerin önlenmesi ya da daha az düzeyde atlatılabilmesi için bu dönemlerin başlangıcını anlamak ve önlemek büyük önem taşır. Bu belirtilerin hepsi bir arada görülemeyeceği gibi hangilerinin ortaya çıktığı kişiye göre değişiklikler gösterebilir.
Hastalarda Yineleme Dönemi Belirtilerinden Bazıları
• Toplumdan uzaklaşma, tamamen izole olma, yalnızlık hissi
• Görünüşe, giysilere, öz bakıma önem verilmemesi
• Uyku sorunları
• Küçük şeyler için öfkelenme, sürekli gerginlik hissi
• İçsel kaygılar, yoğun bir bunaltı içine girme
• Psikotik belirtilerin başlaması (Sesler duyma, görüntüler görme, insanların kendisine baktığını ya da hakkında konuştuğunu düşünme)
• İştahın azalması ya da artması
• Olayları hatırlamakta güçlük, dikkatin odaklanamaması
• Hareketsizlik ya da yerinde duramama hali
Şizofreni Hasta Yakınları İçin Öneriler
• Hastalıkla ilgili bilgi sahibi olmak ve hastalığı iyi tanımak
• İlaçların düzenli kullanıldığını takip etmek
• Tedavi ekibinin bir üyesi olarak tedavi sürecini etkileyebilecek bilgileri doktorla paylaşmak, sürekli kontak halinde kalmak
• Yineleme dönemlerini başlatacak belirtileri takip etmek ve önlem almak
• Hastanın baş etme becerilerini güçlendirebilmek için kendisine destek olmak
• Hastayı kendi kendine bir şeyler yapabilmesi için yüreklendirmek
• Hastalık dışı konularda konuşmak ve farklı etkinlikler için zaman ayırmak
• Yakınına güvendiğini belirtmek, neleri yapmaktan hoşlandığını, nelerden keyif aldığını konuşarak kendisine hatırlatmak
• Özel günlerin aksatılmadan kutlanması, hastaların da katılımının sağlanması, onları tedirgin edecek bir durum var ise önceden planlanıp, kutlamalarda önlem alınması ya da kutlamanın kısa tutulması.
• Hastaların kendi çocukları ya da evde yaşayan başka çocuk varsa, çocukları da hastalık hakkında bilgilendirmek
• Kendi öz bakımını ve görünümünü ihmal etmemek, kendilerine zaman ayırmak, sosyal bağları koparmamak ve hoşlandıkları şeylere vakit ayırmak
ŞİZOFRENİ; UYGUN VE DÜZENLİ TEDAVİ İLE KONTROL ALTINA ALINABİLEN BİR HASTALIKTIR.

mood.ist
 
Obsesif Kompulsif Bozukluk

Obsesif Kompulsif Bozukluk, yineleyici, obsesyon (saplantı) veya kompulsiyonların (zorlantı eylem) görüldüğü, kişinin günlük işlevlerini belirgin olarak etkileyen bir bozukluktur.
Obsesyon ve Kompulsiyon nedir?

Obsesyon, kişinin isteği dışında gelen, zihninden uzaklaştıramadığı, belirgin bir kaygıya neden olan, tekrarlayan ve kişiye rahatsızlık veren düşüncelerdir. Kompulsiyonlar ise, bu düşünceleri zihinden uzaklaştırmak ve neden olduğu kaygıyı azaltmak için yapılan yineleyici davranışlar ya da zihinsel eylemlerdir.
Obsesyon ve kompulsiyonlar, genelde birlikte görülürken nadirende olsa obsesyonlar tek başına görülebilir.Bazı durumlarda ise obsesyonların meydana getirdiği kaygıyı gidermek için kişi, belirli bir davranışta bulunmaz, sayı saymak, belirli bir kelimeyi söylememeye çalışmak gibi zihinsel eylemlerle kaygısını gidermeye çalışır.
Sık rastlanan obsesyon ve kompulsiyonlar şunlardır:

Bulaşma Obsesyonu ve Temizlik Kompulsiyonu
Kişinin mikrop, pislik vb. etkenlerle kirleneceğine dair zorlayıcı bir inancı içerir. Bulaşma obsesyonuna sahip kişiler aşırı temizlik yapma gibi kompulsif davranışlar veya kirleneceğini düşündüğü ortamlardan uzaklaşma gibi kaçınma davranışları sergileyebilirler.
Kuşku Obsesyonu ve Kontrol Kompulsiyonu
Bir işin yapılıp yapılmadığından emin olmama düşüncesini içerir. Kişi, kendisi ve yakınlarının güvenliği için gerekli durumların tam olup olmadığından sürekli şüphe duyar ve bu endişesini gidermeye yönelik yaptığı her işi kontrol eder. Örneğin kapı, pencere, ütü ve doğal gazın tekrar tekrar kontrol edilmesi gibi.
Cinsel İçerikli Obsesyonlar
Kişinin kendisine ya da başkalarına yönelik cinsel içerikli düşüncelerini içerir. Obsesyonlar, utanç verici ve kabul edilemez olarak nitelenen cinsel temalarla ilişkili olabilir. Genellikle kişinin hemcinsiyle ya da çocuklarıyla ilgili cinsel içerikli düşünceler ortaya çıkar. Sonuç olarak bu obsesyonlara kontrol ve yıkanma kompulsiyonları eşlik eder.
Dini İçerikli Obsesyonlar
Kişinin dini ve ahlaki değerlere karşı kabul edilemez olarak algılanan düşüncelerini içerir. Kültüre göre değişkenlik gösterebilir. Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplum kesimlerinde sık görülebilir.
Simetri/Düzen Obsesyon ve Kompulsiyonları
Kişinin herşeyin düzenli ve simetrik olması gerektiğiyle ilgili düşüncelerini içerir. Bu obsesyona sahip kişiler çok zaman kaybetmelerine neden olacak şekilde düzenleme gibi kompulsif davranışlar sergilerler.
Bunların yanı sıra, agresyon veya zarar verme obsesyonları, dokunma, sayma, biriktirme ve saklama kompulsiyonları da görülmektedir.
*Birçok kişi hastalık olarak değerlendirilemeyecek düzeyde düzenlilik, temizlik, dini ve ahlaki değerler, doğruluk, güvenlik gibi konularla ilgilenir. Ancak bu kişilerde obsesif kompulsif bozukluk var diyebilmemiz için belirtiler kişinin insanlar arası ilişkilerinde ve mesleki işlevselliğinde bozulmaya yol açması gerekir.
Obsesif Kompulsif Bozukluğun nedenleri nelerdir?

Obsesif Kompulsif bozukluğun nedeni tam olarak kesinlik kazanmamasına karşın, genetik nedenler, çevresel etkenler, beyin işlevlerindeki bozulma, çocukluk çağı travmaları, kişilik özellikleri üzerinde durulmaktadır.
Genetik nedenler: Yapılan araştırmalar sonucunda obsesif kompulsif bozukluğa sahip hastaların, birinci ya da ikinci derece akrabalarında sık olarak rastlandığından obsesif kompulsif bozukluğun genetik geçişli olduğu düşünülmektedir.
Çevresel etkenler: Strese sebep olan bazı çevresel olaylar (Kayıplar, sosyal hayatta yaşanan zorluklar, yakın ilişkilerdeki problemler) kişide obsesif kompulsif bozukluk gelişmesine sebep olurken, bazıları ise hastalığın seyrinin daha kötüye gitmesini etkiler.
Nörobiyolojik nedenler: Beyinde sinirler arası iletimi sağlayan nörotransmiter diye adlandırılan kimyasallardan serotonin seviyesinin düşmesi ile OKB gelişimi arasında bir bağlantı saptanmıştır. Ayrıca, obsesif kompulsif bozukluk ile epileptik nöbet, kafa travması, beyin tümörleri, gelişimsel bozukluklar ve multipl skleroz gibi nörolojik bozukluklar arasında ilişki olduğu düşünülmektedir.
Çocukluk çağı travmaları: Çocukluk çağı travmalarına maruz kalan bireylerin, ileriki yaşamlarında stres yaşantısı ardından obsesif kompulsif bozukluğun ortaya çıktığı düşünülmektedir.
Kişilik özellikleri: Kişilik yapısı titiz, ayrıntıcı, kuralcı, mükemmelliyetçi olan kişilerde obsesif kompulsif bozukluk gelişmesinin daha yatkın olduğu konusunda yapılan araştırmalar mevcuttur.
Hangi sıklıkta ve kimlerde görülür?

Yapılan araştırmalara göre, obsesif kompulsif bozukluğun yaşam boyu yaygınlığı %2-3 olarak bulunmuştur. Ergenlik ve gençlik dönemi en riskli dönemlerdir; fakat okul öncesi çağındaki çocuklar da dahil herhangi bir yaşta görülebilir. Erkeklerde daha erken yaşlarda başlamasına karşın kadınlarda daha çok görülmektedir.
Tedavi

Kişinin aklına gelen her takıntılı düşünce ve tekrarlayarak yaptığı her davranış obsesesif kompulsif bozukluk belirtisi olmayabilir. Bu düşünce ve eylemler kişinin aile, meslek ve sosyal yaşamında önemli işlev kayıplarına yol açıp yaşam kalitesini etkilediği zaman uzmandan yardım alması gerekir. Obsesif Kompulsif bozukluk, profesyonel yardım almadan düzelmenin nadir olduğu, artış ve azalmalarla devam edebilen bir hastalık olmasına rağmen, tedavi oranları diğer birçok hastalığa göre oldukça iyidir. Tedavisi uzun zaman alır ancak tedaviye erken başlanması, kararlı bir şekilde devam edilip takibinin sağlanması tedavinin verimini arttıracaktır. Tedavide hastalığın seyrine, şiddetine ve süresine bağlı olarak ilaç ve psikoterapi birlikte veya ayrı ayrı kullanılmaktadır. Özellikle serotonin geri alım inhibitörleri adı verilen antidepresan ilaçlar obsesif kompulsif bozukluk tedavisinde oldukça önemli bir yere sahiptir. İlaca başlarken ilk günlerde bazı kişilerde hafif bulantı, baş ağrısı, uyku hali gibi yan etkiler görülse de, ilacın tedaviye katkı sağlaması için kullanımına devam edilmesi gerekir. Ayrıca, obsesif kompulsif bozukluk belirtilerinin tekrarlamaması için iyileşme sürecine girilse bile doktorla görüşmeden ilaç kullanımı bırakılmamalıdır.
Obsesif kompulsif boukluğun, psikoterapi ile tedavisinde bilişsel davranışçı terapi önemli yer tutmaktadır. Temel amaç, kişide kaygı uyandıran obsesyonlarla, kaygıyı azaltmak için geliştirdiği kompulsiyonları ortadan kaldırmaktır. Bunun için kişide obsesyonlara neden olan kalıplaşmış, çarpıtılmış, otomatik düşünceler (temel düşünce ve inançlar) yerine işlevsel düşünceler geliştirmesine yardımcı olarak, kompulsiyonlarla başa çıkması sağlanır. Terapide düşünce, duygu ve davranışlar arasındaki ilişkiler konuşulur.

mood.ist
 
Geri