Problemlerin Çözümünde Efendimiz(S.A.V.)

Konu sahibi son olarak 2617 gün önce görüldü
Hz. Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

Hz.Peygamber’e iman etmek farzdır. Hz.Peygamber (sav)’e iman etmek İslamın erkanından birisi, imanın da şartlarından bir şarttır. Bundan dolayı her Müslümanın O’nun Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna şehâdet etmesi, O’nun Rabbinden getirdiği her şeyi tasdik etmesi ve O’ndan gelen bütün sözleri ve fiilleri kabul ederek, O’nu hayatında kendisine örnek alması gerekir.

Hz.Peygamber’i sevmek, her mümin için en gerekli taatlerden biridir. Zîrâ sevgili Peygamberimiz (sav), Buhârî ve Müslim’in Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Sizden birinize ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69,70.)

Bu zikretmiş olduğum hadis-i şerif başka bir rivayette şöyle nakledilmiştir:

“Sizden birinize ben, kendi nefsinden, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş sayılmaz.”

Bu sevgi bir insanda gerçekleşmezse, o insan gerçek mümin olamaz. Nitekim, Abdullah b. Hişâm, Hz.Ömer (r.a)’ın bir gün Peygamber (sav)’e şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Ey Allah’ın Resulü sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha fazla sevimlisin” demiştir.

Hz. Peygamber (sav) ise, O’na “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; sen, beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın.” buyurmuştur.

Hz.Ömer (r.a)’de O’na; “Vallâhi şimdi sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin” dediğinde, Hz.Peygamber (sav); “Şimdi imanının kemâle ermiştir ey Ömer” demiştir. (Buhârî, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, I,31.)

Şüphesiz ki insan, iyiliğin esiridir. Kalpler kendisine iyilik yapana karşı sevgi duymak üzere yaratılmıştır. Eğer bir insan, kendisine iyilik yapan bir insanı severse, ya ona bir hediye verir veya dar zamanında ona yardım eder. Bir kişi başka bir kişiyi sevince bunları yaparsa, o halde, bütün âlemlere hidâyetle gelen, bütün insanlık için rahmetle gönderilen insanlara kitabı ve hikmeti öğreten, dünya ve ahiret saadetine kavuşma yolunu açıklayan bu Yüce Peygamber’e karşı tutumumuzun nasıl olması gerekir?

Burada hemen şunu ifade etmemiz gerekir. Hiç şüphesiz ki; Allah sevgisinden sonra sevgiye en lâyık olan Hz.Muhammed (sav)’dir. Zîrâ Yüce Allah, bir ayet-i kerimede Hz. Peygamber (sav)’e hitâben şöyle buyurmaktadır:

“(Ey Habibim!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz kiAllah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Al-i İmrân, 3 / 31.)

Allah, iki vasıtayla bilinip tanınır: Onlardan biri akıl, diğeri ise peygamberdir. Allah’ı birinci vasıtayla bilip anlamak yeterli değildir. Varlık âlemindeki çok mükemmel plan şaşmayan kanunların bir planlayıcının ve ebede uzanan ölçü ve anlamda bir kanun koyucunun varlığına delalet ettiğini akıl yoluyla bilip anlamak mümkündür. Ama O yüce kudretin sıfatları, emirleri, kullarından bekledikleri, bu dünyayı insanlara hazırlamasının nedenleri, ahiretin varlığı bilinmemektedir. Bunları akıl değil, ancak peygamber haber verebilir. Peygamberin getirdikleri akılla birleşince asıl yol ve amaç belirlenmiş olur.

O halde peygamber, ilahî rahmeti ve O’nun kullarına olan buyruklarını yansıtan bir ayna, O’nun kanunlarını haber veren bir alıcı-verici,O’nu kullarına tanıtan bir rehber; kulluk görevinin anlamını ve ölçüsünü insanlara öğreten bir öğretmendir.

Bu nedenle Allah’ın sevgisine erebilmenin tek yolu, peygamberi sevmek ve O’nun getirdiklerini gönülden benimseyip kabul etmek; ilâhî rahmetin insanlıktan yana ışık ve enerjisini ondan almaktır.

Hz.Peygamber Sevgisinin Alametleri

Hz.Peygamber (sav)’i gerçekten seven bir müminde bulunması gereken bazı vasıflar vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. Hz.Peygamber (sav)’in sünnet-i seniyyesine uymak; O’nun hayat tarzına hayatımızı uydurmak. Nitekim Cenab-ı Allah:

“Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21.) buyurmaktadır.

Allah’ın rızası ve sevgisi Hz.Peygamber (sav)’in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir müminin en büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır.

Allah’ı sevenler, “Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle.” (Al-i İmran, 3/20.) diyen ve bu ilahî emri tebliğ eyleyen Resulullah’a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, “Ben özümü Allah’a teslim ettim.” deyip dininde ve şeriatında ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir. Bunun zıddı, “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem.” demektir ki, bu da, “Ben kendimden başka bir şey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem.” demektir. Allah’ın Resulüne uymak istememek, Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum olmaktır.

Allah’ın veli kullarından olan Sehl b.Abdullah et-Tüsterî şöyle demektedir: “Allah’ı sevmenin alameti, Kur’an’ı sevip anlamaktır. Kur’an’ı sevmenin alameti, Rasulullah Efendimizi sevmektir. Rasulullah’ı sevmenin alameti, O’nun sünnetini severek yerine getirmektir.”

“Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sünnetini sevmenin alameti ise, ahireti sevmek ve ona hazırlanmaktır. Ahireti sevmenin alameti, kendini bilip sevmektir. Kendini sevmenin alameti, dünyanın aldatıcı, oyalayıcı yanlarını sevmemektir. Bunun da alameti, insanı amaca ulaştıracak kadar rızkı helâl yoldan elde etmektir.” (Yıldırım, Celal, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yay., İzmir, trs, II, 884.)

2. Hz.Peygamber (sav)’in sözünü kabul edip, hükmüne razı olmak. Bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme karşı, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.” (Nisâ, 4/65.)

Yüce Allah bu ayette şu üç noktaya dikkatimizi çekiyor:

a. Her meselede Rasulullah’ın hakemliğine başvurmak.

b. O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.

c. Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek.

Kur’an-ı Kerim, müminlerin mutlak teslimiyetten öte başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile haber veriyor:

“Mümin bir erkek ve kadın için, Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiç bir tercih hakkı yoktur...” (Ahzab, 33/36.)

3. İnsanlar arasında O’nun dini olan İslamı yaymak, tevhid bayrağını yükseltmek ve Yüce Allah’ın kesinlikle izin vermediği putperestliği ortadan kaldırmak.

4. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah için, kitabı için, Peygamberi için ve bütün Müslümanlar için nasihatte bulunmak. Nitekim Ümmet-i Muhammed’in en hayırlı ümmet olmasının sebeplerinden birinin, iyiliği emretmeleri ve kötülükten sakındırmaları olduğunu Yüce Allah şöyle açıklamaktadır:

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz...” (Al-i İmrân, 3/110.)

5. Hz.Peygamber (sav)’in güzel ahlâkıyla ahlâklanmak ve bütün kötü ahlâk ve davranışlardan sakınmak. Çünkü Sevgili Peygamberimiz; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”buyurmaktadır. (Tirmîzî, Hüsnü' l-Huluk, 8.)

Hz.Peygamber’in yolundan gitmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmakla olacağına göre, herkesin kendisini, yaptıklarını ve kimin yolundan gittiğini ve kimin ahlâkıyla ahlâklandığını bilmesi ve kontrol etmesi lazımdır.

İstiklal Marşı Şairimiz:

Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir,

Davransana eller de senin, baş da senindir. (Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, İst, trs, I, 400.) demektedir. Gerçekten, eller bizim elimizse ve taşıdığımız baş da bizim diyebiliyorsak, başımızı iki elimizin arasına alıp, biz neyiz ve kimin yolundayız diye düşünmemiz lazımdır.

6. Hz.Peygamber (sav)’e saygı ve hürmet göstermek. Sahâbîler (Allah onlardan razı olsun) Hz.Peygamber (sav)’e saygılarından dolayı seslerini O’nun sesinden fazla yükseltmezlerdi. Hz. Peygamber (sav)’e bu derece saygı ve hürmet gösterirlerdi. Nitekim Yüce Allah: “Ey inananlar, seslerinizi, Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkında olmadan, amelleriniz boşa gider.” (Hucurât, 49/2.) buyurmaktadır.

7. Hz.Peygamber (sav)’e daima salat ve selamda bulunmak. Zîrâ Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Allah ve Melekleri, Peygambere salât etmekte (onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen göstermekte) dir. Ey inanlar! siz de O’na salât edin, (O’nun şânını yüceltmeye özen gösterin) içtenlikle selam edin (O’na esenlik dileyin.)” (Ahzâb, 33/56.)

Yüce Allah, bu ayet-i kerimede bütün müminlere Peygamberine salât ve selâm etmelerini emretmekte ve O’na saygı göstermelerini istemektedir. “Allahümme Salli alâ Muhammed.” demek salât, “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiy.” demek selamdır. Hz. Peygamber (sav)’den rivayet edilen çok sayıda Salavât-ı Şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salãt ve selâm getirmek, Peygamber (sav)’in sevgisini celb eder, şefaatine sebep olur.

İşte Hz.Peygamber (sav)’i gerçekten seven her Müslümanda bu vasıfların bulunması gerekir. Aksi halde insan tam manasıyla imanın meyvesinden istifade edemez ve Hz. Peygamber (sav)’in şefaatine nâil olamaz.


 
İncelikler Peygamberi

FELEĞİN tersine döndüğünü düşündüren tablolardı. Ateşe su, suya ateş diyenler; aydınlığı karanlık, karanlığı aydınlık diye tarif edenler vardı. Kök anlamı ‘barış’ ve ‘esenlik’le kardeş olan bir din, nicedir savaşla ve hatta terörle eşanlamlı olarak anılır haldeydi artık. Kız çocuğunu diri diri gömen insanları durduk yerde karıncaya basmaktan, haksız yere en küçük bir cana kıymaktan çekinir hale getiren bir din, kadına düşmanlık, cana düşmanlık, hayata düşmanlık simgesine dönüşmüştü kimi zihinlerde. Cahiliye içindeki bir toplumu alıp kendini bilmenin, haddini bilmenin, Rabbini bilmenin zirvesine ulaştıran; kız çocuğunu diri diri gömen Ömer’i alıp eleğinden geçirip Dicle kenarında ayağı incinen kuzunun dahi tasasını çeker hale dönüştüren; bedevî bir topluluğu medenî bir ümmet haline getiren; ilk şehri Medine’yi bir medeniyet evreni kılan bir dindi o. Ama ne yazık ki, milyonlarca kez yazık ki, gerilik, haksızlık, cahillik ve kabalıkla beraber anılır haldeydi artık.

Böylesi bir zaman, feleğin gerçekten tersine döndüğü bir zaman değilse, neydi? Gördüklerimiz, feleğin tersine döndüğünü düşündüren tablolardı.

Bu tabloların ortasında, yüreğim yanıyordu. Barış dini İslâm’a barış adına savaş açanların; Eski Dünyanın yarısını kuşatmış bir medeniyetin dinini medeniyet adına redde kalkanların; Çin Seddinin inşasına sebep olmuş bir ırkı terbiye edip görkemli bir medeniyetin sancaktarı kılmış bir dinden kopuşu sözümona medenî milletler hanesine yazılmak adına savunanların arasında, üzgün, çok üzgün, had safhada üzgündüm. Yüreğim yanıyordu.

Yüreğimdeki hüznü ve yangını daha da büyüten bir ilave husus ise, bu güzelim dinle birlikte, onun elçisi, rehberi, peygamberi hakkında söylendiğini duyduğum lâflardı. Bir aslanı üç çemberden geçirmeyi başardı diye bir aslan terbiyecisini dakikalarca ayakta alkışlayan insanlar, bir aslanın bile yapmadığı şeyi yapıp öz evladını diri diri toprağa gömen insanları bütün çağların gördüğü en benzersiz terbiyenin eşliğinde adalet, nezaket, medeniyet ve insaniyet timsali kılan bir peygambere kabalık, gerilik ve şiddet yakıştırıyorlardı.

Duydukça, insanın ruhunu daraltan şeylerdi bunlar. Zaman oluyor, meydanlara koşup tepelere çıkarak haykırmak; “Hayır! Peygamber sizin bildiğiniz gibi değildi hiçbir zaman! Kesinlikle hayır!” diye gücüm yettiğince bağırmak istiyordum. Hayatını okudukça inceleştiğim, sözlerini anladıkça derinleştiğim, bana beni öğreten, bana benliğimi eritmeyi öğreten, nefsimi eritip inceleştiren o güzelim peygamberin sünnetini ‘çöl âdeti’ diye elinin tersiyle itmeye kalkışan insanlarla bir yüzleşme yaşamam şarttı. Onlar, barış dinine savaş, aydınlık bir medeniyete karanlık, incelikler peygamberine kabalık yakıştıran insanlardı.
* * *

Gelin görün ki, ortadaki manzaraya yalnız bu açıdan da bakamazdım. Bilmeyenin öğrenmeme, görmeyenin bakmama, anlamayanın düşünmeme kabahati vardı, tamam. Önyargısıyla hareket edenin şartlanmışlığı aşamaması, kötü niyetli yaklaşanın iyiniyetli olamaması da bir hataydı elbette. Ama tablonun öte tarafında, bu yanlışlığı üreten, besleyen, yahut büyüten tutum, tavır ve yaklaşımlar da vardı. Biliyordum; bunlar hiç olmasa bile, birileri kalblerini ve akıllarını bu dine kapalı tutmayı sürdüreceklerdi. Ama şunu da biliyordum; bunlar, kalbini bu dine kapatanların sığınacakları bir mazeret değilse bile, kalbini bu dine açmaya açık nice insanın önünde birer engeldi. İncelikler peygamberine kabalık yakıştıranlar kesinlikle haksızdılar, ama incelikler peygamberinin adını dilinden düşürmediği halde kabalık sergileyenler de haklı veya mazur sayılamazlardı.

O yüzdendir ki, yıllar önce, en yüce hislerin içinde karşılık bulduğu nuranî bir saray olarak tarif ettiği İslâmiyetin ‘matem tutmuş bir siyah çadır gibi, bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere has olduğunu tahayyül edenler’e serzenişte bulunan, “Ey insafsızlar! Umum âlemi birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak bir istidatta olan hakikat-ı İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve mutaassıp bir kısım hocalara tahsis edip, İslâmiyetin yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz?” diye haykıran; bu güzelim dini lekelemeye dönük teşebbüslerde bu dinin müntesiplerinin onun özüne uymadığı halde onun adına yaptıkları yanlışların da hissesi olduğunu belirtip, “Şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp eldeki elmas kılınçla onların tefritlerini kırardım; fakat şimdi mecburum: Öyle dostların terbiyeleri için, onların avamperestane ve ifratkârâne olan hayalâtlarına o kılıncı bir derece iliştireceğim” diyen Bediüzzaman’ın duyduğu ızdırabın bir benzerini, nicedir içimde taşıyordum.

Zira, yazık ki, barış dini İslâm’ın müntesipleri arasında, onu savaşla özdeş görenler vardı. Yazık ki, incelikler peygamberinin adını anarak kabalık edenler vardı. Yazık ki, o kudsî nebînin güzelim sünneti adına o sünnetin güzelliğine uymayan yaklaşımlar sergileyen insanlar vardı. Yolda beride, kitaplar arasında, gazete sütunlarında, televizyon ekranlarında, şu veya bu ortamda gördüğüm öyle tablolar vardı ki, İslâm’ın gereği olmadığı halde İslâm adına yapılıyor, İslâm adına yapıldığı için de birilerini İslâm’a karşı mesafeli kılıyordu. Öyle şeyler vardı ki, peygamberin hayatından alınmadığı halde peygamber adına yapılıyor, peygamber adına yapıldığı için de itiraz oklarının peygamberi hedef seçmesine sebep oluyordu.

Bunun o derece çok örneği vardı ki...
Meselâ, üzerine çiş yapan torununu onun kucağından alıp da “Sen nasıl Resûlullah’ın üstüne çiş yaparsın?” diye pataklamaya kalkışan Ümmü Fadl’ı durdurup “Çocuk bu, yapar” yumuşaklığında bir itirazla torununun fiske yemesine engel olan bir Peygamberin ümmetinden olup, ikide bir çocuk pataklamayı sünnet sanan insan sayısı az mıydı sahi?

Kucağında torunları olduğu halde namaza duran, o secdede iken torunu sırtına bindiği için secdesini uzatan, çocuğa müdahale edenlere ise, namazını bitirdikten sonra “Bırakın, çocuk hevesini almış olsun” rahatlığında yaklaşan bir peygamberin ümmeti olarak, küçük çocuklarımızla camilere gittiğimizde hep duyageldiğimiz azar işitme tedirginliği nedendi? Neden birileri, biz Peygamberin çocuklardan esirgemediği bir hal içinde namaz kılarken namazımızın selameti adına çocuklarımızı ellerimizden almaya, ürkütücü seslerle onlara ‘in aşağı’ uyarıları yapmaya, ‘dur-sus!’ ikazlarıyla ortalıkta dolaşmaya mecbur biliyorlardı kendilerini?

Mescidde kıldığı namazlarda bir çocuk ağlaması duyduğunda namazı kısa kıldırmayı itiyad edinen; evinde namaz kılıyorken yine duyduğu bir çocuk ağlaması üzerine namazını kısa kesip, ev halkına çocuk ağladığı halde ağlamasına cevap vermedikleri için serzenişte bulunarak, “Onların ağlamalarının beni üzdüğünü bilmiyor musunuz?” diyen bir peygamberin ümmetinden olup, üç yaşındaki çocuklara ‘nefis terbiyesi’ uygulamaya kalkıp onları saatlarce ağlatanlar neyin nesiydi?

Hem, zamane insanların asla yetişemediği bir diş temizliğini hayatı boyu sergilemiş Hz. Peygamberin bu iş için kullandığı misvağı herkesin gözü önünde dişlerimizi göstere göstere ağzımızda gezdirirken, ‘diş temizliği’ gibi bir peygamber inceliğini milletin önünde dişini gösterme kabalığıyla birleştirmiş olmuyor muyduk? Hz. Peygamberin yolunu yol edindiğimizi gösterir bir alâmeti, bir izi, bir şeâiri üzerimizde taşır halde dolaşıp, aynı zamanda o kudsî peygamberin zıddına gerine gerine yürümek, sümkürüp yere tükürmek, yüksek sesle ve kaba kelimelerle konuşmak, olmaması gerektiği halde olagelen şeyler değil miydi?
Aynı şekilde, yüzünde namaz izi gözüken bir insanın dünyalık işindeki üç kuruşluk bir menfaat için yalan söylemesi, dindarlığıyla tanınan bir insanın israfın bin türlüsüyle yüklü şatafatlı düğünlere yeltenmesi, başörtülü bir hanımın otobüsün ortasında çocuğunu eşek sudan gelircesine dövmesi, dindarâne bir görüntü içindeki bir ailenin fertlerinin yol ortasında birbirlerine kaba kelimelerle hitap edip kavgaya girişmesi.. bunlar ve benzerleri, dindar insanların hepsine teşmil edilmesi mümkün olmayan tablolardı elbette. Dahası, çoğuna, hatta birazına teşmil edilmesi bile mümkün olmayan, ancak azın da azının sergilediği tablolardı. Ne var ki, böylesi tabloların ‘algının seçiciliği’ne kötü niyet bulayanların barış dinini savaş, aydınlık bir medeniyeti karanlık, incelikler peygamberini kabalık ile anmaları için birer malzeme teşkil ettiği de aşikârdı.

* * *
gul1.gif


Peygamber aleyhisselamdan alınmış nice incelik dersine sırtını dönüp yalnızca böylesi malzemeleri devşirenler de masum değildiler elbette. Değildiler ve olamazlardı. Çünkü, iki müthiş haksızlığı ihtiyar ediyorlardı. Haksızlığın ilk veçhesi, yalnızca ‘kötü örnekler’ üzerinde durup, iyi örnekleri gözardı etme alışkanlıklarıyla ilgiliydi. Fakülte yıllarında, ‘para politikası’ dersinde iş ‘faizler’e geldiğinde yüzümdeki tebessümden bir anlam çıkarıp benim şahsımda sınıfa ‘bizim sokakta bir market var, sahibi hacı ama, bir görseniz adamı...” faslına başlayan, sonra hepimizin belki bin milyon kez duyduğu sözleri bir kez daha tekrarlayan bir hocama o vesileyle söylediğim bir sözü, hayatım boyu hatırlamama sebep olan bir durumdu bu. “Bu özellikte hacıların var olabildiğini ben de biliyorum hocam” demiştim kendisine. “Fakat merak ediyorum: Neden size hep böyle hacılar rast geliyor?”

Elbette, yalnızca böylesi örnekler rast gelmiyordu. Hatta, böylesi örnekler, çoğunlukta değil, azınlıktaydı. Öteki türlüsünü, daha fazlasını görmeyenler, bu bakımdan, masum değillerdi. Ama, sergiledikleri birtakım davranışlar yüzünden temsil ettikleri bu güzelim dinin güzelliğine ve safiyetine leke getiren insanların da bu sonuçta ciddi katkıları vardı.
Bu durumdaki kişilerin yanlışlarını, temsil ettikleri dinin doğrularına saldırı için bahane edinenler, bir haksızlığı da işte bu şekilde gerçekleştirmiş oluyorlardı. Kötü örneklerden hareketle iyi örnekleri lekelemek bir büyük haksızlık olduğu gibi, iyi örneklerin iyiliğinde pay sahibi olduğu halde kötü örneklerin kötülüğünde payı olmayan bir dini suçlu makamına oturtmak feci bir haksızlık, dehşetli bir vicdansızlık, yürek sızlatan bir insafsızlıktı.

* * *

Öyle ya da böyle, tablo ortadaydı: bir yanda o güzelim dinin güzel peygamberi ve o peygamberi örnek alıp işini ve hayatını güzel eyleyen güzel insanlar, beri yanda o peygamberi güzelce örnek alamayıp kabalık ve yanlışlıklar sergileyen insanlar, karşı tarafta ise o insanların kabalığını güzel insanlara güzellikler öğreten güzel peygamberin tebliğ ettiği güzelim dine sırtını çevirme, hatta bu dine hücum etme gerekçesi kılanlar...

Bu tablo içerisinde, herşeye rağmen, bir çıkış yolu vardı. Üstelik öyle kolay bir yoldu ki bu, iyiniyet taşıyan hiçbir kimse uygulamakta asla zorlanmazdı.
Bu yolda, bir kere, İslâm adına yapılan ama asla İslâm’ın malı olmayan kabalıkları İslâm’a yakıştıranlar, dindar insanların İslâm adına yaptıkları ama İslâm’ın malı olmayan yanlışlar üzerinden İslâm’a küsmek veya hatta saldırmak yerine, onlara İslâm’ın doğrularını hatırlatma durumundaydı. Meselâ, yalan söyleyen bir dindarın bu yanlışından dolayı yalanı yasaklayan İslâm’a küsmek veya saldırmak yerine, “Yalan söylemeyi yasaklayan bir dine mensup olduğun halde yalan söylüyor olman sana yakışmıyor” diyebilmeli; dindar bir kişiden kaba bir davranış gördüklerinde, o insana mensup olduğu dinin peygamberinin inceliğini hatırlatabilmeliydiler.

Böyle yapmaya daha ehil ve daha mecbur olanlar ise, bu dini güzelce yaşamaya çalışan kişiler idi. Onlar da, İslâm adına İslâm’ın malı olmayan kabalıklar sergileyen iman kardeşlerine İslâm’ın malı olan incelikleri bildirmeli; hem, bu inceliklerden yalnızca onları değil, kendisini İslâm’ın dışında gören kişileri de haberdar etmeliydiler.

İslâm adına İslâm’ın malı olmayan kabalıkları sergileyenlerin ise, ciddi bir özeleştiriye; “Dindar bir kişi olarak yaptığım bu hareket gerçekten dinimin özüne uyuyor mu?” sorusunun izini sürmeye ihtiyaçları vardı. Bunun da yanısıra, dini yorumlama ve uygulama biçimlerini sünnetin ve hikmetin ışığında bir daha tartıp değerlendirmeleri şarttı.

Bütün bunların her kesimden insan tarafından başarılması için ise, öncelikle, bir bilgilenme hamlesi ve gayreti gerekiyordu. İslâm’ın malı olan ile olmayanı, keza İslâm’a ait doğru bir ölçü ile o ölçünün yanlış yorumunu, dahası doğru bir ölçünün doğru yorumu ile o yorumun yanlış uygulamasını ayırma, ve bunun da beraberinde, hangi doğrunun hangi yerde hangi şekilde uygulanacağını bilme imkânı veren bir bilgilenme...

Bu bilgilenmenin merkezinde ise, görebildiğim kadarıyla, Kur’ân’ın ‘en güzel örnek’ diye gösterdiği; yine Kur’ân’ın tarifiyle, ‘kendi hevasından konuşmayan,’ ‘âlemler için rahmet,’ ‘insanları Allah yoluna çağırıcı,’ ‘ışık saçan bir kandil’ olarak Hz. Peygamberin hayatı ve şahsiyeti vardı. O ki, onun için, “Allah’ın sizi sevmesini istiyorsanız, O’nun Habibine uyun ki, Allah da sizi sevsin” ölçüsünü getiriyordu Kur’ân.

* * *
ciftler-gul.gif


Bu bilgilenme sürecinde benim dikkatimi en ziyade çeken husus, Hz. Peygamberin şahsında insaniyet-İslâmiyet denkliğini keşfetmem idi. Yakın zamanda yaşamış bir büyük düşünürün, İslâmiyeti neden ‘insaniyet-i kübra’ olarak tarif ettiğini, Hz. Peygamberin şahsında, net bir biçimde kavrama imkânı buluyordunuz. O, kelimenin tam anlamıyla ‘insan’dı. Bir insan nasıl olur, insan insanlığını nasıl gerçekleştirir, insan insan olarak ona verilmiş yetenek ve özellikleri nerede nasıl kullanır ve ne şekilde geliştirir gibi soruların cevabı onun hayatında, özünde, sözünde apaçık vardı.

Onun hayatını ve sözlerini okurken, kişinin islâmiyeti onun insaniyetinin gelişmişliği nisbetinde gelişir dersini almıştım açıkçası... Kaba bir insan ama mükemmel bir müslüman olmak; insaniyeti geri, İslâmiyeti ileri
olmak, anladığım kadarıyla, mümkün değildi. Bizatihî Peygamberin “Sizin Cahiliye döneminde en hayırlılarınız, hakkı kabul ve teslim ettikten sonra, İslâm döneminde de en hayırlılarınızdır” derken dikkat çektiği üzere, ‘islâm’ olarak en hayırlı olabilme potansiyeli, ‘insan’ olarak en hayırlı olana aitti.

Onun “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez” hadisi de, kişinin insaniyetinin gelişmişliği nisbetinin islâmiyetinin gelişme kaydedeceğine dair bir hatırlatma hükmündeydi. “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler” hadisi, bir başka örneğiydi bunun. “Allah yumuşaklıkla muamele edendir, yumuşak huyluluğu sever ve yumuşak huyluluğa karşılık olarak verdiğini başka hiçbir şeyle vermez” hadisi de... Aynı şekilde, “Allahu Teâlâ güzeldir, güzel olanı sever; temizdir, temizliği sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever” gibi, “İnsanlara merhamet etmeyene Allah rahmette bulunmaz” gibi hadisler de, insaniyet-İslâmiyet denkliğine dikkat çekmekteydi.

* * *

Yine de, güzel peygamberin (a.s.m.) hayatını okurken ondaki inceliğin farkına varmamı sağlayan en önemli husus, insaniyet-İslâmiyet denkliğini gösteren nebevî söz ve tavırlardan ziyade, onun ayrıntılardaki hassasiyeti idi. Onun ashabına yaptığı, “Sizden biri bir meclis veya bir çarşıdan geçerken elinde ok bulunduğu takdirde, okun demir kısmını tutsun, onunla bir müslümanı yaralamasın” ikazı, bunun bir örneğiydi. Hz. Peygamber, benzer şekilde, bir insanın elindeki kılıcı veya bıçağı kabzasını kendi elinde tutar, keskin kısmını muhatabına uzatır şekilde tutmasını hoş görmeyip yasaklamıştı. Diğer taraftan, gencecik yaşında Peygamberden incelik dersi almış bir sahabinin, Abdullah b. Ömer’in bildirdiği üzere, “Resûlullah aleyhissalatu vesselam kişinin arkadaşlarından izin almadan iki hurmayı birlikte yemesini yasaklamıştı.” Başkalarının hukukuna saygı noktasında, ancak bu kadar incelir ve çevresini bu kadar inceltir idi insan.

Oysa, onun ayrıntılardaki inceliği, bu kadarla sınırlı değildi.
O ki, yemeğe davetli olduğu bir eve giderken, davetli olmadığı halde onlarla birlikte gelen bir insanı izinsizce içeri almak yerine, ev sahibinin iznini ve rızasını alma yolunu seçmiş; “Ben Resûlullah’ım! Yanımdaki kişiyi de elbette buyur etmesi gerek” gibi bir tavra asla girmemişti.

O ki, birçok hadisin belgelediği üzere, evinde veya dışarıda, hiçbir vakit herhangi bir yemek aleyhine lâf etmemişti. “İştah duyduğu bir yemek ise yer, hoşuna gitmeyen bir yemek ise terkederdi.”
O ki, “Biriniz için hizmetçisi yemeğini yapıp getirince, o, yemeğin sıcaklığını ve kokusunu almış, canı çekmiştir. Öyleyse, yanına oturtup onunla birlikte yesin. Eğer yemek az ise, hiç olmazsa eline bir veya birkaç lokmalık koysun” inceliğini ashabına öğretmişti.

O ki, Allah Resûlünün önüne sirke ve ekmekten başka birşey koyamayışına üzülen fakir bir ev sahibini şu sözlerle sevindirmişti: “Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık!”
Böylesi davranışlar, küçük olaylara, ayrıntılara dair idi elbet. Bu kadar inceliği gereksiz görenler de çıkabilirdi. Ama o, incelikler peygamberiydi ve her zaman inceydi. Ve onun nazarında, küçük olaylar, hiç de küçük olmayan olaylardı. O, “Ameller kap gibidir. En aşağısı güzelse en yukarısı da güzel olur; en aşağısı bozulursa en üstü de bozulur” buyuran güzeller güzeli değil miydi?

* * *
birgul.jpg


Onun hayatını okurken, insan her karede ayrı bir incelikle karşılaşıyordu. Onu tanıma bahtiyarlığına kavuşmuş insanların şahitlikleri, bu inceliklere dair birer nümuneydi.
Onlardan biriydi Enes. On yaşında tanıdığı Peygamberle on senelik beraberliğini şöyle tarif etmedeydi: “Resûlullah’a tam on sene hizmet ettim. Bana bir defa bile, ‘Öf!’ demedi. Yaptığım birşeyden dolayı ‘Niye böyle yaptın?’ diye azarlamadığı gibi, yapmadığım birşey sebebiyle ‘Şöyle yapsan olmaz mıydı?’ da demedi.”

Geçici bir süre için Hz. Peygamber’in yanına gelen bir grup gençten biri olarak Malik b. Huveyris de, yirmi günlük bu beraberlik esnasında ruh dünyasına bir dizi nebevî inceliği sindirenlerdendi. Ki, onun için en manidarı, beraberliğin final sahnesiydi: “Biz, aynı yaşlarda bir grup genç, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a gelmiş ve yirmi gün boyunca yanında kalmıştık. Resûlullah çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi. Yakınlarımızı özlediğimizi anlayınca, geride ailemizden kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de kendisine söyledik. O zaman şöyle buyurdu: ‘Haydi ailenizin yanına dönün ve onların yanında kalarak kendilerini bilgilendirin...”

Abdullah b. Büsr ise, en ziyade, bir yemek esnasında sergilediği tevazuyla hatırlıyordu Hz. Peygamberi: “Peygamberin (a.s.m.), dört kişinin taşıyabildiği bir yemek kabı vardı. Kuşluk vakti girip kuşluk namazı da kılındıktan sonra, içinde tirit bulunan bu yemek kabını getirdiler. Ashab-ı kiram yemek için kabın etrafına toplandı. Sahabiler çoğalınca, Resûlullah (a.s.m.) diz çöktü. Bunu gören bir bedevî, [küçümser bir edayla] ‘Bu nasıl oturuş?’ diye sordu. Resûlullah, ‘Allah beni mütevazi bir kul olarak yarattı. Kibirli, kasılan biri yapmadı’ diye cevap verdi.”

Ebu Musa el-Eş’arî için ise, Hayber seferinde aldığı bir incelik dersi unutulur gibi değildi: “Bir sefere çıkmıştık. Halk [yolda bir ara] yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber ‘Nefislerinize karşı merhametli olun. Zira sizler, sağır birisine hitap etmiyorsunuz, muhatabınız gaip de değil. Sizler gören, işiten, nerede olsanız sizinle olan bir Zât’a hitap ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır’ dedi.”

Onun bir başka seferde sergilediği bir diğer incelik de, önce sahabilerin zihnine, sonra hadis ve siyer kitaplarına yazılarak bugünlere gelmişti. Hudeybiye seferinde, kurbanlar kesildiğinde, uzaktan, et istemek üzere o tarafa doğru gelen dilencileri görmüştü Hz. Peygamber. Hiç ses etmeden dursa bile, o insanlar beş-on dakika sonra zaten yanlarına geleceklerdi. Ama o, bir insanın izzetiyle ikram görmek yerine, zilletle dilenmesine razı olmadığı için, kendisi onlara seslenmeyi tercih etmişti: “Buyrun, alın etlerimizden...”

* * *

Bunlar, onun bir incelikler peygamberi olarak ashabının şahsında bütün mü’minlere ders verdiği inceliklerin birkaç örneğiydi yalnızca. Bu dersleri kendi dünyasında biraraya getirmeye çalışan bir sahabi bir bütün olarak onun inceliklerini saymaya başladığında ise, sayfalar boyu uzayıp giden bir anlatım gerekmekteydi. Hz. Peygamberin ahlâkının Hz. Ali’nin ağzından anlatıldığı hadis, bunun bir deliliydi. Aşağıdaki tarifler, bu upuzun hadisten sadece küçük bir kısım idi:

“. . . Yumuşak huylu idi. Merhameti, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi. Hiç kimseyle çekişmezdi. Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi. Hiç kimseyi ayıplamazdı. Pinti ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Birşey hakkındaki hoşnutsuzluğunu açığa vurmazdı. . . . Hiçbir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Hiç kimseye hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söylemezdi. . . . Mecliste yerlerden bir yeri kendisine belirlemez, böyle yapmayı men ederdi. Nerede olursa olsun, oturan bir cemaatin yanına vardığı zaman üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını Müslümanlara da emrederdi. Kendisiyle birlikte oturan herkese nasibini verir, öyle ikram ederdi ki, herkes Resûlullah katında kendisinden daha mükerrem bir kimse yok sanırdı. Kendisiyle oturan veya gelip hâcetini arzeden kimsenin herşeyine, dönüp gidinceye kadar katlanırdı. Bir kimse, kendisinden bir hâcette, istekte bulununca, onu reddetmez, verir, yahut tatlı ve yumuşak bir dille geri çevirirdi. Onun döşeği ve güzel ahlâkı, bütün insanları içine alacak kadar genişti. Onlara şefkatli bir baba olmuştu. . .”

Hanımı Hz. Hatice’nin oğlu, kendisinin ise üvey oğlu olan Hind b. Ebi Hâle ise, yine sadece bir kısmını aktardığımız bir diğer uzun hadiste, şu incelikleriyle anlatıyordu onu:
“Birisiyle karşılaştığı zaman, önce kendisi selam verirdi. Resûlullah aleyhisselam daima düşünceli idi. Susması, konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmazdı. Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. Kendi şahsı için asla kızmaz ve öç almazdı. Kızdığı zaman, kızgınlıktan hemen vazgeçer ve kızgınlığını belli etmezdi. En ufak nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti yermezdi.”

Onun ahlâkı kendisine sorulduğunda “O Kur’ân’la ahlâklanmıştı” gibi kısa ama Kur’ân sayfaları kadar geniş ve derin bir cevap veren Hz. Âişe validemiz, şu ifadeleri de kullanıyordu onun için:
“İnsanların en güzel ahlâklısı idi. Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Çarşı ve pazarlarda bağırıp çağırmaz, kötülüğü kötülükle karşılamazdı. Fakat, affeder ve bağışlardı. İnsanların en nâziği, en iyi huylusu ve en güleç yüzlüsü idi. Allah yolunda cihad dışında ne bir hizmetçiye, ne bir cariyeye, ne de bir kimseye el kaldırmış, vurmuştur.”

* * *
birgul1.jpg


Onun bu dikkat ve rikkati, yalnız insanlarla sınırlı kalmayıp, sair canlıları da kuşatmış haldeydi. Onun sair canlılara yönelik bu şefkati, diğer bir açıdan, ondaki inceliğin ‘desinler’ diye sergilenen bir incelik olmadığının da göstergesiydi.
Hz. Âişe, henüz binmeye alıştırılmamış bir deveyi hediye olarak kendisine verdiğinde devenin binmeye sertlikle alıştırılmaması için yaptığı şu uyarıyı hiç unutmamıştı: “Ey Âişe! Yumuşak huyluluk birşeye girdi mi, onu mutlaka tezyin eder. Birşeyden de çıkarıldı mı, onu mutlaka kusurlu kılar.” Ashabı ise, Allah’ın kullarına yumuşaklıkla muamele ettiğini hatırlatan bir cümleyle başlayan benzer bir ikazın ardından, onun, “Madem öyle, bu dili olmayan hayvanlara bindiğiniz zaman, bunlara konaklama yerlerinde mola verin” buyurduğunu hatırlıyordu. Bir başka vesileyle, “Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun!” buyurduğunu da...

Bir sefere gidenlere yönelik şu öğüdü ise, ‘incelikler peygamberi’nin nasıl ‘rahmeten lil-âlemîn’ olduğunun bir belgesiydi: “Münbit yerde sefer yaptığınız zaman, deveye arzdaki hissesini verin. Çorak yerde sefer yaptığınız zaman da, orada yürümeyi hızlandırın ki, ilikleri kurumasın. Mola verdiğiniz zaman, yolun üzerinde konaklamaktan sakının; çünkü orası geceleyin haşeratın sığınağıdır.”
Şu olay ise, onun insanlardan öte hayvanlara da yönelen şefkatinin bir zirvesi hükmündeydi:
Medine’de, çoğu gündüz vakti yaptığı gibi, hurmalıklar arasında istirahat ve tefekkür için, Ensârdan bir zâtın bahçesine girmişti Hz. Peygamber. Girdiği hurmalıkta bulunan bir deve, Resûlullah’ı görünce inleyecek, ve bir insan ağlayışına benzer şekilde gözlerinden yaşlar akacaktı. Deveye yaklaşan, gözyaşlarını silen, okşayıp hayvanı sakinleştiren Peygamber, devenin sahibini bulduktan sonra, şöyle diyecekti: “Allah’ın sana mülk kıldığı bu deve hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Bak, bu bana şikayette bulundu. Sen bunu acıktırıyor ve fazla çalıştırarak da yoruyormuşsun.”

* * *
cokgul1.jpg


O böyle bir peygamberdi işte. Eziyet görmüş bir devenin gözyaşlarını silen bir rahmet peygamberiydi. Kendisine alıştırdığı küçük kuşun ölümü üzerine üzülüp içine ve evine kapanan bir çocuğu taziyeye giden bir incelik peygamberiydi.
Ve daha da önemlisi, kendi hayatında sergilediği böylesi bütün inceliklere karşılık, “Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyanlar helâk oldular” sözü de ona aitti. Dahası, ilgili hadisede Hz. Peygamber bu sözü üç defa tekrarlamıştı. Kendisinin o müthiş inceliğine karşılık, insanların eksik kusurunu araştırmamış, başkalarına karşı ince eleyip sık dokumamış, bilakis Uyeyne b. Hısn gibi kabalığıyla şöhret bulmuş insanlara bile sabırla ve tatlılıkla yaklaşmıştı. Bununla birlikte, sahabileri arasında kabalığın fırsat ve zemin bulmasına imkân tanımamış; ancak, gördüğü kaba ve yanlış davranışlar karşısında uyarısını, bir incelikler peygamberine yakışır bir incelikle yapmıştı. O, güzel bir davranıştan haberdar olduğunda bu fiilin sahibini ismini anarak takdir eden; ama bir adam hakkında kendisine olumsuz birşey ulaştığında, o kişinin ismini zikredip “Sen böyle böyle demişsin” demek yerine ortaya konuşandı: “Şu kişilere ne oluyor da şöyle şöyle söylüyorlar?”

Kendisine gelip, “Hizmetçimi ne kadar affedeyim?” diyen bir sahabiye “Günde yetmiş kere affet!” diyen; kendisinden çok kısa ama öz bir nasihat isteyen bir başka sahabiye “Öfkelenme!” gibi son derece kritik bir tavsiyede bulunan; iki iş arasında muhayyer bırakıldığında, helâl olduktan sonra, mutlaka en kolayını tercih eden; “Kesenin ağzını sıkma, Allah da sana sıkarak verir” gibi, “Fakirleri kollayıp gözetin” gibi, “Üç şey vardır, bunlar kimde bulunursa, Allah onun üzerine himayesini açar ve onu cennete koyar: zayıflara yumuşaklıkla muamele, anne-babaya şefkat, kölelere ihsan” gibi hadislerle ashabını infaka, ihsana, şefkate davet eden; vefatından önceki son tavsiyesi, namaza devamın yanında, hanımlar, çocuklar ve kölelere iyi davranma olan; mü’min kardeşine gösterdiği tebessümün de bir sadaka hükmünde olduğunu duyuran; binlerce cilt hadis kitabına kaydedilmiş her bir hadisiyle, mü’minlere güzel ahlâkı, inceliği öğreten bir incelikler peygamberi olarak, en büyük inceliği de, bütün bu incelikleri insanı en güzel kıvamda yaratan Rabbinin ikramı bilmek sûretinde göstermişti o. “Rabbim beni edeblendirdi; ne de güzel edeblendirdi!” buyurması, ondaki edebin, ahlâkın, inceliğin bir şahikası hükmündeydi. “Ey Allah’ım! Beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevket. Bunların en iyisine Senden başka sevkedecek yoktur. Beni kötü amellerden ve kötü ahlâktan koru. Bunların kötülerinden ancak Sen korursun” duası da, bu noktada bir başka zirveyi temsil etmekteydi.

* * *
birgul2.jpg


Sonuçta, onun gerek Rabbine, gerek insanlara, gerek sair mahlukata karşı sergilediği incelikten ders alan sahabiler, bir hadisinde onun kendilerinden istediği şekilde, ‘insanlar arasında, yüzdeki ben misali, birer güzellik timsali’ olmuşlardı. Ondan incelik dersi alan ‘vahşi ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı’ muhtelif kavimler, o kaba ve kötü âdetlerini çabucak kaldırıp, kısa zamanda ahlâkın en güzeliyle donanarak, dünyanın dört bir tarafına medeniyet, fazilet, incelik ve nezaket taşımışlardı.

Bu incelikler, bir peygamber yadigârı olarak, şu veya bu derecede, bugün de pek çok mü’minin hayatını süslüyor esasında. Ama, bir bütün olarak mü’minler topluluğunun hayatında net bir şekilde gözükmüyorsa, bunda çift taraflı bir zaafın rolü bulunuyor. Bazıları, mü’minâne hayatlarda yalnız kabalık görmeye ayarlı gözleriyle bu inceliklere gözünü kapatıyor; ama başka bazıları da, incelikler peygamberinin ümmeti olduğu halde kendi hayatını gereğince ve yeterince inceltmenin henüz uzağında duruyor. Her iki sebeple, incelikler peygamberinin şahsında insaniyet-İslâmiyet denkliği, nazarlardan gizleniyor.

Ancak, durum ümitsiz de değil. Yüzümüz ve yüreğimiz onun getirdiği nura gereğince döndüğünde, aklımız ve kalbimiz insaniyet-İslâmiyet denkliğini gereğince kavradığında, hayatlarımız peygamber hediyesi inceliklerle donanacaktır muhakkak.
Bunun için ise, öncelikle, onun hayatlarımıza sunduğu inceliklerin farkında olmak gerekiyor. Ve elbette, bilmeden, öğrenmeden, farkında olunmuyor.
O yüzden de, sanırım, “Benden birşey işitip onu işittiği şekilde başkasına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü taze kılsın” hadisinin kapsama alanına girmek gerekiyor.
Sanırım, bunu yapabildiğimizde, hem kendi hayatlarımız incelecek, hem de “Kendisine ulaştırılan öyleleri vardır ki, bizzat işitenden daha iyi kavrar” hadisini bir kez daha doğrulayan incelik tabloları çevremizi süsleyecek.

Öyleyse, haydi bismillah!

Metin Karabaşoğlu
 
Peygamberimizin Affı Ve Bağışlaması

Peygamber Efendimizin güzel ahlâkından birisi de affedici ve bağışlayıcı olmasıdır. Peygamberimiz kendi yakınlarına ve Sahabîlerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pekçoğunun iman etmesine vesile olmuştur.
Hz. Aişe validemizin de buyurduğu gibi, Peygamberimiz yaratılışı icabı, kendisine kötülük edene kötülükle karşılık vermez; affeder ve intikam almaya da yanaşmazdı.
Bu üstün vasıflardır ki, düşmanları tarafından bile takdir edilmiş, sevilmiş ve sevgisini onların kalbine de ulaştırarak, ebedî kurtuluşlarına vesile olmuştur.
Peygamberimiz savaş dışında, düşmanlarından kendine sığınan, teslim olan ve bağışlanmayı dileyenleri yüz üstü çevirmemiştir. Ricalarını kabul ederek affetmiştir.
Peygamberimiz kalabalık ordusuyla Mekke'nin fethi için yola çıktığı, Mekke'ye yaklaştığı ve şehre girdiği sırada, düşmanlarının pekçoğu çaresiz kalarak eline düşmüş, zelil bir vaziyette önüne yığılmışlardı. Fakat Peygamberimiz imkânı olduğu, gücü yettiği halde, rahmet Peygamberi olduğunu bir sefer daha göstermiş, düşmanlarım affetme büyüklüğünü ilan etmiştir.
Zaten Rabbi de kendisine böyle tavsiye etmiyor muydu?
"Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerden de yüz çevir." (Araf Sûresi, 199.)
Peygamberimizin Mekke'yi fethe çıkan ordusunun şehre yaklaştığını öğrenen Mekke müşriklerinin içini bir korku sardı. Mekke'nin eski reisi Ebû Süfyan yanına iki kişi daha alarak ordu hakkında bilgi edinmek istedi. Ancak yolda giderken Müslüman askerleri tarafından yakalandı. Peygamberimizin amcası Hz. Abbas ellerinden alarak onu Peygamberimizin huzuruna getirdi.
Ebû Süfyan, Hicretten önce Peygamberimize Mekke'de bulunduğu süre içinde her türlü işkence ve eziyeti yapmaktan geri kalmamıştı. Medine'ye hicretinden sonra da onu rahat bırakmadı. Peygamberimize karşı yapılan bütün düşmanca hareketlerin başında o bulunuyordu.
Kureyş'in başına geçerek müşrikleri devamlı Müslümanların aleyhine geçiriyor, ordu kurarak savaşa hazırlıyordu. Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordusunda başkumandandı. Bu savaşlarda pekçok Müslümanın kanını dökmüştü.
İşte böyle bir müşrik reisi Peygamberimizin karargâhına getirildi. Bir gece bekledikten sonra da İslâmı kabul etti. Peygamberimiz kendisine yaraşan büyüklüğü gösterdi. Onu affetti. Bununla da kalmayarak, ona bazı imtiyazlar verdi. "Ebû Süfyan'ın evine kim girerse güvendedir" dedi.
Peygamberimizin affı sayesinde baş düşman, dostlar sınıfına geçti.
Peygamber ordusu Mekke'ye girince, İslâm safına giren pekçok insan bulunuyordu. Ebû Süfyan'ın hanımı Hind de Kureyş kadınlarıyla birlikte yüzü örtülü olarak Peygamberimizin huzuruna geldi. Müslüman olarak affını diledi. Peygamberimiz onu tanımıştı. Fakat belli etmedi. Yaptıklarını hiç yüzüne vurmadan affetti.
O Hind ki, Uhud Savaşında Kureyş kadınlarıyla birlikte def çalıp şarkı söyleyerek müşrikleri savaşa kızıştıranların başında geliyordu.
Peygamberimizin sevgili amcası Hz. Hamza şehit düşünce, onu parça parça etmiş, kin ve ihtirasını yenemeyerek ciğerini çıkarıp dişlemişti.
Bu hali gören Peygamberimizin içi parçalanmıştı. Fakat onun affı her zaman üstün geldi. En azılı can düşmanını bile, iman ettiği için affetti. Bu esnada nefreti sevgiye dönüşen Hind, "Bugün senin meclisinden daha sevimli bir meclis görmüyorum" diyerek takdirini gizleyememişti.
Hz. Hamza'nın katili Vahşi de Mekke'den kaçarak bir müddet kabileler arasında gizlendi. Fakat emin bir yer bulamıyordu.
Sonunda birisi kendisine "Sen kendin için en güvenli yeri ancak onun yanında bulabilirsin; git, Resulullahtan af dile" dedi.
Vahşi çekinerek ve sıkılarak Resulullahın huzuruna girdi. Peygamberimiz Vahşi'yi görür görmez başını yere eğdi. Ona bakamıyordu. O anda amcasını hatırlamıştı. Hz. Hamza'nın al kanlar içinde bulunan başı gözünün önüne geldi. Mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Katil, karşısındaydı. Kısas yapabilirdi. Kimse de bir şey diyemezdi. Fakat o yine büyüklük göstererek Vahşi'yi affetti. Fakat bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Çünkü her gördükçe gözünün önüne Hz. Hamza geliyor, içi yanıyordu.
Ebû Cehil ve oğlu İkrime, Peygamberimizi her seferinde sıkıntıya sokan, ona eziyet vermek için elinden geleni yapan iki din düşmanıydı. Ebû Cehil, Peygamberimiz Kabe'de namaz kılarken üzerine deve işkembesi atan, arkasına geçip hücum ederek abasıyla boğmak isteyen, Peygamberimizi öldürmek için tuzaklar kuran, Müslümanlardan gelen bütün barış tekliflerini reddederek Bedir Savaşını körükleyen azılı bir düşmandı. Oğlu İkrime de babasıyla birlikte hareket ediyor, Peygamberimize düşmanlıkta önde gidiyordu.
İslâm ordusu Mekke'ye girince İkrime korkusundan Yemen'e kaçtı. Fakat hanımı Müslüman olmuştu. Peygamberimizin büyüklüğünü tanıyor, bağışladığı insanları yakından görüyordu. Kölesini yanına alarak kocasının peşine düştü. Yemen'de buldu. Peygamberimizden kendisini affedeceği hususunda teminat aldığını söyledi.
Medine'ye geldiler. Peygamberimiz İkrirne'nin geldiğini duyunca onu karşılamak için çıktı. Öyle acele etti ki, sırtından hırkası bile yere düşmüştü. Onu güleryüzle karşıladı. "Merhaba ey süvari muhacir" diyerek kucakladı ve iltifatta bulundu.
İman eden İkrime, Peygamberimize yaptıklarından dolayı mahcuptu. Fakat rahmet Peygamberi, Müslüman olan İkrime'ye şöyle dua etti:
"Allah'ım, İkrirne'nin bana yaptığı bütün kötülükleri, Senin nurunu söndürmek için attığı her adımı affet. Yüzüme karşı ve gıyabımda söylediği sözleri de affet."
Peygamberimizin affı en azılı bir düşmanını bile kuşatmıştı.
Hebbar bin Esved, gözü dönmüş bir Peygamber düşmanıydı. Her fırsatta Müslümanlara eziyet etmekten zevk duyuyordu. Pekçok Müslümanın canına kıymıştı. Bununla kalmamış, hicret esnasında Peygamberimizin kızı Zeyneb'i devesinden iterek düşürmüştü. Hamile bulunan Hz. Zeynep çocuğunu düşürdü. Bir müddet sonra da bu hastalıktan vefat etti. Böylece Peygamberimizin kan düşmanı da olmuştu.
Mekke'nin fethi günü Peygamberimiz onun kanını helal kılmıştı. Görüldüğü yerde öldürülecekti.
Hebbar çok korkuyordu. İran'a kaçmayı düşündü. Fakat daha sonra bundan vazgeçti. Akıllı davranarak Peygamberimizin huzuruna gitti. Ona iltica etti.
"Ya Resulallah, önce İran'a kaçmayı kararlaştırdım. Fakat sizin büyük affınızı, benzersiz müsamahanızı düşünerek işte huzurunuza geldim. Yaptığım bütün suçlarımı itiraf ediyorum. Sizden af diliyorum" dedi.
Peygamberimiz af kapısını ona da açtı. Samimi itirafları üzerine Hebbar'ı bağışladı.
 
Problemlerin Çözümünde Efendimiz(S.A.V.)

İnsanlığın İftihar Tablosu'nun, bütün beşerî hesapları karıştıran bir hesap muamması ve karışık hesapları çözen bir hesapküşâ olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Beşer, evvelki gün de, dün de, bugün de hep yanlış hesapların zebûnu olagelmiştir. Bu yanlış hesaplar üzerinde Allah Rasulü'nün negatif ve pozitif yaptığı şeyler vardır. Zaten İslam bu iki atkı üzerine örülmüş bir dantela gibidir; bir taraftan müspet şeyleri işaretle "şunları yapın, hayatınızı onlarla örgüleyin" der, diğer taraftan da "şu menfi, olumsuz şeyleri terk edin, onlardan kaçının" ferman eder. Ve yapılması gerekli olan şeyler; farz, vacip, sünnet olarak insanları, seviyeler üstü bir seviyeye ulaştırıp onları cennete ehil hale getirirken, yapılmaması gereken şeyler de, terk türünden birer sorumluluk olarak onların yükselişlerine yardım eder. Hatta yapılan o müspet şeylerle yer yer insanın içine "riya, süm'a" gibi şeyler girebilir, bazen gönlünde yaptığını başkalarına duyurma arzusu belirebilir -tabi şahsın durumuna göre bazen de bire on, bire yüz, bire bin sevap da kazanabilir- ama menfi şeyleri terk ederken onda riya, süm'a olmaz. Mesela bir harama bakacakken insanın "estağfirullah" deyip gözünü kapatması ve bir nefis muhasebesiyle arzularına ket vurması büyük sevaptır. İhtimal bunlar ahirette onun karşısına sürpriz olarak çıkacak, o da: "Ya Rabbi, ben böyle bir şey bilmiyorum.. nereden geldi bunlar?" diyecek... Halbuki onlar, onun iradesinin semeresi olarak kendisine verilmiştir. Çünkü elinde fırsat ve imkan varken bile içki içmemiş, uyuşturucu kullanmamış, faize, tefeciliğe girmemiş ve zina etmemiş.. dolayısıyla bütün bunlar, tıpkı kıldığı namaz, tuttuğu oruç, eda ettiği hac, verdiği zekat gibi onun amel defterinin hasenat hanesine yazılmıştır.
Evet insanlık, değişik dönemlerde bir kısım yanlışlara kilitlenmiş ama her dönemin cahiliyesi farklı farklı olmuştur. Mesela insanlar, Hz. Nuh döneminde Vedd, Suva, Yağûs, Yeûk ve Nesr gibi putlara inanmış. (Nuh, 71/23) Oysa ki Efendimiz'in ifadesiyle onlar, kendi dönemlerinin salih, milletlerine iyilik yapmış âbide insanlarıydılar. Ne var ki avam halk, önce onların birer resimlerini çizip onlara bakarak onların yaptıkları şeyleri hatırlatmak ve onları örnek almayı düşünmüşlerdi. Oysa ki daha sonra bu maksadı unutmuş ve o resimleri put haline getirmişlerdi. Yine Hz. Hud'un (as) cemaati kendilerine göre bir kısım tabular edinmiş, saplandıkları bataklıktan başlarını kaldırıp hakikati görememiş ve eşyanın perde arkasını sezememiş, varlık ve eşyaya takılmışlardı. Gelen peygamberler o problemleri çözmüş ve doğru olanı onlara göstermişti. Ama, bütün bunlar birer kavim ve kabile çapında değişimler, yeni ifadesiyle oluşum ve inkılaplardı. Hz. Musa'da da, Hz. Mesih'de de durum aynıydı.. nitekim Kur'an onların kavimlerine sözlerini hikaye ederken, "Ey kavmim, ey cemaatim.." ifadelerini kullanır. Efendimiz'de ise durum çok farklıdır. O, bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olarak bunu açıktan ilan etmiş ve "Ben bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamberim." Diyerek alem şümul bir elçi olduğunu ilanla işe başlamıştı.
Bu açıdan O (sav) bir taraftan hem kendi döneminde yanlış hesapları, yanlış kilitlenmeleri, yanlış beşeri merci ve müdahaleleri -ki onlar Hz. Mesih'ten sonra kendi dönemine kadar devam etmiş şeylerdi- çözmesi ve onları yeniden doğruya programlaması icap ediyordu, hem de kıyamete kadar yaşanabilecek kilitlenme ve düğümlenmelere karşı çözüm yolları ortaya koyması gerekiyordu. Gerçi kendisinden sonra ortaya çıkacak problemler büyük ölçüde tecrit ve içtihat ünvanları adı altında ele alınacak, müçtehitler ve müceddidler vasıtasıyla çözülecekti; tabii bunlar da yine onun ortaya koyacağı alem şümul kurallara, disiplinlere dayanılarak yapılacaktı. Öyleyse Allah Rasulü'nün hem çözmesi icap eden meseleler, hem de ileriye matuf hatırlatması gerekli şeyler çoktu ve her biri komplike meseleler idi. Nitekim kendi döneminde bütün hesaplar karışmış, herkes çözeyim derken düğüm düğüm üstüne oturtulmuş;mesela fert hayatı adına gerçek huzur ve saadete sevk edecek disiplinler unutturulmuş, insanlar hep başka yönlere tevcih edilerek iğfal edilmiş, aldatılmış; telkin edilen menfi şeyler onun demi damarı haline getirilmiş; mesela içkiyle kafanı bulamıyorsan biraz esrar kullanabilirsin -muhtemelen o gün başka uyuşturucular vardı- denilerek nefsani duyguları sürekli kamçılanmış ve adeta susuzluk çeken o insanlara iç de çatla dercesine deniz suyu sunulmuştu. Halbuki meseleyi tersten ele alacak olursak Gedâî'nin dediği gibi
Bak şu Gedâî'nin haline,
Bend olmuş zülfün teline,
Parmağın aşkın balına,
Bandıkça bandım bir su ver...
Kendilerine su diye takdim edilen şeyler, onların ciğerini daha da yakmış ve onlarda daha bir içme arzusu doğurmuştu; doğurmuş ve şehevânî duyguları teskin etme adına kendilerine sunulan bohemlik o cismânî duygularının tamamen kabarıp hayvanca bir hal almasına sebep olmuştu. Küçük meseleler onur-gurur meselesi yapılarak insanlar birbiriyle çatışmaya itilmiş ve bugün de bazı şom ağızlıların, "bu dünya yaşanılacak bir dünyadır; nereden çıkarıyorsunuz ahireti ve şu hayatı zehir ediyorsunuz.." dedikleri gibi o gün de,
Bir geçmiş günü beyhude yâd etme;
Bir gelecek gün için feryâd etme,
Geçmiş gelecek masal hep,
Eğlenmene bak ömrünü berbâd etme...
deyip Ömer Hayyam felsefesi içinde yaşamışlardı ki bütün bunlar birer yanlışa kilitlenmeydi. İşte Efendimiz'e ait önemli vazifelerden birisi de bu yanlışlıkları herkesin anlayacağı bir dille birer birer ortaya koymak, sonra da onların karşısına doğru alternatifler vaz etmekti ve işte bunu yaptı.
Netice itibariyle Efendimiz'in ister müspet adına yapıp ortaya koyduğu şeylerin yaygınlığı,isterse menfilik adına çözdüğü şeylerin herkesi meşgul edecek kadar ciddi olması ve onların bugün dahi hayatiyet ifade etmesi, onun bütün yanlışları çözen bir hesapküşâ olduğuna ap açık işaret etmektir.
 
PEYGAMBERİMİZİN NEZAKETİ

Peygamberimiz, bir peygamber olması dolayısıyla her seviyeden insanla görüşüp konuşuyordu. Bunlar içinde devlet ve kabile reisleri, zengin ve soylu kimseler olduğu gibi, fakirler, zayıf ve kimsesizler, yetimler, kadınlar ve çocuklar da yer alıyordu.
Bütün bu sosyal yapıları, yaşayış tarzları, yaşları, başları, huyları birbirinden ayrı olan insanlarla ilişkisini, doğru, sağlıklı ve kalıcı bir biçimde sürdürüyordu. Bunun için, onlarla her alanda iyi diyalog kuruyor, nazik ve geniş kalpli davranıyordu. Zaten âlemlere rahmet olarak gönderilmesi bunu gerektirmiyor muydu?
Hizmetinde bulunan yakın Sahabîlerinin anlattığına göre, Peygamberimiz insanların en naziki, en nezihi, en zarifi, en latifi, en ince ruhlusu idi. Edep, terbiye ve görgü kuralları onun hayâtında en güzel ve en ideal biçimde mevcuttu.
Peygamberimiz nezaketini hiç kimseden esirgemez, herkese tatlı ve nazik davranırdı. Kendisine hitap edildiği veya soru sorulduğu zaman en güzel şekilde cevap verirdi.
Hz. Âişe validemiz, "Resulullahtan daha güzel ahlâka sahip hiç kimse yoktur. Ashabından ve ailesinden birisi kendisine seslenince, 'Buyurun' diye karşılık verirdi. Bu sebeple Allah, ona, 'Sen yüksek bir ahlâk üzeresin' buyurmuştur.
Peygamberimiz insanlarla ilk defa karşılaştığında nasıl davranırdı? Selamlaşması, hal hatır sorması nasıldı? Çoğumuz merak ederiz.
Ebû Üseyd'in anlattığına göre Peygamberimiz bir seferinde amcası Hazret-i Abbas'ın evine gider.
Hazret-i Abbas'a, "Esselâmü Aleyküm" diye selâm verir. Ev halkı da, "Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü" diyerek selâmını alırlar.
Sonra Peygamberimiz, "Nasılsınız?" diye hal hatır sorar. Onlar, "Allah'a hamd olsun, iyiyiz. Anamız babamız feda olsun, siz nasılsınız yâ Resulallah?" dediklerinde, Peygamberimiz, "Allah'a hamd olsun, ben de iyiyim" buyururlar.
Hz. Enes, Peygamberimizin eşsiz nezaketini şöyle anlatıyor:
"Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Resulullah ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulullah elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Resulullah o kimseden yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı.
"Kendisini ziyarete gelenlere ikramda bulunurdu. Oturmaları için çok kere hırkasını sererdi. Bazen de altındaki minderi misafire verir, üzerine oturması için işaret eder, kendisi açık yere otururdu.
"Sahabîlerine güzel unvanlar verirdi. Hz. Ali'ye 'Ebû Turab', bir başka Sahabîsine 'Ebû Hüreyre' gibi lâkaplar vermişti. Onlara şeref kazandırmak için, hoşlarına giden isimle çağırırdı.
"Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi.
"Namaz kılarken birisi gelip oturursa, namazı uzatmaz, kısa keserdi. Hemen namazını bitirip onun ne istediğini sorardı. İhtiyacını gördükten sonra tekrar namazına devam ederdi.
"Medineli bir çocuk gelir, Resulullahın elinden tutar, istediği yere götürürdü. Resulullah, gitmem demezdi.
"Resulullah birimize kızacak olsa, 'Bu kardeşimiz kendisini niçin lekeliyor?' derdi.
"Resul-i Ekreme on sene hizmet ettim. Vallahi, bana 'Öf bile demedi. Yapmakta geciktiğim veya yapmadığım bir emrinden dolayı beni azarlamadığı gibi, ailesinden azarlayan olursa, onlara da, 'Ona dokunmayın. Bu işi yapması takdir edilmiş olsaydı yapardı' buyururdu.
"Senelerce Resulullaha hizmet ettim. Bana hiçbir zaman kötü söz söylemedi. Fiske vurmadı. Azarlamadı, yüzünü bile asmadı.
"Birgün bir iş için bir yere gitmemi emir buyurdu. İlk önce, 'Gitmem' dedimse de, Allah'ın Peygamberi bana emrettiği için gitmeye karar verdim. Huzurlarından çıktıktan sonra sokakta birkaç çocuğun oynadığını gördüm ve onları seyretmeye daldım. Derken arkadan birisi iki eliyle başımı tuttu. Döndüğümde baktım ki, kendisi. Gülüyor. Bana:
"Enesçiğim sana söylediğim yere gittin mi?' dedi.
"Hayır, daha gitmedim, gideceğim' dedim.
"Ben ona senelerce hizmet ettim. Vallahi bir defa olsun yaptığım bir iş için 'Niçin yaptın?' yapmadığım bir iş için 'Niçin yapmadın?' dediğini hatırlamıyorum."
Peygamberimizin bir başka nezaketini ve güzelliğini annemiz Hazret-i Âişe anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz kendi eliyle ne bir hizmetçiye, ne de bir kadına vurmadığı gibi—Allah yolunda savaşmaktan başka—elini sertçe herhangi bir şeye vurduğunu da görmedim.
"Peygamber Efendimiz iki şey karşısında tercihte bulunacağı zaman—günah olmamak şartıyla—o iki şeyden hangisi daha kolaysa o şey daha çok hoşuna giderdi. Fakat günah olduğu zaman bütün gücü ile o şeyden uzak dururdu.
"Peygamber Efendimiz kendi şahsı için kimseden öç almazdı. Ancak kendisine getirilen kimse Allah'ın yasak ettiği bir şeyi işlemişse o kimseden Allah için öç alırdı."
Peygamberimiz davetlilere ve misafirlerine karşı da nazik davranırdı. Davet edilenler arasında bazıları, kalkıp gidilmesi gerektiği halde kalkıp gitmeseler dahi Peygamberimiz onlara doğrudan gitmelerini hatırlatmaz, nazik davranarak dolaylı bir biçimde hissettirirdi.
Böyle bir durumu yine Enes bin Mâlik rivayet ediyor:
"Peygamberimizin kızı Hz. Zeyneb'in düğünü esnasındaydı. Resulullah halkı ekmek ve etle doyurdu.
Beni de cemaati çağırmak için gönderdi. Ziyafet bittikten sonra Peygamberimiz (a.s.m) kalktı, ben de kendisini takip ettim.
"Davetlilerden iki kişi muhabbete dalmış, dışarı çıkmamışlardı. Resulullah hanımlarının yanına uğruyor, selâm veriyor, hal ve hatırlarını soruyordu. Resulullah tekrar döndü, ben de onunla birlikte döndüm. Kapıya varınca baktık ki, o iki kişi hâlâ konuşuyorlardı. Onun döndüğünü görünce kalkıp gittiler. Resulullah tekrar evine dönünce ayağım kapının eşiğine koydu, benimle kendi arasına perde çekti. Allah şu âyeti indirdi:
"Ey iman edenler! Yemek için davet olunmadan Peygamberin evine girip de orada yemek vaktini beklemeyin. Davet edildiğinizde de girin. Fakat yemeğinizi yedikten sonra sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet verir, o da size bunu açıklamaktan sıkılır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez." (Hucurat Sûresi, 53.)
Bundan sonra da bir başkasının evine girip çıkmak belli kaidelere bağlanmış oldu.
 
Iyilik öğret Iyilik Bul

عَنْ أَبِى عَبْدِ الرَّحْمٰنِ عَبْدِ اللّٰهِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: سَأَلْتُ النَّبِىَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَيُّ الْعَمَلِ أَحَبُّ اِلَى اللّٰهِ تَعَالٰى؟ قَالَ: «اَلصَّلَاةُ عَلٰى وَقْتِهَا» قُلْتُ: ثُمَّ أَيُّ؟ قَالَ: «بِرُّ الْوَالِدَيْنِ» قُلْتُ: ثُمَّ أَيُّ؟ قَالَ: «اَلْجِهَادُ ف۪ي سَبِيلِ اللّٰهِ»


Ebû Abdurrahman Abdullah b. Mes`ûd (r.a.) şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.)’e,

– “Allah’a en sevgili olan amel hangisidir?” diye sordum.

– “Vaktinde kılınan namazdır.” diye cevap verdi.
– “Sonra hangi ibadet gelir?” dedim.
– “Ana ve babaya iyilik etmektir.” buyurdu.
– “Daha sonra hangisi gelir?” diye sordum.
– “Allah yolunda cihâd etmektir.” buyurdu.
(Buhârî, Mevâkît 5)

İnsanların hayatları boyunca çeşitli görev ve sorumlulukları vardır. Bunlar genel itibariyle; Allah’a (c.c.) karşı olan ve Allah’ın yaratıklarına karşı olan görev ve sorumluluklardır.

Allah’a karşı görevlerimizin başında O’nun varlığına ve birliğine inanmak ve yalnız O’na ibadet etmek gelir. Bütün Peygamberler de önce bu esası tebliğ etmişlerdir. Kulluğun kendisinde en müşahhas hale geldiği ibadet ise namazdır.

O’nun yaratıklarına karşı görevlerimizden birisi de anne ve babamıza karşı olan görevlerimizdir. Bizim dünyaya gelmemize onlar vesile olmuşlar, canlarından can, kanlarından kan, sevgilerinden sevgi katmışlardır. Yine bizler hayatı onlarla tanıyıp, onlardan öğrenmiş ve onların sayesinde bugünlere gelmişizdir. Bizi onlar karşılıksız ve ücretsiz sevmişler, kendi varlıklarından bir şeyler katmışlar ve hiçbir kötülüğün bize ulaşmasını istememişlerdir.

Peygamber Efendimiz henüz dünyaya gelmeden önce babasını, altı yaşında bir çocukken de annesini kaybetmişti. Hem yetim, hem de öksüz büyümüştü. Yüce Allah onu annesiz babasız bırakmıştı; ama kendi özel himaye ve terbiyesi altına almıştı.

Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim’de insan üzerinde Allah ve Rasûlü’nden sonra en çok hakkı olan kimselerin anne-baba olduğunu, en çok sayılması ve sevilmesi gerekenlerin onlar olduğunu Peygamberimiz’e hitaben şöyle bildirmiştir:

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: ‘Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (İsrâ sûresi, 22-23)

Efendimiz (s.a.v.) de anne babanın hakkına büyük önem vermiştir. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın rızası anne ve babanın rızasındadır. Allah’ın dargınlığı da anne ve babanın dargınlındadır.” (Müslim, Birr 3)

İşte amacı Allah’ın rızası ve O’na itaat olan mü’minler bu şekilde anne babasının rızasını kazanmakla aynı zamanda Rabb’inin de rızasını kazanacaktır.

Yine Efendimiz (s.a.v.), “Yazıklar olsun, yine yazıklar olsun, yine yazıklar olsun” buyurdu. Kendisine;

“Kime yazıklar olsun, ey Allah’ın Rasûlü?” diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.):
“Anne-babasından birinin veya ikisinin ihtiyarlık zamanlarına yetişip de cennete giremeyene.” (Müslim, Birr, 3) buyurmuştur.

Anne ve babanın rızasını kazanmak, çocuklar için manevî bir kazanç, büyük mükâfatlar elde etme ve müjdelere nail olmaları için bir vesiledir.
Seyyid Alizade’nin Şir'atü'l-İslâm’ında şu hadise nakledilir:

Musa (a.s.) dedi ki:
- “Yâ Rabbî, cennetteki arkadaşım kimdir?”
- “Filân yerde bir kasap vardır. Senin cennetteki arkadaşın odur.”
Musa (a.s.) tarif edilen yere gitti. Güneş batıncaya kadar orada kaldı. Akşam olunca kasap, bir parça et alıp, çantasına koydu. Kasap akşam evine giderken,
Musa (a.s.) sordu:
- “Ey genç, misâfir kabul eder misin?”
- “Evet memnuniyetle!”
Beraber gittiler. Eve gelince genç, bu etten güzel bir yemek pişirdi. Sonra evin tavanına asılı duran bir zembili indirdi. İçinde çok yaşlı, zayıf, güçsüz bir kadın vardı. Onu zembilden çıkardı. Bir kaşık alıp doyuncaya kadar ağzına yemek koydu. Sonra elbisesini değiştirdi. Tekrar zembile yerleştirdi. Bu esnada kadının dudakları kımıldadı. Sonra kasap zembili alıp tavana astı. Bunları gören Musa (a.s.) sordu:
- “Bu kadın kim, ona ne yaptın?”
- “Bu benim annemdir. Çok yaşlandı. Takati kalmadı. Oturacak halde de değildir.
Çarşıdan gelince, onu doyurup altını değiştirmeden kendim bir şey yemem.”
- “O esnada annenizin dudaklarının kımıldadığını gördüm. Bir şey mi söylüyordu?”
- “Evet her gün ‘Yâ Rabbî, oğlumu cennette Musa (a.s.)’a arkadaş eyle!’ diye duâ eder."
- “Gözün aydın olsun! Mûsâ Peygamber benim ve Cennetteki arkadaşım da sensin.”
Kendi ebeveynimizin duasını alabilmek, onların hizmetlerini en güzel bir şekilde yerine getirebilmek ne kadar önemliyse, bir gün kendimizin yaşlanıp çocuklarımızın yardımına ihtiyaç duyacağımız zamanların geleceğini unutmamalıyız. Bunun için hazırlıklı olmak gerekir. En güzel hazırlık ise geleceğimiz olan çocuklarımıza yüce dinimizin güzel ahlâk ve anlayışlarını kendi ana babalarımıza karşı en güzel bir şekilde sergileyerek çocuklarımıza örnek olmaktır.

Büyük özverilerle, uykusuz kalarak, belki giymediğimi giydirip yemediğimi yedirerek, imkânsızlıklar içerisinde okullarını okutarak yetiştirdiğimiz çocuklarımızdan güzel davranışlar beklemek, bir anne baba olarak elbette ki hakkımızdır. Bizler çocuklarımızı İslâm ahlâkı üzere yetiştirirsek, onlar da İslâm’ı yaşayacaklar ve anne-babaya itaat hususunda güzel ahlâk üzere olacaklardır.

Bu hususta çocuklarımıza duayı da eksik etmemeliyiz. Anne ve babanın çocuklarına yaptığı dua da makbul dualardandır.

“Üç dua var, bunların kabul olacağında şüphe yoktur. Mazlumun duası, misafirin duası ve anne ve babanın çocuklarına olan duasıdır.” (Tirmizî, Birr 3) buyrulmuştur.
Ana-babaya ihsan, her kapıyı açar. Buhârî'de özetle şöyle bir hadîs-i şerif nakledilir:

Eski ümmetlerden üç kişi yolculuğa çıkarlar. Geceyi geçirmek üzere bir mağaraya girince dağdan bir kaya parçası yuvarlanarak mağaranın ağzını kapatır.
“Bizi bu kayadan ancak iyi amellerimizi dile getirerek Allah'a yapacağımız dua kurtarabilir.” derler. İçlerinden biri şöyle dedi:

“Anam-babam çok yaşlı idi. Onları doyurmadan çoluk çocuğumu ve hayvanlarımı doyurmazdım. Bir gün, odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Geç vakte kadar da dönemedim. Akşam içecekleri sütü, getirdiğimde anamla babam uyumuşlar. Onlara sütlerini içirmeden önce çoluk çocuğumun ve hayvanlarımın karınlarını doyurmazdım. Çocuklar da, yanımda ağlıyorlardı. Çanak elimde tanyeri ağarıncaya kadar onların uyanmalarını bekledim. Anamla babam uyanıp sütlerini içtiler. Yâ Rabbî! Bunu senin rızan için yapmışsam buradan bizi kurtar.”
Kaya biraz açıldı. Fakat çıkmak mümkün değildi.

Diğeri her türlü imkân varken çok sevdiği amcasının kızı ile zina etmediği ve kıza verdiği 120 dinar altını almadığı olayı hatırlayıp, “Yâ Rabbî! Bunları senin rızan için yapmışsam bizi buradan kurtar.” dedi.

Kaya biraz daha açıldı. Ancak yer çıkabilecekleri kadar değildi.
Üçüncüsü şöyle dedi: “Çalıştırdığım işçilerden biri ücretini almadan gitmişti. Ben de onun ücretini ürettim. Öyle ki, bundan birçok mal meydana geldi. Bir müddet sonra bana gelip ücretini istedi. ‘Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunların hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür.’ dedim. O da; ‘Benimle alay etmiyorsun ya!’ dedi. Ben de ‘Hayır, alay etmiyorum, doğrusu bu!’ deyince, malların hepsini alarak götürdü. Bana hiçbir şey bırakmadı. Yâ Rabbî! Bunu senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz şu belâdan bizi kurtar.”

Bunun üzerine kaya tamamen açıldı. Onlar da mağaradan çıkarak yollarına devam ettiler.

Anne ve babalarımızın rızasını kazanmak için onlara nasıl davranmalıyız? Sorusuna, kısaca âyet-i kerime ve hadîs-i şerifler ışığında şöyle cevap verebiliriz:

1- Hizmet ederek rızâlarını almak.
2- Yumuşak söz söylemek, tevazu etmek. Öf, bile dememek.
3- Konuşurken sesini, onların sesinden yükseğe çıkarmamak. Ashâb-ı Kirâm Peygamber Efendimiz’in yanında olduğu gibi, ana-babalarının yanında da alçak sesle konuşurlardı.
4- Yanlarında çok konuşmamak, edebi aşmamak. Başkalarının yanında bile çok konuşmak uygun değildir.
5- Kaba, dokunaklı ve kırıcı söz söylememek.
6- Hanımını onlardan üstün tutmamak.
7- İsimleri ile çağırmamak, sözlerini kesmemek, sözlerinin arasına girmemek. Bilgiçlik taslamamak. Anne-baba yanlış da söylese, öyle değil diyerek itiraz etmemek.
8- Anne-babanın arasını açacak söz ve hareketlerden uzak durmak. Anne-baba ile oğul veya kızın arasını açacak işlerden uzak durmak. Gelinleri, anne-baba ile oğullarının arasını açacak sözlerden uzak tutmalıdır!
9- Konuşurken, “yap, yapma!” gibi ifadeler kullanmamak. “Yapar mısın” gibi sözlerle ricada bulunmalıdır. Ana-babası günah işleyen çocuk, onlara nasihat eder. Kabul etmezlerse susar. Onlara dua eder.
10- Aç iseler, yemek vermek.
11- Elbiseleri yoksa elbise temin etmek.
12- Bir iş buyurduklarında emirlerini yerine getirmek. Günah olan emirler ise yerine getirilmez.
13- Onlarla beraber bir yere giderken arkalarından gitmek. Kendi için sevdiği şeyi, onlar için de sevip istemek.
14- Saygı ve hürmette kusur etmemek. Onları görünce ayağa kalkmak, yanlarına gitmek, onlar oturuncaya kadar ayakta durmak, izinsiz oturmamak lazımdır. Otururken edepli oturmalı, ayağını uzatarak oturmamalı.
15- Dostlarını dost bilip davet ederek gönüllerini almak. Düşmanlarından da uzak durmaya çalışmak.
16- Vefatlarında definlerini güzel yapmak.
17- Geriye bıraktıkları borçları varsa borçlarını ödemek.
18- Dine uygun vasiyetlerini yerine getirmek.
19- Kabirlerini ziyâret edip Kur'ân-ı Kerîm okumak.
20- Hayır dualarını almak. Ana-baba duasını ganimet bilmek. Beddualarını almamak.
 
" Yok dediği işitilmedi "

(Mesâbîh) kitâbında Enes bin Mâlik ?radıyallahü anh? buyuruyor ki (Resûlullaha ?sallallahü aleyhi ve sellem? on sene hizmetcilik etdim. Bana bir kerre üf demedi. Şunu niçin böyle yapdın bunu niçin yapmadın buyurmadı). Yine (Mesâbîh) de Enes bin Mâlik diyor ki (Resûlullah ?sallallahü aleyhi ve sellem? insanların en güzel huylusu idi. Beni birgün bir yere gönderdi. Vallahi gitmem dedim. Fakat gidecekdim. Emrini yapmak için dışarı çıkdım. Çocuklar sokakda oynuyordu. Onların yanından geçerken arkama bakdım. Resûlullah ?sallallahü aleyhi ve sellem? arkamdan geliyordu. Mubârek yüzü gülüyordu. (Yâ Enes! Dediğim yere gitdin mi?) buyurdu. Evet gidiyorum yâ Resûlallah ?sallallahü aleyhi ve sellem? dedim).

Ebû Hüreyre ?radıyallahü anh? diyor ki (Bir gazâda kâfirlerin yok olması için düâ buyurmasını söyledik. (Ben la?net etmek için insanların azâb çekmesi için gönderilmedim. Ben herkese iyilik etmek için insanların huzûra kavuşması için gönderildim) buyurdu). Enbiyâ sûresinin yüzyedinci âyetinde meâlen (Seni âlemlere rahmet iyilik için gönderdik) buyuruldu.

Ebû Sa?îd-i Hudrî ?radıyallahü anh? buyurdu ki (Resûlullahın ?sallallahü aleyhi ve sellem? hayâsı bâkire islâm kızlarının hayâlarından dahâ çokdu).


Enes bin Mâlik ?radıyallahü anh? diyor ki (Resûlullah ?sallallahü aleyhi ve sellem? bir kimse ile müsâfeha edince o kimse elini çekmedikce mubârek elini ondan ayırmazdı. O kimse yüzünü çevirmedikce mubârek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanında otururken iki diz üzerinde oturur ona saygı olmak için mubârek bacağını dikip oturmazdı).

Câbir bin Sümre ?radıyallahü anh? diyor ki (Resûlullah ?sallallahü aleyhi ve sellem? az konuşurdu. Lüzûmlu olduğu zamân veyâ birşey sorulunca söylerdi). Bundan anlaşılıyor ki her müslümânın (Mâlâ-ya?nî) fâidesiz şey söylememesi susması lâzımdır. Mubârek sözlerinde tertîl ve tersîl vardı. Ya?nî gayet açık ve metodlu konuşur ve kolay anlaşılırdı.

Enes bin Mâlik ?radıyallahü anh? buyuruyor ki (Resûl ?aleyhisselâm? hastayı ziyârete gider cenâze arkasında yürür çağrılan yere giderdi. Eşeğe de binerdi. Resûl aleyhisselâmı Hayber gazâsında gördüm. Yuları bir ip olan eşek üzerinde idi. Resûl ?aleyhisselâm? sabâh namâzından çıkınca Medîne çocukları ve işçileri su dolu kablarını önüne getirirler. Mubârek parmağını içine sokmasını dilerlerdi. Kış ve soğuk su olsa da herbirine mubârek parmağını sokar gönüllerini yapardı). Yine Enes ?radıyallahü anh? diyor ki (Bir küçük kız Resûl aleyhisselâmın elini tutup bir iş için götürseydi birlikde gider müşkilini hâl ederdi).

Câbir ?radıyallahü anh? diyor ki (Resûl aleyhisselâmdan birşey istenip de yok dediği işitilmedi). Var ise verir yok ise sükût ederdi.
 
Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

Yeryüzündeki mahlûkâta merhamet ediniz ki Allahü Teâlâ da size merhamet etsin.

Başkalarına merhametli olun ki siz de merhamet göresiniz. Affedin ki sizin de hatalarınız bağışlansın.

Doğru sözü ve nasihatı işitip de kabul etmeyen ve icabıyla amel etmeyene yazıklar olsun. Doğruyu bildikleri hâlde onunla amel etmeyip hatasında ısrarcı olana da yazıklar olsun.

Merhamet ancak fena insanlardan çekilip alınır.

Allah’dan korkun ve hâlini ifade edemeyen hayvanları aç bırakmayınız. Sizler onları iyi besleyin, rahatlıkla binin ve afiyetle yiyiniz.

Herhangi bir kimse serçeyi veya daha küçüğünü haksız yere öldürürse Allah muhakkak onun hesabını sorar.

“Ya Resûlullah! Onun hakkı nedir?” denildi:

“Kesip yenmesidir, yoksa başının kesilip atılması değildir.” buyurdular.

İbn-i Mesûd Hazretleri şöyle nakletti:

Biz, Resûlullah ile seferde idik. O bir ihtiyacı için yanımızdan ayrıldı. Biz yanında iki yavrusu olan bir kuş gördük, birimiz yavrularını aldı. Anası gelip başımız üstünde çağrışarak dönmeye başladı. Resûlullah Efendimiz geldiğinde “Bu fena işi kim işledi, hemen ona yavrusunu iade ediniz.” buyurdular.

Yine konduğumuz bir yerde karınca yuvası var idi. Onları dağıtmak için yuvalarını ateşe vermek istedik. Resûlullah Efendimiz görünce “Ateş ile azab etmek ancak ateşi yaratana lâyıktır.” buyurarak yasakladılar.

Hz. Ali (r.a.): “Ey Allah’ın kulları, Allah’ın arzında (yer yüzünde), onun kullarının hakları hususunda Allah’tan korkunuz. En küçük gördüğünüz şeylerden; hayvanlara karşı olan muamelenizden bile sual olunacaksınız.” buyurdular.
 
Geri