Pirlerimizin Hayatları

Konu sahibi son olarak 1729 gün önce görüldü
Hasret-i Seyyid-üt Ebu Sa'id Hasan Bin Yesar el Basri

Tâbiînin büyüklerinden. Zâhid, muhaddis, fakîh ve müfessir.

Tâbiînin büyüklerinden. Zâhid, muhaddis, fakîh ve müfessir.

Tâbiînin en büyüklerinden. Adı el-Hasan İbni Ebil-Hasan Yesâr el Basrî'dir. 21 (m. 641) senesinde Medine'de doğdu. Bu sırada Hz. Ömer halife idi. 110 (m. 728)'de 88 yaşında iken bir Cuma günü Basra'da vefât etti. Babası, Eshâb-ı kirâmdan Zeyd bin Sâbit'in kölesi Ca'fer'dir. Annesi, Peygamberimizin (s.a.v.) hanımlarından Hz. Ümmü Seleme'nin (r.anha) cariyesi idi. Oğulları Hasan-ı Basrî doğunca, âzâd edildikleri rivâyet edilmektedir. Ümmü Seleme'nin (r.anha) evine gidip hizmetinde bulunan annesi, bu hizmetleri sırasında çocuğunu da yanında götürüyordu. Bir iş için dışarı çıkınca yalnız kalan küçük Hasan'ı, Hz. Ümmü Seleme kucağına alarak bağrına basıp, ona duâ ediyor, hattâ oyalamak için emzirdiği de oluyordu. Hz. Ümmü Seleme'nin ihtiyar olduğu halde sütünün gelmesi ile, Hasan-ı Basrî O'nun sütünü emmiştir. Böylece büyük bir berekete ve bu bereket sebebiyle de ni'metlere kavuşmuştur.

Medine'de bulunduğu sırada ilimde önemli bir unsur olan Arabçayı iyice öğrendi. Oniki-onüç yaşlarında iken Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Birçok önemli hâdiselere şâhid oldu. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, Hz. Osman bin Affân, Hz. Ali bin Ebî Tâlib, Hz. Abdullah bin Abbâs ve daha bir çok Eshâb-ı kirâm (r.anhüm) ile görüştü. Görüştüğü Eshâbın sayısı 120 veya 130 kişi civarındadır. Medine mescidinde Hz. Osman'ın hutbelerini dinlerdi.

Hasan-ı Basrî onbeş yaşından sonra Medine'den Basra'ya gitti. Orada Eshâb-ı kirâmdan İbni Abbâs, Enes bin Mâlik, Abdurrahman İbni Semura, Semura İbni Cündeb, İyâd İbni Hımlâr, Ma'kîl İbni Yesâr ve el-Esved İbni Seri gibi büyüklerin derslerine ve sohbetlerine devam etti. Bundan sonra Abdurrahman İbni Semura komutasındaki orduyla Sicistan'a giden Hasan-ı Basrî (r.a.) ilmi çalışmalarının yanında fetih ordularına da katıldı. Yine İbni Ziyad, Horasan'a vali olunca onunla birlikte Horasan'a gitti. On sene kadar, süren faaliyetleri sırasında da birçok sahâbî ile görüştü. Onlardan ilim öğrendi ve rivâyetlerde bulundu. Daha sonra Basra'ya dönüp burada bulunan sahâbîlerden ve Tâbiînin büyüklerinden ders almaya devam etti. Böylece Eshâb-ı kirâmın Peygamberimizden (s.a.v.) naklen bildirdiği i'tikâd, îmân, zahir ve batın ilimlerini iyice öğrendi ve yetişti. İlimde, rivâyetlerine çok başvurulan âlimlerden oldu. İlim aldığı kaynağın sağlamlığı ve asr-ı se'âdete yakınlığı sebebiyle ilimde çok yüksek seviyeye ulaştıktan sonra fetva vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. İlimdeki şöhreti, ahlâkı, ders vermekdeki üstünlüğü her tarafa yayıldı. Derslerine ve va'zlarına pek çok insan toplanırdı. Hattâ sohbetinden istifâde etmek için gelenlerle evi dolup taşardı. O zamanın devlet adamları da ilminden istifâde etmek için ona başvururdu. Bir müddet Basra kadılığı da yaptı.

Yetiştirdiği talebelerinden ikiyüzotuzaltısının ismi kitaplara geçmiş olup, bunlardan altmışsekizinin hadîs rivâyetleri Kütüb-i sitte denilen meşhûr hadîs kitaplarında yer almaktadır.

Talebelerinin en meşhûrları; Hasan-ı Basrî'nin tefsîrlerini nakleden talebelerinin başında gelen Katâde, hadîsteki rivâyetlerini en iyi bilen Hişam İbni Hassan, hadîs naklinde "hüccet" derecesine gelen Yunus bin Ubeyd, "Basra gençlerinin seyyidi" buyurduğu ve hadîsde hüccet derecesine yükselen talebesi Eyyûb İbni Ebû Temime gibi kıymetli âlimlerdir.

Eshâb-ı kirâmın, Peygamberimizden (s.a.v.) bildirdiği din bilgilerini ve doğru inanış olan Ehl-i sünnet itikadını naklederek insanların hidâyete kavuşmasına hizmet eden Hasan-ı Basrî hazretlerinin konuşması, ilmi, vekârı, sük»neti ve görünüşü Resûlullah efendimize (s.a.v.) çok benzerdi. Tasavvuf hakkında söylediği sözler, diğer evliyâdan işitilmezdi. "Bu ilmi kimden aldın?" diye soranlara "Eshâb-ı kirâmdan olan Hz. Huzeyfet-ül-Yemânî'den aldım" dedi. "O kimden aldı?" diye tekrar sorulunca buyurdu ki, "Hz. Huzeyfe bana dedi ki: Bu, Resûlullah efendimizin bana bir ikrâmıdır. Çünkü herkes, Resûlullaha hayırdan sorarlar, ben ise şerden sorardım. Çünkü, kötülükleri yapmağa korkar ve kötü şeylerden sakınırsam, iyilikleri yapabileceğimi düşünürdüm."

Hayatının son anlarında kendisinden faydalanmak için birşeyler soranlara, size üç şey söyleyeceğim buyurdu ve şunları söyledi:

"Size harâm edilen şeylerden, insanların en çok sakınanı olunuz. Emredildiğiniz şeyleri de en iyi şekilde amel etmeye çalışınız.

Yapacağınız işler zararlı ve faydalı olmak üzere iki kısma ayrılır. Siz faydalı olanına yönelerek bu hususta kendinizi iyi kontrol ediniz." Ömrünün son yılları hastalık ile geçti. Ölüm döşeğinde iken devamlı "Biz Allahın kuluyuz ve (öldükten sonra) yine ona döneceğiz, derler." meâlindeki âyet-i kerîmeyi okumuştur. Vefât etmeden önce şöyle buyurmuştur. "İnsanoğlu sıhhatli günlerinde ve hasta olduğu günlerde faydalı olan şeyler yapmış olsa (ömrünü iyi değerlendirse) ne iyi olur." Bundan sonra da vasiyyetini şöyle yazdırmıştır: "Hasen İbni Ebil-Hasen şehâdet eder ki: Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.v.) O'nun Resûlüdür." dedikten sonra Muâz bin Cebel'den (r.a.) şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti. "Bir kimse ölüm ânında sıdk ile kelime-i şehâdet getirerek ölürse Cennete girer."

Vefât etmeden az önce, bir müddet kendinden geçti ve tekrar ayıldı. "Beni Cennetlerden, pınarlardan ve güzel konaklardan uyandırdınız" buyurdu. Bundan sonra vefât etti.

Eserleri

1- Tefsîr-ul-Haseni'l-Basrî: Bu kitabı bu bütün olarak zamanımıza kadar ulaşmamıştır. Ancak kaynak tefsîr kitaplarında dağınık rivâyetler hâlinde bulunmaktadır.

2- Kitâbü'l-Hasen İbni Ebî'l-Hasen fil Aded; Kur'ân-ı kerîmin âyetlerinin adedi ile ilgilidir.

3- Risâle fî Fadlı Harami Mekketi'l-mükerreme; Mekke'nin fazîletine dâirdir.

4-Risâle Abdi'l-Melik İbni Mervan ilâ Hasen-il Basrî ve Cevabhi aleyha; Halife Abdülmelik'e yazılmış bir risâledir.

5-Risâle Erbea ve hamsin farîda: Elli dört farzı anlatan bir kitabdır.

6- îmânda aranılacak elli fazîlet hakkında bir risâlesi.

7-El-istiğfârât-ul-munkıze minen-nâr (Bu kitabın bir adı da "Errâd-ı Hıfzıyye"dir.) İstiğfâr, ya'nî tövbe hakkındadır. Bunlardan başka eserlerinin de olduğu kaynaklarda bildirilmektedir.

Menkıbelerinden bir kısmı şöyledir: Allah korkusu ile çok ağlardı. Bir defasında dostlarından birinin cenâzesinde bulundu. Cenâze defn edilince kabir başında ağlayıp, çok gözyaşı döktü. Sonra orada bulunanlara şöyle dedi: "Ey müslümanlar! Kabir dünyâ konaklarının sonu âhıret menzilinin ilkidir. Madem ki hepimiz ölüp kabre gireceğiz, o halde nasıl zevk, safâya dalıp, gezebiliriz." Orada bulunanlar bu sözlerinden dolayı ağladılar.

Bir gün evin üstünde namaz kılarken secdede, o kadar ağladı ki, biriken gözyaşı, altında oturan bir zâtın üzerine damladı. Kapıyı çalıp, "Üzerime damlayan su, temiz midir, pis midir?" diye sordu. Hz. Hasan: "Elbisenin orasını yıka! Onunla namaz olmaz. Çünkü âsilerin gözlerinden akmıştır" dedi.

Birgün Hasan-ı Basrî hazretlerine birisi gelip:

- Filan kimse seni çekiştirdi, gıybet etti.
- Sen o zâtın evine niçin gitmiştin?
- Misafir olarak da'vet etmişti.
- Sana ne ikrâm etti?
- Çeşitli yemekler ve meşrubat...
- Bu kadar yemekleri, içinde sakladın da, bir çift sözü mü saklayamayıp bana getirdin!

Daha sonra kendisinin aleyhinde konuşan bu kimseye, bir tabak taze hurma ile birlikte özür dileyerek, şöyle haber gönderdi: "Duyduğuma göre sevablarını, benim amel defterime geçirmişsin! İsterdim ki, karşılık vereyim! Kusura bakmayın! Bizim hediyemiz sizinki kadar çok olmadı."

Hasan-ı Basrî'yi sevenlerden bir zât şöyle anlatmıştır. Hasan-ı Basrî'nin de bulunduğu bir kafile ile hacca gidiyorduk. Çölde susadık. Bir müddet sonra bir kuyunun yanına ulaştık. Yanımızda kova ve ip yoktu. Hasan-ı Basrî (r.a.) "Ben namaza durunca, siz suyunuzu içiniz" dedi ve namaz kılmaya başladı. Su kuyunun ağzına kadar yükseldi. Kana kana içip susuzluğumuzu giderdik. Arkadaşlarımızdan biri kabına da su doldurunca su kuyunun dibine çekildi. Hasan-ı Basrî (r.a.) namazını bitirince: "Allahü teâlâya sağlam bir tevekkülle bağlanmadığınızdan su kuyunun dibine indi, bu çeşit sulardan azık alınmaz" dedi.

Oradan ayrıldıktan sonra Hasan-ı Basrî (r.a.) yolda bir hurma buldu. O hurmayı bize verdi. Hepimiz sırasıyla o hurmadan yedik, çekirdeği altın çıktı. Medine'ye götürüp satarak bir kısmı ile yiyecek aldık ve kalan kısmını da fakîrlere sadaka olarak dağıttık.

Adaleti, takvası ve hizmetleriyle meşhûr Emevî halifesi Ömer bin Abdülazîz (r.a.) halife olunca Hasan-ı Basrî'ye mektûb yazıp, âdil devlet reisinin nasıl olması gerektiğini kendisine yazmasını istemişti. Bu arzu üzerine Hasan-ı Basrî (r.a.) şu mektubu yazdı: "Ey Mü'minlerin emîri! Bilmiş ol ki, Allahü teâlâ âdil devlet reisini, zulme, haksızlıklara mâni olucu, zayıflara yardımcı, darda kalanlara destek olarak yaratmıştır.

Âdil devlet reisi, kendi malını nasıl korur ve evlâdına nasıl şefkatli davranırsa, teb'asına da öyle davranır. O bedendeki kalb gibidir. Uzuvlar onun iyi olmasıyla iyi olur. Bozulmasıyla da bozulur.

Âdil devlet reisi Allahü teâlânın emirlerine uyar. O'na itâat eder. Emrindeki teb'asını da Allahü teâlâya itâat etmeye sevk eder. Ey mü'minlerin emîri, saltanatta, sahibinin himayesine verdiği malı ve aileyi darmadağın eden köle gibi olma! Allahü teâlâ kötülüklerden sakınılması için cezalar emretti. Bunu uygulayacak olan (reis) suç işlerse hiç olur mu?..

Ey mü'minlerin emîri! Ölümü, ölüm ânında yakınlarının sana yapacakları yardımın azlığını ve ölümden sonrasını düşün. Ölüme ve ondan sonrasına hazırlık yap. İyi bil ki, şimdi bulunduğun makamdan başka, senin başka bir makamın daha vardır. Orada uzun müddet kalacaksın. Dostların seni orada yalnız bırakacak tek başına (kabir) içinde kalacaksın. Kişinin kardeşinden, anasından, babasından, hanımından ve çocuklarından kaçacağı günde, sana yardımcı ve dost olacak şeyi hazırla. Kabirdekilerin diriltileceği, gizli olan şeylerin ortaya çıkarılacağı zamanı hatırla. Artık o zaman bütün sırlar açılmış olacaktır. Büyük küçük ne varsa hepsi amel defterine yazılmıştır.

Ey mü'minlerin emîri! Şu anda sen bir mühlet içindesin. Fırsat elde iken ve ecel gelip, çatmadan, fırsat elden gitmeden Allahü teâlânın kulları hakkında adaletle hüküm ver (cahillerin hükmü ile hüküm verme!). Onlar hakkında zâlimlerin tuttuğu yolu tutma! Böyle yaparsan hem kendi günâhını, hem de başka günâhları yüklenirsin... Senin felâketine sebep olan şeylerden istifâde eden insanlar seni gaflete düşürmesin. Kendileri dünyâ menfaatlerini elde etmek için seni âhıretde kavuşacağın ni'metlerden uzaklaştırırlar. Bu günkü gücüne kuvvetine bakma, âhırette hâlinin ne olacağını düşün, (ona göre iş yap), ölüm bir ağ gibi seni sarmış her an yaklaşmaktadır. Hesab vereceksin. Ey mü'minlerin emîri! Sana şefkat edip, elimden gelen nasîhati yaptım. Sana yazdığım bu mektubumu dostunu tedavi eden tabibin ilâcı gibi kabul et. O, dostunu şifâya kavuşturmak için acı ilâç içirir.

Allahın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey mü'minlerin emîri."

Hasan-ı Basrî'nin Ömer bin Abdülazîz'e yazdığı başka bir mektûb da şöyledir: "Şüphesiz ki dünyâ, geçip gidilecek bir konaktır. Ebedî kalacak yer değildir. Dünyâda zenginlik ona, dalmamaktır. Üzerinde yaşayanlar her an birer birer ölmektedir. Onu üstün tutan zillete, toplayan fakîrliğe düşer. Dünyâ zehir gibidir. Onu bilmeyen yer, o da onu helâk eder (öldürür). Dünyâda, yaralı olup da yarasını tedavi ile uğraşan kimse gibi ol. Yaralı kimse yarasının azmasından korkarak perhiz yapar, daha şiddetli acıya düşmemek için çekdiği acıya sabreder. Tuzakları süsler altında gizlenmiş olan şu gaflet dünyâsından sakın. Ona dalma! Bitmeyen arzularla gönüller çeken sözlerle süslenmiş, nicelerini aldatıp, kendine meftûn etmiştir. Süslenmiş gelin gibidir. Gözler ona bakmakta, kalbler ona hayran, nefsler ona âşık, o ise âşıklarını helâk ediyor. Yaşayanlar ölenlerden, sonrakiler öncekilerden ibret almıyor. Ona düşkün olan, ondan dünyâlık elde eder. Fakat aşırı giden aldanır, âhırete gideceğini, dönüşünü unutur. Kalbi dünyâya dalar ve ayağı kayar. Sonra da büyük bir pişmanlığa ve derin bir hasrete düşer.. Dünyâya düşkün olan, muradına kavuşamaz. Birgün olsun rahat nefes alamaz. Her gün, ayrı bir düşünce, keder getirir. Derken dünyâya o kadar dalar ki, ömür biter de ecel bir gün onu yakalayıverir. Sonunda, azıksız âhıret yolculuğuna çıkmak zorunda kalır. İşte böyle bir duruma düşmekten sakın. Ey mü'minlerin emîri! Dünyâdan kendini muhafaza edebildiğin müddetçe, sevinçli ol. Yoksa, ne kadar üzülsen yeridir. Dünyâ kimi sevindirirse, sonunda mutlaka beğenilmeyen bir şey vardır. Dünyâda sevinen aldanmıştır. Bugün fâideli görünen dünyâ yarın zarar verir. Dünyâda, ümit, belâ beraberdir. Dünyâda kalmanın sonu yok olmaya gider. Onun sevinci hüzün ile karışıktır. Dünyâda ne geleceği belli olmaz ki, beklenip tedbir alınsın. Dünyâdaki arzular, yalancıdır. Emelleri boştur. Onun iyiliği kederdir. Eğer iyi düşünürse, Âdemoğlu, onda her an tehlike ile karşı karşıyadır, insan, rahatlık hâlinde de, musîbet zamanında da, tehlikeli durumlara düşmemeğe gayret göstermelidir. İnsana öleceğini Allahü teâlâ ve Peygamberleri (aleyhimüsselâm) bildirmemiş olsa bile, dünyâ onu uykudan mutlaka uyaracaktır. Bununla beraber, yine Allahü teâlâdan azâb ile korkutan, Cennet ile müjdeliyen rehberler geldi. Allahü teâlânın indinde dünyânın zerre kadar kıymeti yoktur. Resûlullah efendimize (s.a.v.) dünyâ hazineleri arz olundu da, o kabul etmedi. Verilmiş olsaydı bile, Allahü teâlânın nezdindekinden sivrisinek kanadı kadar bir şey eksilmezdi. Dünyâ, imtihan için sâlih ve ibâdet edenlerden alındı. Aldatmak için de, Allahü teâlânın düşmanlarına verildi. Dünyâ verilerek aldatılanlar, dünyâyı elde etmekle, ele geçirmekle, kendilerine ikrâm edildiğini zannederler. Allahü teâlânın, Musa'ya (a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilir: "Zenginliğin geldiğini gördüğün zaman, (Bu cezası çabuklaştırılmış bir günah) de, fakîrliğin geldiğini görürsen, (Hoş geldin ey sâlihlerin şiârı, alâmeti) de, istersen rahatlık sahibini öv."

Îsâ (a.s.): "Katığım açlık, şiânın korku, bineğim iki ayağım, elbisem yün, ışığım ay, yemeğim ve meyvem yerden bitenler. Yanımda hiçbir şey olmadığı halde sabahlar ve akşamlarım. Yeryüzünde benden zengin kimse yoktur."

Yûnus bin Ubeyd'e (r.a.) "Amel bakımından Hasan-ı Basrî'nin yerini tutan bir kimseyi gördün mü?" diye sormuşlardı. O da şöyle cevap vermiştir: "Vallahi ben, söz bakımından bile onun yerini tutan bir kimseyi görmedim. Amel bakımından onun gibisini nereden göreceğim. Onun va'z ve nasîhatleri gönülleri ağlatıyordu. Başkalarının va'zları ise gözleri bile ağlatamıyor."

Hasan-ı Basrî hazretlerinin güzel sözleri ve nasîhatleri meşhûr olup, pek te'sîrlidir. Bu sözlerinden bir kısmı şunlardır:

Buyurdular ki:

"Sonsuz olan Cennet, dünyâda yapılan birkaç günlük amelin değil, hâlis bir niyetle yapılanların karşılığıdır."
"Dışın içe, kalbin dile uygun olması lâzımdır. Böyle olmamak nifaktandır."
"İnsan dünyâdan üç şeye hasretle gider:
Topladığına doymaz. Umduğuna kavuşamaz, önündeki âhıret yolculuğu için, iyi azık temin etmez."
"Kalbin fesada uğraması altı şeyden hâsıl olur:

1- Tövbe etmek ümidi ile günah işlemek,
2- İlim öğrenip ilmiyle amel etmemek,
3- Amel ettiklerinde de ihlâs göstermemek,
4- Allahın verdiği ni'metlere şükretmemek,
5- Allahın taksim ettiği şeye râzı olmamak,
6- Ölüleri defn edip ibret almamak, kendi öleceğini düşünmemek, âhıret için azık hazırlamamak."
"Dünyânın senden sonra nasıl olduğunu görmek istersen, senden evvel ölenlerden sonra ne olduğuna bak!"
"Başkalarından sana söz getiren, senden de ona götürür. Onunla sohbet edilmez, arkadaşlık yapılmaz."
Tövbenin şartlarına uygun olarak hem dil, hem de hâl ile, ya'nî günahları, harâmı terk etmekle ve hak sahipleriyle helâlleşmekle yapılması lâzım olduğunu belirtmiştir. Şartlarına uygun olmayan tövbenin tam tövbe olmadığını belirtmek için "İstiğfârunâ yahtâcü ilâ istiğfârın" buyurmuştur. Ya'nî "Bizim tövbemiz de tövbeye muhtaçtır." demektedir.

"Allaha yemin ederim ki, mala, paraya köle olanı Allahü teâlâ zelîl ve perişan kılar."

Bir defasında şimdi münafık var mı? diye sordular. "Eğer şimdiki münafıklar, öldürülüp, cesetleri sokaklara atılsa, hiç bir yere çıkamazdınız." buyurmuştur.

"Küçük yaşta ilim öğrenmek taş üzerine zümrütten nakış yapmak gibidir. Yaşlandıktan sonra ilim öğrenmek ise su üzerine yazı yazmak gibidir."

"Rabbini bilen onu sever, dünyâyı bilen ondan yüz çevirir. Mü'min gâfil olmaz. Boş işlerle uğraşmaz. Düşündüğü vakit üzülür."

"Âlimler olmasaydı, insanların diğer canlı varlıklardan farkı kalmazdı. Çünkü onların öğretmesiyle insanlar iyi insan olma seviyesine ulaşırlar."

"Kur'ân-ı kerîmi öğrenmekten daha üstün zenginlik ve Kur'ân-ı kerîmi unutmaktan daha aşağı fakîrlik olamaz."

"Kişi isyan sebebiyle, gece ibâdetinden, mahrum olur."

"Allahü teâlâ bir kuluna hayır dilediği vakit, onu mal ve aile ile oyalamaz."

Bir zât Hasan-ı Basrî'ye "Kızımı isteyenler çok, hangisine vereceğimi bilemiyorum." deyince, Hasan-ı Basrî; "Allahtan korkana ver, severse iyi, sevmezse Allahtan korktuğu için ona zulm etmez." demiştir.

"Müsâfeha, sevgiyi arttırır."

Hasan-ı Basrî'ye, "Evlâd, babasına karşı nasıl emr-i ma'rûf edebilir? diye sormuşlar. O da "Onu kızdırmayacak şekilde nasîhatte bulunur, kızarsa sükût eder." diye cevap vermiştir. Birisi Hasan-ı Basrî'den nasîhat istediğinde; "Allahü teâlânın emrini üstün tut ki, Allahü teâlâ da seni izzetli kılsın" dedi.

Yine birisi nasîhat istediğinde, "Büyük güçlükler ve korkunç hâdiseler önündedir. Bunlarla muhakkak karşılaşacaksın, ya kurtulacak veya helâk olacaksın. İyi bil ki, hesaba çekilmeden önce nefsinin muhasebesini yapan kazanır, nefsinden gâfil olan zarar eder, sonunu düşünen kurtulur, hevâ ve hevesinin peşinden giden sapıtır, yumuşak ve mülayim olan kazanır, Allahtan korkan emin olur. Emin olan ibretle bakar ve basîret sahibi olur. Basîret sahibi olup, gören anlar. Anlayan bilir. Ayağının kaydığı yerden hemen geri çekil, pişman olduğun şeyi at. Unuttuğunu sor ve kızdığın vakit, nefsine hâkim ol." dedi.

Bir meclisde bir genç bol bol kahkahalar ile gülüp dururken, Hasan-ı Basrî oraya uğradı ve delikanlıyı çağırdı: "Oğlum Sırat'ı geçtin mi?" deyince "Hayır" dedi, genç. Hasan-ı Basrî, "Gideceğin yerin Cennet veya Cehennem olduğunu biliyor musun?" dedi. "Hayır" dedi, genç. Yine Hasan-ı Basrî, "O halde bu kahkaha nedir?" dedi. Grencin bu hâdiseden sonra bir daha güldüğü görülmedi.

"Mü'min devamlı olarak nefsine hâkim olur ve onu Allah için hesaba çeker. Dünyâda kendilerini hesaba çekenlerin âhırette hesabı iyi geçer. Âhırette hesabı ağır olanlar, dünyâda kendi muhasebelerini yapmayanlardır."

Hasan-ı Basrî'ye (r.a.): "Gece namaz kılanların yüzleri niçin güzel olur?" diye sorduklarında, Hasan-ı Basrî: "Çünkü onlar Rahman ile baş başa kalmışlar ve Rahman da onlara kendi nurundan nûr vermiştir." buyurdu.

"Kötü huylu olan kendine eziyet eder."

Hasan-ı Basrî'ye (r.a.) güzel ahlâktan sorulduğunda: "Güzel ahlâk; güler yüz, tatlı söz, iyilik yapmak ve kötülük etmemektir." buyurdu. "Çok konuşanın yalanı çoğalır. Malı artanın günahı artar. Kötü huylu olanın nefsi azâb görür." "Parayı üstün tutan kimseye Allahü teâlâ la'net eylesin."

"Her sağlam olana bir dert, her gence bir ihtiyarlık ve her ihtiyara (her insana) bir ölüm gelecektir. Yarın ruh cesetten ayrılmayacak mı? insan evlâdından ve malından ayrılmayacak mı? Kefene sarılıp, mezara konmayacak mı? Ey insanoğlu beldeler harab olacak, mal mülk dağılacak, çocuklar yetim Kalacak!"

"Ey insanlar! Duâlarınız kabul olunmaz diye korkmuyorum. Duâ edemez hâle gelmenizden (gaflete dalmanızdan) korkuyorum."

"İyi komşuluk sadece komşuya eziyet etmemek değildir. Komşunun verdiği sıkıntıya da sabretmek gerekir."

"Bitmeyen isteklerin, emellerin sonu gelmez. O halde bu fânî dünyâyı, sonsuz olan âhireti elde etmekte kullanınız."

"Dört şey vardır ki bedbahtlıktır Evlâd-ü lyâlin (aile efradının) çokluğu, malın azlığı, komşunun kötü olması, kadının kocasına hıyânette bulunması."

Adamın biri Hasan-ı Basrî'ye (r.a.) gelip, "Bana nasîhatte bulununuz." deyince "Sakın günah işleme. Aksi halde kendini ateşe atmış olursun. Halbuki sen, bir kimsenin pireyi ateşe attığını görsen, iyi karşılamazsın. O halde, her gün kendini defalarca ateşe atmayı nasıl iyi karşılarsın." buyurdu. "İnsanlar arasında kendisini zemmeden (kötüleyen) kimse, hakîkatte kendisini övmüş olur. Bu ise riya alâmetlerindendir." "Âlimler asırların, devirlerin ışıklarıdır. Her âlim, zamanının insanlarını aydınlatan bir kandildir. Âlimler olmasa, insanlar karanlıkta kalır ve insanlığını kaybederler."

"Kul bütün ilimleri elde etse, kuru ağaç gibi oluncaya kadar ibâdette bulunsa, fakat midesine giren şeyin harâm olup olmadığına dikkat etmese, Allahü teâlâ onun hiçbir ibâdetini kabul etmez. Şu üç şeyi unutmak mü'mine yakışmaz: Dünyânın fânî olduğunu, ni'metlerinin geçici olduğunu ve ölümün mutlaka geleceğini."

"Tefekkür, hayra ve iyi amel işlemeye sevk eder. Kötülüklere pişmanlık, onu terk edip, bir daha işlememeye sevk eder." "Çok gülmek, kalbi karartır, öldürür." "Dünyâ üç gün gibidir. Geçen gün, geçip gitmiştir artık. Geri döndüremezsin. Ondan ümit kesilmiştir. İkinci gün içinde bulunduğun gündür ki, bu günü ganimet ve fırsat bil. Üçüncüsü ise gelecek olan gün ki, sen ona ulaşır mısın belli değil. Belki de gelecek olan güne kavuşamadan ölürsün." "Ey insan, insanların çokluğuna bakıp da aldanma! Çünkü sen yalnızsın, yalnız öleceksin, kabre yalnız gireceksin, yalnız kabirden kalkacaksın ve kendi hesabını vereceksin."

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.
 
Hasret-i Şeyh-ül Lami Habib el Acemi

Evliyânın büyüklerinden. Hz. Hasan-ı Basrî'nin talebesi ve Hz. Dâvûd-i Tâî'nin hocasıdır. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. 120 (m. 739)'da vefât etti. Habîb-i Acemî hazretleri, Hz. Hasan-ı Basrî, Hz. İbn-i Sîrîn, Hz. Bekir bin Abdullah el Müzenî, Hz. Ebî Temime el-Huceymî gibi büyüklerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Hz. Süleymân el Teymî, Hz. Hammad bin Seleme, Hz. Mûtemir bin Süleymân, Hz. Osman bin Heysem gibi büyükler kendisinden hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.

Önceleri çok zengin idi. Faizle para verirdi. Bir gün hanımı yemek pişirip önüne koydu. Tam yemeği yiyeceği sırada, kapıya birisi geldi. "Allah rızâsı için bir sadaka" dedi. Habîb bunun yüzüne kapıyı kapadı. O kimse mahzun olarak gitti. Habîb-i Acemi, geri sofraya geldiğinde kabın içindeki yemeğin kan hâline dönmüş olduğunu gördü. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Yerinde duramadı. Bir Cuma günü Hz. Hasan-ı Basrî'nin evinin yolunu tuttu. Yolda giderken, oyun oynayan çocuklar Habîb-i Acemî'yi görünce, birbirlerine "Kaçın kaçın, faiz yiyen Habîb geliyor. Ayağından kalkan toz bize gelir de, biz de onun gibi bedbaht oluruz!" dediler. Çocukların bu sözleri kendisine çok ağır geldi. Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisine gelip elini öptü. Allahü teâlânın, sonsuz olan lütfu ve ihsanı ile tövbe-i nasûh eyledi ve onun talebelerinden oldu. Önceki yaptıklarına çok pişman oldu. Allahü teâlâya şöyle münâcatta bulundu. "Yâ Rabbi! Ben çok günahkârım. Fakat senin mağfiretin sonsuzdur. Beni affet. Senin her şeye gücün yeter. Kudretin sonsuzdur. Dilediğini yaparsın. Sen öyle büyüksün ki benim dermanım ancak sendedir. Ben ancak sana sığınırım. Yâ Rabbi! Fermanına boyun eğdim ve sana teslim oldum. Beni affet!" Oradan ayrılıp evine dönerken kendisine borcu olanlar onu görüp alacaklarını ister endişesiyle kaçmak istediler. Bu durumu görünce, "Kaçmayın! Bu gün benim sizden kaçmam lâzımdır" buyurdu. Yolda giderken yine oyun oynayan çocukların yanından geçiyordu. Çocuklar kendisini görünce birbirlerine "Kaçın, kaçın! Tövbekar geliyor. Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa Cenâb-ı Hakka âsi oluruz" dediler. Çocukların bu sözleri üzerine çok duygulandı, yüreği sızladı ve "Yâ Rabbi! Bir tövbemle ismimi iyilerden eyledin" diye şükretti. Habîb-i Acemî (r.a.), şehrin her tarafına tellâllar çıkararak: "Her kimin Habîb'e borcu varsa, bundan vazgeçti. Aldığı faizleri de geri dağıtacaktır!" diye ilân ettirdi. Servetinin hepsini fakîrlere dağıttı. Günün birinde bir kimse geldi. Dağıtacak malı kalmadığından, üzerindeki gömleği gelen kimseye verdi. Daha sonra Fırat nehrinin kenarında bir kulübe yapıp orada ibâdetle meşgul oldu. Gündüz Hasan-ı Basrî'nin (r.a.) sohbetinde bulunup, gece ibâdet ederdi. Hasan-ı Basrî hazretlerinin sözleri kalbine öyle te'sîr ederdi ki, kendinden geçmiş olarak dinlerdi.

Aradan bir müddet geçince, hanımı, nafakalarının bittiğini, ev için erzak lâzım olduğunu bildirdi. Habîb-i Acemî (r.a.) bir şey demeyip sustu. Sabahleyin "Çalışmaya gidiyorum" diyerek evden çıktı. Kulübesine gidip ibâdetle meşgul oldu. Akşam eve gelince hanımına: "Öyle bir zâtın işinde çalışıyorum ki gayet cömerttir. O zâtın kereminden utandım da bir şey istiyemedim. On günde bir ücret vereceğini söylüyorlar. On gün sabret On günlük olunca kendisi verecektir" dedi. Onuncu gün olduğunda, öğle namazını kıldıktan sonra, "Bu akşam hâtûna ne söyliyeyim" diye düşünüyordu. Tam bu sırada Habîb-i Acemî'nin hanesine beyaz elbiseli kimseler geldi. Birisinin sırtında un çuvalı, birisinin sırtında yüzülmüş koyun, birisinin sırtında, içinde yağ-bal baharat v.b. eşyaların bulunduğu bir tulum ve birisinin elinde, içinde 300 gümüş bulunan bir kese vardı. Habîb'in hanesinin kapısını çaldılar. Hâtûn kapıyı araladı. Gelen kimseler ellerindekileri bıraktılar ve "Bunları, efendinizin çalıştığı yerin sahibi gönderdi. Eğer, Habîb işini arttırırsa biz de ücretini arttırırız diye söyledi" dediler ve gittiler. Habîb-i Acemî, akşam olunca mahzun ve mahcûb bir şekilde evine döndü. Daha eve girmeden, içeriden taze ekmek ve yemek kokuları geldi. Hanımı kendisini karşıladı ve şöyle söyledi: "Efendi! Kime çalışıyorsan, hakîkaten o çok iyi bir kimse imiş, ikrâm ve ihsan sahibi bir zatmış. Bu gün öğle vaktinde şunları göndermiş. Ayrıca (Habîb'e söyle, eğer işini arttırırsa biz de ücretini arttırırız) diye haber göndermiş." Bunun üzerine Habîb, hayretle "Allah Allah, on gün çalıştım. Bana bu ihsanlarda bulundu. Demek daha çok çalışırsam kim bilir neler verecek" dedi ve kendini tamamen Hak teâlâya ibâdete verdi, ibâdetini arttırdı. Böylece hem Allahü teâlâya ibâdet ederek, hem de Hasan-ı Basrî hazretlerinin kalplere te'sîr eden sohbetleri ile yükselerek duâsı makbul olan büyük zâtlardan oldu. Edebi ve anlayışı fevkalâde olup, ilm-i siyâseti çok iyi bilirdi.

Bir gün yaşlı bir kadıncağız ağlayarak geldi ve "Bir oğlum vardı, kayboldu. Epey zamandır haber yok. Ayrılığına tahammül edemiyorum. Oğlumu bana göndermesi için Allahü teâlâya duâ ediniz" diye yalvardı. Habîb-i Acemî, "Hiç paran var mı?" buyurdu. Kadıncağız, "İki gümüşüm var" dedi. O da, "O parayı fakîrlere ver" buyurdu. O kadın paraları fakîrlere verdi. Habîb-i Acemî hazretleri, "Evinize gidin, çocuğunuz inşâallah gelir" buyurdu. Kadıncağız evine dönüp oğlunu eve gelmiş görünce, sevincinden ağladı ve Allahü teâlâya şükretti. Çocuğunu alıp Habîb-i Acemî'nin yanına götürdü. Habîb (r.a.) çocuğa, "Nerede idin? Nasıl geldin? Anlat" buyurdu. Çocuk: "Kirman ilinde idim. (Ey Rüzgâr! Habîb'in duâsı hürmetine ve iki gümüş akçenin bereketiyle bu çocuğu kendi evine bırak) diye bir ses duydum. Rüzgâr beni aldı ve çabucak evimize getirdi" dedi.

Ne zaman yanında Kur'ân-ı kerîm okunsa inliyerek ağlardı. "Sen Acemli'sin. Fârisî konuşursun. Arabî bilmediğin halde bu ağlaman hangi sebeptendir!" diye sorduklarında "Evet, lisânım Acemî'dir. Lâkin kalbim Arabî'dir" buyururdu. Daha sonra Arabî lisanını öğrendi. Çok fasîh (açık) olarak Arabî konuşurdu. Kendisi, Terviye günü Basra'da, Arefe günü Arafat'ta görülürdü. Bir gün dervişlerden biri "Hz. Habîb-i Acemî, Acem olduğu halde, Arabî bilmediği halde acaba bu çok yüksek mertebeye nasıl kavuştu?" diye kalbiden geçirdi. O anda hafiften bir ses "Evet O Acemidir. Lâkin Habîb (sevgili) ve âşıktır" diyordu.

Bir kâtil idam edilmişti. O gece kendisini rü'yâda gördüler. Değerli elbiseler giymiş olarak Cennet bahçelerinde dolaşıyordu. "Sen bu hâle nasıl kavuştun?" diye sordular. "Ben idam sehpasında iken, Habîb-i Acemî (r.a.) oradan geçti ve göz ucuyla acıyarak bana baktı ve Allahü teâlâya niyazda bulundu. İşte kavuştuğum bu ni'metler, o zâtın bir nazarının hürmetine bana ihsan olundu" dedi.

İmâm-ı Şâfi'î ile İmâm-ı Ahmed bin Hanbel oturuyorlardı. O sırada Habîb-i Acemî hazretleri geldi. İmâm-ı Ahmed, "Buna bir suâl sorayım" dedi. Hz. İmâm-ı Şâfiî, "Bunlar hâl ehli, acâib kimselerdir. Pek suâl sorulmaz" dedi. Hz. İmâm-ı Ahmed, "Soracağım" dedi. Habîb gelince, İmâm-ı Ahmed, "Bir kimse beş vakit namazdan birini kaçırsa, ama hangisini kılmadığını bilemezse, ne yapmalıdır?" diye sordu. Habîb (r.a.) "Bu, Allahü teâlâdan gâfil olan bir kalbin işidir. O kimse kendine ceza olarak beş vaktin hepsini kaza etmelidir" buyurdu. Her iki imâm bu cevâbdan hayrete düştüler.

Bir gün meşhûr Haccâc'ın adamları, Hz. Hasan-ı Basrî'yi aradılar. Hasan-ı Basrî onlardan gizlenmek için Habîb-i Acemî'nin Fırat nehri kıyısındaki kulübesine girdi. Haccâc'ın adamları gelip Habîb-i Acemî'ye "Ey Habîb! Hasan'ı gördün mü?" dediler. "Evet" dedi. "Nerede?" dediler. "İşte bu kulübemdedir" dedi. Hemen içeri girdiler. Aradılar, fakat bulamadılar. Dışarı çıkıp "Bize yalan mı söylüyorsun? içerde yok" dediler. "O içerdedir. Siz onu göremiyorsanız, bunda benim kabahatim nedir?" dedi. Tekrar içeri girip iyice aradılar. Lâkin yine bulamayıp gittiler. Onlar gittikten sonra Hasan-ı Basrî (r.a.) dışarı çıktı. "Ey Habîb! Biliyorum ki, senin hürmet ve bereketin için Allahü teâlâ beni onlara göstermedi. Ama niçin burada olduğumu söyledin?" diye sordu. Habîb-i Acemî "Ey üstadım. Sizi görememeleri benim hürmetim ile değildir. Belki doğru konuştuğumuzdandır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de bizi de götürürlerdi" dedi. Hasan-ı Basrî (r.a.) "Ne yaptın da beni göremediler?" diye sordu. O da, "Âyet-el kürsî, Âmener-rasûlü ve İhlâs sûrelerini okuyup (Yâ Rabbi! Üstadımı sana emânet ediyorum. Onu sen koru) dedim" dedi. Hasan-ı Basrî (r.a.) buyuruyor ki, "Ben içerde iken, kaç defa elleri bana değdi, ama göremediler."

Habîb-i Acemî hazretlerine "Allahü teâlânın rızâsı hangi şeydedir?" diye sordular. "İçinde nifak tozu bulunmayan kalbde" buyurdu.

Hasan-ı Basrî (r.a.) Dicle nehri kenarında gemi bekliyordu. O sırada Hz. Habîb-i Acemî oraya geldi ve "Ne bekliyorsun?" dedi. O da "Gemiye bineceğim, onu bekliyorum" dedi. Hz. Habîb, "Gemiye ne hacet, suyun üzerinden yürüyerek geçiniz" deyince, Hz. Hasan-ı Basrî "Suyun üzerinde gitmeye sebep gemidir. Biz sebeplere yapışarak hareket ederiz. Onun için gemiyi bekliyeceğiz" dedi. Habîb-i Acemî: "Siz, yakîn mertebesine ulaşmamışsınız" diyerek, su üzerinde yürüyerek karşıya geçti. Derecesi, kendisinden çok büyük olan Hz. Hasan-ı Basrî ise "Sen de, ilm-ül-yakîn derecesine kavuşamamışsın" dedi ve geminin gelmesini bekledi.

Hz. Habîb, bir gece elindeki iğneyi düşürdü. Çok karanlık idi. İçerisi birden aydınlanıverdi. Hemen elleriyle yüzünü kapattı ve "Hayır! Hayır! Biz düşürdüğümüz iğneyi çıra ile bulmaktan başka bir şey bilmeyiz. Fevkalâde hâller istemeyiz" buyurdu.

Habîb-i Acemî'nin (r.a.) evinde bir hizmetçi kadın vardı. 30 sene evinde bulunduğu halde, bir defa olsun hizmetçisinin yüzünü tam olarak görmemişti. Bir gün, bir hacet için çıkarken o hizmetçiyi gördü. "Ey mestûre hanım! Bana hizmetçimi (cariyemi) çağırır mısın?" dedi. "Sizin hizmetçiniz benim ve 30 senedir evinizdeyim. Beni nasıl bilmezsiniz" dedi. "Ben ömrümde, Allahü teâlâdan başkasına nazar etme cesaretimi kendimde bulamadım ve seninle ilgilenemedim" buyurdu. Her an Allahü teâlâyı hatırlar, başka şey düşünmezdi.

Horasanlı bir kimse, Basra'da yerleşmek için, Horasan'daki evini 10 000 dirheme satıp, hanımı ile beraber Basra'ya geldi. Hacca gidecekti. Basra'da, bu onbin dirhemi kime emânet edebilirim? diye sordu. Habîb-i Acemî hazretlerini gösterdiler. Horasanlı zât Habîb-i Acemî'ye geldi ve şöyle dedi: "Ben hanımımla beraber hacca gidiyorum. Bu onbin dirhem ile burada (Basra'da) bir ev almak istiyorum. Münasip bir ev bulursanız, bu para ile alırsınız." Horasanlı böyle dedikten sonra hanımı ile beraber Mekke'ye doğru yoluna devam etti. Bu sırada Basra'da kıtlık meydana geldi. Habîb-i Acemî (r.a.) dostlarıyla istişare edip, bu parayla gıda maddesi almaya ve muhtaçlara dağıtmaya karar verdi. Ba'zıları dediler ki, "O kimse bu parayı, kendisine bir ev satın almanız için bırakmıştır." Buyurdu ki, "Bu parayla aldığım gıda maddelerini tasadduk ederim sonra, o kimse için, azîz ve celîl olan Rabbimden, Cennette bir köşk satın alırım. Eğer Horasanlı bu duruma râzı olursa ne a'lâ, ama râzı olmazsa paralarını geri veririm." Böylece paraları muhtaç olanlara yiyecek temin etmekte kullandı. Nihayet, Horasan'lı hacdan dönüp Habîb-i A-cemî'ye (r.a.) geldi. "Ben, onbin dirhemin sahibiyim. O para ile ev almış iseniz onu istiyorum. Yok almamış iseniz bana paraları iade edin ben kendim ev alayım" dedi. Habîb-i Acemî hazretleri buyurdu ki, "Sana öyle bir köşk satın aldım ki, bahçesinde ağaçlar, meyveler, nehirler bulunmaktadır." Horasanlı hanımının yanına döndü ve "Bizim için, sultanlara mahsus azamette ve güzellikte bir ev satın almış" dedi. İki-üç gün sonra Habîb-i Acemî'nin yanına gelip, evi sordu. Habîb-i Acemî hazretleri Horasanlıya, Basralıların çektikleri yiyecek sıkıntılarını, insanlara hizmet etmenin fâidelerini, buna mukabil Cennet ni'metlerinin güzelliklerini münâsip bir lisanla anlattı ve sonra buyurdu ki, "Senin için Rabbimden, Cennette bir köşk aldım ki, sofaları, nehirleri fevkalâdedir." Horasanlı bunları dinledikten sonra tekrar hanımının yanına döndü. Olanları anlattı. Her ikisi de bu duruma çok sevindiler. Adam, Habîb'in yanına gelip "Bizim için satın aldığını kabul ettik. Lâkin bize bunun senedini de yazsanız" dedi. Hz. Habîb, "Peki" buyurdu ve bir kâtip istedi. Şöyle yazdırdı. "Bismillahirrahmânirrahîm. Bu, Ebû Muhammed Habîb-i Acemî'nin, azîz ve celîl olan Rabbinden, şu Horasanlı için satın aldığının senedidir. Habîb-i Acemî, bu kimse için Rabbinden onbin dirheme Cennette öyle bir ev satın aldı ki, o evin köşkleri, nehirleri, ağaçları, sofaları ve daha nice güzel sıfatları vardır. Allahü teâlâ bu güzel evi bu Horasanlıya verecek, böylece Habîb'i onbin dirhem borçdan kurtaracaktır." Horasanlı bu yazıyı alıp hanımının yanına döndü. Böylece kırk gün daha yaşadı. Nihayet vefât ânı geldi. Hanımına vasiyet etti. "Beni yıkayıp kefenliyenlere bu yazıyı ver, kefenime koysunlar." Adam vefât edince vasiyyeti yerine getirildi ve defn edildi. Sonra bu kimsenin kabrinin üstünde bir kâğıt buldular. Kâğıtta bulunan yazılar parlıyordu ve şöyle yazılıydı. "Ebû Muhammed Habîb-i Acemî'nin, Allahü teâlâdan şu Horasanlı için onbin dirheme satın aldığı köşkün berâtıdır. Şüphesiz ki Allahü teâlâ, Horasanlıya Habîb'in arzu ettiği köşkü verdi ve Habîb'i onbin dirhem borçtan kurtardı." Habîb-i Acemî mektubu alınca, hem okuyor, hem öpüyor, hem ağlıyor, hem de dostlarının bulunduğu yere doğru yürüyor ve "Bu Rabbimden bana berâttır" diyordu.

Hasan-ı Basrî hazretleri, Habîb-i Acemî hazretlerini çok sever ve ona çok iltifat ederdi. Hattâ ba'zan meclisinde Habîb'in sohbet etmesini söyler, Habîb de emredildiği için sohbet ederdi. Ba'zı kimseler bu durumu merak ederler, "Siz burada bulunduğunuz halde, onun sohbet etmesini istemenizin hikmeti nedir?" diye suâl ederlerdi. Hasan-ı Basrî hazretleri "Habîb, kalbinden konuşur ve konuştuğunu insanların kalbine yerleştirir. Ben onun için onu konuşturuyorum" buyururdu.

Habîb-i Acemî hazretleri, çok ibâdet ederdi. Devamlı tefekkür hâlinde idi. Ba'zan bu halde iken kendinden geçer ve öyle olurdu ki yanındakiler uyuyor zannederlerdi. Komşularından, İsmâil bin Zekeriyya diyor ki, "Ben akşam olduğu zaman Habîb'in ağlamasını, sabah uyandığımda yine onun ağlamasını" duyardım. Hâl böyle devam edince yoksa mâlî bir sıkıntıları mı vardır diye düşünüp evlerine suâl ettim. Evinden, "O hep ölümü düşünür de onun için ağlar. Sabah olunca da artık ben akşama ulaşamam der. Akşam olunca da artık ben sabaha ulaşamam der, onun için ağlar" dediler. Hanımı Umrete de sâliha bir hanımefendi idi. Kendisi ile beraber ibâdete devam ederdi. Ba'zan gece yarısı Habîb'i uyandırır, ibâdet ederlerdi. Habîb-i Acemî Basra çarşısında ticâret yapar, kazandığını fakîrlere verirdi. Bir defa Sâbit bin Eslem el-Benân sadakanın fazîletini anlatıyordu. Habîb-i Acemî (r.a.) oraya geldi. Sohbetten sonra bir kese altın çıkarıp Sâbit hazretlerine verdi ve "Bunu fakîrlere dağıtın" dedi. Sâbit çok memnun olup, duâ etti. Az kâra kanâat eder, doğruluğu sebebiyle herkes tarafından sevilirdi. Allahü teâlâdan nasıl korkmak lâzım ise öyle korkardı. O'nu nasıl ta'zîm etmek lâzım ise öyle ta'zîm ederdi. Dünyâda ve dünyâda olan şeylerin hiç birisinde gözü yoktu. Hep Allahü teâlâyı düşünür, dünyâ zevklerinden uzak dururdu. Âhıret ticâreti ile meşgul olurdu. Yanına ticâret ehli kimseler gelirdi. Onlara önce ticâretten, dünyâ işlerinden bahseder, sonra âhıret bilgilerini anlatırdı. Böylece o kimseler çok istifâde ederlerdi.

Bir gün bir kimse, Habîb-i Acemî hazretlerine gelip "Sende üçyüz dirhem alacağım vardır" dedi. Habîb, "Ben hatırlayamadım. Nerede, ne zaman borcum oldu?" buyurdu. O kimse, "Ben de bilmiyorum. Fakat benim sende üçyüz dirhem alacağım vardır" dedi. Habîb, o kimseye, "Bugün gidin de yarın gelin" buyurdu. Gece olunca, abdest alıp iki rek'at namaz kıldı ve namazdan sonra şöyle duâ etti: "Yâ Rabbi! Eğer o kimse doğru söylüyorsa, borcumu ona ödememde bana yardım et. Şayet yalan söylüyorsa sen bilirsin." Sabah olunca o kimsenin, bir tarafının felç olduğunu gördüler. Habîb o kimseye, "Sana ne oldu?" diye sordu. O kimse, "Tövbe ettim, tövbe ettim. Ben sizden alacağım olmadığı halde üçyüz dirhem istedim. Bunun için bana bu hastalık geldi. Ben tövbe ettim" dedi. Habîb "Peki niçin böyle yaptın?" dedi. O kimse "Kendi kendime dedim ki, (Habîb Allahü teâlâdan ve kullardan çok utanır. Ben bu parayı istersem bana verir)." Habîb-i Acemî merhametinin çokluğundan o kimseye acıdı ve "Yâ Rabbi! Doğru söylüyorsa ona şifâ ihsan eyle" diye duâ etti. Allahü teâlâ o kimseye şifâ verdi ve hiç felç olmamış gibi ayağa kalktı.

Bir kimsenin bir ayağında şiddetli ağrı vardı. Bir meclisde Habîb-i Acemî hazretlerine bu durumunu arz etti. Habîb, ona oturmasını söyledi. Diğer kimseler kalkıp gittikten sonra ayağa kalkıp, o kimsenin şifâ bulması için duâ etti ve "Yâ Rabbi! Habîb'in yüzünü kara çıkarma şifâ ihsan eyle" dedi. O kimsenin ayağında hiç ağrı kalmadı. Diğer ayağından daha sağlam oldu. Bir defa kapılarına bir fakîr geldi. O sırada hanımı, hamur yoğurmuştu. Ekmek yapmak için komşudan ateş istemeye gitmişti. Habîb gelen fakîre, "Hamuru al" buyurdu o fakîr hamuru alıp gitti. Habîb'in hanımı gelip hamuru sorunca "Hamuru ekmek yapmaya götürdüler" buyurdu. Biraz sonra bir kimse bir sepet dolusu ekmek ve et getirdi. Habîb'in hanımı ekmek ve eti hazırladı ve "Hamurlar ne çabuk ekmek oldu?" diye hayretini bildirdi.

Hammâd, Habîb-i Acemî hakkında, şâhid olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatıyor: "Bir kadın gelerek Habîb'e dedi ki: (Hiç ekmeğimiz yok). O da (Aileniz kaç kişidir?) diye sordu. Kadın söyledi. Sonra Habîb kalktı abdest aldı. Huzur içinde namaz kıldı. Namaz bitince (Yâ Rabbi! İnsanlar benim hakkımda hüsn-i zan ediyorlar, güzel düşünüyorlar. Sen ise benim günahlarımı örtüyorsun. Beni insanların hüsn-i zanlarına lâyık eyle.) diye duâ etti. Sonra namaz kıldığı hasır seccadeyi kaldırdığında orada elli dirhemin olduğunu gördüler. Elli dirhemi kadına verdi ve bana (Ey Hammâd! Bu gördüğün şeyi ben hayatta iken kimseye söyleme) dedi."

Kıyâmet günü Allahü teâlâ bana "Ey Habîb! Şeytanın vesvesesinden uzak olarak, bir gün namaz kıldın mı? bir gün oruç tuttun mu? bir rek'ât olsun namaz kıldın mı? bir tesbih çektin mi?" diye sorarsa "Evet yâ Rabbi" demeye gücüm yetmez. "Evet yâ Rabbi." demeye yüzüm olmaz, böyle bir söz diyemem. Habîb-i Acemî hazretleri "Boş oturmayınız. Çünkü ölüm peşinizdedir." buyurmuştur.

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.
 
Hasret-i Şeyh Ebû Süleymân Davud Bin Nasır et Tai

Sekizinci yüzyılda Horasan ve Irak taraflarında yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Dâvûd olup, babasının ismi Nasîr'dir. Künyesi Ebû Süleymân, lakabı Sirâcüddîn'dir. Tayy kabîlesine mensûb olduğu için Tâî ve Kûfe'de doğduğu için Kûfî nisbeleriyle meşhurdur. Aslen Horasanlıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. 781 (H.165) senesinde Bağdat'ta vefât etti. Kabri oradadır.

Çocukluğundan îtibâren ilim öğrenmeye başlayan Dâvûd-i Tâî, zamânının âlimlerinden çeşitli ilimleri tahsîl etti. Tâbiînden; Nûman bin Sâbit, Abdülmelik bin Umeyr, Habîb bin Ebî Amre, Hamîd et-Tavîl, İsmâil bin Ebî Hâlid, Süleymân el-A'meş, Muhammed bin Abdurrahmân bin Ebû Leylâ gibi büyüklerden hadîs-i şerîf dinledi.

Gençliğinde ilim tahsîliyle meşgûl olan Dâvûd-i Tâî'nin kalbinde dünyâya karşı sevgi de vardı. Bir gün ölen bir kimsenin arkasından mersiye, ağıt söyleyen bir şarkıcının söylediği;

Hangi güzel yüz ki toprak olmadı,

Hangi tatlı göz ki yere akmadı.

beytini işitince, dünyâya karşı sevgisi azaldı. Gençliğinde yaptığı bâzı hareketlere pişman oldu. Kalbine bir ateş düştü. Şaşkına döndü. Derdine çâre bulmak için de dolaştı. Bağdat'ta bulunan zamânının en büyük âlimi İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin huzûruna geldi. İmâm-ı A'zam bunun yüzünün renginin değiştiğini görünce sebebini sordu. Dâvûd-i Tâî; "Dünyâdan soğudum. Bende meydana gelen bu hâli, anlatamayacak hâldeyim. Bu hâlin ne olduğunu okuduğum kitaplarda bulamıyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?" dedi. İmâm-ı A'zam hazretleri ona, ilme ve az konuşmaya devâm etmesini tavsiye etti. Dâvûd-i Tâî, İmâm'ın gösterdiği yolda, dünyâya düşkünlüğü tamâmen terk edip, dînin emir ve yasaklarına uymada, haram ve şüphelilerden kaçmada örnek olacak şekilde ilerledi. Evine çekildi. İnsanların arasına karışmadı. İbâdetlerini hep evinde yaptı. Aradan bir müddet geçtikten sonra, İmâm-ı A'zam hazretleri evine gelip; "Evde oturup, insanlar arasına karışmamak uygun değildir. Talebe arkadaşlarının arasına gir. Onları iyi dinle, fakat hiç konuşma, meseleleri çok iyi öğren." buyurdu. Dâvûd-i Tâî; "Peki efendim." diyerek İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Züfer gibi arkadaşlarının arasında bir sene daha derslerine devâm etti.

Dâvûd-i Tâî hazretleri hem İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin derslerine devâm etti, hem de zamânındaki tasavvuf ehli velî zâtların sohbetlerinde bulundu. Ayrıca, "Silsile-i aliyye" adı verilen ve insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatıp onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermelerine vesîle olan büyük velîler zincirinin dördüncüsü olan Câfer-i Sâdık hazretlerinin sohbetinde de bulundu.

Bir gün Câfer-i Sâdık hazretlerine; "Ey Peygamber efendimizin torunu! Kalbim çok karardı. Bana nasîhat eder misiniz?" dedi. Hazret-i Câfer-i Sâdık; "Ey Dâvûd! Sen, zamânımızın zâhidisin, benim nasîhatıma ne ihtiyâcın var?" dedi. Dâvûd-i Tâî; "Ey Resûlullah'ın torunu! Peygamber efendimizin mübârek kanını taşıman hasebiyle, senin bütün insanlardan üstünlüğün vardır. Onun için hepimize nasîhat etmen lâzım değil midir?" deyince, Câfer-i Sâdık hazretleri de; "Ey Dâvûd! Kıyâmet günü dedem Resûlullah'ın yakama yapışıp, dîn-i İslâma niçin lâyıkıyla hizmet etmedin? İslâma hizmet, iyi, asîl bir soya ve nesebe sâhib olmakla olmaz. Bu iş, Allahü teâlânın emirlerini yapmak, yasaklarından kaçmakla olur." buyurmasından korkuyorum." dedi. Dâvûd-i Tâî, bu sözleri işitince ağladı ve; "Yâ Rabbî! Peygamberimizin mübârek kanını taşımak şerefine kavuşan bir zât, böyle hayret içinde olursa, Dâvûd da kim oluyor ki, ibâdetlerini ve yaptığı işleri beğensin" dedi. Dâvûd-i Tâî hazretleri, İbrâhim Edhem hazretleriyle de görüşüp sohbetinde bulundu.

Yirmi sene müddetle İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin derslerine devâm edip başta fıkıh olmak üzere bütün aklî ve naklî ilimleri tahsîl eden Dâvûd-i Tâî, yüksek bir âlim oldu. Fıkıhta ictihâd derecesine ulaştı. Ondan İsmâil bin Aliyye, İshak es-Selûlî, Ebû Nuaym el-Fazl bin Dükeyn, Mis'ar bin Kedâm ve pekçok kimse ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etti.

İlimde yüksek dereceye ulaşmış olan Dâvûd-i Tâî, bir gün İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin huzûrunda bulunuyordu. İmâm-ı A'zam ona; "Yâ Dâvûd! Bir âleti, yâni ilmi sağlamlaştırdık. Geriye onunla amel etmek kaldı." buyurdu. Bu söz üzerine kendi nefsiyle mücâdele etmeye başlayan Dâvûd-ı Tâî nefsine; "Hiç bir meselede konuşmamak şartıyla Ebû Hanîfe'nin meclislerine devâm etmedikçe seni uzlete çekmem" dedi. Kimseyle konuşmamak şartıyla bu meclislere devâm etti.

Dâvûd-i Tâî tasavvufta Habîb-i Acemî hazretlerinin sohbetlerine devâm edip, ondan feyz aldı. Tasavvuf yolunda ilerleyip evliyâlıkta yüksek derecelere ulaştı. Bir taraftan Habîb-i Acemî'nin sohbetlerine devâm etti. Diğer yandan da İmâm-ı A'zam'ın derslerine devâm etti. Birara uzlete çekildi. Dünyâyı tamâmen terk edip, insanlardan uzaklaştı. Uzlete çekildiğinde kalbi nûrlarla doldu. Kalbinde mârifetullah hâsıl olunca, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretleri Dâvûd-i Tâî'nin ziyâretlerine gelmeye başladı. Zaman zaman ziyâret ederek ona iltifâtta bulundu. Dâvûd-i Tâî halktan tamamiyle ümidini, alâkasını kesti. Kendisinin küçük bir arâzisi vardı. Hazret-i Ömer, İranlılarla yapılan savaşlarda alınan arâzilerden bir kısmını da onun dedesine vermişti. Bu arâzinin üçte ikisini dört yüz dirheme satarak, ömrünün sonuna kadar bu parayla yaşadı. Hattâ kefenini de bu para ile aldı. Arâziyi sattığı sıralarda; "Bizim yolumuz parayı saklama yolu değildir, ihtiyaç sâhiplerine dağıtma yoludur" diyen arkadaşlarına; "Ben bu parayı, dünyâlık kazanma sıkıntılarına karşı, başkalarına yük olmadan, ölünceye kadar âhiret için hazırlık yapayım diye saklıyorum." dedi. Evinde hiç durmadan, biraz sonra ölecekmiş gibi ibâdet ederdi. Boş şeylerle meşgûl olmazdı. Lüzumsuz bir tek kelime konuşmaz, ibretsiz bir yere bakmazdı.

Yemek yerken vakitten tasarruf olsun diye ekmeği suyun içine doğrar, çorba gibi yapıp öyle yerdi. "Çiğnemek, zamânı uzatıyor, bir lokmayı çiğnemek, elli âyet-i kerîmeyi, okumama engel oluyor, niçin zamânı zâyi edeyim." derdi.

Dâvûd-i Tâî hazretleri o derece riyâzet ve takvâ üzere idi ki, zarûrî ihtiyaçları dışında evinden çıkmamış, ağzına lezzet veren bir nîmet koymamıştır. Güzel ve yeni elbiseler giymedi. Halkın getirdiği yemekleri fakirlere bağışlayıp, oruçlu olduğunu kimseye bildirmedi. Annesi bile onun oruçlu olduğunu bilmez, gelen yemekleri yediğini zannederdi. Kimseden bir şey kabûl etmez, kâr ve kazanç peşinde koşmazdı. Babası vefât ettiğinde kalan mîrâsı bir vekilharç tutarak ona teslim etti. Bu para çoğalarak yirmi miskâl altına ulaştı. Dâvûd-i Tâî ihtiyaçlarını bu paradan karşıladığı hattâ isteyenlere ödünç para verdiği gibi fakirlere sadaka da dağıtmıştı. Parası bittiğinde ömrünün de tamam olması için duâ ve niyazda bulunmuştu; "Ey Rabbim! Bu mîrâs malını bize kâfi ve vefâlı kılıp, başkasının malına muhtâc etme. Malımız sona erince, senin huzûruna yüz akıyla gelenlerden olayım." diye ettiği duâ, Allahü teâlâ tarafından kabûl buyrulmuş, hakîkaten malı bittiğinde vefât etmişti.

Bir defâsında hacamat yaptırarak kan aldırmıştı. Hacamat yapana bir altın verdi. Ona dediler ki: "Bir altın vermeniz çok değil mi? İsrâf etmiş olmuyor musunuz?" O da: "Hacamatçıya yardım olsun diye verdim. Mürüvveti olmayanın ibâdeti ve dîni olmaz." dedi.

Dâvûd-i Tâî, evinden sâdece namaz vakitlerinde çıkar, câmide namazını kılar kılmaz hemen kalkar, aceleyle evine dönerdi. Bir gün, onu cemâata hızla giderken görüp; "Niçin acele ediyorsun?" diye sordular. O da; "Askerler beni bekliyorlar." dedi. "Hani askerler?" diye sordular. O da "Mezarlıkda bulunan ölüler." dedi. Câmiden çıkınca, eve birinden kaçıyormuş gibi aceleyle gelirdi. "İnsanlar dünyâya çok bağlanıyor, onlarla görüşünce kalbime dünyâ sevgisi geliyor." der. İnsanlarla bir araya gelmemeye çalışırdı.

Dâvûd-i Tâî'ye; "İnsanların arasına, niçin karışmıyorsun?" dediler. "Kiminle konuşayım? Akıllı kimseler, benimle dînî bir mevzûda konuşmuyorlar, emir ve yasaklardan anlatmıyorlar; yaptığım hatâ ve kusurlarımı yüzüme karşı söylemiyorlar, aksine hatâlarımı fazîletmiş gibi anlatıyorlar. Böyle insanların bana fayda yerine zararı oluyor, onlarla niçin oturayım." dedi.

Fudayl bin Iyâd hazretleri, Dâvûd-i Tâî ile ömründe iki defâ görüşmüş karşılıklı sohbette bulunmuştu. Bu görüşmeleriyle övünürdü. Bir defâsında evin tavanındaki çatlağı gördü ve Dâvûd-i Tâî'ye; "Buradan kalk, zîrâ tavan çatlamış, üstüne yıkılacak." dedi. Dâvûd-i Tâî; "Ben çok zamandır buradayım. Bırak çatlağı, tavanın bile farkında değilim." diye cevap verdi.

İbn-i Semmâk hazretleri, Dâvûd-i Tâî'ye gelip; "Bana nasîhat et." dedi. O da; "Öyle gayret et ki, Allahü teâlâ seni yasak ettiği yerde görmesin, emrettiği yerden de ayrılmış bulmasın. Allahü teâlâdan hayâ et ki, senin O'na yakın olduğunu ve senin üzerindeki kudretini göz önüne getiresin. Dünyâya karşı oruçlu ol ki, iftarın ölüm olsun, insanlardan, aslandan kaçar gibi kaç, fakat cemâatla namazı terk etme ve sünnetten ayrılma." buyurdu.

Birisi kendisinden nasîhat isteyince; "Dünyâ için, dünyâda ne kadar kalacaksan, o kadar; âhiret için, âhirette ne kadar kalacaksan o kadar çalış." dedi.

Akrabâlarından birisi: "Akrabâyız. Bana nasîhat verip vasiyet ediniz." dedi. Dâvûd-i Tâî hazretleri ağlamaya başladı. Bir müddet sonra kendisinde konuşacak hâl buldu ve; "Gece ve gündüz, yolculukta bir konak yeri gibidir. Dünyâ ile âhiretin arası bu kadardır. Dünyâdan, âhirete mutlaka gideceğimize göre oraya hazırlanmak lâzım. Çünkü yolculuğun bitmesi yakın, ecelin gelmesi de ondan daha aceledir. Ben bunları sana söylüyorum, fakat bu nasîhata, senden çok, benim ihtiyâcım vardır." dedi. Nasîhat isteyen birisine; "Ölmüş olanlar seni bekliyor." dedi.

Kûfe'de bir cenâze vardı. Dâvûd-i Tâî hazretleri de oradaydı. Kabristana mevtâyı defnettikten sonra, oradaki insanlar Dâvûd-i Tâî'nin etrâfına toplandılar. "Bize biraz nasîhat eder misiniz?" dediler. O da "Kim ki, Allahü teâlânın vâd ettiğinden korkarsa arzularına çabuk kavuşur. Kimin arzuları çoksa, ona bütün azaplar yakındır. Ey kardeşlerim, en büyük sermâye, Allahü teâlânın râzı olduğu bir iş ile meşgûl olmaktır. Kabirdekiler, kıyâmet kopunca kabir azâbı kalkacağı için, kıyâmetin çabuk gelmesini beklerler. Dünyâdakiler ise; kabirdekilerin pişmanlıklarını bilmedikleri için hep günah işlerler. Halbuki onlar da ölünce, dünyâda iken neden çok ibâdet yapmadık, diyerek pişman olacaklar." dedi.

Bir gün Dâvûd-i Tâî pazara çıktı. Tâze hurmaları gördü. Almak istedi, fakat parası yoktu. Hurma satıcısına; "Bana, parasını yarın vermek üzere bir dirhemlik hurma ver." dedi. Hurmacı da "Veresiye hurma satmıyorum." cevâbını verdi. Biraz sonra satıcı, bu kimsenin, Dâvûd-i Tâî hazretleri olduğunu öğrendi. Çok üzüldü. Hemen Dâvûd-i Tâî'nin bulunduğu yeri öğrenip, yanına geldi. İçinde yüz dirhem olan bir kese uzatarak; "Kusurumu bağışlayınız. Biraz önce ben sizi tanıyamadım. Bir dirhemlik hurma istediniz, vermemiştim. Şimdi ise size, yüz dirhem hediye ediyorum, ihtiyâcınıza harcarsınız, lütfen kabûl buyurunuz." deyince, Dâvûd-i Tâî hazretleri; "Benim bunlara ihtiyâcım yoktur. Nefsimin istekleri yerine gelecek mi diye tecrübe için yapmıştım. Elhamdülillah, nefsimin isteği yerine gelmedi ve bu dünyâda bir dirhemlik bile îtibârının olmadığını gördü." buyurdu. Dâvûd-i Tâî hazretleri bir kabrin yanından geçiyordu. Bir ses işitti: "Ben zekât vermedim mi? Namaz kılmadım mı? Oruç tutmadım mı? Falan falan hayırlı işleri yapmadım mı?" diyordu. Bir ses ona cevap verip; "Evet yaptın ey Allahü teâlânın düşmanı! Fakat yalnız kalınca, Allahü teâlâya karşı geldin. Allahü teâlânın seni gördüğünü düşünüp O'ndan korkmadın." diyordu. Dâvûd-i Tâî hazretleri dünyâya önem vermediği gibi elinde olanları da yetim veya fakirlere tasadduk ederdi. Kendisi muhtaç hâle gelinceye kadar verirdi. Kırk sene müddetle bayram günleri hâriç oruç tuttu. Yakınlarından hiç kimsenin haberi bile olmadı.

Dâvûd-i Tâî, dâimâ hüzünlü hâlde bulunurdu. Geceleri Allahü teâlâya yalvarır, duâ eder; "Yâ Rabbî! Sana olan korku ve muhabbetim bende en büyük dert oldu, öbür dertleri düşünecek zaman bırakmadı. Senin derdin uykumla arama girdi." der, sabahlara kadar Kur'ân-ı kerîm okur, namaz kılar, istiğfâr edip günahlarına pişmanlığını dile getirir, göz yaşı dökerdi.

Geceleri feryâd ederek ağlar; "Ey geceler bana bu gam herkesten fazladır. Bu gamla uyumak mümkün değildir. Gecelerde aydınlık yolları bulmak mümkün iken yollarda kalmak revâ mıdır? Yâ Rabbî! Beni bundan kurtar. Uykuyu gözlerimden gider. İbâdetlerimde uyanık ve dikkatli eyle." diye duâ ederdi.

Ebû Hâlid der ki: "Bizim evlerimiz karşı karşıya idi. Ben gecenin hangi saatinde uyansam, Dâvûd-i Tâî'nin ışıkları yanardı. İçerden duâ ve ağlama sesleri gelirdi. O, geceleri hiç yatmazdı."

Mârûf-i Kerhî hazretleri; "Dâvûd-i Tâî kadar dünyâya değer vermeyen ve nazarında dünyâ hiç olan bir başka kimse görmedim. Onun nazarında dünyânın ve ehl-i dünyânın değeri bir sivrisineğin kanadı kadar bile değildi." buyurdu.

Dâvûd-i Tâî'ye göre ilim, amel etmek içindi. "Amel edilmeyen ilmin faydası yoktur. Bir ilim talebesi, ömrünü ilim öğrenmeye harcarsa, nerede ve ne zaman amel etmeye vakit bulacak." buyururdu.

Rebî'i Vâsıtî, Dâvûd-i Tâî'ye seslenerek; "Bana nasîhat eyle." dedi. O da; "Dünyâ hayâtında oruçlu gibi ol. Ölüm geldiğinde bayram sevinci içinde, halktan yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçıp kendini mesûd kıl. Dilini koru. Lüzumsuz şeylerden kaçın. Dünyâ ile çok az ilgilen. Âhirete götüreceğin şeyler nisbetinde dünyâ ile ilgilen." buyurdu.

Dâvûd-i Tâî hazretleri çok az görüştüğü insanlardan zaman zaman kendisinden nasîhat isteyen kimselere şöyle buyurmuştur:

"Her nefs, dünyâdan susuz olarak gidecektir. Ancak Allahü teâlâyı zikreden kullar bundan müstesnâdır."

"Uzun emele dalan bir kul, üzerindeki kul borçlarını unutur ve tövbe etmeyi sonraya bırakır. Siz böyle yapmayınız."

"Her an kusur ve günahları çoğalan, kabahatları yenilenen bir kul, nasıl olur da üzülmez."

"Dünyâya düşkün kimsenin, insanlardan ayrı yaşamasının ve uzlete çekilmesinin bir faydası olmaz. Dostu, Allahü teâlâ, nasîhatçısı Kur'ân-ı kerîm olmayan kimse, şüphesiz yolu şaşırmıştır. Onun uzleti uygun değildir."

"Dünyâyı sevenler, dünyâlıkları için âhiretlerini terkediyorlar. Sen, Allahü teâlânın emirlerini yapabilmek için dünyâyı terket."

"Senin ayıplarını araştıran, kötü insanlarla arkadaş olma."

"Hayâtımda, gece ibâdet edenlerden başka hiç kimseye imrenmedim."

Vefâtından bir gün önce kendisini ziyâret eden zât şöyle anlatmıştır: "Hazret-i Dâvûd'un hastalandığını duydum ve ziyâretine gittim. Hava çok sıcaktı. Evine geldim, yastık yaptığı bir kerpicin üzerine başını koymuş, hem çok ızdırap çekiyor, hem de Kur'ân-ı kerîmden, Cehennem ateşi geçen bir âyet-i kerîmeyi okuyor, onu durmadan tekrar ediyordu. "Açık havaya çıkarayım ister misin?" dedim. Cevâben; "Hayâtımda nefsim, bana hiç bir isteğini kabûl ettirememiştir. Nefs için, böyle bir şey istemekten Allahü teâlâya sığınırım. Ben ölünce, şu duvarın arkasına gömünüz ki beni kimse görmesin. Sağlığımda uzlet ve yalnızlıkta idim, ölünce de öyle, kimsenin görmediği bir yerde yatayım." dedi. Benimle helâllaştı."

Vefât ettiği gece sabaha kadar Kur'ân-ı kerîm okumuş, duâ ve zikirde bulunmuş, uzun uzun ağlamıştı. Namaz kılarken uzun rükû ve secdeler yapmıştı. Secdeden uzun müddet başını kaldırmadığını gören annesi merak edip yanına vardığında, rûhunu Hakk'a secdede teslim etmiş olduğunu gördü.

Vefât ettiğinde semâdan bir ses; "Ey insanlar! Dâvûd, Allahü teâlânın rahmetine kavuşmuştur. Allahü teâlâ ondan râzı olmuştur." diyordu. Salât bin Hâkim diyor ki: "Dâvûd-i Tâî'nin vefât edeceği gece, nur ve çok melekler gördüm."Cennet-i âlâ, Dâvûd'un gelişi için süslenip, hazırlandı. Dâvûd murâdına erdi." diyorlardı. Birisi, o gece rüyâsında Dâvûd-i Tâî'yi gördü; "Artık zindandan kurtuldum." diyordu. Sabah olunca rüyâyı anlatmak için evine geldiğinde onu vefât etmiş buldu. Vefât haberi Bağdât'ta çabuk duyuldu. Cenâzesini taşımakla şereflenmek için binlerce insan toplandı. Kabrin başında İbn-i Semmâk, "Ey Dâvûd! Kendini, kabir zindanına konmadan önce dünyâda hapsettin. Hesap günü gelmeden önce, sen kendini hesâba çektin. Sen geceleri insanlar uyurken uyumazdın. İnsanlar kaybederken, zarar yaparken, sen kazanırdın. İnsanlar batarken sen selâmette idin. Bugün Allahü teâlânın rahmetine ve Rıdvânına kavuşursun." dedi. O sözünü bitirince, Ebû Bekr-i Nahşebî kalkıp, Allahü teâlâya hamd ve Resûlullah'a selâmdan sonra; "Yâ Rabbî! İnsanlar sâdece bildiklerini söylediler. Allah'ım sen onu rahmetinle bağışla, onu kendi ameline bırakma." diye duâ etti.

Dâvûd-i Tâî'nin vefâtından sonra halîfeleri, Ahmed el-Antâkî, Sa'dûn-ı Mecnûn ve yerine vekîl bıraktığı Mârûf-i Kerhi onun tasavvuftaki yolunu devâm ettirdiler. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermelerine vesîle oldular.

HESAPTAN KURTULUŞ YOKTUR

Bir gün, Halîfe Hârûn Reşîd, Ebû Yûsuf'a; "Beni, Dâvûd'un yanına götür. Onu ziyâret edeceğim. Nasîhat isteyip, duâsını alacağım." dedi. Bunun için kalkıp, Dâvûd'un evine gittiler. İçeri girmek için izin istediler. Fakat içeri girmeye izin alamadılar. Annesine ricâ ettiler. Annesi oğluna; "Evlâdım, müsâde et de içeri girsinler." deyince, o; "Anneciğim, dünyâ ehli ile benim ne işim vardır? Onları görünce, dünyâyı hatırlıyor, âhireti unutuyorum. Bunun için beni mâzur gör." dedi. Annesi tekrar ricâ edince, kırmadı; "Ey benim Allah'ım!"Annenin hakkını gözet, zîrâ onun rızâsı benim rızâmdır." buyurduğun için kapıyı açıyorum." dedi. Halîfe Hârûn Reşîd ile İmâm-ı Ebû Yûsuf içeri girdiler. Dâvûd-i Tâî ile müsâfeha yaptılar. Hârûn Reşîd'in elini tutunca, onun ellerinin nâzik bir el olduğunu belirtti ve; "Ey Halîfe! Bunca zaman ömür ve saltanat sürdün. İnsanlara hükmettin. Sakın zulme meyletme. Zîrâ hesaptan kurtuluş yoktur." buyurdu.

Dâvûd-i Tâî'nin bu tesirli sohbetini dinleyen halîfe kendinden geçip, göz yaşları döktü. Duâsını istedi. Duâdan sonra bir kese altın verdi ve; "Kendi öz malımdandır ve helâldir, alınız." dedi. Halîfenin hediyesini ve ricâsını kabûl etmeyen Dâvûd-i Tâî; "Size mübârek olsun. Bizim böyle şeylere ihtiyâcımız yoktur. Babamdan kalan mal ve mülk satıldığında elime geçen altınlar bize yeter. Rabbim o paralar bittiğinde işimizi bitirip bizi başkalarına muhtaç kılmasın. O kendisine yapılan duâları reddetmez. İzzeti hakkı için kabûl eder." buyurdu.

Hârûn Reşîd ve İmâm-ı Ebû Yûsuf keseyi alıp gittiler. Dâvûd-i Tâî'nin vekilharcına giderek parasının mikdârını sordular. Vekilharcın bildirdiği mikdârı hesab ettiler. Bu ölçüye göre parası hesap edildiğinde şeyhin vefât edeceği günü buldular. Nakledilir ki hesab edilen gün geldiğinde İmâm-ı Ebû Yûsuf; "Gidin bakın bugün Dâvûd-i Tâî vefât etmiştir." buyurdu. Gidip baktıkları zaman vefât ettiğini öğrendiler. İmâm-ı Ebû Yûsuf onun hakkında; "Duâsı makbûldür. Allahü teâlânın indinde yeri seçilmişlerin yanıdır." buyurdu. Biraz sonra haberci, Dâvûd-i Tâî'nin ölüm haberini getirdi.

ASLANDAN KAÇAR GİBİ

Dâvûd-i Tâî dünyâ malına aslâ kıymet vermezdi. Vefâtından önce ziyâret edenler yastığının kerpiç, yiyeceğinin bir çanak suya batırılmış kuru ekmekten ibâret olduğunu görmüşlerdi. Dünyâ hakkında şöyle buyurdu: "Eğer selâmette olayım dersen, dünyâya, haydi sana selâm olsun, diyerek vedâ et. Eğer kerâmet istersen âhirete, sen nazarımda ölü gibisin, diyerek cenâzesini kılmak üzere tekbir al ve Allahü teâlâyı dileyen tasavvuf yolcusunun alâmeti dünyâya rağbet etmemek, dünyâdan zarûret mikdârıyla yetinmek, fazlasını arayıp sormamaktır ve yükün, uzun yola çıkacak birinin ağırlığı kadar olsun. Sakın bundan fazla dünyâlığı kalbinize yerleştirmeyin ve ey insanlar! Dünyâyı isteyenler, nefislerinin isteklerine karşı acelecidir. Dünyâ hesâbıyla bedenlerini yorarlar. Hâlbuki dünyâya rağbet, dünyâ ve âhirette yorgunluktan başka bir şey değildir. Zâhidlik ise dünyâda ve âhirette rahatlıktır. Öyle ise arslandan kaçar gibi dünyâyı isteyen insanlardan kaçmalıdır."

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.
 
Hasret-i Şeyh Fahim Ebul Mahfuz Maruf Aliyy'ül Kerhi Bin Firuzi

Evliyânın büyüklerinden. Adı Ma'rûf bin Fîrûz olup künyesi Ebû Mahfûz'dur. Doğum târihi kesin o-larak bilinmemektedir. 200 (m. 815) senesinde Bağdâd'ta vefât etti. Bağdâd'ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma'rûf-i Kerhî olarak tanınmış, Sofıyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hak teâlâya giden yolun rehberi, çeşit çeşit latifelerle seçilmiş, zamanındaki âşıkların efendisi idi.

İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Kardeşi Îsâ O'nun İslâma gelişini şöyle anlatmaktadır: "Ben ve kardeşim Ma'rûf bir okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan hoca (râhib) çocuklara (Hâşâ) Allahü teâlâ üçtür. Baba, Oğul, Ruh'ül-kudûs derdi. Kardeşim Ma'rûf, Allah birdir birdir diye bağırırdı. Râhib O'nu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu böyle devam etti. Nihayet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı. Ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem O'na olan sevgisinden hergün gözyaşı dökerdi. "Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dine tâbi olacağım" derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma'rûf-ı Kerhî kendi hâlini şöyle anlatmaktadır "Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe'ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Burada da mescide gittim. Orada mübârek, yüzü nûr saçan bir zâtın etrafında bir kısım insanlar halka olmuşlar ve onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı öyle dinliyorlardı ki, sanki başlarının üzerinde kuş vardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: "Kim Allahü teâlâdan tamamen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamamen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O'na koşarsa: Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O'nun muhabbeti hâsıl olur, O'na gelirler. Derdlere ve belâlara sabır eden kimseye de rahmetini ihsan eder." Bu zât Muhammed İbni Semmâk idi. O'nun bu sözleri kalbime çok te'sîr etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, O'na kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabul buyurdu. Bu sırada İbni Semmâk aniden sustu. Sonra insana çok te'sîr eden bir sesle "Bağdâdlı genç nerede?" diye sordu. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni Şeyh İbn-i Semmâk'a götürdüler. İbn-i Semmâk başımı okşadı ve: "Merhaba ey Rabbin'i arayan kişi. Merhaba ey Allah'ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi" dedi. Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen rahibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine "Sen ağlıyor musun?" dedi: "Evet efendim" dedim ve rahibin sözünü hatırladım. Çünkü o rahib hep hakaret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sırada "Rahibin sözü mü?.." diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu. "Evet" dedim. Bana "Allahü teâlâya duâ et. Senin duân müstecâbtir (kabul olur)" buyurdu ve ben de Allahü teâlâya duâ ettim. Daha sonra öğrendim ki, râhib de müslüman olmuş ve sâlih mü'minlerden olmuş. Sonra İbni Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ'ya götürdü. Durumu O'na anlattı ve O'nun elinde müslüman oldum."

Müslüman olan ve ilim tahsil eden Ma'rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra memleketine döndü. Büyük bir sabırla onu bekleyen annesi bağrına bastıktan sonra hangi din üzeresin diye sordu. Ma'rûf, İslâm dîni üzereyim deyince annesi, "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü." diyerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün aile müslüman oldu.

Ma'rûf-ı Kerhî dînin emirlerini gözetmekte, ibâdette, harâm ve şüphelilerden kaçmada çok meşhûr olmuştu, İmâm-ı Ali Rızâ'nın hizmetinde bulunmuş, O'nun çocuklarıyla beraber yaşamış ve ehl-i beytten bilinmiştir. İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) "Ma'ruf, huy ve muhabbet bakımından ehl-i beyttendir. Fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Fârisî'nin ceddimize ilhak edilip ehl-i beytten sayıldığı gibi, O da bize dâhil edilmiştir.

Ma'rûf-ı Kerhî, Dâvûd-i Tâî hazretlerinden feyz almış olup; büyük velilerden Sırrî-yi Sekâti de, Ma'rûf-ı Kerhî'den ders ve feyz alarak yetişti. Hârûn Reşid ile aynı zamanda yaşadı. Muhaddis olup, zamanının meşhûr hadîs âlimlerinden hadîs dinlerdi.

Ma'rûf-ı Kerhî, Bekir bin Huneys, Rabi' bin Sabîh ve bir çok âlimden hadîs öğrendi. Halef bin Hişâm, Zekeriyyâ bin Yahyâ el Mervezî, Yahyâ bin Ebî Tâlib ve bir çok hadîs âlimi de Ma'rûf-ı Kerhî'den hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.

Ma'rûf-ı Kerhî (r.a.) Bağdâd'ın imâmı ve zahidi lakabını aldı. Dinde imâm olup, fıkıh, hadîs, tefsîr ve kelâm ilimlerinde büyük âlimdir. Bütün bu ilimlerde hüccet (senet) idi. İctihad makamına erişmişti.

Abdülazîz bin Mansûr diyor ki: Babamdan işittim: "Biz Ahmed bin Hanbel ile beraber idik. Ma'rûf-ı Kerhî'den bahsedildi. Orada olanlardan ba'zıları O'nun ilmi zayıfdır dediler. Bunun üzerine Ahmed bin Hanbel (r.a.) "Böyle konuşmayın. Siz Ma'rufun kavuşmuş olduğu ilimden bir şeye kavuşabildiniz mi?" diye cevap vererek onları susturmuştu. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Mûîn, Ma'rûf-ı Kerhî'ye müracaat ederler ve bir çok mes'eleleri O'ndan öğrenirlerdi"

Yahyâ bin Muin ve Ahmed bin Hanbel, Ma'rûf-ı Kerhî'nin (r.a.) yanına geldiler. Yahyâ bin Muin, Maruf-; Kerhî'ye: Secde-i Sehv'i sormak istiyordu. Ahmed bin Hanbel Yahyâ'ya "Sus" dedi. Fakat o susmadı ve "Yâ Ebel-Mahfuz, Secde-i Sehv hakkında ne dersin?" diye sordu. Ma'rûf-ı Kerhî, "Kalbin namazdan gâfil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır" deyince. Ahmed bin Hanbel (r.a.) "Bu ne güzel ve ne ma'nâlı bir cevaptır" buyurdu.

Kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Cömertlik ve kerem sahibi olup, sağlığında ve vefâtından sonra da yardım yapan dört büyük velîden biridir. Bunlar Ahmed bin Hanbel, Ma'rûf-ı Kerhî, Bişr-i Hafî ve Mansûr bin Ammâr'dır.

Ma'rûf-ı Kerhî'ye, "Muhabbet nedir?" diye sordular. Cevaben buyurdu ki:

"Muhabbet, öğrenmek ve öğretilmekle elde edilen bir şey değildir. Ancak Allahü teâlânın bir ihsanı ile elde edilir."

Buyurdu ki, "Kulun mâlâya'nî (boş ve fâidesiz) konuşması, Allahü teâlânın onu zelîl ve yalnız bırakmasının alâmetidir."

"Tasavvuf, hakîkatları almak ve halkın elinde olan dünyâ malından ümidini kesmektir, uzaklaşmaktır."

"Evliyânın üç alâmeti vardır: Düşüncesi Hak ola, işliyeceği işi Hak ile işleye, meşguliyeti dâima Hak ile ola."

"Üstün olmak sevdasında olan, ebedî olarak felah bulmaz, kurtulamaz." "Sualsiz ve karşılıksız vermeğe çalış."

"Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse; hayırlı amel kapısını açar, söz kapısını kapar. Kişinin işe yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır. Kötülük murâd ettiğinde bunların aksini yapar."

"Amelsiz Cenneti istemek ve emir olunduğunu yapmadan rahmet ummak, cahillik ve ahmaklıktır."

"Sâlihler için çokluğun, sıddîklar için azlığın önemi yoktur."

"Dilini (başkalarını) kötülemek ve aşağılamaktan koruduğun gibi, medh etmekten de koru."

"İlim sahibi, ilmiyle âmil olduğu takdirde, bütün mü'minlerin kalbi onun olur" (ya'ni bütün mü'minler onu sever)." Ma'rûf-ı Kerhî (r.a.) bir gün namaz kılmak için ikâmet okudu ve sonra Muhammed bin Ebî Tevbe'ye öne geçip namaz kıldırmasını istedi. Kendisi imâm olmadı, müezzinlik yaptı. Muhammed bin Ebî Tevbe imamlık yapmaktan çekindi ve Ma'rûf-ı Kerhî'ye "Eğer bu namazı kıldırırsam başka namaz kıldırmam" dedi. Ma'rûf-ı Kerhî bu sözü beğenmedi ve "Nefsinden konuşuyorsun. Başka bir namaz kıldıracağını düşünmek (başka bir namaz vaktine kadar yaşayacağım diye konuşmak) tûl-i emel (uzun arzu) sahibi olmaktır. Tûl-i emel sahibi olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Çünkü tûl-i emel, hayırlı amel yapmaya mâni olur" buyurdu.

"Dünyâ dört şeyden ibarettir: Mal, söz, uyku ve yemek. Mal; insanı Allahü teâlâya isyan ettirir. Söz, insanı Allahü teâlâdan oyalar. Uyku, insana Allahü teâlâyı unutturur. Yemek ise insanın kalbini katılaştırır" buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî buyurdu ki: Ma'rûf-ı Kerhî'yi şöyle söylerken işittim: "Kim kibirli olur, kendini büyük görürse Allahü teâlâ onu yere vurur, kim Allahü teâlâ ile münâzea ederse (karşı gelirse) Allahü teâlâ ona gazâb eder. Kim Allahü teâlâya hîle yapmaya kalkarsa, O Allahü teâlâya boyun eğer (hilesinden vazgeçer). Kim Allahü teâlâya tevekkül eder O'na sığınır ve güvenirse; Allahü teâlâ onun yardımcısı olur. Kim Allahü teâlâya tevazu' ederse Allahü teâlâ onu yükseltir." Ma'rûf-ı Kerhî'ye "Dünyâ sevgisi kalbden nasıl çıkar?" diye sorulduğu zaman buyurdu ki, "Allahü teâlâya karşı hâlis sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muamele ya'nî Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmak ile" cevâbını verdi. Mertliğin alâmeti üçtür. "Hilafsız tam bir vefâ, istenmeden vermek ve kendisine cömertlik, iyilik yapılmadan başkalarını medh etmek" buyurdu. Bir adam Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerine gelerek "Ey efendim. Benim Allahü teâlâya nasıl kavuşacağımı bana öğretir misin?" dedi. Ma'rûf-ı Kerhî onun elinden tuttu ve padişahın kapısına getirdi. Kapının önünde ayağı kırık duran bir adam buldular. Soru soran zâta o kimseyi gösterip "İşte bunun gibi olursan Allahü teâlâya vâsıl olursun" buyurdu. Bununla, ayağının ikisi de kırık bir köle, efendisinin kapısının önünde nasıl durur hiçbir yere ayrılmazsa; bir kul da Allahü teâlânın kapısında her an bekler. Hiç ayrılmaz ve isyan etmezse, Allahü teâlâya kavuşur demek istedi. Bir kimse gelip kendisinden kalbinin yumuşaması için duâ etmesini istedi ona; "Ey kalbleri yumuşatan Allahım! Ölüm benim kalbimi yumuşatmadan sen benim kalbimi yumuşat" diye duâ et buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî hazretleri "Kavuştuğum bütün ni'metlere Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerinin bereketiyle kavuştum" buyurdu.

Buyurdular ki: "Dişi hayvana bile bakmaktan sakınınız."

"Kim öldükten sonra unutulmak istemezse, güzel (amel) işlesin ve isyan etmesin."

"Allahü teâlâ mü'minlerden bir zümreyi kabirlerinden kanatlı olarak diriltir. Sur üfürüldüğü zaman kabirlerinden uçarlar. Cennet-i a'lâya koşarlar. Onları melekler karşılar ve onlara "Siz kimsiniz?" derler. Onlar "Mü'minlerdeniz, Ümmet-i Muhammeddeniz, Ümmet-i Kur'ândanız" derler. Melekler "Siz Sırâti gördünüz mü?" derler. "Hayır" diye cevap verirler. "Siz Haşrı gördünüz mü?" "Hayır." "Siz Allahü teâlâyı gördünüz mü?" "Biz O'nun nurunu gördük." "Peki siz dünyâda ne amel yapardınız?" "Biz O'na kulluk ettik. O'ndan başka herşeyden yüz çevirdik. Allahü teâlâ bize hesaba çekilecek bir dünyâlık vermedi" derler."

"Kim mü'min kardeşinin bir aybını örterse, Allahü teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır, O'nun elinden tutar ve O melekle beraber Cennete girer."

"Her kim günde üç kere "Allahım Muhammed (s.a.v.) ümmetini islâh et" diye duâ ederse âbidlerden sayılır."

Kendi kendine dövünür, "Ey nefs hâlis ol ki halâs (kurtuluş) bulasın" buyurur ve ağlardı.

Bağdâd ahâlisi ve bütün müslümanlar tarafından devamlı hürmet edilirdi. Kabri, duâların kabul edildiği hastaların şifâ bulduğu bir yerdir. Duâların kabul edildiği herkes tarafından tecrübe edilmiştir. İ-mâm-ı Yâfiî de bunu bildirmektedir.

Ma'rûf-ı Kerhî (r.a.), talebesi Sırrî-yi Sekâtî'ye buyurdu ki: "Eğer Allahü teâlâya duâ eder ve birşey istersen, O'na benim ismimi vesîle et, benim hürmetime iste!"

Muhammed bin Hişâm diyor ki: Ma'rûf-ı Kerhî bana "Sana on cümle öğreteceğim; beşi dünyâ, beşi âhıret içindir. Bunlar ile kim duâ ederse Allahü teâlâ onun duâsını kabul buyurur" dedi. Ben "Yazayım mı?" diye sordum. "Hayır Behr bin Hânis nasıl tekrar tekrar okuyup bana öğrettiyse, sana da tekrar tekrar okuyup öğretirim" dedi. "Dînim için Allah bana kâfidir. Dünyâm için Allahü teâlâ bana kâfidir.

Ehemmiyetli işlerim için Allahü teâlâ kerîmdir ve bana kâfidir. Bana haksızlık etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sahibi olan Allahü teâlâ kâfidir. Bana kötülük etmek isteyenlere, Şedîd olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Ölüm ânında rahîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kabir suâlinde raûf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Hesâb anında kerîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Mîzân ânında latif olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Sırât'ta, kadîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahü teâlâ bana kâfidir. O Arş'ın Rabbidir ve ben O'na tevekkül ederim."

Muhammed bin Mansûr Tûsî haber veriyor. Bağdâd'ta Ma'rûf-ı Kerhî'nin (r.a.) huzuruna gittim. Yüzünde bir yara izi gördüm. "Dün burada iken yüzünüzde bir şey yoktu. Bu nedir bir şey mi oldu?" diye sordum. "Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma, sana yarayanı sor" dedi. "Allah aşkına söyle" dedim. Şöyle anlattı; "Bu gece namaz kılıyordum. Mekke'ye gidip Kâ'be'yi tavaf etmek istedim. Su içmek için zemzem kuyusuna gittim. Ayağım kaydı ve yüzüm oraya çarptı. Bu iz ondandır."

Abdest almak için Dicle'ye gitti. Kur'ân-ı kerîm ve seccadesini namaz kıldığı yerde bıraktı. Bir kadın gelip bunları alıp giderken Ma'rûf arkasından koştu ona yetişti ve yüzünü görmemek için başını eğip "Kur'ân-ı kerîm okuyan çocuğun var mı?" diye sordu. Kadın hayır deyince "Kur'ân-ı kerîmi bana ver seccade senin olsun" buyurdu. Kadın O'nun bu güzel hareketine çok şaşırdı. Her ikisini de oraya bıraktı. Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri "Seccadeyi al sana helâl ettim" buyurdu. Kadın utanarak hemen oradan uzaklaştı gitti. Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri herkese merhamet eder ve herkesin ıslâhı için çalışırdı.

Bir gün, talebeleriyle Dicle kenarındaki bir hurmalıkta oturuyorlardı. Baktılar ki, Dicle'nin yukarısından bir kayık geliyor. Kayıkta bir kaç erkek içki içiyor, nâra atıyorlar. Bu nahoş manzara karşısında talebeleri şöyle söyledi: "Efendim bir duâ edin de, Allahü teâlâ bunları bu nehirde boğsun ve insanlar onların zararlarından kurtulsunlar."

Şöyle buyurdu: "Yâ Rabbi! Şen bu kullarını dünyâda neş'elendirdiğin gibi âhırette de neş'elendir." Talebeleri bu duânın ma'nâ ve sırrını anlamadıklarını söylediler. Bunun üzerine "Benim söylediğimi (Allahü teâlâ) bilir. Bekleyin şimdi sırrı açığa çıkar buyurdu." O topluluk Ma'rûf-ı Kerhî'yi görünce sazlarını kırdılar, şaraplarını döktüler ve titremeye başladılar. Ma'rufun el ve ayaklarına kapanıp tövbe ettiler. Ma'rûf-ı Kerhî, "Gördüğünüz gibi herkesin istediği oldu; ne onlar boğuldu, ne de bir kimse onlardan rahatsız oldu" buyurdular.

İbni Merdeveyh şöyle anlatır: "Biz Ma'rûf-ı Kerhî ile beraber oturduk. Onun yüzünden nûr fışkırdığını gördüm. O nûr her tarafa yayılıyor ve aydınlatıyordu." Kendisine "Yâ Ebâ Mahfuz! Senin suyun üzerinde yürüdüğünü işittim" dedim. Bunun üzerine "Benim asla su üzerinde yürümem diye birşey yoktur. Fakat ben bir tarafa geçmek istediğim zaman, nehrin iki kenarı birleşir ve ben geçerim" buyurdular.

Muhammed bin Muhallid dedi ki: Hasan bin Abdülvehhâb'a Ma'rûf-i Kerhî'nin hayatı okunuyordu. Buyurdu ki: "Ma'rûf-ı Kerhî'nin suyun üzerinde yürüdüğünü söylerler. Eğer bana O'nun havada yürüdüğü söylenilse; onu tasdîk ederim."

Ma'rûf’un (r.a.) bir dayısı şehrin valisi idi. Vali, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma'rûfu gördü. Bir kenarda oturmuş ekmek yiyor, önünde de bir köpek; bir lokma kendi ağzına, bir lokma da köpeğin ağzına koyuyordu. Dayısı, köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi. Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi. eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü? Ma'rûf: "Allahtan utanandan herşey utanır" buyurdu ve dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı.

Bir gün abdesti bozuldu. Hemen oracıkta teyemmüm etti. "İşte Dicle, niçin teyemmüm ettiniz" dediklerinde, "Oraya gidinceye kadar acaba yaşayabilir miyim? ölüverirsem abdestsiz olmıyayım" dedi.

Halîl Sayyâd anlatır: Oğlum Muhammed kaybolmuştu. Annesi ve ben şaşkına dönmüştük. Ma'rûf-i Kerhî'ye geldim ve: "Ey Ebâ Mahfuz, oğlum kayboldu, annesinin aklı başından gitti" dedim. "Ne istiyorsun buyurdu?" "Allaha duâ edin de, çocuğumuzu bize iade etsin" dedim. "Yâ Rabbi, gök senin, yer senin, arasındakiler de senin. Muhammed'i gönder" dedi. Şam kapısına geldim. Oğlumu orada gördüm. "Oğlum Muhammed, geldin mi?" dedim. "Şimdi Enbâr şehrinde idim, birden kendimi burada buldum" dedi.

Âmir bin Abdullah el-Kerhî anlatır: Benim hıristiyan bir komşum vardı. Bir gün bana geldi ve "Ey Ebâ Âmir, benim senin üzerinde komşuluk hakkım vardır. Senden bir ricam var. Beni Allah'ın sevgili bir kuluna bir velîye götürmedin ki, o velî zât Allahü teâlânın bana bir evlât vermesi için duâ etsin" dedi. Bunun üzerine bu hıristiyan komşumu Ma'rûf-ı Kerhî'ye götürdüm. Onun işini ve ricasını anlattım. Ma'rûf-i Kerhî de onu İslâma da'vet etti. Müslüman olmasını istedi. Komşum "Yâ Ma'rûf, benim hidâyetim senin elinde değildir. Ancak Allahü teâlâ hidâyet eder, bir kimseyi doğru yola kavuşturur. Ben senden duâ istemeğe geldim. Müslüman olmağa gelmedim" dedi. Bunun üzerine Ma'rûf-ı Kerhî ellerini kaldırdı "Allahım senden bu kimseye anne ve babasına itâatkâr bir evlât vermeni istiyorum ki, anne ve babası onun elinde müslüman olsun" diye duâ etti. Allahü teâlâ duâsını kabul etti ve bu kimsenin bir oğlu oldu. Bu çocuk zamanındaki çocuklardan ve akranlarından çok akıllı ve çok zekî oldu. Büyüdüğü zaman babası onu bir rahibe götürdü. Ona hıristiyanlığı ve İncil'i öğretmesini istedi. Rahib onu önüne oturttu. Kendisine bir yazı tahtası verdi ve benim okuduğumu, söylediğim şeyleri söyle dedi. Bu çocuk "Hayır söylemem, dilim teslisi söylemeye (Allah üçtür demeye) kapalıdır. Kalbim ise Allahü teâlânın sevgisiyle meşguldür" dedi. Rahib "Ey oğlum ben sana bunu sormadım" dedi. Çocuk "Peki neyi sordun?" dedi. Rahib "Ben sana, benden sorup öğrenmek ve anlamak istediğin şeyi sordum" dedi.

Bunun üzerine çocuk "Aklımın kabul edeceği, zihnimin ve kalbimin idrak edeceği şeyi bana öğret" dedi. Rahib "Ey oğlum (elif) de" diyerek alfabenin ilk harfini söyledi. Çocuk şiirle şöyle dedi: "(Lafza-i celâlin başındaki) vasıl elifi her kalbi, ezelî ve ebedî sıfatlar sahibi olan sevgiliye (Allahü teâlâya) vasletti, kavuşturdu. Hoca "Oğlum BE de" diye söyledi. Çocuk yine şiirle! "BE, Allahü teâlânın BEKA (sonu olmamak) sıfatının harfidir" dedi. Hoca SÂ, CiM, HA ve bütün harfleri söyledi. Çocuk da hepsine manzum ve o harflerle ilgili Allahü teâlânın sıfatlarını anlatan şiirlerle cevap verdi. Bu cevapları duyunca rahib şaşırıp kaldı. Kalbinde bir ürperti duydu ve kendisini bir titreme aldı. İslâm dîninin dışındaki bütün dinlerin bâtıl olduğunu anladı. Rahibteki bu değişikliği görünce genç:

Ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten birAllaha yemîn ederim ki,
O'nun kapısından başka bir kapıya giden, mutlak zarar etmiştir.
Allah'ın rızâsından başka bir şeyi maksûd edinenler yolunu şaşırmıştır.
Hakîki maksad Allahü teâlânın rızâsıdır. Ondan başkasına gidenlere yazıklar olsun.
Affeden, ihsan eden Allahü teâlâ, O'ndan başkasından ne zarar gelir ne fayda.
Hâlık-ı âlem Allahım ne a'lâdır, ne âlâ kul isyan eder de, yine örter o aliyy-ül-a'lâ.
Âlemde kendisinden başka rab olmayan Allah, noksanlıktan münezzeh.
Sever kendisinin emirlerine nehiylerine uyanları ol münezzeh.
Beyitlerini söyledi. Rahib işittiği sözler karşısında aklı başından gitti. Bu çocuğun kendinden konuşmadığını ve buna bu hikmetli sözleri söyletenin Allahü teâlâ olduğunu anladı, işte tam bu sırada içinden gelerek "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh" diyerek îmân etti. Sonra çocuğun elinden tutarak babasına getirdi. Babası oğlunun rahible beraber geldiğini görünce, ona doğru yöneldiler. Rahibe bakınca yüzünde bir nûr parladığını gördü. Rahibe "Oğlumun zekâsını nasıl buldun?" diye sordu. Rahib, "Onun sözlerine kulak ver" dedi. Sonra söylediklerini babasına anlattı. Babası, "Muhtaçlara yardım eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bunlar ondan değildir. Bunlar Ma'rûf-i Kerhî'nin duâsı bereketiyledir. O'nun kerâmetidir" dedi. Sonra "Ey oğlum, senin vasıtanla bizi Cehennemden kurtaran Allahü teâlâya hamd ederim. Muhakkak ki biz çok kötü bir halde idik, imânsız idik" dedi ve Kelime-i şehâdet getirip, îmân etti. Daha sonra bütün ailesi de müslüman oldu. Evlerindeki haç işaretlerini kırdılar. Allahü teâlâ, Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri vasıtasıyla bunlara hidâyet nasîb etti ve Cehennem ateşinden kurtardı.

Sırrî-yi Sekâtî (r.a.) anlatır: "Ma'rûf-ı Kerhî'yi rü'yâmda gördüm. Arşın altında durmuş, gözü açık halde kalmış, hayran, hareketsiz, kendinden geçmiş bir halde idi. Allahü teâlâ, meleklere, bu kimdir? buyurdu. Yâ Rabbî, sen daha iyi bilirsin dediler. Allahü teâlâ: "Bu Ma'rûfdur. Benim muhabbetimden mest ve hayran olmuştur. Beni görmeyince, kendine gelmez" buyurdu."

Ma'rûf-ı Kerhî, Ramazan ayından başka bir ayda, nafile oruç tutarken Bağdâd çarşısından geçiyordu, ikindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, (Benim suyumdan içene Allahü teâlâ rahmet etsin) diye bağırıyordu. Hz. Ma'rûf, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: "Efendim siz oruçlu değil miydiniz?" "Evet oruçlu idim. Fakat bu su dağıtıcısının duâsı üzerine nafile orucu bozdum."

Ma'rûf-ı Kerhî vefât edince, kendisini rü'yâda gördüler, dediler ki: "Allahü teâlâ, sana ne muamele eyledi?" "O su dağıtıcısının duâsı ile daha fazla ihsana kavuştum" dedi.

Sırrî-yi Sekâtî (r.a.) anlatıyor: Bir bayram günü hazret-i Ma'rûf’u hurma toplarken gördüm ve sordum, "Bunları ne yapacaksın." "Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncukları olup kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ağlamayıp oynaması için O'na oyuncak satın alacağım" dedi. Bunun üzerine "Bu işi bana bırak" deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nûr geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu."

Ma'rûf-ı Kerhî (r.a.) hastalanıp yatağa düştüğü zaman Sırrî-yi Sekâtî hazretleri vassiyetini sordu. "Vefât ettiğimde şu gömleğimi sadaka olarak ver. Çünkü dünyâya geldiğim gibi gitmek isterim" buyurdular.

Ma'rûf-ı Kerhî (r.a.) herkese hüsn-i muamelede bulunduğundan vefât ettikten sonra hıristiyanlar ve yahûdîler O'nun kendilerinden olduğunu iddia ettiler. Müslümanlar ise "O bizdendir" dediler. Bu iddialar olurken hizmetçilerinden biri gelip: "Efendimizin bize şöyle bir vasiyyeti var."

"Benim cenâzemi yerden kim kaldırırsa ben o zümredenim" buyurdu diye haber verdiler. Hıristiyan ve yahûdîler geldiler. Mübârek cenâzesini yerden kaldıramadılar. Müslümanlar cenâzesini kaldırdılar ve oraya defn ettiler.

Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri, ne Cennet arzusundan, ne de Cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O yalnız Allahü teâlâya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibâdet etti. Allahü teâlâ da O'nu en yüksek makamlara yükseltti ve aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak teâlânın hem de halkın sevgilisi oldu.

Ma'rûf-ı Kerhî (r.a.), Enes bin Mâlik ve İbni Ömer'den (r.a.) şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti: Peygamber efendimize (s.a.v.) Eshâb-ı kirâmdan birisi geldi: "Yâ Resûlallah beni Cennete götürecek ameli göster" diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): "Gazablanma, kızma" buyurdu. O zât "Bunu yapamazsam yâ Resûlallah" diye sorunca; Peygamberimiz, "Her gün ikindi namazından sonra yetmiş kerre istiğfâr et. Allahü teâlâ senin yetmiş senelik günahını affeder." buyurdu. O zât "Yâ Resûlallah yetmiş senelik günah işlememişsem" diye sorunca; Peygamberimiz (s.a.v.), "O zaman annenin yetmiş yıllık günahı affolur" buyurdu. O zât "Peki annem ölmüş ve de yetmiş yıllık günah işlememişse ne olur" diye sorunca Peygamberimiz (s.a.v.),"Akrabalarının yetmiş yıllık günahı affolur" buyurdu.

Yine Ma'rûf-ı Kerhî (r.a.), Enes bin Mâlik'den (r.a.) rivâyetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim müslüman kardeşinin bir ihtiyâcını giderirse; (nafile, bir) hac ve umre yapmış gibi sevâb kazanır."

Amr bin Dinar ve İbni Abbâs (r.a.) rivâyetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim uyurken "Allahım bizi mekrinden (aldatmandan, azablarını ni'met şeklinde göstermekten) emin kıl. Bize zikrini unutturma ve bizi gâfiller zümresinden eyleme. Allahım bizi en sevdiğin zamanlarda (seher vakitlerinde) bizim seni hatırlamamızı nasîb eyle ki o vakitler de sen, sana ibâdet eden, seni zikreden kullarından râzı olursun. O vakitte senden bir şey isteyip sonra ihsanına kavuşmayı, duâ edip kabulünü nasîb eyle, mağfiret dileyip affımızı nasîb eyle" diye duâ ettiğin zaman Allahü teâlâ o sevdiği saatte(seher vaktinde) bir melek yaratır. O melek o kimseyi seher vaktinde uyandırır. Eğer uyanmazsa bu melek göğe çıkar. Allahü teâlâ başka bir melek gönderir. Onu uyandırır. Eğer uyanmazsa bu iki melek o vakti ihya ederler. Eğer uyanır ve duâ ederse duâsı kabul olunur. Eğer uyandıktan sonra kalkıp ibâdet etmezse, Allahü teâlâ o meleklerin sevabını ona verir."

Ma'rûf-ı Kerhî, Abdullah bin Mûsî, Abdül a'lâ, Yahyâ bin Ebî Kesir, Urve, Hz. Âişe'den Resûlullahın şöyle buyurduğunu rivâyet etti: "Din, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmekten (Hubb-u Fillâh ve Buğd-u Fillâh) ibarettir."

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.


 
Hasret-i Şeyh Kerim ebu'l Hasan Sırrı es Sakati

Evliyânın büyüklerinden ve meşhûrlarından. İsmi, Sırrî bin Muglis es-Sekatî olup, künyesi, Ebü'l-Hasen'dir. Bağdâd'da doğdu. 251 (m. 865)'de Ramazân-ı şerîf ayında orada vefât etti. Şûnizî kabristanına defn edildi. Ma'rûf-i Kerhî hazretlerinden feyz aldı. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin dayısı ve hocasıdır. Tasavvufta, vera' ve takvada asrının bir tanesi idi. Hâris-i Muhâsebî ve Bişr-i Hafî'nin akranıdır.

Sırrî-yi Sekatî; Hüşeym bin Beşîr, Ebû Bekir bin İyâş, Ali bin Garâb, Yahyâ bin Yemân, Yezîd bin Hârûn ve birçok âlimden ilim öğrenmiş ve hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ebû Abdurrahmân Sülemî, Tabakât-üs-sûfiyye kitabında diyor ki: "Üçüncü asırda yaşamış olan evliyâların hemen hepsi, Sırrî-yi Sekatî'den feyz almıştır."

Zühd ve edebte pek çok harikulade hâl ve hareketleri, tasavvufa dâir sözleri meşhûrdur. Bir yere gittiğinde, yolda olan şeyler ve havada uçan kuşlar, açık bir lisân ile kendisine selâm verirlerdi. Kırk defa yürüyerek hacca gidip geldi. Üzüntü ve dert deryası, hilm ve sebat dağı, mürüvvet ve şefkat hazînesiydi.

Ticâret yapardı. Bağdâd'da bir dükkânı vardı. Ticârette yüzde beşten fazla bir kâr almazdı. Bir defasında altmış altına badem aldı. Badem birden pahalılaştı. Dellâl, bademleri doksan altına satmak istedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri, "Ben âdetimi bozmam, ancak 63 altına satarım" dedi. Dellâl ise bunu kabul etmeyip malları satmadı.

Büyüklerin yoluna girmesini şöyle anlatır: "Bir gün Habîb-i Râî dükkânıma uğradı. Fakîrlere vermesi için ona birşeyler verdim. Bana, "Allahü teâlâ mükâfatını versin" diye duâ etti. Ertesi gün hocam Ma'rûf-i Kerhî hazretlerini, hurma çekirdeği toplarken gördüm. Ona; "Bunları ne yapacaksın?" diye sordum. Bana: "Şu çocuğu ağlar vaziyette gördüm ve niçin ağlıyorsun? diye sordum. O zaman çocuk, "Ben yetimim. Annem babam yok. Bütün arkadaşlarımın güzel elbiseleri var. Fakat benim ne elbisem var, ne de oyuncağım" dedi. Ben de şimdi bunları toplayıp, satacağım ve onun ihtiyâcını alacağım" dedi. Bunun üzerine ben de Ma'rûf-i Kerhî'den izin isteyip, çocuğa bir takım elbise ve oyuncak aldım. Yetim çocuk çok sevindi. Ma'rûf-i Kerhî hazretleri bu durumu görünce buyurdu ki: "Senin bu çocuğu sevindirdiğin gibi, Allahü teâlâ da seni sevindirsin. Dünyâ sevgisini kalbinden çıkarsın. Seni bu meşguliyetten kurtarsın." İşte bu duâlar sebebi ile kurtuldum."

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri anlatır: "Sırrî-yi Sekatî hazretlerinden ziyâde ibâdet ehli kimse görmedim. Dâima edebli bir hâlde otururdu. Allahü teâlâdan hiçbir zaman gâfil olmadı. Yetmiş yıl, hiç kimse onun ayaklarını uzatıp yattığını, edebe uymayan bir hareketini görmedi. Gece gündüz Allahü teâlânın huzurunda olduğunu düşünür ve her zaman edebli bir şekilde otururdu. Ancak ölüm hastalığında yatağa uzanabildi."

Kendisi anlatır: "Birgün bir hatâ işledim! O hatânın ateşi otuz yıldır içimde durmakta, hatırladıkça kalbim cayır cayır yanmaktadır.

Birgün Bağdâd şehrinde, dükkânımın bulunduğu semtte yangın çıktı. Bütün dükkânlar yandığı hâlde yalnız benim dükkânım yanmamıştı. Dükkânımın yanmadığı haberi gelince, "Elhamdülillah" diye Allahü teâlâya şükrettim. Hemen akabinde, başkalarının zarar ve ziyânını düşünmediğimi hatırlayıp, çok tövbe ve istiğfâr ettim. Keffâret olarak dükkânımdaki bütün mallarımı fakîrlere dağıttım. Fakat otuz yıldır, kalbimden bunun acısını silemedim.."

Bir gün Lübnan'dan biri gelip dedi ki: "Falan zâtın size selâmı var." Sırrî-yi Sekatî hazretleri buyurdu ki: "O kişiye bizden selâm söyle, insanlardan uzaklaşıp dağ başında oturması, yalnız ibâdetle meşgul olması uygun değildir. Hak âşığı dediğin, çarşıda, pazarda alışverişle de meşgul olur ve bu esnada bir an olsun Allahü teâlâdan gâfil olmaz, insanlara hizmet etmesi de ibâdettir. Kişinin zarurî ihtiyaçlarını karşılaması tevekkülüne mâni değildir."

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri anlatır: "Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin ömürlerinin son günlerinde ziyâretine gitmiştim. Yakınımda bir yelpaze vardı. Onu elime alıp, mübârek yüzlerine sallamaya başladım. Gözünü açtı. Elimde yelpazeyi görünce: "Ey Cüneyd, yelpazeyi elinden bırak! Sallama! Çünkü ateş, yellenince daha çabuk ve çok yanar" dedi. Kendilerine "Bir emriniz var mı?" diye sordum. Buyurdu ki: "Dâima Allahü teâlâyı hatırla! Bundan gâfil olma' Âhıreti unutturacak kadar dünyâ işlerine dalma!"

Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin kızkardeşi, birgün ziyârete gelip, "Eğer müsâade buyurursanız evinizi süpüreyim" dedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri müsâade etmedi. Başka bir gün yine ziyâretine geldiğinde, bir kocakarının Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin evini süpürdüğünü gördü. Bunun üzerine, "Ey birâderim, ben senin hemşiren iken haneni süpürmeme müsâade etmedin. Şimdi ise süpürmek için ihtiyar bir kadın getirmişsin" dedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri, hemşiresinin bu sözü üzerine tebessüm ederek buyurdu ki: "Ey Hemşirem, o gördüğün acuze kadın dünyâdır. Allahü teâlâ, dînine hizmet edene, dünyâyı hizmetçi eyler."

Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) şöyle anlatıyor: "Birgün dayım Sırrî-yi Sekatî'ye (r.a.) gittim. Ağlıyordu. Sebebini sordum. "Bu gece, ibriğe su koyup biraz bekleteyim de soğusun diye aklıma geldi, öyle yaptım. Gece rü'yâmda bir huri gördüm. "Sen kimsin?" dedim. "Suyu soğutmak için ibriği bekletmiyenin" dedi ve ibriğimi alıp yere çaldı. İşte parçaları" diyerek yerdeki dağılmış ibriğin parçalarını gösterdi." Yine Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) şöyle anlatıyor: "Dört dirhemim vardı. Sırrî-yi Sekatî'nin (r.a.) yanına gidip, "Bunları size getirdim efendim" dedim. Bana "Oğlum! Sana müjdeler olsun. Sen kurtulmuşlardansın. Dört dirheme ihtiyâcım vardı. Kurtulmuş olanlardan birinin eli ile, ihtiyâcım olan parayı bana göndermesi için Allahü teâlâya duâ etmiştim. Sen getirdin" buyurdu."

Sahillerden bir zât şöyle anlatıyor: "Bir defa Sırrî-yi Sekatî'yi (r.a.) ziyâret etmek için evine gidip, kapısını çaldım. İçeriden "Kim o?" dedi. "Âşığın birisi" dedim. "Eğer âşık olsaydın, hep Allahü teâlâ ile meşgul olur, bana gelmezdin" buyurdu ve "Yâ Rabbî! Bu kimseyi hep kendin ile meşgul eyle ki, başkaları ile meşgul olmasın" diye duâ etti. Bu anda bende çok değişiklikler hâsıl oldu. Duâsı kabul olmuştu."

Sırrî-yi Sekatî (r.a.), bir gün va'z veriyordu. Sultânın adamlarından birisi, merasim ile oradan geçerken, (Şuraya bir uğrayalım) deyip, içeri girdi. O sırada Sırrî-yi Sekatî (r.a.), "Mahlûkât içerisinde en âciz ve zayıf olan mahlûk, insandır. Bununla beraber, bu kadar mahlûk arasında, Allahü teâlânın emirlerine insan kadar isyan edip yüz çeviren mahlûk da yoktur. Eğer insan iyi olursa, melekler ona gıpta eder imrenirler. Eğer insan kötü olursa, şeytanın dahi kendisinden nefret ettiği, kendisinden kaçtığı, şerli bir kimse olur. Ne kadar hayret edilir ki, bu kadar zayıf ve âciz olan insanoğlu, kendisine her ni'meti veren, her an varlıkta durduran, yaşatan, kudret ve azamet sâhibi olan Allahü teâlâya karşı gelmekte ve isyân etmektedir..." diye anlatıyordu. Sultânın yakınlarından olna bu kişi, bu hikmet dolu sözlerni te'sîri ile, ağlaya ağlaya kendinden geçi. Bir zaman sonra kalkıp evine gitti. Hiç konuşmuyor, bir şey yiyip içmiyor, hep ağlıyordu. Sabah olunca, yürüyerek, Sırrî'nin (r.a.) sohbet ettiği yere gelip, anlatılanları dikkatle dinledi. Üçüncü gün yine geldi. Sohbet bittikten sonra, "Efendim! Sizin söyledikleriniz bana çok te'sir etti. Kabûl ederseniz, sizin talebelerinizden olmayı arzu ediyorum." dedi. Kabûl edildi. Ahmed ismindeki bu talebe, az zamanda çok yüksek derecelere kavuştu. Birgün hocası Sırrî-yi Sekatî'nin huzûruna çıkıp, "Ey şefkatli ve merhametli efendim! Beni günah karanlıklarında kurtarıp, huzûr ve saâdete kavuşturdunuz. Bunun için Allahü teâlâ size bol bol mükâfatlar ve hayırlı karşılıklar ihsân buyursun." dedi. Kısa zaman sonra Hz. Sırrî-yi Sekatî'ye biri gelip, "Efendim, beni talebeniz ahmed gönderdi. Rahatsız olduğunu size bildirmemi söyledi." dedi. Sırrî-yi Sekatî (r.a.) gelen kimse ile beraber talebesi Ahmed'in bulunduğu yere gittiler. Şehrin duşında, sahrada çukur bir yerde yattığını ve ölmek üzere olduğunu gördüler. Hz. Sırrî, bu sâdık talebesinin başını kaldırıp dizine koydu. Yüzünün tozlarını sildi. Ahmed gözünü açıp hocasını görünce çok sevindi.

Huzûr içerisinde ruhunu teslim etti. Gasl ve defin hizmetlerini yerine getirmek için şehre geri geliyorlardı ki, şehir halkının kendilerinden tarafa gelmekte olduklarını gördüler. Hayret edip nereye gittiklerini sordular. Onlar, "Biz şehirde (Her kim, Allahü teâlânın velî kullarından birinin cenâzesinde bulunmak isterse, Şûniziye kabristanına gitsin) diye bir ses duyduk. Onun için yola çıktık" dediler. Yıkayıp kefenledikten sonra Şûniziye kabristanına defn ettiler.

Cüneyd-i Bağdâdî şöyle anlatır: "Hocam Sırrî-yi Sekatî, bana bir şey öğretmek istediği zaman suâl sorardı. Birgün bana, "Ey Cüneyd! Şükür ne demektir?" diye suâl etti. Ben de cevap olarak: "Ni'metimi destek yaparak Allahü teâlâya âsi olmamaktır." deyince, "Bu hikmet sana nereden geliyor?" diey tekrar suâl etti. Ben de, "Senin meclisinde bulunmaktan" dedim.

Şöyle anlatılır: Birgün Sırrî-yi Sekatî'ye, sabrın ne olduğu soruldu. O da sabır konusunu anlatmaya başladı. İğnesini defalarca kendisine soktuğu hâlde, Sırrî-yi Sekatî hiçbirşey yokmuş gibi, sâkin sâkin konuşmasına devam etti. Neden akrebi fırlatıp atmıyorsunuz? Diye soranlara, Sırrî-yi Sekatî şöyle cevap verdi: "Sabır konusunda konuşurken, sabretmemek husûsunda Hak teâlâdan hayâ ederim."

Cüneyd-i Bağdâdî şöyla anlatır: "Birgün Sırrî-yi Sekatî'nin yanına gittim. Bana şunu anlattı: Hergün yanıma küçük bir kuş gelirdi. Elimdeki ekmek kırıntılarını yerdi. Bir kere bu kuş bana doğru geldi. Fakat, elime konup ekmek kırıntılarını yemedi. Ben kendi kendime "Ne hatâ işledim?" diye düşündüm. Daha önce ekmekle beraber bir sebze yemiştim. Bunu hatırladım ve "Bir daha şüpheli şeyler yemiyceğim" diyerek tövbe ettim. Bunun üzerine kuş elime kondu ve elimdeki ekmek kırıntılarını yedi."

Şöyle anlatılır: Sırrî-yi Sekatî, bir bayram günü meşhûr bir zâtla karşılaşmış ve ona güler yüzlü olmayarak selâm vermişti. "Neden böyle yaptın?" diye ona sorduklarında Sırrî-yi Sekatî, "Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfte: "İki mü'min karşılaştıkları zaman, yüz rahmet aralarında taksim edilir. Bunlardan doksan rahmet, daha güler yüzlü olana verilir" buyurmuştur. İstedim ki, o benden daha çok sevap alsın" diye cevap verdi.

Cüneyd-i Bağdâdî yine şöyle anlatır: "Birgün Sırrî-yi Sekatî'nin yanına gittim. Onu üzgün olarak gördüm. "Neden böyle üzgünsünüz?" diye sordum. Sırrî-yi Sekatî, "Yanıma bir delikanlı geldi. Benden tövbenin ne olduğunu izah etmemi istedi. Ben de, "Günahını unutma" diye cevap verdim. O genç ona itiraz ederek; "Hayır! Belki tövbe, günahını unutmak ve bir daha yapmamaktır" dedi. Ben de buna üzüldüm" deyince, ben de, "Benim kanâatim de, gencin kanâati gibidir" dedem. Bunun üzerine Sırrî-yi Sekatî sebebini sordu. Ben de "Allahü teâlâ bana, işlediğim günahıma tövbe etmemi nasîb ettiği zaman, tövbe hâlinde günahı hatırlamak günah olmaz mı?" dedim. Bunun üzerine Sırrî-yi Sekatî sükût etti.

Kendisi anlatır: "Yaya olarak Rum diyârına gazâ için gitmiştim. İstirahat ederken, yorgunluktan sırt üstü yatmış, ayağımı duvara dayamıştım. O esnâda bir ses duydum. Bu ses bana; "Yâ Sırrî! Köle, efendisinin yanında böyle yatarmı?" dedi. Bundan sonra, bir daha ayağımı hiçbir şekilde uzatarak yatmadım."

Cüneyd-i Bağdâdî şöyle anlatır: Sırrî-yi Sekatî hasta iken, üç günde bir ziyâretine giderdim. Bir defasında yanına girdim, uyuyordu. Baş ucunda ağlamaya başladım. Göz yaşlarım yanağına düştü. Gözlerini açtı ve bana bakınca, "Bana nasîhat et!" dedim. O zaman buyurdu ki: "Kötü kimselerle sohbet etme. İyi kimselerle beraber bulunarak, Allahü teâlâya ibâdet et."

Başka birgün ziyârete gittiğimde, Sırrî-yi Sekatî'ye "Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordum. O bunun üzerine, "Hâlimden tabibime nasıl şikâyet edebilirim ki, bana bunu veren O'dur" buyurdu.

Ebü'l-Abbâs bin Mesrûk şöyle anlatır: "Sırrî-yi Sekatî'yi hastalığında ziyârete gittik. Yanında uzun süre oturduk. Halbuki karnında bir sancı vardı. Sonra Sırrî-yi Sekatî'ye yanından ayrılırken, "Bize duâ edin" dedik. Ellerini kaldırdı ve şöyle duâ etti: "Yâ Rabbî! Bunlara hasta ziyâretinin nasıl olacağını öğret."

Sırrî-yi Sekatî; Hişâm bin Urve'den şöyle rivâyet ediyor: "Resûlullahın (s.a.v.), hastalığı şiddetlenip, cemâate gidecek tâkat bulamayınca; "Ebû Bekir'e söyleyin namazı kıldırsın" buyurdu. Hz. Ebû Bekir üç gün cemâate namaz kıldırdı. Peygamberimiz (s.a.v.), vefât ettiği günün sabah namazı vaktinde mescide açılan odanın kapısındaki perdeyi kaldırdı. Hz. Ebû Bekir cemâate sabah namazını kıldırmak içni imâmete geçmiş idi. Eshâbına bakıp, onların namazda saf tutup durduklarını görünce sevinerek tebessüm etti. Sonra mescide girdi. Resûlullahın (s.a.v.) teşrifini fark eden Hz. Ebû bekir, mihrâbdan çekilmek üzere iken, Resûlullah eliye yerinde durmasını işaret edip, oturduğu yerde Hz. Ebû Bekir'e uyarak sabah namazını kıldı."

Sırrî-yi Sekatî; Eshâb-ı kirâmdan Hâzım bin Harmele'den şöyle rivâyet ediyor: "Birgün yolda Resûlullah beni gördü ve buyurdu ki: "Ey Hâzım! Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh sözünü çok söyle. Zîrâ o Cennet hazînelerindendir."

"Allahü teâlâyı görmekten mahrûm kalmak, en şiddetli Cehennem ateşinden daha çok azâb verir."

"Cehennemlik olanlar, Cehennemde iken, Allahü teâlâyı görmekle şereflenebilselerdi, hiçbir zaman Cenneti hatırlarından geçirmezlerdi. Çünkü, ismi azîz olan Hak teâlâyı seyretmek, rûha o kadar çok neş'e verir ki, bu neş'e ona, bedeninin çektiği azâbı unutturur. Bu azâb ile meşgûl olmak hatırına bile gelmez. Cennette ise, Allahü teâlâyı temâşâdan daha mükemmel bir ni'met mevcud değildir. Cennetteki ni'metlerin hepsi yüz misli arttırılsa, fakat Cennette olan kimselerle Allahü teâlâ arasında bir perde bulunsa, yine de cânı gönülden feryâd ve figân ederlerdi."

"En kuvvetli, kudretli insan, kendi nefsini yenendir." "Kendi nefsini terbiye edemiyen, kendi nefsine yenilendir."

"Yarın kıyâmette herkesi, peygamberi ile çağırırlar. Ey Mûsâ aleyhisselâmın ümmeti, ey Îsâ alehisselâmın ümmeti, ey Muhammed aleyhisselâmın ümmeti derler. Ancak Allahü teâlânın sevgili kullarına; "Ey Allahın evliyâ kulları, Allahü teâlânın katına geliniz" denir. Bunun üzerine onların gönülleri, sevinçten yerinden çıkacakmış gibi olur."

"Gerçekten Allahü teâlâdan korkan, hâlinin ne olacağnı ve nereye varacağını bilinceye kadar yemesini ve içmesini terk eden ve uykuyu bırakan kimsedir."

"Sâlih bir kul olmak isteyip de, yarın yaparım diyerek günlerini geçiren kimse aldanmıştır."

"Günahlara ağlamak, ayıpları ıslah etmek, Allahü teâlâya ibâdet etmek nefsinin arzu ve isteklerine boyun eğmemek, korkan kalp, mü'min için ne güzeldir."

"Bir adam, içinde Allahü teâlânın yarattığı her türlü ağacın bulunduğu ve ağaçların üzerinde yaratılan her cins kuşun bulunduğu bir bahçeye girse ve bu bahçedeki kuşlar ona "Ey Allahın velîsi sana selâm olsun" deseler. Nefs de bundan sükûnet bulur ve gururlanırsa, bu kimse nefsinin elinde esîr olur."

"Kul; nâfileleri yaparken farzları yapmayı unutursa ve bedeni ile ibâdet ederken, kalbi allahü teâlâdan gâfil olursa, Hak teâladan esir olur."

"Ba'zı Peygamberler kavimlerine şöyle derler: Hayâsızların çokluğundan hayâ etmez misiniz?"

"Farzları yapmak harâmlardan kaçmak, gafleti terk etmek, Allahü teâlânın kendilerini çok sevdiği, evliyâsının ahlâkındandır."

"Dil, kalbin tercümanı, yüz kalbin aynasıdır. Kalbde gizli olan, yüzde meydana çıkar."

"Bir kimsenin ahmak olduğuna alâmet, kendi ayıbını bırakıp, başkasının ayıbıyla meşgul olmasıdır."

"İyi huy, başkalarını incitmemek ve onlardan gelen sıkıntılara katlanmaktır.

"Şu üç şey Allahü teâlâyı çok üzer: Vakti boşa geçirmek, insanlarla alay etmek ve gıybet etmek."

"Kulun amellerini boşa çıkaran, kalbleri bozan, kulu en sür'atli helake götüren, devamlı hüzne boğan, cezayı çabuklaştıran, riyayı sevdiren, ucba (amellerini beğenip güzel görmek) götüren, baş olmak hevesine kaptıran şey, insanın nefsini tanımaması, kendi ayıblarını bırakıp, başkalarının ayıblarını görmesidir."

"Gençler! Gençliğinizin kıymetini biliniz. Güç kuvvet elde iken, çok ibâdet ediniz. Bizlerden (yaşlılardan) ibret alınız da, zaîf ve güçsüz duruma düşmeden evvel, çok ibâdet yapınız." (O, bu sözü söylerken, gençlerden çok ibâdet ediyordu.)

"İhtiyaç kadar yemek, ihtiyaç kadar su, ihtiyaç kadar elbise, ihtiyâca yetecek kadar bir ev ve doğru ilim sahibi olmaktan başka, dünyâda herşey boş ve fâidesizdir."

"Edeb, güzel kalblilik ve akıllılık alâmetidir."

"Bir kimse bir ni'mete kavuşur da bunun şükrünü yapmazsa, o ni'met elinden gider de, o kimsenin haberi bile olmaz."

"Bir kimse âmirine itâat ederse, emrindekiler de kendisine itâat eder."

"Sünnete uygun olarak yapılan az bir ibâdetin sevabı, bid'at işlenerek yapılan çok amelden kat kat daha fazladır."

"Mürüvvet, insanın kendi nefsini, her türlü, kirden ve insanların ayıb saydıkları şeyleri yapmaktan korumak ve bütün işlerinde insanlara karşı şefkatli, merhametli ve insaflı davranmaktır."

"Çok istiğfâr etmek, alçak gönüllü olmak ve çok sadaka vermek: Allahü teâlânın kendilerini çok sevdiği, evliyâsının ahlakından olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşturur."

"Kul dört şeyle yükselir. Bunlar ilim, edeb, emânet ve iffettir."

"Sırrî-yi Sekatî hazretlerinde, Allah korkusu, kendini küçük ve aşağı görme hâli o derece fazla idi ki, "Bağdâd'da ölmek istemem. Çünkü bu insanlar, benim hakkımda iyi zan sahibleridirler. Korkarım ki, toprak beni kabul etmez de, herkese rezîl olmuş olurum."

"Kabahatlerimden dolayı yüzümün kararacağından korkarak, hergün bir kaç defa aynaya bakarım" ve "Keşke bütün insanların kalblerindeta sıkıntı ve üzüntüler bende olsa ve insanlar hep rahat olsalar" buyururlardı.

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.
 
Merhaba, buradaki bilgilerin kaynağı nedir? Kaynak olarak kullanmadıysanız Diyanet İslam Ansiklopedisi, MEB İslam Ansiklopedisi bu konu hakkında iyi kaynaklar olurlar. Emekleriniz için teşekkürler.
 
Hasret-i Şeyh Seyyidü't Taife-i Suffiyye Ebu-l Kasım Cüneyd bin Muhammed el Bağdadi

Evliyânın büyüklerinden. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olup, Seyyid-üt-tâife denmekle meşhûrdur. Künyesi, Ebü'l-Kâsım'dır. Cüneyd bin Muhammed 207 (m. 822)'de Nehâvend'de doğdu. Bağdâd'da büyüdü ve 298 (m. 911)'de 91 yaşında orada vefât etti. Kabr-i şerîfi, hocası ve dayısı Sırrî-yi Sekatî'nin kabri yanındadır. Süfyân-ı Sevrî'nin derslerinde yetişti. Tasavvufu, dayısı Sırrî-yi Sekâtî'den öğrendi. Asrının, kutbu idi. Binlerce velî yetiştirdi. Otuz defa yaya olarak hacca gitti. Kerâmetleri, nasîhatleri, hikmetli sözleri ve ihlâslı amelleri ile meşhûr oldu. Zahirî ilimleri, İmâm-ı Şâfiî'nin talebelerinden Ebû Sevr'den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsebî, Muhammed Kassâb ve başka zâtlarla da sohbet etti.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazda ilk tekbîri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâima Allahü teâlâyı hatırlardı. Hergün 400 rek'at namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgul oldu.

Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) yedi yaşında iken, mektebten gelince babasını ağlıyor görüp, sebebini sordu. "Zekât olarak dayın Sırrî-yi Sekatî'ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının, beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum" dedi. Cüneyd (r.a.) "Babacığım, parayı ver ben götüreyim" deyip dayısının evine gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı, kim olduğunu sorunca, "Ben Cüneyd'im dayıcığım. Kapıyı aç ve babamın zekâtı olan bu gümüşleri al!" dedi. Dayısı, "Almam" deyince, Cüneyd (r.a.), "Adl edip babama emreden ve ihsan edip, seni serbest bırakan Allahü teâlâ için al" dedi. Dayısı, "Allahü teâlâ babana ne emretti ve bana ne ihsan etti?" dedi. Hz. Cüneyd "Babamı zengin yapıp, zekât vermesini emretmekle adalet eyledi. Seni de fakîr yapıp, zekâtı kabul etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsan eyledi" dedi. Bu söz Sırrî-yi Sekatî'nin (r.a.) çok hoşuna gidip, "Oğlum! Gümüşleri kabul etmeden önce seni kabul ettim" dedi ve kapıyı açıp parayı aldı.

Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) henüz yedi yaşında iken, hocası (ve aynı zamanda dayısı olan) Sırrî-yi Sekatî (r.a.) tarafından hacca götürüldü. Mescid-i Haram'da dörtyüz kadar büyük zât, (şükür) hakkında konuşuyorlardı. Her zât şükrü ta'rif ve izah ettiler. Neticede dörtyüz ayrı izah meydana geldi, ise de, hepsi de bu ta'rif ve izahları yetersiz buldular. Hz. Sırrî-yi Sekatî, orada bulunan Cüneyd'e (r.a.) "Madem ki buradasın, bu hususta bir de sen bir şeyler söyle" dedi. Hz. Cüneyd "Şükür, Allahü teâlânın ihsan ettiği ni'met ile O'na isyan etmemek, O'na isyan için, ihsan ettiği ni'meti sermaye olarak kullanmamaktır" buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba pek sevinip, hepsi de "Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin. Bu, ancak bu şekilde ta'rif edilebilirdi" dediler. Sırrî-yi Sekatî (r.a.) "Yavrum, öyle anlıyorum ki senin lisanın doğru ve kuvvetli olacak. Böyle güzel söyliyebilmek hâli sana nereden geliyor?" deyince Cüneyd (r.a.) "Sizin sohbetlerinizde bulunmakla efendim" dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) hocasına ait olan evin bir odasında kalırdı. Her an Allahü teâlâyı hatırlardı. Seccadesi üzerinde, sabaha kadar "Allah, Allah" der, aynı abdestle sabah namazını kılardı. Bu hâl senelerce böyle devam etti.

Cüneyd-i Bağdâdî'nin şöyle anlattığı nakledilir: "Bir gece yıkanmak için suya ihtiyâcım oldu. Hava çok soğuk olduğu için, sabah olmasını bekliyeyim, su işitirim veya hamama gidip yıkanırım, dedim. Sonra düşündüm ki, ben yıkanmayı tehir için, sabahın olmasını, su ısıtmak, hamama gitmek gibi bir sürü şeyleri istiyorum. Halbuki, Allahü teâlâ bana sadece bir defa yıkanmamı emrediyor. Ben de onu tehir için çeşitli çâreler arıyorum. Benim yaptığım hiç münâsip değil dedim. Hemen, gecelik elbisem üzerimde olduğu halde, soğuk su ile gusletmeye ve ıslak elbiseyi çıkarmayıp üzerimde kuruması için niyet ettim ve öyle yaptım."

Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) şöyle anlatıyor: "Hocam Sırrî-yi Sekatî, bana bir meclis kurup, insanlara ilim öğretmemi, nasîhat etmemi söylerdi. Fakat ben, kendimi bu işe lâyık bulmayıp, nefsimi kötülerdim. Bir Cum'a gecesi Peygamber efendimizi rü'yâda gördüm. Bana "Ey Cüneyd! İnsanlara nasîhat et. Zîrâ senin sözün halkın kainlerinin rahatlık ve ferahlık bulmasına sebebtir. Allahü teâlâ senin sözünü, insanların kurtuluşa ermesi için sebep kılmıştır" buyurdu. Uyandım, sabahleyin erkenden hocamın yanına vardım. Ben hiç bir şey söylemeden, "Peygamber efendimiz tarafından vazifelendirilmedikçe, insanlara ilim öğretmekten çekindin" dedi. Ertesi gün bir meclis kurup, insanlara Resûlullahın yolunu anlatmaya başladım."

Hz. Cüneyd'in meclis kurup insanlara ilim öğretmekte olduğu, kısa zamanda her tarafa, yayıldı. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye haşladı. Birgün bir genç, Cüneyd'in (r.a.) sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd'e (r.a.) şöyle dedi: "Ey üstâd! Hz. Peygamber buyuruyor ki, "Mü'minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nuru ile bakar." Bunun ma'nâsı nedir?" Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp, "Müslüman ol. Müslüman olmak zamanın geldi" buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını Kesip orada müslüman oldu. İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: "İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî'nin (r.a.) bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin, hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir." Cüneyd-i Bağdâdî'ye "İhlâsı kimden öğrendiniz?" diye sordular. O da cevâbında, buyurdu ki, "Mekke-i mükerremede, bulunuyordum. Bir berber gördüm. Ona, "Allah rızâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin?" dedim. Berber "Elbette" dedi. O sırada, mevki sahibi birini tıraş etmekte idi. Hemen tıraşını bırakıp, "Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır" dedi. Sonra berber koltuğuna beni oturtup tıraş etti. Sonra da bana bir miktar altın verip, ihtiyâçların için lâzım olur, onlara harcarsın" dedi. Ben bu hâle çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. Az bir zaman sonra bana Basra'dan bir kese altın gönderdiler. Hemen götürüp o keseyi, ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım. Bunun üzerine bana "Sen, Allah rızâsı için beni tıraş et" dedin. Ben de o niyetle seni tıraş ettim. Şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum" dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî talebeleri ile otururlarken bir kimse geldi ve Cüneyd'in önüne beş yüz dirhem bırakıp, "Bu parayı ihtiyâcı olanlara dağıtırsınız" dedi. Hz. Cüneyd "Bundan başka paran var mı?" dedi. O kimse "Evet, bunlardan başka çok param var" dedi. Cüneyd (r.a.) "Peki sâhib olduğun paralardan başka daha çok paran olsun ister misin?" dedi. O kimse "Evet isterim" deyince Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.): "Sen şu bıraktığın beş yüz dirhemi geri al. Çünkü, o paralara bizden çok senin ihtiyâcın var. Zîrâ biz, paramız olsun istemiyoruz" buyurdu. Bir zaman Cüneyd-i Bağdâdî'nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Tabib çağırdılar, gelen tabib, hıristiyan idi. Muayene edip, "Gözlerinize su değdirmiyeceksiniz" dedi. Hz. Cüneyd, "Su değdirmesem nasıl abdest alırım?" deyince, tabib, "Gözleriniz size lâzım ise su değdirmiyeceksiniz" dedi. Cüneyd (r.a.) abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir miktar uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda bir ses duydu ki, "Yâ Cüneyd! Sen bizim için gözlerini fedâ ettiğin için, biz de senden o ağrıyı giderdik" diyordu. Bir zaman sonra hıristiyan tabib tekrar geldi. Baktı ki, gözler tamamen iyi olmuş. Hayret edip, "Nasıl yaptın da iyi oldu?" dedi. Cüneyd (r.a.) olanları anlatınca, Hz. Cüneyd'in elini öpüp îmân etti ve "Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim imiş" dedi.

Sâlihlerden bir zât rü'yâsında Peygamber efendimizi gördü. Hz. Cuneyd de yanlarında bulunuyordu. Bu sırada biri gelip, Peygamber efendimize bir suâl sordu. Peygamber efendimiz "Bunun cevâbını Cüneyd'den iste. O cevab versin" buyurdular. Cüneyd (r.a.) "Yâ Resûlallah! Sizin mübârek huzurunuzda ben nasıl konuşabilirim" deyince, Peygamberimiz aleyhisselâm Diğer peygamberlerden her biri ümmetlerinin tamamı için ne kadar öğünüyorlarsa, ben de, Cüneyd ile o kadar öğünürüm" buyurdular.

Zengin bir kimse vardı. Cüneyd-i Bağdâdî'nin huzuruna gelip tövbe etti ve talebeliğe kabulünü istedi. Malını da fakîrlere dağıttı. Bin altını kaldı. Cüneyd (r.a.) "Bu bin altını da Dicle nehrine at" buyurdu. O kimse, Dicle kenarına gidip altınları birer birer nehre attı. Geri döndüğünde Cüneyd (r.a.) kendisine heybetle bakıp "Niçin hepsini birden atmadın da birer birer sayarak attın? Demek hâlâ, gönlünde onlara muhabbet var" buyurdu ve bir müddet kendisini sohbetlere kabul etmedi. Sonunda o kimse buna da tövbe edip, nihayet talebeliğe kabul edildi.

Büyüklerden bir zât, Hz. Cüneyd'in yanına gelmişti. Şeytanın, onun yanından hızla kaçmakta olduğunu gördü. O kimse Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına yaklaşınca, yüz hâllerinden, onun çok öfkelenmiş olduğunu anlayıp, sordu: "Ey Cüneyd! Biz biliyoruz ki, insan öfkelenince şeytan ona yaklaşır. Fakat görüyorum ki bu kadar fazla öfkelenmiş olduğunuz halde, şeytan sizden kaçıyor. Bunun hikmeti nedir?" Hz. Cüneyd cevâbında, "Sen bilmez misin ki, biz kendi nefsimiz için kızmayız. Başkaları, nefsleri için kızarlar. Bunun için de şeytan kendilerine musallat olur. Bizim kızmamız, hep Allah için olduğundan, şeytan bizden, kızdığımız zaman kaçtığı gibi başka hiç bir zaman kaçmaz" buyurdu. Cüneyd-i Bağdâdî'yi (r.a.) tanıyan ve sevenlerden, Ebû Amr isminde bir zât şöyle anlatıyor: "Bir gün bir ihtiyaç için çarşıya gitmiştim. Bir cenâze gördüm. Cenâze namazına katılayım dedim. Yolda giderken bir kadın görüp ona baktım. Bu yaptığımın uygun olmadığını hatırlayıp derhal tövbe ettim. Eve geldiğimde yüzümün niçin karardığını sordular. Aynaya baktığımda hakîkaten, yaptığım o uygunsuz iş sebebiyle yüzümün karardığını gördüm. Kırk gün, devamlı olarak bu günahıma tövbe ve istiğfâr ettim. Cüneyd-i Bağdâdî'yi (r.a.) ziyâret etmek hatırıma geldi. Bağdâd'a gittim. Cüneyd'in (r.a.) hanesine varıp kapısını çaldığımda, içeriden bana, "Gel bakalım ey Ebâ Amr! Sen Ruhbe'de günah işle, biz de Bağdâd'da bu günâha istiğfâr edelim" buyurdu.

Birisi Cüneyd-i Bağdâdî'ye (r.a.) "Gözümü yabancı kadınlara bakmaktan nasıl koruyabilirim?" diye sordu. Cüneyd (r.a.) buyurdu ki, "Yabancı kadını gördüğün zaman, Allahü teâlânın seni, senin o kadını görmenden daha iyi gördüğünü hatırla."

Mel'ûn şeytan, bir üstadın hizmetçisi kılığında Cüneyd-i Bağdâdî'nin (r.a.) yanına gelip "Efendim, size hizmet etmekle şereflenmek, feyiz ve bereketlerinizden istifâde etmek arzusuyla geldim. Lütfen kabul buyurunuz" dedi. Cüneyd (r.a.) kabul edip, şeytan yirmi sene kadar kendisine hizmet etti. Ama bir kere olsun vesvese veremedi. Nihayet ümidini kesip bir gün "Ey üstadım! Siz beni tanıyor musunuz?" dedi. Cüneyd (r.a.) "Ben seni ilk geldiğin gün tanımıştım. Sen İblis'sin" dedi. Şeytan, "Ey Ebâ Kâsım! Ben senin kadar, yüksek makam ve derecelere kavuşmuş olan bir zât daha tanımıyorum" dedi. Cüneyd (r.a.) buyurdu ki: "Ey Mel'ûn! Hemen defol git. Şimdi de beni kendimi beğenme (ucub) gibi bir duruma düşürmek ve beni mahvetmek arzusundasın değil mi? Bu çirkin maksadına kavuşamıyacaksın. Haydi defol." Cüneyd-i Bağdâdî'nin (r.a.) talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp, "Artık ben kemâle geldim. Sohbete devam etmeme lüzum kalmadı" deyip kendi başına bir yere çekildi. Benlik ve gururundan dolayı şeytanî bir rü'yâ gördü. Rü'yâsında, bağlık-bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rü'yâsını hakikat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî'ye arz ettiklerinde, Hz. Cüneyd çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktık ki o kimseyi şeytan aldatmış. Ona, "Seni bu gece Cennete götürürlerse, Cennete vardığında üç defa (Lâ havle...) oku" buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rü'yâsında Cennete götürdüler. O kimse Cennete vardığında üç defa (Lâ havle...) okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytanî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü. Uyandıklarında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd'in (r.a.) elini öptü. Sohbetlere devam edip, talebeler arasındaki yerini aldı. Hz. Cüneyd buyurdu ki, "Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır Aksi halde mel'ûn şeytan gelip kendisine musallat olur. Ve insan -maazallah- ona tâbi olur."

Hayr-ı Nessâc (r.a.) şöyle anlatıyor: "Bir gün evimde oturuyordum. Kalbime "Ebü'l Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî kapıdadır. Çıkıp karşılayayım" diye bir düşünce geldi. Fakat, o buraya gelmez, Kalbime gelen düşünce vesvesedir deyip o düşünceyi kalbimden attım. Biraz sonra aynı düşünce gene geldi. Gene attım. Üçüncü defa gelince çıkıp bakayım dedim. Çıktım Cüneyd (r.a.) kapıda idi. Bana selâm verdi ve "Ey Hayr! Kalbine ilk geldiği zaman niçin kalkıp kapıyı açmadın?" buyurdu."

Kendisine iftira edip, uydurma sözlerle halifeye şikâyet ettiler. "İnsanlar onun sözleri ile fitneye düşüyor, karışıklık çıkarıyor" dediler. Halifenin üçbin altına satın aldığı ve kendisini çok sevdiği çok güzel bir cariyesi vardı. Halife ona, "Kıymetli elbiseler giy, çeşitli mücevheratla süslen, falan yerde Cüneyd'in (r.a.) yanına gidin, yüzünü aç ve Cüneyd'e (Benim çok mahra var, ama kalbim dünyâdan söğüdü. Sana geldim ki beni kabul edesin ve ben de senin yanında ibâdet ve tâatle meşgûl olayım. Senden başkası ile bulunmama kalbim râzı olmuyor) de" diye tenbih etti. Bir hizmetçi ile beraber bu câriye Cüneyd'in (r.a.) bulunduğu yere geldi. Kendisine söylenilen şekilde giyinmiş ve süslenmiş idi ve bu söylenenleri, daha fazlasıyla Cüneyd'e söyledi. Cüneyd (r.a.) hep önüne bakıyordu. Bir ara başını kaldırıp "Allahım" diye bir feryâd etti. Onun bu sözüne dayanamayan câriye düşüp öldü. Cariyeyi getiren hizmetçi derhal geri dönüp olanları halifeye anlattı. Halife yaptığına çok pişman oldu ve "İşte böyle, yapılmaması emredilen şeyi yapan, görülmemesini arzu ettiği şeyleri görür" diyerek kendini ayıpladı, öyle bir zâtı yanıma çağırmam münâsip değildir deyip, kendisi Cüneyd'in (r.a.) yanına geldi ve "Ey Üstâd! Bu kadar güzel bir kadını yakmağa kalbin nasıl müsâade etti?" dedi. Hz. Cüneyd "Ey Mü'mihlerin emîri! Senin mü'min kullara olan şefkatin bu mudur ki, benim, kırk senedir uğraşarak, nefsimle mücâdele ve mücâhede ederek ve can çıkarırcasına ibâdet ederek kazandıklarımı bir anda yok edeceksin? Ben vasıta oldum. Aslında, sen yapma ki, sana yapmasınlar" buyurdu. Bu hâdiseden sonra Hz. Cüneyd-i Bağdâdî'nin büyüklüğü daha iyi anlaşıldı ve şânı her tarafa yayıldı.

Bir gün sohbetinde bulunanlardan bir kimse, kendisini imtihan için yanına geldi ve bir suâl sordu. Cüneyd (r.a.), "Bu suâle söz ile mi, yoksa ma'nevî olarak mı cevap verelim?" dedi. O kimse "İki şekilde de cevap ver" deyince, Hz. Cüneyd, "Keşke kendi kendini deneseydin. O zaman beni denemeye lüzum görmezdin. Ma'nevî cevap istiyorsan şöyledir ki, sen böyle yapmakla artık bizim yolumuzdan ayrıldın. Bilmez misin ki Allahü teâlânın dostlarını tecrübe etmeye, onları yaralamağa senin gücün yetmez" buyurdu. Bunun üzerine hemen o kimsenin yüzü, simsiyah olup, kalbinde bulunan bir parça yakîn de kayboldu. O kimse çok pişman olup yaptığına tövbe etti. Çok istiğfâr etti. Cüneyd (r.a.) yine de o kimseye merhamet edip tevecüh etti ve o kimsenin hâli bundan sonra daha düzgün oldu.

Bağdâd'daki halife bir gün Ruveym bin Ahmed'e "Edebin noksandır" dedi.

Ruveym cevâbında "Benim mi edebim noksandır? Ben Cüneyd-i Bağdâdî ile yarım gün beraber olup sohbet ettim. Onunla yarım gün birlikte bulunan kimsede edebsizlik kalır mı?" dedi.

Kelâm ehlinden İbn-i Küllâb, bozuk fırkalar hakkında reddiyeler yazıyordu, Ba'zı kimseler ona, tasavvuf ehlini de yazmasını söylediler. "Bunların reisleri kimdir?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî'dir (r.a.) dediler. İbn-i Küllâb Hz. Cüheyd'e birisini gönderip görüşlerinin ne olduğunu öğrenmesini söyledi. Cüneyd (r.a.) buna buyurdu ki, "Bizim yolumuz, bakî olanı, fânî olandan ayırmak, bakî olan için, fâidesi olmayan her şeyden uzak durmdktır. Bu cevap, İbn-i Küllâb'a gelince, Bu nasıl bir şeydir ki, bizim bunu anlamamız dahi imkânsız" deyip, Hz. Cüneyd'in bulunduğu meclise gitti. Ona tevhid hakkında bir suâl sordu. Hz. Cüneyd'in verdiği cevaptan hayrette kalıp, "Bu cevâbı tekrarlar mısınız?" dedi. Cüneyd (r.a.) daha değişik bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb'ın hayreti daha da artıp, "Bu cevâbı da tekrar eder misiniz?" dedi. Cüneyd (r.a.) bu sefer de daha başka bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb söylediklerinizi kavrıyabilmem, ezberliyebilmem imkânsız. Bari bunları söyleyin de yazayım" dedi. Hz. Cüneyd, "Eğer, bütün bunları söyleyen, ben olsaydım yazdırırdım" buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Küllâb, Cüneyd'in (r.a.) büyüklüğünü kabul ve O'na hayranlığını itiraf etti.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve fazîletler onda mevcuttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onu pek ziyâde seviyor, diğer talebeler ise bu hâli çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hâli Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine mâ'lûm oldu. Talebelerinin eline birer tane kuş verdi ve buyurdu ki: "Her biriniz bu kuşları kimse görmedik bir yerde boğazlayıp getirsin." Hepsi de kendilerine verilen kuşları aldılar, varıp ıssız bir mahalde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi boğazlamadan getirdi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri: "Niçin boğazlamadın?" buyurdu. "Hocam! Siz kuşları kimse görmedik bir yerde boğazlayın demiştiniz. Ben ise bir ıssız yer bulamadım. Her yeri Allahü teâlâ görüyor" deyince Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyurdu ki: "Arkadaşınızın fîrâsetini gördünüz mü?" Talebelerin hepsi de tövbe ettiler ve boyunlarını büküp, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinden affedilmelerini dilediler.

Ebû Amr isminde bir zât şöyle anlatıyor: "Bir sene hacca gidiyordum. Vedalaşmak için Hz. Cüneyd'e uğradım. İhtiyâcım olmadığı halde, bereket olarak yanımda bulunması için kendilerinden bir dirhem borç istedim. Fakat yanlarında hiç paraları olmadığını da biliyordum. Bana bir müddet baktılar. Sonra cebinden bir dirhem çıkarıp bana verdiler. Hacca gittim. Döneceğim zaman, Medîne-i münevverede aklıma geldi ki, Cüneyd'e (r.a.) bir yüzük alıp hediye götüreyim. Yüzüğü aldım. Bağdâd'a döndüm. Hz. Cüneyd'in ziyâretine gittim. Fakat yüzüğü evde unuttum. "Neyse, şimdi yüzükten hiç bahsetmem, sonra ziyâret ettiğimde yüzüğü takdim ederim" dedim. Ziyâret ettiğimde "Efendim! Hacca giderken sizden ödünç olarak aldığım bir dirhemi iade etmek istiyorum" dedim. O da, "Biz onu, Medine-i münevvereden getirip de evde unuttuğunuz yüzük gibi unutmadık. O zaman hediye etmiştik" buyurdu.

Çocuğu kaybolan bir kadın Cüneyd-i Bağdâdî'ye (r.a.) gelip çocuğunun bulunması için duâ talep etti. Hz. Cüneyd duâ etti. Çocuk bulundu. Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) bir gece uyandı. Uyumak istiyor, uyuyamıyordu. Oturmak istiyor, oturamıyordu. Bir zaman sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Baktı ki birisi üzerine bir aba örtmüş, büzülmüş vaziyette bekliyor. Hz. Cüneyd'i görünce başını kaldırdı ve Ey efendim! Bu kadar bekletilir mi?" dedi. Cüneyd (r.a.) "Gece geç vakitte geldiniz" buyurdu. O kimse, "Kalblere hareket veren Allahü teâlâdan taleb ettim ki, sizin kalbiniz bana teveccüh etsin" dedi. Cüneyd (r.a.) "Ne istiyorsunuz?" diye sordu. O kimse, "Nefsin hastalığına ilâç yok mudur?" deyince, Hz. Cüneyd "Nefsin ilâcı, isteklerine muhalefet etmektir" buyurdu. Bunun üzerine o kimse, kendi kendine "Ey ahmak nefsim! Bunu ben sana kaç defa söyledim. Ama sen Cüneyd'den (r.a.) duymayınca inanmadın" dedi.

Bir kimse, Cüneyd-i Bağdâdî'ye (r.a:.), "Bu zamanda hakîki kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?" deyince, Cüneyd (r.a.): "Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi (arkadaşı) bulamazsın. Ama, kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızâsı için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan böyleleri çoktur" buyurdu.

Bir gün Sırrî-yi Sekatî hazretlerine sordular, "Derecesi hocasının derecesinden yüksek olan talebe var mıdır?" Buyurdu ki: "Evet vardır. Cüneyd'in derecesi benden yüksektir."

Cüneyd-i Bağdâdî'ye, "Rızkımızı, arıyoruz" dediklerinde, "Nerede olduğunu biliyorsanız, orada arayınız?" buyurdu. "Allahü teâlâdan istiyoruz" dediklerinde, "Eğer sizi unutmuş sanıyorsanız, hatırlatınız!" buyurdu. "Tevekkül ediyoruz, bakalım ne gönderecek?" dediklerinde, "İmtihan ederek, deneyerek tevekkül etmek, îmânda şüphe bulunmasını gösterir" buyurdu. "O halde ne yapalım?" dediklerinde, "Emr ettiği için çalışmalı, rızk için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında koşmamalıdır. Rızk için, Allahü teâlânın verdiği söze güvenmelidir. Emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır" buyurdu.

Ebû Muhammed Cerîrî şöyle anlatıyor: "Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) hastalanmıştı. Vefâtından önce, ben başucunda bulunuyordum. Devamlı Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Hatmi tamamlayıp tekrar başladı. Ben dedim ki, "Efendim zâten çok halsizsiniz. Kendinizi fazla yormasanız..." Bana, "Ey Ebû Muhammed! Şu anda bunlara benden daha çok ihtiyâcı olan kim vardır? "Bak işte vefâtım çok yaklaştı" buyurdu.

Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.), vefât edeceği zaman çok üzgündü. Talebeleri korkup, "Efendim! Bizim ümidimiz, sizin şefâatiniz bereketi ile kurtulmaktır. Sizin ise ızdırablı ve üzüntülü bir hâliniz var. Bu hâliniz bizim yüreğimizi parçalıyor" dediler. Bunlara cevaben: "Ey dostlarım! Ben, yetmiş senelik ibâdet ve tâatımdan ve sizlere üstâd olmak ile kazandıklarımın hepsini, bir kıl ile asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesi ile bir tüy misâli sallandığını hissediyorum. Bilmiyorum ki, bu esen rüzgâr, red rüzgârı mı, yoksa kabul yeli midir?" buyurdu. Biraz sonra "Allah" diyerek ruhunu teslim etti.

Cüneyd-i Bağdâdî'yi (r.a.) yıkayan kimse, mübârek gözlerinin içine su ulaştırabilmek için uğraştı ise de, mümkün olmadı. Gizliden bir ses duydu ki, "Kendini yorma! Cüneyd'in gözü Allahü teâlânın zikri ile kapanmıştır. O'nun dîdârını görmeden açılmaz" diyordu. Yıkayan kimse, parmaklarını da açmak için çalıştı. Fakat "Kendisi açmayınca açılmaz" diye bir nida geldi. Mübârek vücûdu yıkandı, kefenlendi ve cenâze namazını oğlu kıldırdı. Cenâze namazında bulunanların sayısı sayılamıyacak kadar çoktu.

Vefâtından sonra büyük zâtlardan biri kendisini rü'yâda görüp, "Münkerve Nekir'in suâllerine nasıl cevab verdin?" diye sordu. Hz. Cüneyd: "O iki melek bana gelip, "Men Rabbüke (Rabbin kim?) dediler. Ben "Allahü teâlâ benim ruhumu yaratıp "Elestü birabbiküm = Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu zaman, ben "Evet, Sen bizim Rabbimizsin" cevâbını vermiştim. Sizin, şimdi tekrar sormanızın ma'nâsı nedir?" dedim. "Ondan sonra beni bırakıp gittiler.

Cüneyd-i Bağdâdî'yi (r.a.) rü'yâsında gören bir başka zât ona, "Allahü teâlâ sana nasıl muamele eyledi?" diye sordu. Hz. Cüneyd, "Yaşadığım hâllerin hepsi kayboldu. Yalnız bir gece vakti kıldığım iki rek'at namaz imdadıma yetişti" buyurdu.

Ebû Ca'fer el-Haddâd diyor ki: "Eğer akıl, bir insan olsaydı, Cüneyd-i Bağdâdî'nin suretinde ve şeklinde olurdu."

Ebü'l-Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî'den (r.a.) bir kimse bir şey istese onu boş çevirmez, ona fâideli olmaya çalışırdı ve "Ben, Peygamber efendimizin güzel ahlâkına uymaya çalışıyorum" buyururdu.

Ali bin İbrâhîm diyor ki, "Bir defa Kâdı Şüreyh'in sohbetinde bulundum. Konuşmasının ve ifâdesinin güzelliğine hayran kaldım. Benim bu hayretimi görünce bana, "Nasıl bu kadar güzel konuşabildiğimi, bu bilgilerin bana nereden geldiğinibiliyor musun?" dedi. Ben de "Siz bilirsiniz efendim" dedim. Bunun üzerine buyurdu ki, "Ben Cüneyd-i Bağdâdî'nin sohbetinde bulundum. Bütün bunlar onun bereketidir." Alâüddevle diyor ki, "Birgün, Cüneyde Bağdâdî'nin vaktiyle çile çekmiş olduğu odaya girdim. Burada, bana fevkalâde zevk hâli hâsıl oldu. Sonra, Cüneyd'in mezarına gittim. Orada, önceki zevki bulamadım. Sebebini hocama sordum. "O zevkler, Cüneyd sebebi ile mi hâsıl oldu?" dedi. "Evet" dedim, "Ömründe birkaç gün kaldığı yerde zevk hâsıl olduğuna göre, senelerle birlikte bulunduğu bedeni yanına gidince, elbette daha çok zevk hâsıl olmak lâzım gelir. Belki, mezarı başında başka şeyleri görerek, ona teveccühün azalmış olabilir" dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî'ye (r.a.) sordular. "Hiç ibâdet ve tâat yapmadan karşılıksız olarak Allahü teâlânın lütfuna kavuşmak mümkün müdür?" Cevâbında buyurdu ki, "Zâten gelen bütün ni'metler, bütün iyilikler, hep Allahü teâlânın lütfudur. Bu kadar âciz ve zavallı olan insanların yaptıkları ibâdet ve tâatlerin, O'nun lütfu olan ni'metlere karşılık olması ne mümkündür." Hz. Cüneyd, dükkânına girip kapıyı örter, içerde uzun süre namaz kılardı. Buyururdu ki, "Pazarda öyle kimse tanıyorum ki, hergün üçyüz rek'at namaz kılmakta ve otuzbin tesbih okumaktadır." Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) buyurdu ki: "İnsanları Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rü'yâlar çıkmaz sokaktır. İnsanı saâdete kavuşturmazlar. Kur'ân-ı kerîmin ahkâmını öğrenmiyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır."

Cüneyd-i Bağdâdî'ye (r.a.) "Tevazu nedir?" diye sordular. Cevâbında buyurdu ki, "Şefkat ve merhamet kanatlarını (ana kuşun yavrularını koruyabilmek için üzerlerine kanatlarını germesi misâli) mahlûklar üzerine germen ve herkese karşı yumuşak davranmandır."

"Rabbim beni serbest bıraksa bir dilekte bulunmam. Kulun dilemesi olmaz. O'nun dilediğini yapardım."

"Her kim gördüğünden ibret almazsa, onun görmemezliği görmesinden üstündür."

"İbâdet etmek bakımından dünyânın bir saati, kıyâmetin bin senesinden daha iyidir. Zîrâ bu bir saatte, sâlih faydalı amel işlenebilir. Halbuki kıyâmetin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O halde, ey mü'min kardeşim! Vaktini boş şeylerle geçirme! Zamanının kıymetini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namazlarını vaktinde kıl ki, kıyâmet günü pişman olmayasın! Çok büyük sevaba kavuşasın!"

Kendisine gelip duâ talep edenlere Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri şöyle duâda bulunurdu:

“Cenâb-ı Hak, kendisine kavuşturan şeylere kavuştursun! Cenâb-ı Hak zenginliğini kalbine koysun! Seni bütün kötülüklerden alıp, kendisiyle meşgul kılsın! Sana büyük edeb ihsan etsin! Kalbinden râzı olmıyacağı şeyi çıkarıp rızâsını koysun. Seni kendine varan en güzel ve doğru yola iletsin."

"İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yol, Peygamber efendimizin izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır."

"Bir kimse, Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlâs ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır."

"İnsanın, Allahü teâlâya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber efendimize ve O'nun (s.a.v.) hakîki vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid'at karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler."

"Allahü teâlânın ihsan ettiği ni'metlerin çokluğunu göreceksin. Bir de, O'na karşı yaptığın ibâdet ve tâatlardaki kusurlarını göreceksin. Bu iki görüş arasında meydana gelen hâle haya denir."

"Kulluk, her an Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek ve O'nun Resûlüne (s.a.v.) tam tâbi olmaktır."

"Allahü teâlâ her şeyi kıymetli yaratmıştır, ama bir şeyi en kıymetli yaratmıştır. O da vakittir. Vakit zayi olursa tekrar elde edilmesi mümkün değildir. Bunun için en kıymetli şey vakittir."

"Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakaret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar."

"Bir zaman gönlümü kaybettim. "Yâ Rabbî! Gönlümü kaybettim. Bulamıyorum. Gönlümü bana iade et" diye duâ ettim. Bir ses duydum ki, "Ey Cüneyd! Biz senin gönlünü muhafaza ettik. Sen, bizimle olunca gönlünü niçin ararsın? Başkasıyla olmak mı istersin?" diyordu." "Rızâ, belâyı ni'met saymaktır." "Tasavvuf, kalbi temizlemek ve her an Allahü teâlâ ile olmaktır."

"İhlâs; ameli Allahü teâlâ için olmıyan karışık düşünce ve niyetlerden arındırmaktadır."

"Birbirlerine muhabbet ve dostluktan çok kuvvetli olan iki kardeşten birinin, diğerinden az da olsa çekinmesi, mutlaka birinin kusuru sebebiyledir."

"Fakîrlik, kimseden bir şey istememek ve kimseye itiraz etmemektir."

"Bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Eğer bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklara uymakta (çok az da olsa) bir gevşekliği varsa hemen ondan uzaklaşınız, çünkü zararı dokunur."

"Bir kimsede hilm (yumuşaklık), tevazu (alçak gönüllülük), cömerdlik ve güzel ahlâk bulunursa bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebep olabilir. Bunlar îmânın kemâlidir."

"Namazda kalbime dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardım, işin esası nefse uymamaktır."

"İlim, kendi haddini bilmek; tasavvuf, kalbi temizlemektir." "Allahü teâlâdan gâfil olmak, ateşte olmaktan beterdir." "Şükretmek, kendini bu ni'mete ehil ve lâyık görmemektir." "Sabır, yüzü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir."

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.

 
Hasret-i Şeyh Ebu Ali Ahmed Mimşad ed Dineveri

Mimşâd ed-Dîneverî; Cüneyd-i Bağdâdî, Rüveym bin Ahmed ve Süfyân-ı Sevrî hazretleriyle aynı yıllarda yaşadı. Yahyâ el-Celâ, Sırrî-yi Sekatî ve Ma'rûf-i Kerhî hazretleriyle görüşüp, onların sohbetlerinde bulundu. Hübeyret-ül-Basrî hazretlerinin talebelerinden idi. Hocasının vefâtından sonra, hocasının yerine geçti. Tâliblere ilim öğretip, nasihatte bulundu. İnsanların kalblerine Allah sevgisini yerleştirmek, onlara doğru yolu göstermek ve öğretmek için çalışan Mimşâd ed-Dîneverî hazretlerinin en tanınmış talebesi, Ebû İshâk Şâmî-i Çeştî hazretleridir.

Mimşâd ed-Dîneverî hazretleri, doğumundan ölümüne kadar, bütün ömrünü oruç tutmakla geçirdi. Yalnız Ramazan bayramının birinci günü ile, Kurban bayramının dört gününde oruç tutmazdı.

Mimşâd ed-Dîneverî çok mal-mülk sahibi idi. Allahü Teâlâ’nın sevgili kullarıyla tanıştıktan sonra, mallarının hepsini fakirlere dağıttı. Ondan sonra da hac için yola çıktı. Oradan ayrılırken de; "Yâ Rabbî! Ailem ve çocuklarımı sana emanet ettim" diye duâ etti. Mekke-i Mükerrem’e yolunda giderken çölde bir adam gördü. Başında bir tepsi yemek vardı. Mimşâd ed-Dîneverî bunu ne yapacağını sordu. O adam da, "Ben ehl-i gâibten bir kişiyim. Her gün senin evine böyle bir tepsi yemek götürürüm. Allahü Teâlâ bana böyle emretti" dedi.

Hübeyret-ül-Basrî hazretlerinin derslerine devam ederken bir gün kendisine, "Git abdest al gel" buyruldu. Daha sonra hocasının yanına geldi. Hocası elinden tutup; "Yâ Rabbî! Mimşâd ed-Dîneverî'yi dervişlik makamına eriştir" diye dua etti. Bu duanın te'sîri ile Mimşâd ed-Dîneverî hazretleri kırk defa bayılıp, bir o kadar da ayıldı. Sonunda kendisine gelip ayağa kalktı. Hocasının ellerini öptü. Hübeyre hazretleri, "Arzu ettiklerine kavuştun mu?" diye sordular. O da, "Otuz senedir bunun için uğraşırım. Elhamdülillah sizin himmetinizle arzuma bugün kavuştum" dedi. Kendisine icâzet verilip, talebe yetiştirmekle vazifelendirildi.

Tekkede ders verirdi. Tekkesinin kapısını devamlı kapalı tutardı. Kapıya birisi gelse, misafir misin, mukîm misin? diye sorardı. "Eğer kalıcı isen içeri gir, şayet misafir isen, burası senin yerin değildir. Çünkü birkaç gün kalır kendine bizi alıştırırsın da, sonra ayrılığına dayanamayız" derdi.

Bazen seyahatler yapan Mimşâd ed-Dîneverî, gittiği yerlerdeki evliyânın sohbetinde bulunur, onlardan nasîhat alırdı. Kendisi bir seyahatinde yaşlı bir zâttan aldığı nasîhati şöyle anlatır:

Seyahatlerimden birinde, yaşlı bir zât gördüm. Hayır yüzünden okunuyordu. "Bana nasîhat et" dedim. O zât bana şöyle dedi: "Himmetini koru. Himmet (niyet), bütün işlerin başlangıcıdır. Himmeti temiz olanın, gayreti iyiye yönelen kimsenin, yaptığı işleri de, temiz olur. Hâlleri ve amelleri de düzelir."

Kendisi şöyle anlatır: "Bir zamanlar borcum vardı. Kalbim hep bu borç ile meşgul olurdu. Bir gün rüyamda birinin bana, "Ey cimri! Yapmış olduğun bu borç bize aittir. Bize güven, borcundan dolayı hiç korkma. Senin görevin, borcunu bize havale etmek, bizim görevimiz ise borcunu ödemektir" diye söylediğini gördüm. Bundan sonra hiçbir zaman, kasap, bakkal ve manav gibi yerlerdeki borçları düşünmedim. Zîrâ bunlar hep ödeniyordu."

Şöyle anlatılır: "Bir gün birisi Mimşâd ed-Dîneveri'ye; bana işimin olması için duâ et" dedi. Bunun üzerine Mimşâd ed-Dîneverî, "Git, Allahü Teâlâ’nın râzı olduğu filân mahalleye yerleş ki, Mimşâd'ın duâsına muhtaç olmayasın" dedi. Adam, "Allahü Teâlâ’nın râzı olduğu mahalle neresidir?" diye sorunca, Mimşâd ed-Dîneverî, "İnsanların olmadığı yerdir" dedi. Adam daha sonra halkın arasından çekildi. Bütün vaktini ibâdet ve duâ ile geçirdi. Bu hâli ile yüksek mertebelere ulaştı ve Allahü Teâlâ’nın sevgili kullarından, oldu. Bir gün şehri sel basınca halk, Mimşâd ed-Dîneverî'nin tekkesine sığınıyorlardı. Bu zât da, postunu selin üzerine sermiş, onun üzerinde oraya geldi. Mimşâd ed-Dîneverî bu durumu görünce, ona, "Bu hâl nedir?" diye sordu. O zât da, "Hem bana bu hâli verdin, hem de bu hâl ne diye soruyorsun. Mimşâd'ın duâsı ile Allahü Teâlâ bana bunu verip, kendisinden başkasına ihtiyaç duymamamı sağladı ve gördüğünüz bu mertebeye ulaştırdı" dedi.

Vefâtı yaklaştığında ona "Hastalıktan ne çekiyorsun?" dediklerinde, "Benden ne çektiğini, gidin de hastalığa sorun" dedi. "Gönlünü nasıl buluyorsun?" diye sorduklarında, "Gönlümü kaybedeli otuz sene oldu. Onu tekrar ele geçirmek istedim fakat bulamadım. Bu süre içinde gönlümü bulamayınca, bütün sıddîkların gönüllerini kaybettikleri şu hâl içinde, ben onu nasıl bulacağım?" dedi ve ruhunu teslim etti.

Mimşâd ed-Dîneverî'ye: "Aç kalan velî ne yapar?" diye sorduklarında, "Namaz kılar" diye cevap verdi. "Peki onu yapacak gücü yoksa?" diye sorduklarında, "Uyur" cevâbını verdi. "Ya uyuyamazsa?" diye sorduklarında: "Allahü Teâlâ velî kuluna şu üç şeyi verir: Ya gıda, ya güç veya ecel!" buyurdu.

Mimşâd ed-Dîneverî buyurdu ki:

"Hak Teâlâ’ya ulaşmanın yolu uzundur, o yola sabretmek zordur."

"Talebenin edebi, hocasına hürmet, kardeşlerine hizmet, dünya bağlarını kesmek ve dinin adabına göre kendini korumaktır."

"Sâlih kimselerle beraber olan sâlih, fâsıklarla beraber olan fâsık olur."

"İnsanın tapındığı, yani ömrünü kendisi için harcayıp, çok sevdiği şeyler çeşitlidir. İnsanların bir kısmı, nefsine, bir kısmı çocuğuna, bir kısmı malına, bir kısmı parasına, bir kısmı hanımına, bir kısmı, makam ve mevkiye tapar. Herkes gönlünü bunlardan birisine bağlamıştır. Bunların bağından kurtulmak çok zordur. Bunlara tapınmaktan sadece; kendine, malına, makamı ve mevkiine güvenmeyip, her şeyin sahibi ve yaratıcısı Allah’ü Teâlâ’ya hakkıyla kulluk yapamadığını bilip, yaptıklarını hep kusurlu ve noksan görerek, nefsini ayıplayanlar kurtulabilir."

"Bir kimse yalnız Allahü Teâlâ’yı düşünürse, ona hiçbir şey ve kimse zarar veremez." "Tevekkül, kalbinin ve nefsinin meyil ettiği her şeyden uzaklaşmaktır."

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.
 
Hasret-i Ebu Abdullah Muhammed Dineveri

Evliyânın büyüklerinden. İsmi Muhammed bin Abdülhâlık Dîneverî künyesi, Ebû Abdullah'tır. Medîne-i münevvere ve Şam arasında Vâdi-i Kurâ'da ikâmet etti . Dînever şehrinde vefât etti (ö.340/951)

Ebû Abdullah Dîneverî zamânındaki bâzı âlim ve evliyâ ile görüşüp mânevî ilimlerde yüksek dereceye ulaştı. İslâmiyete uymaktaki gayreti ve talebelerini mânevî yönden yetiştirmekteki azmi çok fazlaydı. Vâdi-i Kurâ denilen yerde senelerce hak yoluna gönül verenler için lüzumlu edepleri öğretmekle meşgûl oldu. Âlim ve velîlerin dersleri ile sohbetlerine koşmayı teşvik eder; "Küçüklerin büyüklerle berâber olmak, onların sohbetlerinde bulunmak arzuları, akıllılıktır." derdi. Güzel ve temiz giyinirdi. Sebebi soruldukta; "Tasavvuf yolunda bulunanlardan bâzısının kıymetli elbiseler giymesi seni şaşırtmasın. Onlar bâtınlarını, kalplerini iyice temizlemeden evvel, gördüğün o kıymetli ve süslü elbiseleri giymezler." buyurdu. Nefsi gözetmeyi bildirir; "Nefsini hayırlı işlerle meşgul eyle. Aksi halde o seni kötü şeylerle meşgul eder." derdi.

Ebû Abdullah Dîneverî hazretleri zaman zaman başından geçen hâdiselerden anlatırdı:


"Çok kere sefere çıkardım. Bir defâsında birisini gördüm Tek ayağı vardı. Uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Aksayarak gidiyordu. Ona; "Bu hâlin nedir? Bu kadar uzak yere nasıl gidersin? Bu hâlinle nasıl yolculuğa çıktın?" dedim. Bana; "Sen müslüman mısın?" diye sordu. Ben de; "Evet." dedim. Sonra bana; "Peki sen Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmdeki meâlen; "Biz hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerine güzel güzel rızıklar verdik. Yine onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık." (İsrâ sûresi: 70) âyet-i kerîmesini taşıyan o olduktan sonra bize ne düşer." dedi. Bunun üzerine emin, tevekkül sâhibi biri olduğunu anladım."

Kendisine çok konuşmanın zararlarından soruldu. O zaman; "Çok söz, iyilikleri yer bitirir. Hattâ yer, kurutur. Tıpkı kuru arâzinin suyu yuttuğu gibi olur." buyurdu.

HİMMETİLERİ ÜZERİMİZE DAİM OLSUN..
 
Hasret-i Şeyh Kadı Vecihüddin el Bekri

Evliyânın büyüklerinden. Ebû Bekr'in (radıyallahü anh) neslindendir. Muhammed Dîneverî amcasıydı. Babası Ebû Muhammed'dir. İlk zamanlarında memleketin ileri gelen âlimlerinden olup, fetvâlar kendisine sorulurdu. Bu sırada tasavvufa meyledip, kemâle ermiştir. Sühreverd'de doğup, Bağdat'ta yetişti.

Tasavvuf yoluna girişi şöyle olmuştur: Âl-i Selçuktan İbrâhim Han zamânında Sühreverd'e onu kâdı tâyin ettiler. Pâdişâh tarafından yarlığ (ferman) verilip, gelip hizmete başladı. Bu sırada iki kişi huzûruna geldi. Biri aleyhinde bir hususta dâvâcı oldular. Beyyine (delil) de getirdiler. Yalancı şâhid ile dâvâlarını isbat ettiler. Sonra dâvâcıların dâvâlarında yalancı olduklarını ve şâhidlerinin de yalancı şâhid olduğunu Kâdı Vecîhüddîn öğrenince, üzülüp bu vazîfeden ayrıldı. Şeyh olan amcalarına talebe oldu. Mücâhede ve riyâzetle meşgûl olup yetişti ve tasavvufta yüksek derecelere kavuştu.

Talebelerinden biri şöyle anlatır: Bir gün kendi bağımda zerdâli ağacına çıkmıştım. Meyve düşürüp dururken, Şeyh oradan geçiyordu. Şeyh ızdırabından beşeriyet hâli galebe edip, kendi kendine şöyle söyleniyordu: "Yâ Rabbî! Sen her şeye kâdirsin. Şu ağaçların yaprağını altın edip, onda olan meyveleri gümüş edersin." O anda o ağaçların altın, meyvelerinin gümüş olduğunu ve yolu üzere önüne dökülmeye başladığını gördüm. Şeyh bu durumu görünce söylediğine pişman olup yüzünü toprağa sürdü. İnleyip ağlayarak istiğfâr etti. Ben yerimde duramadım. Bağdan çıkıp yanına vardım. Ellerine sarıldım. Bana; "Biz sağ oldukça bu gördüklerini söyleme!" dedi. Hak teâlânın kendi dostları ile bu gibi muâmelesi çok olur.Ben dahi o zaman bir altın almıştım. Vefâtından sonra müridlere bu hâdiseyi anlattım.

Buyururlardı ki: "Hak yolu arayanlara onlara yol gösterecek bir mürşîd-i kâmil, rehber lâzımdır."


"Tasavvuf ehli, kavuştukları mânâları, halleri, çoluk çocuğunu muhâfaza ettiği gibi korur."

Bir defâsında hasta oldular. Sevdiklerinden bâzısı; "Sultânım! İlaç alsanız olmaz mı?" dediler. "Bir tabib getirseniz iyi olur." buyurdu.Tabib; "Birkaç gün tahammül edebilseniz de size falanca şerbeti içirsek, iyi gelir." dedi. Şeyh; "Bizim rahatsızlığımız şerbet ve macunla gidecek bir şey değil. O kendiliğinden gider." buyurup, bir kerre; "Hû" deyince hemen o anda tabib kendinden geçti. Nice zaman öyle kaldı. Sonra kendisine gelip, Şeyh'in huzûrunda îmâna gelip ona talebe oldu. Şeyh; "Bizim hastalığımız seni küfr hastalığından kurtarmak içindi. Yoksa bizim ilâca ihtiyâcımız yoktu." buyurdu. Şeyh iyileşip, çok zaman yaşadıktan sonra 1050 (H.442) yahut 1060 (H.452) senesinde vefât etti. Kabirleri Bağdat'tadır. Abbâsî halîfelerinden El-Kâimbillah, Gaznelilerden İbrâhim bin Mes'ûd, Selçuklulardan Tuğrul Bey zamânında yaşadı. Dört halîfesinden biri Ömer Bekrî, Osman Harrât, Mâcid Şirvânî ve kendi yerlerine geçen Ebû Necib'dir.

Buyurdular ki: "Dört kimseden şu dört işin meydana gelmesi güzeldir: 1)Bir pâdişâhın âdil olup, halka adâletle muâmele etmesi, 2)Âlimin, ilmi, âhiretle ilgili derecelere kavuşmayı kolaylaştırmak için öğrenmesi, 3)Tüccarın, bedeni kuvvet kazanıp, Allahü teâlâya ibâdete yardımcı olması için dolaşması, 4)Tövbe edip, tasavvuf yoluna girenin bunu Allah için yapmış olması.

Dört iş vardır ki, onlardan sakınmak lâzımdır: 1)Pâdişâhın zulme rızâ göstermesi, 2)Âlimin ilmini, dünyâlık ve dünyâ makamlarını elde etmeye vâsıta yapması, 3)Tüccarın bu işini mal toplayıp insanlar arasında parmakla gösterilmeye vâsıta yapması, 4)Tövbe edip tasavvuf yoluna girenin, riyâzet ve mücâhede ettiği halde, tasavvufun hakîkatından gâfil, habersiz olması. Böyle olanların Allahü teâlânın gazâbına ve azâbına uğrayıp, Cehennem'e girmesi muhakkaktır."

Buyururlar ki: Tövbenin icâbı, ibâdettir. Bir büyüğe bağlanmanın icâbı ise, ona itâattir. Kulluğun icâbı, tövbe etmek, dâimâ Allahü teâlâyı anıp, ibâdet üzere olmak ve her zaman hocasına itâattan ayrılmamaktır.

Şeyh Ömer Bekrî anlatır: Hocam Şeyh Vecîhüddîn ile hacca gidiyorduk. Azıksız, bineksiz yola çıktık. Biraz yol gittik. Bir yere vardık. Açlıktan gâyet zayıf düştük. Öyle bir yerde bulunuyorduk ki, insan olması ihtimâli yoktu. Hocam Şeyh Vecîhüddîn sırtını bir yere dayayıp oturdu. Bu fakire; "Biraz etrafta dolaş, ola ki bir çobana rastlarsın da ondan bize yiyecek bir şeyler temin edersin." buyurdu. Peki deyip, etrafta dolaşmaya başladım. Bir müddet sonra sürüleriyle berâber bir çobana rastladım.Beni görünce hâlimi sordu. Ben de olanları anlattım. Bana yeni pişmiş ekmek ile su verdi. Onları alıp hocam Şeyh Vecîhüddîn'e götürdüm. Ekmeğin bir kısmını yedik. Su ile ihtiyaçlarımızı giderip, abdestimizi tâzeleyip, akşam namazımızı kıldık. Hocamızın bereketiyle tâ Hicaz'a varıncaya kadar, ne o ekmek bitti, ne o su tükendi. Neşeli bir vakitlerinde hocama, o yolculuğumuzda öyle kuş uçmaz, kervan geçmez yerde nasıl tâze ekmek ve su bulduğumuzu sordum. Buyurdu ki: "Öyle bir yerde bulduğumuz o tâze ekmek ve su, sıkıntı ve meşakkatli zamanlarda sevdiklerine Allahü teâlânın ihsân ettiği bir sofradır. Yoksa, sen de gördün orada kimsecikler yoktu!"

HİMMETLERİ ÜZERİMİZE HAZIR OLSUN…

ALINTI...
 
Hasret-i Şeyh Ebu'n Necib Ziyaüddin Abdülkahir el Bekri es Sühreverdi

Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebü’n-Necîb olup ismi, Abdülkâhir bin Abdullah bin Sa’d bin Hüseyn bin Kâsım bin Alkame bin Nadr bin Muâz bin Abdurrahmân bin Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr es-Sıddîk’dır (radıyallahü anhüm) Diyâüddîn es-Sühreverdî adıyla anılır. Sühreverdî hazretleri takriben 490 (m. 1097) senesinde Sühreverd denilen yerde doğdu. Gençliğinde Bağdad’a geldi. 563 (m. 1168) senesi Cemâzil-âhır ayının onyedinci Cum’a günü ikindi vakti Basra’da vefât etti. Ertesi gün erkenden tekkesine defnolundu.

Sühreverdî hazretleri, fıkıh ilmini Nizâmiyye Medresesi’nde hocalık yapan Es’ad Mühenî’den, tasavvuf ilmini İmâm-ı Gazâlî Tûsî’nin birâderi Ahmed eş-Şihâb’dan, hadîs ilmini Ali Bin Neyhan’dan tahsil etti. Tasavvuf yoluna girince, uzun zaman insanlardan uzak yaşadı ve uzlete çekildi. Daha sonra insanlar arasına girdi. Onları va’zü nasîhatlarıyla Allahü teâlâya çağırdı. Onun gayreti sebebiyle çok kimse hakîkî müslüman olma saadetine kavuştu. Kendisinden Ahmed Şihâb’in birâderzâdesi Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî, İbn-i Asâkir, Sem’ânî, Abdullah bin Mes’ûd bin Abdullah bin Matar er-Rûmî gibi seçilmiş zâtlar ilim ve edeb öğrendiler.

Sühreverdî hazretleri, hırkasını Kâdı Vecihüddîn’den giydi. O da şeyh Ferec ez-Zencânî’den, o, Şeyh Ebü’l-Abbâs en-Nehâvendî’den, o, Muhammed bin Hafif eş-Şîrâzî’den, o, Kâdı Ruveym Ebû Muhammed el-Bağdâdî’den, o da, Cüneyd-i Bağdâdî’den ilim ve feyz almıştır.

Abdülkâhir Sühreverdî, nefsine hâkim ve Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin hâline benzer bir hâl üzere olduğu nakledilir. Çünkü Sühreverdî hazretleri, zâhir ve bâtında, her haliyle İslâmiyetin edeb dâiresinde hareket ederdi. Kendisi ve talebeleri için Bağdad’ın batı yakasında büyük bir tekke inşâ edildi. Onun dersleriyle çok kimseler İslâmiyetin nurlu yolunu öğrendi. Dünyâ ve âhıret saadetine kavuştular.

Sühreverdî hazretleri, meşhûr Nizâmiyye Medresesi’nde ders vermesi için da’vet edildi. 545 (m. 1150) senesi Muharrem ayının yirmiyedinci günü bu da’veti kabûl edip, orada bir müddet hadîs dersi verdi. Onun dersinin bereketi hemen görüldü. Bütün talebeler tam bir dikkat ve edeb ile istifâdeye koştular. 547 (m. 1152) senesinde Câmi-i Atîk’de va’zü nasihatte bulundu. Sonra Şam’a geri döndü. Adâlet sahibi bir sultan olan Nûreddîn Mahmûd, Sühreverdî hazretlerinin Şam’a teşrîfine çok memnun oldu. Kısa bir süre de Şam’da kalıp va’zü nasihatte bulunan Sühreverdî hazretleri Bağdad’a döndü.

Kendisi anlatır: “Birgün hocamın huzûruna girdim. Bende bir gevşeklik ve isteksizlik hâli vardı. Hocam buyurdu ki: “Sende bir karartı, bir zulmet seziyorum.” Bunun sebebini anladım ve bu hocamın bir kerâmetiydi. Oradan ayrıldım, İki-üç gün birşey yemedim. Azığım da yoktu. Dicle kenarına gidip suya girdim ve açlığım böylece gitsin istedim. Fakat gitmedi. Bir zaman sonra, sokakta giderken birisini gördüm. Yanında başkaları da vardı. Ellerindeki tokmakla pirinçleri dövüyor, un hâline getiriyorlardı. Onlara, “Beni de ücretle çalıştırır mısınız?” dedim. “Ellerini görelim” dediler. Gösterdiğimde, “Bu eller ancak kalem tutar” dediler. Sonra bana, içine altın konmuş bir kâğıt uzattılar. Ben de “Bunu alamam, zira bir iş yapmadım ki, eğer yazılacak birşey varsa onu yapabilirim” dedim, içlerinden biri uyanık biri idi. Orada yüksek bir yere çıktı. Yukarıdan hizmetçisine seslenip, “Ona bir tokmak ver” dedi. O da tokmağı bana verdi. Onlarla beraber pirinci tokmakladım. Böyle işe alışık değildim, İş sahibi göz ucu ile bana bakıyordu. Bir saat geçti. Sonra iş sahibi beni çağırdı. Ben de gittim. Bana bir miktar altın verdi ve: “İşte senin ücretin” dedi. Onu aldım ve oradan ayrıldım. Sonra, Allahü teâlâ benim kalbime ilim öğrenmek arzu ve isteğini verdi. Din bilgilerini en ince noktalarına kadar öğrendim. Usûl-i dîn, Usûl-i fıkh, Vâhidî’nin “Vesît”ini, tefsîr ve çok hadîs-i şerîf kitaplarını ezberledim.”

Serrâc ed-Dımeşkî ve Şihâbüddîn es-Sühreverdî anlatır: “Birgün Sühreverdî hazretlerinin huzûruna üç hıristiyan ve üç yahudi gelmişti; Onlara îmânı ve İslâmı anlattı. Kabûl etmediler. Sonra onların herbirinin ağzına sütten bir yudum verdi. Bundan sonra herbiri, Kelime-i şehâdeti söyleyip müslüman oldu. “O sütü içince, kalbimizdeki (Hıristiyanlık ve Yahudiliğin) bütün küfür pisliklerinin dışarı çıktığını hissettik” dediler. Abdülkâhir Sühreverdî buyurdu ki: “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sizin önce müslüman olmayışınızın sebebi; şeytanlarınız size mâni oluyordu. Onlar burada önce ıslah oldu. Size Allahü teâlânın hidâyet vermesi için biz de duâ ettik.” Sühreverdî hazretleri sonra mübârek ellerini onların gözlerine sürdü. Kerâmet olarak, onlar uzak yerlerdeki tanıdıklarını gördüler ve onlara müslüman olduklarını bildirip, İslâm Dînine da’vet ettiler.”

Sehâvî şöyle anlatır: “Birgün Sühreverdî hazretleriyle Bağdad’ın sultan çarşısından geçiyorduk. Sühreverdî hazretleri, oradaki bir kasap dükkânında soyulup asılmış bir koyuna bakmaya başladı. Buyurdu ki; “Bu koyun bana diyor ki, ben leşim.” Bunu işiten kasap düşüp bayıldı. Daha sonra suçunu i’tirâf etti ve bir daha böyle yapmıyacağına söz verip, tövbe etti.

Menâvî anlatır: “Sühreverdî hazretleri birgün yanında bulunanlara, “Biz fakiriz, ihtiyâcınızı, yalnızlığı seven Allahü teâlâdan isteyin. Size bir kapı açar. Bu yolda devâm ediniz” buyurdu. Böyle yaptılar. Daha sonra tanıdıkları olan İsmâil Betâihî isminde birisi geldi. Elinde bir kâğıt vardı. Onda da otuz tane dâire vardı. “Bunu alın” dedi. Az bir zaman sonra başka birisi de çıka geldi ve ortaya bir mikdar altın koydu. Sühreverdî hazretleri getirilen bu altınları saydı, tam otuz tane idi ve elden bırakılan her bir altın o kâğıttaki dâiresine düştü. Tam o dâire büyüklüğünde idi. “Alın bunları, ihtiyâcınıza sarfedin, bu, İsmâil hazretlerinin bir kerâmetidir” buyurdu.”

Şâ’rânî hazretleri şöyle anlatır: “Fakir bir kimse Abdülkâhir Sühreverdî’nin evine gelip bir müddet kaldığında, onun odasına hergün girer, hâlini sorar ve ona, “Sende şöyle hâller meydana gelir, nice şeyler sana ma’lûm olur. Bütün bu hâllere kavuşmanla birlikte, sana şöyle şöyle sûrette biri gelir. O şeytandan sakın” buyururdu. Aynen haber verdiği şeyler o fakirin başına gelirdi.”

Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî anlatır: “Birgün amcam Abdülkâhir hazretlerinin yanına bir köylü geldi. Beraberinde bir buzağı getirmişti. “Efendim bu buzağıyı sizin için nezretmiştim. Buyurun” dedi. Amcam; “Bu buzağı diyor ki, nezredilen ben değilim. Ben başka bir kişi için nezredildim. Sizin için nezr edilen bir başkasıdır” dedi. Az sonra birisi geldi. Onun da elinde bir buzağı vardı. Hemen “Efendim sizin için nezr edilen budur. Elinizdeki başkasına âittir” dedi. Onu aldı ve gitti.

Bir defasında amcam Sühreverdî ile giderken, köprü üzerinde birisini gördük. Meyve götürüyordu. Ona, “Bunları bana sat” buyurdu. O da, “Niçin?” dediğinde, “Çünkü o meyveler diyor ki, “Beni bu kişiden satın al. Çünkü o, beni içki içmek için satın aldı” dedi. O kişi düşüp bayıldı. Daha sonra amcamın huzûruna gelip tövbe etti ve “Benim bu hâlimi Allahtan başka kimse bilmiyordu. Fakat Sühreverdî hazretlerine hâlim ma’lûm olmuş” dedi.

Birgün Bağdad’da Kerh denilen bir yere geldik. Orada bir evden sarhoş kimselerin seslerini işittik. Amcam oraya girdi. O evin altında bir yerde, namaz kılıp duâ etti. Sonra eve girdik. Onların toplandığı odaya vardığımızda, içtikleri şarabın su hâline döndüğünü gördük. Hepsi tövbe etti. Amcamın talebesi olmakla şereflendiler.”

Sühreverdî hazretlerinin yazmış olduğu eserlerden ba’zıları şunlardır: 1. Âdâb-ül-mürîdîn, 2. Şerh-ül-esmâ-ül-hüsnâ, 3. Muhtasâr-ı mişkât-ül-mesâbih lil-Begâvî, 4. Müsannefi fî tabakât-üş-Şâfiiyye.

Abdülkâhir Sühreverdî’nin yazmış olduğu Âdâb-ül-mürîdîn adlı eserinden ba’zı bölümler:


Allahü teâlâya hamd olsun. Peygamberlerin sonuncusu Muhammed aleyhisselâma ve O’nun âline ve Eshâbına salât ve selâm olsun. Bil ki; herhangi birşeye tâlib olan, onu isteyen kimsenin, önce o şeyin mahiyetini, ne olduğunu bilmesi gerekir. Böylece talibin o husûsa rağbeti, isteği artar. Bir kimse ahlâk ilmi ehlinin akidelerini, zâhir (dış) ve bâtınlarıyla (içleriyle) alâkalı âdabını, aralarında cereyan eden konuşmalardaki ifâdelerin ve kullandıkları kelimelerin ne ma’nâya geldiğini bilmelidir ki, sözlerinde ve işlerinde onların izinde bulunabilsin.

Onların kısaca i’tikâdları ve âdabı şöyledir: Allahü teâlâ birdir. O’nun ortağı yoktur. O’nun eşi, benzeri ve zıddı yoktur. O’nun kâmil sıfatları vardır. Noksan sıfatlardan münezzehtir. O, kendisi tarafından bildirilen isimlerle isimlendirilir. O, cisim değildir. Allahü teâlânın bekâsı vâcibdir. O’nun varlığının öncesi yoktur. O’nun zâtı anlatılamaz.

Ahlâk ilmi âlimlerinden birisine, Allahü teâlâ hakkında sorulduğu zaman şöyle cevap verdi: “Eğer Allahü teâlânın zâtını soruyorsan, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “O’na benzer hiçbir şey yoktur” (Şûrâ-11) buyurulmuştur. O’nun sıfatlarını soruyorsan, İhlâs sûresinde buyurulduğu gibidir. Meâlen şöyledir: “O Allah tekdir. Allah Sameddir (Her yaratığın muhtaç olduğu eksiksiz bir varlıktır). Doğurmadı. O, doğurulmadı da. Hiçbir şey de O’na denk olmamıştır.” Eğer ismini soruyorsan, Kur’ân-ı kerîmde meâlen Allahü teâlâ buyurdu ki: “O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahtır. Gizliyi de aşikârı da bilendir. O, Rahmândır (dünyâda bütün kullara rahmet edendir) Rahimdir (âhırette yalnız mü’minlere merhamet edendir)” (Haşr-22). (Allahü teâlânın daha başka isimleri de vardır. Allahü teâlânın isimleri sonsuzdur. Binbir ismi var diye meşhûrdur. Ya’nî isimlerinden binbir tanesini insanlara bildirmiştir. Muhammed aleyhisselâmın dininde, bunlardan doksandokuzu bildirilmiştir. Bunlara Esmâ-i Hüsnâ denir. Allahü teâlânın isimleri tevkifidir. Ya’nî, İslâmiyette bildirilen isimleri söylemek caizdir. Bunlardan başkasını söylemek caiz değildir. Meselâ, Allahü teâlâya âlim denir. Fakat âlim demek olan fakîh denmez. Çünkü İslâmiyet Allahü teâlâya fakîh dememiştir. Allah ismi yerine tanrı demek caiz değildir. Fakat “Birdir Allah, O’ndan başka tanrı yok” denilebilir. Eğer O’nun fiilini (işini) soruyorsan, Kur’ân-ı kerîmde Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki; “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi (O’na muhtaçtır.

Hacetlerini) O’ndan isterler. O, her an bir iştedir” (Diriltmek, öldürmek, azîz kılmak, alçaltmak, zengin yapmak, fakir yapmak, duâ edene icabet; etmek, istiyene vermek, v.s. gibi.) (Rahmân-29).

Onlar Allahü teâlânın istivası hakkında Mâlik bin Enes’in ( radıyallahü anh ) söylediğini söylemişlerdir. Mâlik bin Enes’e ( radıyallahü anh ) istiva sorulduğunda, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfini nakletti: “İstivanın olduğu bilinir. Keyfiyeti (nasıl olduğu) mechûldür (bilinmez). Ona îmân vâcibdir. Ondan suâl bid’attir. Onu inkâr küfürdür.”

Onlar yine icmâ’ ettiler ki: Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlânın kelâmıdır. Mahlûk değildir. Mushaflarımızda yazılı olup, dillerimizle okunur, kalblerimizde muhafaza edilir.

Allahü teâlâyı mü’minler Cennette görecektir. Fakat, nasıl olduğu bilinmeyen, bir görmekle göreceklerdir. Nasıl olduğunu bilinmiyeni anlaşılmayanı görmek de, nasıl olduğu anlaşılmayan bir görmek olur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Kıyâmet günü Rabbinizi, ondördüncü gecesinde ayı dolunay hâlinde gördüğünüz gibi göreceksiniz.”

Îmân ve ikrâr, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde bildirdiğine ve Resûlullah efendimizin haber verdiği şeylerin hepsinedir. Resûl-i ekremin haber verdiği şeyler de; Cennet, Cehennem, Levh-i mahfûz, Kalem, Havz, Sırat, şefaat, Mizan, Sûr’un üfürülmesi, kabir azâbı, Münker ve Nekir’in suâli, öldükten sonra dirilmek, Cennet ve Cehennemin ebedî (sonsuz) olarak devam etmek üzere yaratıldıkları, Cennet ve Cehennem ehlinin oralarda sonsuz kalacakları, Cennetliklerin ni’metlere kavuşacağı, Cehennemliklerin azâb görecekleri, fakat Cehennemlikler arasında olan günahkâr mü’minlerin Cehennemde ebediyyen kalmıyacakları v.s. bildirildi.

Kulların bedenlerini Allahü teâlâ yarattığı gibi, onların işlerini de O, yaratır. Nitekim Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır” (Saffât-96) buyurdu.

Allahü teâlâ kullarının küfründen, imansız olmasından ve günahlarından râzı değildir. Her iyi ve kötü kimsenin arkasında namaz kılmak caizdir. Ehl-i kıble olan hiç kimse için, yaptığı bir hayır işten ve iyilikten dolayı, bu Cennetliktir diye şehâdette bulunulamaz. Yine hiçbir kimsenin işlediği büyük günahtan dolayı, Cehenneme gideceğine şehâdet edilemez.

Allahü teâlâ, peygamberleri vasıtasıyle insanlara kitaplar göndermiştir. Peygamberler, insanların en üstünleridir. Muhammed aleyhisselâm da onların en üstünüdür. Allahü teâlâ, O’nunla Peygamberliği sona erdirdi (O’ndan sonra peygamber gelmiyecektir). Peygamberlerden sonra insanların en üstünü Hazreti Ebû Bekr, sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman, sonra Hazreti Ali, sonra aşere-i mübeşşerenin tamâmı, sonra Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kendilerini Cennetle müjdelediği kimseler. Sonra Bedr gazâsında bulunan üçyüzonüç kişi, sonra Uhud gazâsında bulunanlar, sonra Bî’at-ur-rıdvân, ya’nî ağaç altında Resûlullaha söz veren bindörtyüz kişi, en üstündür. (Bu üstünlük önce îmâna gelmek, din için herkesten çok mal vermek ve canını feda etmektir. Ya’nî dinde sonra gelenlere üstâd olmaktır. Sonra, ilimleriyle amel edenler, sonra, insanlara en fâideli olanlardır.

Mü’minler arasında üstünlük bakımından farklılık olduğu gibi, melekler arasında da vardır.

Helâli, aramak farzdır. Yeryüzünde helâl her zaman bulunur. Allahü teâlâ, kullarından helâli aramalarını istedi. Fakat mümkün olanı istedi. Ancak, helâl bir yerde çok, diğer yerde azdır. Arayıp bulmak kula düşer.

Dinde inanılması lâzım gelen şeyleri dil ile ikrâr (söyleyip), kalb ile tasdik ettikten (inandıktan, kabûl ettikten) sonra, şartlarına uygun amel yapmakla, kalbdeki îmân parlar. Kişi, îmânı dili ile söylemelidir. Hiçbir zarûret olmadan dil ile îmânı söylememek küfre sebep olur. Dili ile îmânı olduğunu söylediği hâlde, kalbinden inanmıyan, müslüman değildir. O kimse münâfıktır. Ameli terk eden fâsık olur. Sünnet-i seniyyeye uymayan, bid’at sahibidir. İnsanlar, îmân bakımından birbirlerinden farklı derecelere sahiptirler.

Konuşurken yeri gelince “İnşâallah” demelidir:


Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “And olsun ki, Allah gerçekten Peygamberine o rü’yâyı hak olarak doğru gösterdi. And olsun ki, İnşâallah emniyet içinde kimseler olarak, başlarınızı traş etmiş ve kısaltmış olduğunuz hâlde, korkmaksızın, mutlaka Mescid-i Harâm’a gireceksiniz...” (Fetih-27) buyurdu. Fakat bu âyet-i kerîmede “İnşâallah” şek ve şüphe üzerine buyurulmamıştır. Tasavvuf büyüklerinden birisine, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde “İnşâallah” buyurması hakkında sorulunca; “Allahü teâlâ “İnşâallah” buyurmakla, kullarına böyle söylemeyi, öğretmeyi murâd etmiştir” buyurdu. Âyet-i kerîmede Allahü teâlâ kamil ilmi ile “İnşâallah” derse, ilmi noksan olan kulların konuşmalarında, “İnşâallah” demeleri gerektiği hakkında işâret vardır. Bu yüzden Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) kabristanda “İnşâallah biz size yakında katılacağız”buyurmuştur. Halbuki, Peygamber efendimizin ölüm hakkında ve onlara kavuşma husûsunda hiçbir şüphesi yoktu.

İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmalıdır. Kazanç, ticâret ve san’at mübahtır. Kişi mecbûr kalırsa, başkasından birşey isteyebilir. Zengin kimsenin istemesi doğru değildir. Rızâ gösterilen fakirlik, zenginlikten üstündür. Bundan dolayı Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) fakirliği tercih etti. Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) yeryüzünün hazînelerinin anahtarı arz edildiği zaman, Cebrâil (a.s.) fakirliği işâret etti. Yine Cebrâil (a.s.) Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) tevâzu etmesini de işâret etti. Bu sebeple Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) “Yâ Rabbî! Bir gün aç, bir gün tok olmayı istiyorum. Acıktığım zaman sana yalvarırım, doyduğum zaman sana hamd eder, seni anarım” buyururdu.

Tasavvuf ehli, Allahü teâlânın kazâsına rızâ göstermeyi, belâya sabretmeyi, ni’metlere şükür etmeyi, herkese vâcib görmektedirler. Allahü teâlânın azâbından korkmak, rahmetinden ümid kesmemek, kul için iki sağlam iptir ki, kulları Allahü teâlâya karşı edebe muhalif iş yapmaktan alıkoyar. Ümit ve korku hâline sahip olmayan her kalb haraptır, insan, aklı yerinde olduğu müddetçe Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet edip, kulluk vazîfelerini yapmakla mükelleftir. Ancak kulun kalbi, ma’nevî kirlerden temizlenip, kalbi dâima Allahü teâlâ ile beraber olunca, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından sakınırken ve kulluk vazîfelerini yaparken, kendisinde bir zorluk ve meşakkat hissetmez hâle gelir. Fakat yine emirlere uyup, yasaklardan sakınmakla me’mûrdur. Havada bağdaş kurup otursa bile, insan olmak, hiç kimseden kaybolmaz. Ancak beşerî durum, ba’zan kuvvetli, ba’zan zayıf olur. Sıddîklar, nefislerinin köleliğinden kurtulmuşlardır. Âriflerde, kötü sıfatlar bulunmaz.

Allahü teâlâ için sevmek, O’nun için buğzetmek, îmânın en güvenilir ve sağlam kulplarındandır. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker (iyiliği emredip, kötülükten alıkoymak) yapmak imkânı olan herkese, imkânı nisbetinde lâzımdır.

Evliyânın kerâmeti haktır. Evliyâ Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) zamanında ve ondan sonraki asırlarda da kerâmet gösterdiler. Peygamberlik mu’cize ile değil, Allahü teâlânın onları peygamber olarak göndermesi ve vahy göndermesi ile sabit olur. Peygamberlerin mu’cize göstermesi ve o mu’cize ile inkâr edenlere peygamberliğini isbât etmesi lâzımdır. Velinin ise kerâmetini gizlemesi lazımdır. Fakat Allahü teâlânın, kerâmeti veli kulunda izhâr etmesi (göstermesi) müstesnadır.

Ahlâk ilmi ehli, dinde mücâdele ve münâkaşadan insanları men ettiler. Dünyâ ve âhırette kendilerine fayda verecek şeyleri öğrenip, bunlarla meşgûl olmayı, zararlı olanlardan ise sakınmayı tavsiye ettiler.

Dînen giyilmesi haram olanların dışında, bütün elbiseleri giymek mübahtır. Gösterişli ve süslü olmayan elbiselerle yetinmelidir. Çünkü Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Az fakat kâfi gelen, çok fakat Allahü teâlâdan alıkoyandan daha hayırlıdır” buyurdu. Zira dünyânın helâl elbiseleri için, yarın kıyâmet gününde hesap, haram olanları için de ceza vardır.

Ma’nâyı bozmadığı ve tegannî olmadığı müddetçe, Kur’ân-ı kerîm okurken sesi güzelleştirmek müstehabdır. Çünkü Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîfte; “Kur’ân-ı kerîmi seslerinizle süsleyiniz” buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte ise; “Herşeyin bir süsü vardır. Kur’ân-ı kerîmin süsü ise, güzel sestir” buyuruldu. (Elhân ile, ya’nî mûsikîye uyarak tecvidi bozmak bid’at ve dinlemesi de büyük günahtır.) Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) şiir hakkında sorulduğu zaman: “O bir sözdür, iyisi iyi, kötüsü de kötüdür”buyurdu. İçerisinde nasihatler ve hikmetler, Allahü teâlânın ni’metlerinden, sâlih ve iyi kimselerin ve takvâ sahiplerinin güzel hâllerinden bahseden şiirler iyi olanlarıdır. Bunları dinlemekte hiçbir mahzur yoktur. Bir takım yerlerden, zamanlardan ve ümmetlerden bahseden şiirler de dinlenebilir. Hiciv ve kötülük bulunan şiirleri dinlemek günahtır. Nefsin hoşuna giden, şehveti tahrik eden şiirleri okumak haramdır.

Dinde bilinmesi zarurî olan bilgileri, helâl ve harama dâir bilgileri öğrenmek her müslümana lâzımdır. Çünkü bunlara uygun amel yapmak, ancak bunları bilmekle mümkün olur. Yaşanmayan ve tatbik edilmeyen bir ilim, meyvesiz ve fâidesiz olur. Bilmeden, gelişi güzel yapılan bir amel ise, eksik olur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “İlim taleb etmek, her müslümana farzdır” buyurdu.

Ahlâk ilmi ehli, müslümanlar arasında ameldeki ayrılığı (Amelde dört hak mezhebi) inkâr etmezler. Zîrâ Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîflerinde: “Ümmetimin âlimleri arasındaki ayrılık rahmettir” buyurdu. Tasavvuf büyüklerinden birisine, ihtilâfları (farklı ictihâdları) rahmet olan âlimlerin kimler olduğu soruldu. O anda şöyle cevap verdi: “Onlar Allahü teâlânın kitabına sarılan, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine uymaya çok gayret eden, Eshâb-ı Kirâmın yolunda giden âlimlerdir. Bunlar da hadîs âlimleri, fıkıh âlimleri ve tasavvuf büyükleri olmak üzere üç kısma ayrılır. Hadîs-i şerîfler, Edille-i şer’iyyenin (dîni hükümlerin çıkarıldığı dört kaynağın) ikincisidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Peygamber size ne verdi ise, onu alın. Size neyi yasak etti ise, onu da almayın. (Yapma dediğini yapmayın). Allahtan korkun, çünkü Allah, çok şiddetli azâb sahibidir” (Haşr-7) buyuruyor. Hadîs âlimleri, hadîs-i şerîf dinlemek, onları nakletmek, derlemek ve sahih olanını, sahih olmayandan ayırmakla uğraşırlar. Onlar dînin bekçileridirler. Fıkıh âlimlerine gelince; onların, hadîs âlimlerine üstünlükleri vardır. Çünkü onlar, hadîs-i şerîfleri anlayıp, onlardan hüküm çıkarırlar. Dînin hükümlerini bildiren onlardır. Tasavvuf ehli ise, bu iki sınıf âlimlerin bildirdiklerine uyarlar. Bid’at işlemekten uzak dururlar. Sünnet-i seniyyeye bağlıdırlar. Onlar, fıkıh âlimlerinin icmâ’ ettikleri husûslara uyarlar. Bağlı oldukları mezheb içindeki fıkıh âlimlerinin ihtilâf ettikleri husûslarda en güzel ve evlâ olanı alırlar. Te’vîllere ve nefse uymaktan doğan bid’atlere yapışmak onların yolu değildir. Sonra, tasavvuf âlimlerinin yüksek ilimleri ve şerefli hâlleri vardır. Onlar mu’âmelât bilgilerinden, kötü ve çirkin olan hâllerin neler olduğundan, şerefli makamlardan anlatırlar. Tövbe, zühd, vera’, sabır, rızâ, tevekkül, muhabbet, ümit ve korku, müşâhede, kanâat, doğruluk, ihlâs, şükür, zikir, tefekkür, murâkabe, ibret almak, Allahü teâlâdan korkmak, O’na ta’zîm, günahlara pişmanlık, haya, fenâ, bekâ, nefsi tanımak, nefsle mücâdele, riyanın incelikleri, gizli şehvet, gizli şirk ve bunlardan kurtulmak, gibi husûslardan bahsederler. Tasavvuf âlimleri, zikirlerin hakîkatleri, insana Allahü teâlâyı unutturan, O’ndan uzaklaştıran çeşitli hâllere dâir hakîkatlerden konuşurlar. Bir kimse, bu üç ilim dalından birinde bir konuya takılsa, o sahanın âlimine müracaat eder. Meselâ, hadîs ilminden anlaşılmayan bir mes’ele için, hadîs âlimlerine müracaat edilir. Fıkhın inceliklerinden bir müşkülü olan kimse, fıkıh âlimlerine; hâl bilgilerinden, meselâ vera’nın incelikleri, tevekkül sahiplerinin makamları hakkında müşkülü olan ise, tasavvuf ehline müracaat eder. Kim bunun aksini yaparsa, hatâ eder.

Tasavvuf (Ahlâk ilmi) büyüklerinin, tasavvufla ilgili konular hakkında sorulan suâllere verdikleri cevaplar, duruma göre farklılık arz eder. Her tasavvuf büyüğü, ya kendi durumuna göre veya suâl soranın durumuna ve derecesine göre cevap verir. Suâl soran talebe ise, ona zâhirî ilimlere, fıkıh kitaplarına göre cevap verirler. Suâl soran tasavvufta orta mertebelerden birisinde ise, onun hâline göre cevap verirler. Suâl soran ârif ise, hakîkat cihetinden cevap verirler. Bu durumu, tasavvuf büyüklerinden birisinin şu sözü çok güzel açıklamaktadır “Tasavvufun başı ilim, ortası amel, sonu mevhibedir (Allahü teâlânın lütfu ve ihsânı olan ma’nevî ilimdir), ilim, muradı (maksadı) açar. Amel, istemeye yardımcı olur. Mevhibe, amelin meyvesine ulaştırır. Ahlâk ilmi ehli üç kısımdır. Mürid (talebe) durumunda olan tâlibdir. Orta derecede olan (daha yoldadır). Sona varmış olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş olandır. Talebe, muradına ermek için çalışır. Orta derecede olan, makamların âdabını gözetmekle meşgûldür. Bir hâlden diğer bir hâle yükselir. O, devamlı ilerleme halindedir. Sona varmış olan ise, bütün makamları aşmış ve artık istikrâra kavuşmuş bir haldedir. Çeşitli hâller, onda bir değişiklik meydana getiremezler. Talebe, nefsiyle, şehvetiyle ve şeytanla mücâdele etme, hazlarından uzak kalma mertebesindedir. Orta mertebede olan, murada kavuşabilir miyim, yoksa kavuşamaz mıyım korkusu ile içinde bulunduğu hâllerde doğruluğa riâyet, makamlarda edebi gözetme mertebesindedir. Sona ulaşan ise, bütün makamları elde etmiştir. Onun hâli, darlıkda da, genişlikte de eşittir. Onun yemesi açlığı, uykusu uykusuzluğu gibidir. Onun, dünyevî istek ve lezzet hissi kalmamıştır. Onun zâhirî (dışı) halk ile, bâtını (içi) Hak iledir.”

Tasavvuf yolunda edeb: Bu yolun bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Zâhirini halk ile olan edebler, bâtınını ise Allahü teâlâya karşı olan edebler teşkil eder. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), namazda iken bir şeyle oynayan birisini görünce, “Eğer kalbinde huşû’ olsaydı, a’zâların da huşû’ hâlinde olurdu” buyurdu. Cüneyd-i Bağdadî, Ebû Hafs el-Haddâd’a: “Talebelerini sultanlar gibi terbiye ettin” deyince, Ebû Hafs; “Zâhirdeki güzel edeb, bâtındaki güzel edebe delâlet eder” dedi.

Ahlâk ilmi ehli arasında edebe riâyet edilmesi, başka şeylerden önde gelir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde edeb ehlini övüp, onların durumlarını şu âyet-i kerîmede meâlen şöyle bildirdi: “Gerçekten Allahın Peygamberinin yanında (edebe riâyet ederek) seslerini yavaşlatanlar o kimselerdir ki, Allahü teâlâ kalblerini takvâ için imtihan etmiştir. Onlar için mağfiret ve pek büyük bir ecr vardır” (Hucurât-3). Ebû Abdullah bin Hafif: “Ruveym bin Ahmed bana; “Ey Oğul! Amelin güzel, edebin ince olsun” dedi”

Denilir ki, tasavvufun tamâmı edebten ibârettir. Her zamanın, her hâlin ve makamın riâyet edilmesi gereken edebi vardır. Edebe yapışan kimse, büyüklerin mertebesine kavuşur. Edebden mahrûm olan kimse, yakınım zannettiği yerden pek uzaklardadır. Kabûl edileceğini umduğu yerden geri çevrilir. Edebden mahrûm olan kimse, bütün hayırlardan mahrûm olur.

Denilir ki, nefsin edebi; nefse hayrı tanıtmak ve onu teşvik etmek, ona şerri (kötüyü) tanıtıp ondan menetmektir.

Denilir ki, edeb; fakirlerin senedi, zenginlerin süsüdür, insanlar edeb husûsunda üç kısımdır. Bunlar Dünyâ ehli, din ehli ve din ehli arasında da dereceleri yüksek olanlardır.

Dünyâ ehlinin âdabının ekserisi, fesahat ve belagat ilimlerini, meliklerin haberlerini ve şiirleri ezberlemektir. Din ehlinin edeblerinin ekserisi, zâhir (dış) ve batınlarını (içlerini) Allahü teâlânın emirlerine uymakla süslemek, nefsinin arzu ve isteklerini terk etmek; haramlardan ve şüphelilerden sakınmak, hayır işlere koşmaktır. Din ehlinden büyük zâtların âdabı ise, kalblerini Allahü teâlâdan başkası ile meşgûliyetten korumak, sırları gözetmektir. Tasavvuf yolunda talebe durumunda olanların, amel bakımından birbirine üstünlükleri vardır. Orta durumda olanların, edeb bakımından birbirine üstünlükleri vardır. Âriflerin ise, himmet bakımından birbirine üstünlükleri vardır. Cüneyd-i Bağdadî’ye “Sadakalarınızı Allah yolunda çalışmaya koyulmuş olan fakirlere verin ki, onlar öteye beriye koşup, kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için, tanımıyanlar onları zengin zanneder. Ey Resûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar, iffetlerinden ötürü insanları rahatsız edip birşey istemezler. Siz malınızdan bunlara ne harcarsanız, muhakkak Allah onu hakkıyla bilicidir” (Bekâra-273) meâlindeki âyet-i kerîme hakkında sorulunca, “Onların himmetlerinin yüksekliği Allahü teâlâdan başkasına ihtiyâçlarını arz etmekten men eder” buyurdu.

Muhtelif yerlerdeki edepler: Misâfire ikram: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Mü’minlerin Allah için birbirlerini ziyâret etmeleri, güzel ahlâktandır” buyurdu. Ziyâret edilen kimsenin, kendisini zorlamadan, evinde ne varsa misâfirine onu ikram etmesi gerekir. Evinde bir yudum su bile olsa onu ikram eder. Ev sahibinin yanında ikram edeceği birşey olduğu hâlde, misâfirine ikram etmezse, o gün ve o gece Allahü teâlânın gazâbını üzerine çekmiş olur.

Hasen-i Basrî’nin yanına girmek için izin istendiği zaman yanında yiyecek birşey varsa, o kimseyi kabûl eder, yoksa kendisi dışarıya, onun yanına çıkardı.

Denilir ki, misâfire karşı edeb şöyledir: önce selâm, sonra ikram, sonra taam (yemek), sonra kelâm (konuşma). Misâfirlere, dünyâ ve dünyâ ehli ile alâkalı lüzumsuz şeylerden sorulmaz. Ancak büyük zâtlardan ve sevdiklerinden sorulur.

Yûsuf bin Hüseyn dedi ki: Zünnûn-i Mısrî’ye “Kiminle arkadaş olayım?” diye sordum. Cevâbında, “Hasta olduğunda seni ziyâret eden, günah işlediğinde senin için Allahü teâlâdan af dileyen kimse ile” buyurdu.

Rivâyet edilir ki; Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) yolda giderlerken bir yerde durup, orada bulunanlara selâm verdi ve “Size iyilerinizi ve kötülerinizi haber vereyim mi?”

“Hayırlılarınız, iyiliği umulan ve kötülüğünden emîn olunanlardır. Şerlileriniz ise, iyilik umulmıyan ve kötülüğünden emîn olunmıyanlardır” buyurdu.

Sefer Âdâbı: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alış-veriş, Allahı anmaktan (ona ibâdet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan), namazı gereği üzere kılmaktan ve zekât vermekten kendilerini alıkoyamaz. Onlar, öyle bir günden (kıyâmet gününden) korkarlar ki, o günde kalbler ve gözler korkudan döner.” (Nûr-37) buyurulanların kimler olduğu Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) sorulunca; “Yeryüzünde, Allahü teâlânın fadl ve ihsânından istiyerek dolaşanlardır” buyurdu.

Seferde asıl olan, cihâd için yola çıkmaktır. Sonra hac, sonra-Resûl-i ekremin kabr-i şerîflerini ziyâret gelir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Üç mescidden başka mescidlere ziyâret için gidilmez. Bunlar; Mescid-i Haram, benim mescidim (Mescid-i Nebevî) ve Mescid-i Aksâ’dır” buyurdu. Bunlardan sonra; ilim tahsili için, âlimleri ve dostları ziyâret için yolculuk yapılır. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Allahü teâlâ, benim için birbirini sevenlere, benim için birbirlerini ziyâret edenlere sevgim haktır, buyurdu.”

Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allah için ziyâret et. Kim Allah için ziyâret ederse, yetmiş bin melek onu ziyâret eder ve “Allahım o senin için ziyâret ettiği gibi, sen de ona vâsıl ol, ziyâret et” diye niyaz ederler. Bir Münâdî de, “Sen de iyisin, ziyâretinde. Bundan dolayı Cennetten bir yere yerleştin” der” buyurdu. Sonra ziyâret; haksızlık ve zulümleri gidermek, helâl rızık aramak, ibret almak, için yapılır. Gezinti için, riya ve nefsin arzularına, isteklerine uymak üzere, memleketlerde dolaşmak için yolculuk yapılmaz.

Ebû Turab Nahşebî ( radıyallahü anh ) der ki; “Tasavvuf yolundaki talebeler için, nefslerine uyarak yaptıkları seferden daha zararlı birşey yoktur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde;“Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar gibi olmayın..” (Enfâl-47) buyurdu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, ümmetimin zenginleri hacca seyahat için giderler. Orta durumda olanları ticâret için, kurrâlar (Kur’ân-ı kerîm okuyucuları) riya için, fakirler de dilenmek için giderler” buyurdu.

Ana-baba ve hocanın rızâsı ve izni olmadan yola çıkmamalıdır. Eğer izinsiz çıkarsa, seferinde birçok engelle karşılaşır ve yolculuğunda bereket olmaz.

Topluluk hâlinde yolculuk yapılıyorsa, en zayıfların yürüyüşü gibi yürümelidir. Arkadaşı durduğu zaman durmalıdır. Mümkün mertebe, namazları vaktinden sonraya tehir etmemelidir. Eğer mümkün ise, yürüyerek gitmeyi bir vâsıtaya binerek gitmeye tercih etmelidir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Bir bineğe binerek hacca giden kimsenin, bineğinin attığı her adım için yetmiş hasene, yürüyerek giden kimsenin her adımına karşılık ise harem hasenatından yediyüz hasene (iyilik) vardır”buyurunca, Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm) “Harem hasenatı nedir?” diye sordular. Bunun üzerine Resûl-i ekrem; “Onun bir hasenesi, yediyüzbin hasenedir” buyurdular.

Toplulukla yapılan yolculukta, mümkün mertebe yolculuk arkadaşlarına hizmet etmeli, onların meşakkatlerini gidermelidir. Adiy bin Hâtem şöyle rivâyet etti: Resûlullaha ( aleyhisselâm ), “Ey Allahın Resûlü! sadakaların en faziletlisi hangisidir?” diye sorulunca, “Kişinin, Allahü teâlânın rızâsı için arkadaşlarına hizmet etmesidir” buyurdu.

Bir memlekete gidildiği zaman, eğer orada büyük bir âlim varsa, önce onun ziyâretine gidilir. Yoksa, sâlih kimselerin yanına gidilir. Böyle kimseler çoksa, en faziletli ve kıymetli olanının yanına gidilir. Yine bir memlekete gidildiği zaman, abdest ve temizlik ihtiyâcının giderilmesi için uygun bir yer aranır. Akarsu olan yer, yerleşmek için tercih edilir. Abdest aldıktan sonra, iki rek’at namaz kılar ve yanına gideceği büyük bir zât varsa onun yanına gider. Yanında bir süre oturur. Soracağı bir husûs varsa, onu sorar, yoksa onun yanında konuşmaz. Eğer o büyük zât birşey sorarsa, ona cevap verir.

Yolculuğa çıkan kimsenin yanında abdest için bir kab bulundurması lâzımdır. Büyük zâtlardan ba’zısı, yolculuk yapan birisi ile müsâfeha yapınca, onun avucunda ve parmaklarında su kabı taşıdığına dâir bir izin olup olmadığına bakardı. Eğer böyle bir iz bulursa, onu çok iyi karşılar, bulamazsa, ona yüz vermez ve onu kabûl etmezdi. Yine onlardan birisi, yolculuk yapan birisinin yanında su kabı görmezse, bundan, onun namazı terketmeyi göze aldığına hükmederdi. Yola çıkacak kimsenin yanına; iğne, iplik, makas, çakı v.b. gibi şeyleri alması müstehabdır. Çünkü bunlar, farzları eda etmeye yardımcı olurlar. Yolculuğa çıkmak isteyen bir kimse, dostlarını ve tanıdıklarını dolaşması, onlara veda etmesi ve onlarla helâllaşması lâzımdır. Yola çıkan kimsenin özellikle namazlarını terk etmemesi lâzımdır.

Giyinme âdâbı: Giyinmede temizliğe çok dikkat edilir. Çünkü Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Temizlik imândandır” buyurdular. Giyimde avret mahallini örtüp, sıcaktan ve soğuktan koruyacak elbiselerin, temiz, imkânına göre kıymetli kumaştan olması esastır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) İbâdet niyetiyle alanları dünyâdan saymamışlardır.

Yeme-içme âdâbı: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Yeyin, için isrâf etmeyin. Çünkü Allahü teâlâ isrâf edenleri sevmez” (A’râf-31) buyuruyor. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte, “Sizden biriniz birşey yediği zaman “Bismillâhirrahmânirrahim” desin. Eğer başında Besmeleyi unutur. Sonra hatırlarsa, “Bismillahi evvelühu ve âhıruhu” desin” buyurdu. Yine Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) yemek kabını işâret buyurarak, “Onun kenarlarından yiyiniz. Ortasından yemeyiniz. Çünkü bereket, yemeğin ortasına iner” buyurdu.

Rızık husûsunda merak etmemeli, endişe etmemelidir. Bütün vaktini bununla geçirmemelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Nice hayvanlar vardır ki, rızkını yüklenip taşımaya güçleri yetmez. Onlara da, size de, rızkı Allahü teâlâ verir. Allahü teâlâ Semî’dir. Alîmdir” buyuruyor. (Ankebût-60).

Yemek yerken, açlığı gidermek, nefse hakkını vermek ibâdet ve tâatleri yapabilecek kuvveti, enerjiyi kazanmak kastedilir. Yoksa, yemek, lezzet almak niyetiyle yenmez. Peygamber efendimiz.” ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte “Nefsin, insan üzerinde hakkı vardır” buyurdular. Büyük zâtlardan birisine, “Tasavvuf ehli nasıl yemek yerler?” diye sorulunca, “Hastanın, şifa bulmak ümidi. İle ilâç alması gibi” diye cevap verdi. Yemek yerken; mi’denin üçte biri yemek için, üçte biri su için, üçte biri de hava için ayrılmalıdır.

Yemek hazır iken beklememeli, vakti yemekle geçirmemeli. Yemeği normal zamanı içinde bitirmeli.

Yemek yerken, hiçbir yemeği kötülememelidir. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ), “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), hiçbir yemeği asla kötülemedi” buyurdu. Acıkmadan yememeli, acıkınca yemelidir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Yediğiniz yemekleri, Allahü teâlâyı anarak ve namaz kılmak sûretiyle eritiniz. Tok karınla uyumayınız. Yoksa kalbiniz kasavetli olur” buyurdu.

Yemek yerken güzel şeylerden konuşmalıdır. Denildi ki: Yemek yerken konuşmamak, mecûsîlerin âdetidir. Yemek yerken, sağ ayağı dikip, sol ayak üzerine oturmak, Besmele çekmek, üç parmakla yemek, lokmayı küçük almak, lokmayı iyice çiğnemek ve parmakları yalamak sünnettir. Câbir ( radıyallahü anh ) şöyle dedi: Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ), bize parmaklarımızı yalamamızı ve tabağı sıyırmamızı emrederek, “Sizden birisi, bereketin, yemeğin neresinde olduğunu bilemez” buyurdu. Yemek yerken başkasının lokmasına bakmamalıdır. Çünkü hadîs-i şerîfte “Sizden biriniz, arkadaşının lokmasına bakmasın” buyurulmuştur. Yemek yemeği bitirdikten sonra, Allahü teâlâya hamd etmelidir. Büyük zâtlardan birisi; “Dostlarla beraber, rahat ve neş’e ile, yabancıların yanında edebe riâyet ederek, fakirlerle beraber îsâr (onları kendisine tercih) ederek yemelidir” buyurdu.

Yemeği yalnız yememelidir. Ailesi veya arkadaşları ile yemelidir. Çünkü Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “En hayırlı yemek, yiyenlerin çok bulunduğu yemektir.”

“Dostlarla beraber yemek yemek, şifâdır.”

“İnsanların şerlisi; yalnız yiyen, hizmetçisini döven, başkasını doyurmayandır.” Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ), bir toplulukla yemek yedikleri zaman, yemeği en son bırakırlardı.

Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Birgün Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûruna girdim. Namaz kılıyorlardı. Namazdan sonra Resûlullahın ( aleyhisselâm ) aç olduklarını öğrenince, ağladım. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ), “Ağlama! Çünkü Allahü teâlânın rızâsını diliyerek, aç olan kimseye, kıyâmetin şiddeti isâbet etmez” buyurdu.

Büyüklerden bir zât şöyle buyurdu: “Misâfire ve ev sahibine şu üç şey lâzımdır Ev sahibine lâzım olan üç şey: Misâfire helâl yedirmek, namaz vakitlerini gözetmek ve namaz vaktinde misâfirini kaldırmak, gücünün yettiği şeyi misâfirden esirgememektir. Misâfire lâzım olan üç şey: Ev sahibinin dediği yere oturmak, kendisine ikram edilen yiyeceklere rızâ göstermek, ev sahibinden izin aldıktan sonra evden ayrılmaktır.”

Yatma âdabı: Allah için uyumaya çalışmalıdır. Allahü teâlâdan gâfil olarak uyumamalıdır. Allah için uyuyan kimse, farzları eda etmekte yardımcı olması için uyur ve niyeti bu olur. Nafileleri, özellikle gecenin sonunda kılar. Çünkü hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Allahü teâlâ gecenin sonunda “Duâ eden var mı? Kabûl edeyim, isteyen var mı? istediğini vereyim. Af ve mağfiret olunmasını diliyen var mı? Onu af ve mağfiret edeyim” buyurur.

Allahü teâlâyı zikredenler, ananlar, uyuyuncaya kadar Allahü teâlâyı anarlar. Bunlar Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilir: “Onlar ki, Rablerine secdeler ve kıyâmlar yaparak (namaz kılarak) geceyi geçirirler.” (Furkan-64).

Abdestli olarak uyumalıdır. Sağ tarafa yatarak şu duâyı okumalıdır (Allahım! Senin yüce isminle yattım. Senin isminle kalkacağım. Allahım! Nefsimi tutarsan, ona merhamet eyle, eğer onu salıverirsen, sâlih kullarını muhafaza ettiğin gibi nefsimi de muhafaza eyle. Allahım! Kullarını dirilttiğin gün, beni azâbından koru.) Her uyandığında Allahü teâlâyı hatırlamalıdır. Uyanınca abdest alıp iki rek’at namaz kılıp, tekrar uyunursa, çok sevâb kazanılır. Sabah namazından sonra uyumak uygun görülmemiştir. Akşam namazından sonra da uyumamalıdır.

İstemenin Âdâbı: Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde fakirleri meâlen şöyle medh buyuruyor: “Sadakalarınızı Allah yolunda çalışmaya koyulmuş olan fakirlere verin ki, onlar öteye beriye koşup kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için, tanımıyanlar onları zengin zannederler. Ey Resûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar, iffetlerinden dolayı insanları rahatsız edip birşey istemezler. Siz malınızdan bunlara ne harcarsanız, muhakkak Allah onu hakkıyla bilicidir.” (Bekâra-273). “Ey Resûlüm! Dilenciyi de azarlama” (Duhâ-10) Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ise bir hadîs-i şerîfte; “At üzerinde bile gelse, istiyene veriniz” buyurdu.

Ebû Hafs, “Kim kendisini istemeye alıştırırsa, tama’ya, hıyânete ve yalana mübtelâ olur” buyurdu. Tasavvuf yolundakiler, ancak zarûret ve ihtiyâç hâlinde isterler. Birşey istedikleri zaman, sâdece kendilerine yetecek miktarı alırlar. Onlar kendileri için istemeyi iyi görmezler, arkadaşları için istemeyi münâsip görürler.

Hastalık zamanındaki âdâb: Hastalık gelince, tedâvisi için çalışmalı, sabırlı olmalı. Hastalığı olan ibret almalı. Sağlığın kıymetini düşünmeli. Aynı zamanda, hastalık günahlara keffârettir. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Bir günlük humma hastalığı, bir senelik günaha keffârettir” buyurdu. Fıkıh âlimlerinden birisi; “Elemde birçok ni’metler vardır. Elem ve hastalık, günahlardan kurtulmaya, sabrın sevâbını kazanmaya, gafletten uyanmaya, sıhhat zamanındaki ni’meti hatırlamaya, tövbeyi yenilemeye, sadakaya teşvike vesile olur” buyurdu.

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) birgün; “Ey Allahın kulları, tedâvi olunuz. Çünkü Allahü teâlâ, her hastalığın ilâcını da yaratmıştır” buyurunca orada bulunanlar, “Ey Allahın Resûlü! Tedâvi, Allahü teâlânın kazasından birşey giderir’ mi?” diye sordular. Bunun üzerine Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) “Tedâvi de Allahü teâlânın kazâsındandır” buyurdu.

Ölüm zamanındaki âdâb: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîflerinde; “Lezzetleri gideren ölümü çok hatırlayınız” buyurdu. İbn-i Harîrî şöyle anlattı: “Vefâtı sırasında Cüneyd-i Bağdâdî’nin yanında idim. Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Ben, “Efendim, biraz kendinize acıyın. Bu kadar kendinizi yormayın” deyince bana, “Ona en muhtaç olduğum an şu saattir. Çünkü, amel defterim onunla dürülecek, onunla son bulacak” dedi ve tekrar Kur’ân-ı kerîm okumaya başladı. Bekâra sûresinden yetmiş âyet-i kerîme okudu. Sonra Hak teâlânın rahmetine kavuştu.”

Belâ ve musibet zamanındaki âdâb: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “.... Seni çeşitli belâ ve musibetlerle imtihan ettik, (sonra, seni herbirinden kurtardık.)” buyurdu. (Tâhâ-40) Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Biz peygamberler topluluğuyuz. Bizim için belalar, ecirler gibi, kat kat verilir” buyurdu.

Belâ ve musibet zamanında sızlanmamalı ve şikâyette bulunmamalı, belâ ve musibete göstereceği sabırdan dolayı Allahü teâlâ katında kazanacağı ecir ve sevâbı gözünün önüne getirmelidir. Allahü teâlânın, sabredenler için hazırladıklarını düşünmelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Rabbinin hükmüne sabret, çünkü sen, bizim muhafazamız altındasın. (Uykudan veya herhangi bir yerden) kalktığın sırada Rabbine hamd ile tesbih eyle” (Tûr-48) buyuruyor.

Hayırlı işlerde, Allahü teâlâdan yardım dile. Birşey başına gelirse, bu, Allahü teâlânın kaderidir, Allahü teâlâ neyi dilerse yapar, de. Eğer şöyle olsaydı veya böyle olsaydı demekten sakın. Çünkü böyle söylemek, şeytanın açtığı bir kapıdır, İbn-i Atâ: “Belâ ve musibet zamanında, kulun doğru veya yalancı olduğu anlaşılır. Kim genişlik zamanı şükreder, belâ ve musibet zamanında da feryâd edip şikâyette bulunursa, o yalancılardandır” buyurdu. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “(Müşrikler tarafından eziyet edilen) o insanlar sandılar ki, “Îmân ettik” demeleriyle bırakılacaklar da imtihana çekilmiyecekler? Doğrusu biz onlardan evvelkileri de (çeşitli belâlarla) denedik. Allah(imtihan sûretiyle, imânında) sâdık olanları da muhakkak bilecek, yalancı olanları da elbette bilecek” buyurdu. (Ankebût-2, 3). Diğer bir âyet-i kerîmede ise, “Andolsun sizi, muharebe ve diğer meşakkatli şeylerle imtihan ederiz. Tâ ki, içinizden mücâhidleri ve sabır gösterenleri, (imânında sâdık ve yalancı olanların) haberini meydana çıkaralım”buyuruldu. (Muhammed-31).

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Belâ ve musibet, âriflerin kandili, murîdlerin uyanıklığı, gâfillerin de helakıdır.” Dilin âdabı: Dilin âdabı; dâima Allahü teâlâyı anması, kardeş ve dost edindiği kimseleri hayırla anması, onlara duâ, va’zu nasihat etmesi, onlara hoşlanmadıkları şeyleri konuşmamasıdır. Dil, gıybet etmemeli, söz taşımamalı, başkalarını kötülememeli, kendisine lâzım olmayan şeylerle ilgilenmemelidir. Bir topluluk arasında bulunduğu zaman, o topluluk, kendisini alâkadar eden konularda konuşuyorlar ise konuşmalıdır. Eğer kendisini ilgilendirmeyen konularda konuşuyorlarsa, onların yanından uzaklaşmalıdır. Her yerde, hâlin gerektirdiği şekilde konuşmalı, yoksa konuşmamalıdır. Denilir ki: “Allahü teâlâ dili; kalbin tercümanı, hayrın ve şerrin anahtarı olarak yarattı.” Kalbinin iyiliğini istiyorsan, dilini muhafaza etmek sûretiyle kalbine yardımcı ol. Susmak önemli bir iştir. Çünkü susmak; câhilin perdesi, akıllının süsüdür.

Kulağın âdabı: Fuhuş ve şehveti tahrik edip, fuhşa sürükleyen sözleri, dedikoduyu ve her kötü olan şeyi dinlememelidir. Kulak, Allahü teâlânın zikrini, va’zu nasihatleri, dîne ve dünyâya fâidesi olan şeyleri dinlemelidir. Böyle şeylerden bahsedenleri dinlemek çok güzeldir.

Gözün âdabı: Haramlardan, insanların ve dostların ayıplarına bakmakdan gözü men etmelidir. Çünkü Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde; “Allah, gözlerin hâin bakışını da bilir, kalblerin gizlediğini de...” (Mü’min-19) buyuruyor. Bakılan şeylere ibret ile, Allahü teâlânın kudret ve azametine, güzel yaratmasına delîl olarak bakmalıdır. Fakat insanın böyle olabilmesi için, kötülüğü emreden nefsin isteklerinden temizlenmesi lâzımdır.

Bir zât şöyle anlatır: “Bir kadına şehvetle bakmıştım. O gece rü’yâmda bir ses bana şöyle dedi: “Dünyâ benim evim, içindekiler kullarım, kim onlardan birine haksız olarak bakarsa, bana hıyânet etmiş olur.” Bu sırada uyandım ve bundan sonra hiç kimseye böyle bakmıyacağıma yemîn ettim.”

Ebû Ya’kûb en-Nehrecûrî ise şöyle anlattı: Birgün Kâ’be-i muazzamada tavaf ederken, tek gözü bulunan birisini gördüm. “Allahım senden, sana sığınırım” diyordu. Ona “Bu nasıl duâdır?” diye sorduğumda, bana şöyle cevap verdi: “Ben, elli seneden beri buradayım. Birgün bir kadın gördüm. Gayet beğendim, ondan lezzet aldım. Bu sırada gözümün üzerine bir tokat indi. O anda gözüm yanağımın üzerine aktı. Ben “Ah” dedim. Bir ses: “Bir bakış, bir tokat karşılığındadır. Ne kadar bakarsan, o kadar tokat atarız,” denildi.

Kalbin âdabı: övülen, kıymetli ve yüksek hâllere riâyet etmek, kötü ve kötülenen işleri zihinden atmak, Allahü teâlânın ihsânlarını ve ni’metlerini, yaratıklarının acâib durumlarını düşünmektir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Sağ duyulular o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allahı anarlar. Göklerin ve yerin yaradılışı hakkında Allahın varlığını isbât için iyice düşünürler ve şöyle derler: “Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen bâtıl şey yaratmaktan münezzehsin. Artık bizi Cehennem ateşinden koru” buyuruyor. (Âl-i İmrân-191). Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) bir hâdis-i şerîfte; “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlıdır” buyuruyor.

Allahü teâlâ hakkında, müslümanlar hakkında güzel zan sahibi olmak, hasetten, hıyânetten, kötü ve bozuk akidelerden kalbi temizlemek, kalbin edeblerindendir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Hakîkatini bilmediğin şeye zan ile tâbi olma. (Ya’nî, bilmediğin şeyi biliyorum deme.) Muhakkak ki, kulak, göz ve kalbin herbirine sahibinin ameli sorulur. (Ya’nî, sahibin senin ile ne yaptı, denir.)” buyuruluyor. (İsrâ-36). Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Dikkat ediniz, vücutta bir et parçası vardır ki, o iyi olunca, bütün vücûd iyi olur. O bozuk olunca, bütün vücûd bozuk olur. Dikkat ediniz, bu kalbdir” buyurdu. Sırrî-yi Sekatî buyurdu ki: “İnsanların kalbleri üç çeşittir. Birisi dağ gibidir. Onu hiçbir kötü düşünce ve hiçbir şey onu sarsamaz. İkincisi hurma gibidir ki, onun kökü sabittir. Fakat rüzgâr onu sağa sola sallar. Üçüncüsü, tüy gibidir ki, her çeşit rüzgâr onu götürür. Yerinde hiç sabit kalmaz.”

Elin âdabı: Eli, iyilik ve yardımlaşmada, müslüman kardeşlerine hizmette kullanmalı, onunla kötülüğe yardımcı olmamalıdır.

Ayağın âdabı: Onunla, kendisinin ve din kardeşlerinin iyiliğine olan işlere koşmalıdır. Yeryüzünde kibirlenmeden yürümeli, böbürlenmemeli ve ahdi bozmamalıdır. Çünkü bunlar, Allahü teâlâyı gazâblandıran şeylerdendir. Yine ayaklarla günâha yardımcı olmamak, onun edeblerindendir.

Sohbetin âdabı: Sohbetin evveli ma’rifet, sonra meveddet (sevgi), sonra ülfet (dostluk), sonra beraberlik, sonra uhuvvettir (kardeşliktir). Sohbet, kalbe rahatlık verir. Eğer sohbet, şartlarını hâiz olursa, en üstün hâllerdendir. Çünkü Eshâb-ı Kirâm; ilim, fıkıh, ibâdet, zühd, tevekkül ve rızâ bakımından insanların en üstünü idi. Bütün bu yüksek hâllere, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) mübârek sohbetleri ile kavuştular.

Aileye ve çoluk-çocuğa karşı olan âdâb: Onlara şefkatle muâmele etmelidir. Onların iyi terbiye edilmesine dikkat etmelidir. Allahü teâlânın beğendiği işlere teşvik etmelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey imân edenler! Kendinizi ve aile halkınızı öyle bir ateşten koruyun ki, onun tutuşturucusu, insanlarla, taşlardır..” buyuruldu. (Tahrim-6) Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde: “Onları terbiye ediniz, onlara dini bilgileri öğretiniz. Böyle yapmak sûretiyle onları ateşten koruyunuz” denilmiştir, özellikle kişi ehli ile Allahü teâlânın hükmü üzere bulunur. Onlara helâlinden yedirmelidir.

Dost ve din kardeşlerine karşı olan âdâb: Dostlar ve din kardeşleriyle beraber olunduğu zaman, mümkün mertebe onlara uygunluk gösterilir, dinen mahzuru olmadığı müddetçe onlara muhalefet etmekten, onlara kin beslemekten, gıybet etmekten, onları haset etmekten sakınılır.

Bütün insanlara karşı olan muâmelede âdâb: Ebû Damdam gibi olmalıdır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Sizden biriniz, Ebû Damdam gibi olmaktan âciz olur mu? O, sabah ve akşam olduğu zaman “Allahım! Nefsimi ve şerefimi senin için verdim. Allahım! Ben şerefimi kullarına tasadduk (sadaka) ettim. Kim bana söverse, ben ona sövmem. Kim bana zulm ederse, ben ona zulmetmem” der” buyurdu.

Tasavvuf ehlinin âdabı: Kardeş ve dost edindikleri kimselere hizmet ederler. Onlardan gelen eziyet ve sıkıntılara katlanırlar ve sabrederler. Onlar hakkında hüsn-i zanda bulunurlar. Fakat onlarda Allahü teâlâ ve Resûlünün emirlerine uymayan birşey gördüklerinde, buna mâni olurlar. Herkesin kıymeti, mertebesine göre bilinir. Süfyân bin Uyeyne ( radıyallahü anh ); “İnsanların ne derecede ve mertebede olduklarını bilmeyen bir kimse, kendi derecesini hiç bilmez. Kıymeti ve derecesi olmayan kimse, başkalarının kıymetini bilmez, onları hafif görür” buyurdu.

Bu yolda olan bir kimse, dostlarında ve sevdiklerinde hoş olmayan birşey görürse, onları ikaz eder. Onlara iyi ve güzel olan şeyleri tavsiye eder. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Mü’min, mü’minin aynasıdır” buyurdu.

Onlar herkese derecesine göre muâmele ederler. Âlimlere, tasavvuf büyüklerine hürmet ve saygı gösterirler. Onlara hizmette kusur etmezler. Onların işlerini görürler. Bütün insanlara güleryüz gösterirler. Onlara iyilikte bulunurlar. Hazreti Âişe buyuruyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) evde mübârek baldırları (ayak ile diz arası) açık yatıyordu. Hazreti Ebû Bekr, daha sonra Hazreti Ömer içeri girmek için izin istediler. Resûlullah onlara içeri girmeleri için izin verdi. Onlarla, mübârek baldırları açık olarak, yattıkları vaziyette sohbet ediyorlardı. Bu sırada Hazreti Osman içeri girmek için izin isteyince, Resûl-i ekrem oturdu ve örtündü. Hepsi gittikten sonra Server-i âleme neden böyle yaptıklarını sordum. Cevâb olarak; “Meleklerin haya ettiği bir kimseden, ben haya etmez miyim?” buyurdular. Onların hak karşısında boyunları eğiktir. Hakkı her zaman kabûl ile karşılarlar. Kendilerinden küçüklere şefkat gösterirler. Onları terbiye eder, doğru yolu, fâideli olan şeyleri gösterirler. Onları, kendilerini ilgilendirmeyen şeylerden men ederler. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmin Mâide sûresi altmışüçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onların Rabbanîleri (zühdü anlatıp buna da’vet eden âlimleri) ve din âlimleri, niçin onları günâh söylemelerinden ve haram yemelerinden alıkoymazlar. Onların yapmakta oldukları bu san’at (vazgeçirmeyi terk etmeleri) ne kadar kötü!”buyurarak, kendi kavimlerini, yapmakta oldukları kötülükten men etmedikleri için o kavmin âlimlerini kötüledi.

Onlar hocalarına (bağlı oldukları zâta) hürmet ederler, emirlerine uyarlar. Yasak ettikleri şeylerden uzak dururlar. Aslında onlarla beraber olmak, onlara hizmettir. Ebû Mensûr Magribî’ye, Ebû Osman Magribî ile ne kadar arkadaşlık ettin? diye sorulunca: “Ben ona arkadaşlık etmedim. Sâdece ona hizmet ettim” cevâbını verdi. Hocanın hizmetini yerine getirmek vâcibdir. Onların emri altında olmaya sabırlı olmalıdır. Zâhiren ve bâtınen onlara muhalefet etmeyi terk etmelidir. Onların sözlerini dinlemeli, karşılaştığı bütün durumlarını ona söylemelidir. Hocaya çok hürmet etmeli, içinden ve dışından onun hakkında herhangi bir husûsu beğenmemekten sakınmalıdır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Rabbin hakkı için, onlar, aralarında ihtilâf ettikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden nefsleri hiç bir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe, îmân etmiş olmazlar” buyurdu. (Nisa-65). Denilir ki “Hoca, talebeleri içinde, ümmeti arasındaki peygamber gibidir.” Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebelerinden birisi, bir mes’ele sorunca, Cüneyd-i Bağdadî ona lâzım gelen cevâbı verdi. Fakat talebe Cüneyd-i Bağdâdî’ye karşı çıktı. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdadî, “Bana inanmıyorsanız çekip gidin” buyurdu. Bu yolun talebeleri, hocalarına karşı, Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) Resûlullahın huzûrunda, Kur’ân-ı kerîmin bildirdiği edeb ve terbiye üzere bulundukları gibi bulunurlar. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde; “Ey îmân edenler! (Söz ve hareketlerinizle ileri varıp da) Allahın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allahtan korkun. Çünkü Allah Semî’dir, Âlimdir. Ey imân edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi O’na bağırmayın. Haberiniz olmadan, amelleriniz boşa çıkıverir” buyurdu. (Hucûrât-1, 2). Evliyânın ba’zısı: Kendisini terbiye eden hocasına hürmette kusur eden kimse, bu edebin bereketinden mahrûm kalır” buyurdu.

Hoca, kendisine hizmet edenlere nezâketle muâmele eder. Onlara duâ eder. Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) buyuruyor ki: “Resûlullaha ( aleyhisselâm ) on sene hizmetçilik ettim. Bana bir kere üf demedi. Şunu niçin böyle yaptın, bunu niçin yapmadın buyurmadı.” Tasavvuf ehlinin, garîblere karşı âdabı: Onlar, garîblere yakın dururlar. Onlara güleryüz gösterir ve iyi muâmelede bulunurlar. Yanlarına gidip, onlara hizmette gayret gösterirler. Onların hakkını gözetmekte sabırlı olurlar. Onlar, câhillere de güzel bir sabırla katlanırlar. Onlara iyi muâmele ederler. Onlardan gelen sıkıntılara katlanırlar. Onlara şefkat ve merhametle bakarlar. Allahü teâlâ kendilerini onların yerine koymadığı için, Allahü teâlânın kendilerine olan ni’metinin ve ihsânının idrâki içindedirler.

Câhillere karşı davranışları: Eğer câhillerin, istenmedik bir durumlarını görürlerse, onların bu hareketlerine tahammül ve sabrederler. Câhiller, onlara, sapık, câhil ve akılsız olduklarına dâir iftira ederlerse, Peygamberlerin, onlara verdiği; “Ey kavmim bende akılsızlık yoktur” şeklindeki cevâbından başka birşey söylemezler. Birisi Şa’bî’yi ( radıyallahü anh ) kötüledi ve hakkında ba’zı uygunsuz şeyler söyledi. Şa’bî ( radıyallahü anh ) ise ona, “Eğer sen, bu sözünde doğru isen, Allahü teâlâ beni affeylesin. Eğer yalancı isen, Allahü teâlâ seni affeylesin” buyurdu.

Onların kendi aralarındaki âdâb: Onların sözlerinde; bu bana, bu sana, bu şöyle olsaydı, böyle olmazdı, niçin yaptın, niçin yapmadın, gibi sözler bulunmaz. Çünkü bunlar, halkın kullandığı kelimelerdir ve onlar, hocaları ne verirse onu alır, ne yap derse, onu yaparlar. Onlar arasında düşmanlık, mücâdele, sürtüşme, alay etme, boş sözler ve gıybet bulunmaz. Onların her biri kendisinden büyüğe karşı onun oğlu gibi, kendi akranlarına karşı kardeş gibi, küçüklerine karşı baba, ana ve hoca gibidirler.

Onlar cemâat hâlinde olup, namaz kılacakları zaman, kendilerine işlerinde müracaat edebilecekleri, ilim, akıl, himmet ve hâl bakımından en yüksek olan birini İmâm yaparlar. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Bir cemâate, Allahü teâlânın kitabını en iyi okutan İmâm olur. Eğer bu husûsta müsavî olurlarsa, onların dîni en iyi bileni imâm olur. Eğer bunda müsavî olurlarsa, en şereflileri, bunda da müsavî olurlarsa, en yaşlıları, bunda da müsâvî olurlarsa, en önce hicret edenleri imâm olur”buyurdu. Nitekim Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) Bedr ehlini, diğer Sahabeye üstün tutardı. Birgün Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) dar bir yerde oturuyorlardı. Bedr ehlinden bir topluluk geldi. Oturacak bir yer bulamadılar. Server-i âlem ( aleyhisselâm ), Bedr ehlinden olmayanları kaldırarak onları oturttu. Fakat bu durum diğerlerine ağır geldi. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “Ey iman edenler! (Peygamber tarafından) size meclislerde “Yer açın” dendiği zaman, hemen yer açın ki, Allah da size genişlik versin. “Kalkın” denilince de kalkın ki, Allah, içinizde imân ve tâatte olanların derecelerini yükseltsin. Kendilerine ilim verilenler için ise, (Cennette) dereceler vardır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mücâdele-11) âyet-i kerîmesini indirdi. Sonra onların ahlâk bakımından en güzelleri, sonra hicret bakımından en önce olanları, sonra edebi en iyi olanları İmâm olur. Onlara, niyeti ve şefkati en iyi ve samimî olan, en halîm olan, kalben en kuvvetli olan, diyaneti, emâneti en yüksek olan, nefisine ve nefs sâhiblerine ihtimâmı en az olan hizmet eder. Hizmet, hocalıktan sonra ikinci derecede gelir. Denilir ki; “Dünyâya ve nefsinin arzu ve isteklerine esîr olan kimse ile arkadaş olma.”

Onlar, insanların ayıplarını zikretmez. Denildi ki; “Kim insanların ayıplarını zikrederse kendisinin ne olduğunu ortaya koymuş, kendi aleyhinde şâhidlik yapmış olur. Çünkü başkalarını, kendisinde olan ayıpları kadar anlatabilir.” Üç kimse ile beraber olunabilir. Birisi, senin kendisinden dînen istifâde ettiğin kimsedir. Bu kimseye iyi yapış. Diğeri, senin kendisine fâide verdiğin kimsedir. Böyle kimseye ikram et. Üçüncüsü, ne kendisinden istifâde edersin, ne de ona bir fâiden dokunabilir. Böyle kimselerle ihtiyâcın kadar bulun. Şeref üç şeydedir. Bunlar; büyüklere hürmet, akranlara hizmet, düşük kimselerden uzaklaşmaktır. Onlar kibir ve düşmanlığı terk ederler. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Şu âhıret yurdunu (Cenneti) biz, yeryüzünde ne bir zulüm, ne de bir fesad istemiyen kimselere veririz. İyi akıbet (Cennet, Allahın râzı olmadığı şeylerden) sakınanlarındır.” buyuruyor. (Kasas-83). Edebli kişi, müslümanlardan birini hakîr görmekten çok sakınır. Resûlullah ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “Kişinin müslüman kardeşini hakîr görmesi, ona şer olarak kâfidir.”

“Kim bir mü’min erkeği veya mü’min kadını hakîr görürse veya onu fakirliğinden ve sâhib olduğu şeyden dolayı aşağılarsa, Allahü teâlâ kıyâmet günü onu rezîl ve rüsvâ eder.”

Velî zâtlardan birisi: “Allahü teâlânın kul olarak râzı olduğu kimseden, sen de kardeş olarak râzı ol. O, kendisine kardeşlerinden veya cemâatten birisi kendisine misâfir olarak geldiği zaman, Ona yiyecek ve içecekten, az veya çok ne varsa takdim eder” buyurdu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Kişinin helaki, yanına kardeşlerinden birisi gelip, evinde olan şeyleri ona takdim etmiyecek kadar onu hakîr görmesidir.”

“Cemâatin helaki, takdim edileni hakîr görmeleridir.”

“Allah için ziyâretleşmek güzel ahlâktandır.”

Onlar, konuşmalarıyla nasihat ederler, insanlara doğru yolu gösterirler, insanların âhırette kurtuluşunu isterler. Herkese fâideli olan şeyleri ve onların durumlarına göre konuşurlar. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Biz Peygamberler topluluğu, insanların akıllarına (durumlarına) göre konuşuruz.” buyuruyor. Tasavvuf ehli, sorulmayan bir mes’ele hakkında konuşmazlar. Bir suâl sorulursa, soranın hâline ve derecesine göre konuşurlar.

Tasavvuf ehli, san’at edinirler, san’atlarını fâideli işlerde kullanırlar. Maişetlerini ve geçimlerini kazanmak için çalışırlar. Fakat onların bu çalışması, kendilerini zamanı gelince farzları edadan alıkoymaz. Bununla beraber, vakitlerinin çoğunu maişet ve geçimlerini te’mîn için geçirmezler. Onlar, kuşluk vaktinden, öğle namazına kadar çalışır. Sonra arkadaşlarının yanına dönerler. Ertesi günü kuşluk vaktine kadar, beş vakit namazı onlarla beraber kılarlar. Kazançlarından, çoluk-çocuklarına verdikten sonra, artan birşey olursa, arkadaşlarına verirler.

Onlar, ihtiyâç ve zarûret hâlinin dışında, kimseden birşey istemezler, istediklerinde de yetecek miktarda birşey isterler. Sâlih kimselerden isterler, isterken de nâzik ve kibar olurlar. Fakat isterken alçalmazlar. Hadîs-i şerîfte; “Malından dolayı zengine tevâzu gösteren fakire, Allahü teâlâ la’net etsin” buyuruldu. Ca’fer-i Sâdık; “Hiçbir mahlûka açgözlü olarak boyun eğme. Çünkü bu, dinde gevşekliktir. Allahü teâlâdan yardım isteyerek, meliklerin dünyâsına karşı istek gösterme. Rızkı Allahü teâlânın hazinelerinden iste.”

Onlar, latife yaparlar, fakat yalandan, gıybetten sakınırlar. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ doğru konuşarak mizah, latife yapan kimseyi azâba çekmez” buyurdu. Hazreti Ali de: “Resûl-i ekrem Eshâbından birisini gamlı olarak gördüğü zaman, latife ile onu sevindirirlerdi” buyurdu. Fazla mizah, özellikle makam sahibi kimselere karşı iyi değildir. Denilir ki; “Şeref sahibi kimse ile mizah yapma, sana kin besler. Bayağı ve düşük kimse ile de mizah yapma, senin aleyhinde iş yapar.”

Onlar, ilimlerini açıklarlar. Onlar bununla, karşısındakine nasihat etmek, onlara fâide vermeyi kastederler. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Benim sözümü duyup, onu anlayan ve bunu duyduğu gibi başkasına ulaştıran kimsenin yüzünü Allahü teâlâ ak etsin” buyurdu.

Onlar, başlarına bir musibet geldiği zaman ağlarlar. Fakat seslerini yükseltmezler, bağırıp çağırmazlar. Resûl-i ekrem de ( aleyhisselâm ), oğlu İbrâhim’in ölümü üzerine ağladılar ve “Göz ağlar, kalb mahzûn olur. Rabbimizi gazâblandıracak şeyi söylemeyiz. Ey İbrâhim! Biz senin için mahzûnuz” buyurdular.

Tasavvuf ehlinin en büyük özellikleri ahlâklarıdır. Âişe’ye ( radıyallahü anha ) Resûl-i ekremin ahlâkı sorulduğu zaman, “Onun ahlâkı, Kur’ân-ı kerîm idi” buyurdu. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir” buyurdu. (A’râf-199).

Hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Sizin en kötü olanınız, ahlâkı en kötü olanınızdır.”

Hilim, tevâzu, insanlara nasihat etmek, insanların eziyetlerine tahammül etmek, Îsâr sahibi olmak, güleryüzlü olmak, cömert olmak, ağır başlı olmak, affedici olmak, sözünde durmak, haya sahibi olmak, ağırbaşlı olmak, hüsn-i zan sahibi olmak, nefsi hor görmek, dostlara hürmet etmek, âlimlere hürmet etmek, şefkatli olmak, iyilik etmek, küçüklere ve büyüklere merhamet etmek, kendi yaptığı şeyleri büyültmeyip küçük görmek, kendisine yapılan en küçük iyiliği kıymetli görmek gibi güzel hasletler, tasavvuf ehlinin ahlâkındandır.

Hâller, kalbin işlerindendir. Yapılan zikirler sebebiyle kalbe gelir. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) buyurdu ki: “Hâl denen şey, kalbe iner. Fakat devam etmez. Bu hâllerden muhabbet; Allahü teâlânın sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemektir.”

İlmin fazileti: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Allahü teâlâ, kendinden başka ilâh olmadığını, adâleti ayakta tutarak, delîllerle beyân eyledi. Melekler ve ilim sahipleri de buna îmân ettiler” buyuruyor. (Âl-i İmrân-18). Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerde buyuruyor ki: “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”

CENAB-I RESULULLAH (aleyhisselâm)’ ın ŞEFAATİ ÜZERİMİZE HAZIR VE DAİM OLSUN…

ALINTI....
 
Geri