Peygamberimizin bilinmeyen 3 ismi

Konu sahibi son olarak 2624 gün önce görüldü
Nurundandir Bütün Nurlar
Beni seven cennette benimle beraber olur”

Mihrabım!
Mihrabıma uğra saba yeli,huzuruna varıp edeple, selamımı ilet, heceler yarım yamalak,
heyecanlar salkım saçak

“Ant olsun kuşluk vaktinde...” onun saçlarını kıskanmaktan gecenin bağrı yanık;
gece yarısı hasretle uyanıktır.

“Güneşe ant olsun ...” ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedi ve ondan daha kıymetli bir
hazineyi hiç gizleyemedi.

Ahmet !... gönüller gıdası ruhlar şifası... Gözlerin feri ,şerefin zaferi... Dudağının değdiği bir güle bin can feda Ahmet, eline değişmiş bir ele cihanca cihan feda !

Işığım!
Göz kırpasıya Burakınla vardığın yere bin yılda varamazken berk uran melekler ,nasıl aşkına
dönmesin zeminler ve zamanlar, nasıl tutulmasın burçlar ve felekler. Sen var iken kıblem,gök ile yerin hangi varlığa adansın ya emekler,ya hangi renk iltica etsin dallarına çiçekler ? Cemalini gören aşık iken nurum, gamzene rüyada olsun ermesin mi tennure kelebekler ?

Günaydınım !
Tohum versende bize mahsul olabilseydik, kanat olsan da bize katına varabilseydik.
Şarkıların ürperdiği şebnem avuçlarında Medine rüzgarlarının ışıltılı kumlarınca
Yanabilseydik,sana kanabilseydik.
Bir kez olsun aşkınla döktüğümüz gözyaşlarından abdest alabilse ve denizine bir kez olsun dalabilseydik, ya denizinde kalabilseydik. Himalayalar kadar kara yüzümüzü kara yerlere sarabilseydik; bağrından raziye ve marziye
ilhamlar alabilseydik.

S e v g i l i m!
Kutlu gelişine yüz bin selam olsun, sen aydınlık içinde aydınlık,sen açıklık içinde açıklıktın. Seninle sevgiler sevgili olur , seninle muhalimiz hâle dururdu. Mühürleri kaldırmada son idin sen,can kilitlerini açmada sonuncu, gülümsesen. Seni görenlerin güneş düşerdi gözünden, seni sevenlerin ışık yayılırdı yüzünden. Birer efsaneydi iki yanağın;hayal ile hatıra eleğim sağmalarıyla karanın ve ağın.

Sultanım !
Adına altınlar bastıran sultanlar şehirler alırdı, şimdi şehirleri düşüyor adınsız sultanların, adını gizli anıyor aşık-ı nalanların.
Kulluk prangaları çözülünce ayağımızdan, azat oldu zülfünün zenciri solumuzdan ve
sağımızdan...

Ashabının kara kerpiçte gözsüz gördüğünü , biz cilalı aynalarda yitirdik de yaptık düğünü.
Tedavisinde hayat bulmuş hekime düşman hasta gibiyiz, mürebbisine kin güden çocuklara yasta gibiyiz.
İnsanlık güneşe nispet zulmete döndü , balıklar suya öfkelendi,kuzgun ete döndü,bahtımız hasrete döndü...

Hasretim !
Gümüş tenli Yusuf’u arayanlar gül teninde Yusuflar Ülkesine girdiler;cennet peşinde koşanlar gül cemalinde cennetlere erdiler...
“Körün elinden tutana Hak’tan yüzlerce ecir vardır!” buyurmuştun. Kıyam et, tut körlerin elinden ve İsrafilleyin kıyametten evvel bir kıyamet kopar. Yıllar yılı kendi yatağını öpen nehirlerce ak ezeli özlemlerimizin yokuşlarına ve öğüt, yine öğüt , yine öğüt aşk tanelerimizi değirmenlerinin nakışlarına...

Övüncüm!
Ruhlarımızdan kuşluklar geçti, gün geçti...
Akşam oldu,düğün geçti... ve gece olmadan, Yesrib’in güneşi,kerem kıl, tüllenen hayallerimize bir huzme bıraksın himmetin ve artık getirdiğin kutsal emanetin
kaybolacağından korkmasın ümmetin!
Kalbimizi kaydırmadan ,bize onu haşre dek baki kılma ruhsatı ver ve yalın unutuşların
poyrazında bırakıp bizi bir başımıza, belleklerimizin tereddüt dolu zembereklerinde
kıvrandırma yeter. Gel son kez ilk baharımızol!
Bu mevsim güller incitilmesin,gamküsarımız ol!

Ömrüm!
Tâhâ ve Yâsin aşkına...
Öncesinde senin aşkın yoksa neye yarar ölüM!
 
Senin gibi olmak zor geldi bize ya Rasul!

Senin gibi olmak zor geldi bize ya Rasul!
Senin gibi anlamak, senin gibi ağlamak, senin gibi olmak zor geldi bize...

Neler yapmadık ki,
neleri atmadık ki hayatımızdan,
düşünmeden, anlamadan geçen nice zamanlarımız oldu...

Neler demedik düşünmeden...
Hep biz olmalıydık, dedik
Her şeyi ben bilir ben yaparım, dedik
Herkes bana bakmalı, benimle ilgilenmeli, benim olduğum yerde başkası olmamalı, dedik...


En yakışıklı erkek, en güzel kız ben olmalıydım nidaları hiç düşmedi dilimizden, bu uğurda neler yapmadık, kimleri harcamadık ki...


Hep büyük olmak istedik,
her zaman her yerde tek olmayı, ulaşılmaz olmayı istedik...

Para dedik, parayı aradık ve onu bulduğumuz yerde herşeyi kaybettik...
Neler yaptırmadı ki bize, kimleri sevdirmedi, kimlerden nefret ettirmedi,
nice dostları kaybettik onu kazanmak için
ve nice düşmanlar kazandık onu kaybetmemek için...


Para dedik parayla yandık...
Şöhret dedik şöhretle yandık...
Hep ben dedik benlikle yandık...
Ama ALLAH deyip ALLAH aşkıyla yanmak zor geldi bize...


İnsanları küçük görmek en büyük zevkimiz oldu.
Makamımız, mevkimiz enaniyetimizi körükledikçe bizden daha büyük kimse yok dedik.
Her halimiz, her sözümüz benlik emarelerinden kurtulamıyordu...


İsmimiz altın harflerle yazılmalıydı kitaplara...
Resmimiz yapılmalı ve her yere asılmalıydı...
Dillerden düşmemeli, akıllardan hiç çıkmamalıydık...


Ve istediklerimiz oldu...
İsmimiz altın harflere olmasa da altın yaldızlı harflerle yazıldı kitaplara...
Resmimiz yapıldı ve resmimizin altına "işte o" yazıldı...
Heykellerimiz dikildi köşe başlarına ve herkes hayran gözlerle izledi...

Dillerden hiç düşmüyor, akıllardan hiç çıkmıyorduk.
İşte artık her şeye sahiptik...

Bütün bunları kazanırken birtek ve en önemli şeyi kaybettiğimizi hiç düşünemedik...
dünya öylesine sarmıştı ki bizi,
gözlerimiz öylesine perdelenmişti ki
kazandıklarımız öylesine tatlıydı ki...
en önemli kazancımızı
dünya ve ahiret saadetimizin anahtarını
gönlümüzün huzurunu
gözümüzün nurunu kaybettiğimizi göremedik, anlayamadık, hissedemedik.

Evet bunları kazanırken imanımız elden kaçıyordu.
Artık ALLAH'ı unutuyor, O'nun emirlerine karşı lakaydlaşıyorduk.
Bize sunulan nimetlere nankörlük
ve
emanetlere ihanet artık hayatımızın bir parçası haline gelmişti...
Bilemedik, anlayamadık...
Dönmek, doğruya yönelmek, hatalarımıza kalem çekmek zor geldi bize...


Ama ne pahasına olursa olsun; dünyanın her türlü nimetinden mahrum kalmak,
insanların alaylarına maruz kalmak,
itilmek,
kakılmak,
küçük düşürülmek
evet ne pahasına olursa olsun
artık vazgeçiyorum dünyanın bütün nimetlerinden.
Artık RABBİME yönelmenin, O'nu bulmanın, O'nu anlamanın
O'nun aşkıyla yanmanın, O'nun varlığında yok olmanın zamanı gelmişti...


Bütün insanlara,
bütün sahte dostlarıma,
bütün düşmanlarıma,
bütün fantazilere,
bütün günahlara,
bütün dünyaya sesleniyorum...


Ben Rabbimi buldum sizi kaybetsem ne olur...
Ben Rabbimi sevdim sizi sevmesem ne olur...
Ben Rabbime kul oldum size köle olmasam ne olur...
Ben gerçeği buldum siz anlamasanız, dinlemeseniz ne olur...


Artık bırakma vaktidir sizi,
artık yönelme vaktidir Rabbime,
artık secdeye varıp ağlama vaktidir bugün,
artık Azraille olan buluşmaya en güzel bir şekilde hazırlanma vaktidir bugün,
artık dünyadan göçüş müjdesi gelene kadar
ALLAH'a kul olma
ALLAH aşkıyla yanma
ALLAH'ın varlığında yok olma vaktidir bugün
 
Selamün aleyküm;YA RESULALLAH..!!

Selamün aleyküm;
GÜLLERİN EFENDİSİ(YA RESULALLAH(S.A.V.))...



Kötülüklerin ve küfürlerin cirit attığı- namuslu ve dürüst insanların bir elin parmaklarından bile az olduğu-yalana müptela olmuş insanlarla dolu bir dünyada yaşamaktayım Ya Resulallah (s.a.v.)….
Yaşamak deniyorsa buna- yaşıyoruz… Yarın ne olacağımızı bilmeden-rüzgarın bizi kuru bir yaprak gibi ne tarafa savuracağını kestiremeden…
Boş umutlar üzerine kurulmuş-boş bir dünyada vakit geçiren küçük insanlardan değil-hayatını KUR’AN-I KERİM üzerine-ibadetlerle ve güzelliklerle geçirmiş-kendi değil ama gönlü zengin insanlardan olmak istedim hep Ya Resulallah (s.a.v.)
Okudum-okuttum-öğrendim-öğrettim-anladım-anlattım…
Seni örnek gösterdim-seni dinledim-seni yaşadım hep…Yolun başında değil de sonundaymışım gibi hissettim.Takıldım düştüm ama yılmadım. Kalktım-soluklandım ve kaldığım yerden devam ettim sana doğru giden nurlu yoluma….Bana taş atana ekmek attım-yalana sırtımı döndüm-gözün adabını öğrendim-gördüysem de bakmadım Ya Resulallah (s.a.v.).
Sonuç mu?!
Merhamet ettim ama görmedim-ekmek attım-taş yedim- bakmadım- konuşmadım ama suçlandım…Sonunda insanların ne kadar kötü-hayatın ise bir o kadar acımasız ve cani olduğunun farkına vardım ….Yani her şeyin anlamsız olduğunu anladım…
Kısacası;O kadar boş yaşıyoruz ki hepimiz ziyandayız.Uyuduğumuz gaflet- atalet uykusundan hala uyanamadık.Gördüğümüz kabuslardan bile ürküp geçmişimizden ders almıyoruz hala.
Deprem-sel-kıtlık-kuraklık….Bunların hepsi bir işaret.YÜCE YARADAN uyanmamız için bize binlerce fırsat verirken-sırtımızı dönüp hala kaldığımız yerden devam ediyoruz uyumaya Ya Resulallah (s.a.v.).Hırs bürümüş gözlerimizi.Görmüyoruz bile.Bir bebeğin masum gülüşünü-rüzgarın usulca esişini-bir karıncanın aceleci fakat kesin tavırlarını-bir babanın eve ekmek götürmek için gösterdiği çabayı…Bencil olduk.Hep kendimizi düşünüyoruz.Yarın ne olacağımızdan çok bugünü düşünüyoruz. Paranın-malın-mülkün bizi mutlu edeceğine kendimizi inandırıyoruz ama “Dünya malının dünyada kalacağını-yaptığımız iyiliklerin ise bizimle anılacağını unutuyoruz hep.Şu yalan dünyadan götüreceğimiz tek şeyin bir bez parçası-sonumuzun kara toprak olduğunu unutarak yani hep “UNUTARAK” yaşıyoruz.Onun için;Senden tek isteğim bizi doğru yoldan Efendimizin Nurlu Yolundan ayırma YÜCE ALLAH’IM…”
Güllerin efendisi;-sana çağlar sonrası yazdığım mektubuma son verirken günahlarımızın affına mazhar olmanı-bu günahkar ümmetini affetmeni ve bir avuç gözyaşımla beraber özürlerimi iletiyorum sana(haddim olmayarak….)
 
Gönlümün Gülüsün Ya Resulallah

bütün yaratılmışların en güzeli idi.
Kıyafetinde aşırılık yoktu- yakışıklı idi.
Mübarek vucudu güçlü ve kuvvetli idi.
Ne zayıf- ne de semizdi; orta halde idi- etleri sıkıca idi.
Nurlu cildi ipekten yumuşaktı.
Latif cisminin kokusu çok hoş idi.
Okşadığı şeylerden günlerce güzel kokular alınırdı.
Pak vucudu beyazdı- nurlu idi.
Bu beyazlık içinde hoş bir pembelik parıldardı.
Pek sevimli olan mübarek boyu ne kısa ve ne de uzundu.
Bununla beraber yanında bulunanlardan daima uzun görünürdü.
Göğsü berrak ve mübarek omuzlarının arası genişti.
Nurlu omuzlarının arasında güvercin yumurtası gibi bir
kırmızı ben vardı ki- bu "Nübüvvet Mührü" idi.
Parmaklari uzunca- bilekleri kalınca idi.
Mübarek başı uyumlu ve çok güzel bir ölçüde büyükçe idi.
Ön dişleri seyrekçe idi.
Söz söyledikçe inci danelerinden daha berrak olan dişlerinin parıltısı görülürdü.
Parlak alnı genişti.
Hilal kaşları uzunca idi.
Kaşlarının arası açıkça idi.
Iki kaşının arasında öfkelendiği zaman- kabarıp beliren bir damar vardı.
Letafet nişanı olan kirpikleri- uzun ve siyahdı.
Mübarek sakalı sıkça idi- bir tutam boyunda bulunurdu.
Ahirete göçmeleri sırasında mübarek başının ve sakalının beyaz kıllarının sayısı henüz yirmi kadardı.
Sünbüllerden daha zarif ve daha hoş kokulu bulunan saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü ve boyca kulak yumuşaklarını geçmezdi.
Hazret-i Enes (radıyallahu anh) demiştir ki: "Ben Allah'ın Reslünden daha güzel bir kimse görmedim. Mübarek yüzünde sanki güneşin nurları parlardı.O güzel yüzünde parlayan letafet nurları- gülümsedikçe latif dişlerinden saçılan berraklık parıltıları- karşısında bulunan duvarlara yansırdı."
Evet Peygamber Efendimizin bütün azaları- bütün duyuları ve kuvvetleri pek mükemmeldi.
Başkalarının göremeyecekleri ve duyamayacakları kadar uzak yerlerde bulunan şeyleri görür- sesleri de işitirdi.
Pek vakarlı olan yürüyüşü- yokuştan aşağı iner gibi hızlıca idi
Onda her yönden bir mükemmellik ve üstünlük görünürdü.


rode20roosmg0.jpg
 
Sevmeyi Öğreten Sevgililer Sevgilisine...

"ANCAK Allah bilir ne olduğumu İnançlı da, inançsız da olabilirim.


Benliğimi sadık bir hizmetkár gibi,

Medine'nin Ulu Hakanı'na vermek isterim!"

Mihrace Kişhan Prasad (Haydarabad Dekkan

Eyaleti Hindu Başkanı)

Temiz yaşadı. Temiz insandı. Rabb'ine tertemiz gitti. İçi temiz, üstü temizdi. Uzuna yakın orta boyluydu. Yüzü çok güzeldi. Mekke'de 13 yıl, Medine'de 10 yıl boyunca karanlıkları aydınlığına çevirmeye çabaladı.

Yaşı 63'e vardığında yorgundu. Yılların yorgunluğu yüzünde değil belki ama vücudunda hissediliyordu.

Bazen dalıyordu. Belki Uhud'da kaybettiği amcasını hatırlıyordu. Kulakları kesilen, vücudu parça parça edilen Hamza'sını. Belki de hicrette attan düşürülüp dört aylık çocuğunu kaybeden ve Medine'de uzun süren hastalıklı yaşamından sonra kaybettiği kızı Zeyneb'ini hatırlıyordu. Bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey vardı, o da dostunu, Rabb'ini çok özlemişti.

Şerefli başını Medine'de, sevdiği eşi Hz. Aişe'nin dizinde Rabb'ine teslim ettiğinde hayal bile edilemeyecek büyük işler başarmıştı. Mevláná'nın dediği gibi: "Tasalanma! O kaybolmadı. Bütün bir álemdir O'nda kaybolan."

Sevgililer Günü'nde O'nu hatırlamak istedim.

* * *

Mütevazıydı. Kuran O'nun tevazuuna şahittir. Bir seferinde, "Beni İsa gibi uçurmayın. Ben Mekke'de kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum" diyecektir. Şu ayeti tefsir eder gibi: "De ki! Ben sadece sizin gibi bir beşerim; sadece bana ilahınızın tek olduğu vahyolundu. (Fussilet, 6)

Şakacıydı. İhtiyar bir kadın, cennete gidip gitmeyeceğini sorduğunda şöyle cevap verecekti: "Hayır, cennette ihtiyar kadınlar bulunmaz!" Kadının yüzünün üzüntüyle gerildiğini gördüğünde ise tatlı tatlı gülümseyecek ve "Orada yeniden gençleşeceksin. Bu halinle değil, genç halinle cennette olacaksın" buyurarak en zirvedekilerin nasıl sımsıcak olmaları gerektiğini öğretecektir.

* * *

Muhteşem bir sevgiyle sevildi. Şairler O'nu anlattılar. Mısraların en zarif yerinde ona gözyaşları akıttılar. Büyük şair Senai, bu sevgisini şu dizelerle haykıracaktır:

"Rüzgára sordum! Neden Süleyman'a hizmet ediyorsun. Bana cevap verdi: O'nun mühründe Ahmed'in adı yok mu?"

Ya Yunus. Bizim olan, bizden olan Yunus, O'nun yattığı toprağa hasretini bakın nasıl haykırıyor:

"Medine'de Muhammed'i görmek isterdim ağlaya ağlaya."

Başka bir şair, O'nunla bütünleşmenin arzusunu;

"Medine'nin Sultanı. Sen fakirlerin dostusun.

Beni de elleri boş olarak gönderemezsin" sözüyle dile getirirken, Medine ziyaretinin günahların affına bir yol olacağına imanını dillendirmek ister.

Çağdaş bir gönül insanının şu sözleri az mı güzel:

"Sana áşık oldu İsa, gıpta etti sana Musa."

* * *

Hz. Muhammed'i (SAV) ne kadar tanıyoruz. O'nu tanımaya gayret ettik mi hiç önyargılardan sıyrılarak. Adını vereceğim Batılı filozof, tarihçi, edebiyatçı veya aydınlardaki hoşgörülü bakışı bazen kendi aydınlarımızda göremediğimizden burkulmuyor değiliz.

Prusyalı devlet adamı, modern Alman devletinin kurucusu Prens Otto Von Bismarck (1815-1898) O'nu anlatırken, "Seninle aynı asırda bulunamadığım için üzgünüm ey Muhammed! İnsanlık senin gibi bir şahsiyeti bir daha göremeyecektir" diyecektir. Thomas Carlyle (1795-1881), J.Devanport, Jean Paul Roux, Fransız Alphonse Marie, Louis Le Martine, Prof Edovard Montel, Dr. Steingas, Dr. Eratsen; Katolik ilahiyatçı Prof. Haus Kung, 1927 Hukuk Kongresi Başkanı Shebol, Fransız felsefeci Louis Lavalle ve daha niceleri...

Ama belki en çarpıcı olanları; yattığı hastaneden dostuna gönderdiği mektubunda, "Bana Kuran-ı, Kant'ın ve Hengel'in kitaplarını getir" diyen Dostoyevski veya Hz. Peygamber'in hadislerini derleyen ve O'na imanını haykıran Rus yazar Tolstoy'dur. Hepsi Hz. Muhammed'e (SAV) hayranlıklarını ilan etmişlerdir.

Sevgililer Günü ve ötesinde bana yerdeki ot parçasına bile sevgiyle bakmamı öğreten Peygamberime sonsuz salat ve selam olsun.



alıntı
 
Selâm sana Efendim,
Selâm sana Sultanım,
Ben ıssız çöllerde aşkınla yanan mecnun!
Sen o çölde yanan yüreğime su serpen yârsın.
Ben akşamın alacakaranlığında kaybolan biçare,
Sen karanlığı dağıtıp etrafı aydınlatan aysın.
Ve ben gül bahçesinin en nadidesini arayan biçare,
Sen o bahçenin en nadide gülüsün.

Efendim!
Yine bir gece vakti ismin geldi aklıma,
Seni göremeyen gözüm ve hasretini tadamayan gönlüm…

Ahu figan eder çölde kaybolmuş misali bu kalp,
Ama ne çare ki en büyük hasreti seni yanına alarak tattırdı Hak.
Sen dosta kavuştun hasret, çile, dert bizimdir Efendim,
Dostun dosta sunduğu en güzel gülsün Efendim.

Sen yoksun EfendimŞimdi gözler yaşlı, gönüllerde ahu figan
Şimdi diller tutulmuş, lehçe yetersiz, geçmez günler.
Bekler Seni kalpler belki rüyada gelirsin diye her an.
Yüzü yok fakirin, bunun için dolar gözleri, boğazına takılır kelimeler,
“Hiç olmazsa Rabbim Bekâ’da beraber olayım” der.

Her zaman merak etti bu gönül şefkatini, gülümsemeni,
O nurdan gözlerinde kaybolup nazarınla ruhunda dirilmeyi.
Özleminle hıçkırıklara boğulup “Ne olur Efendim” demeyi,
Bir kez tatsa bu gönül VALLAHi yeter Efendim,
Rabbimin katında nadide GúL/sün Efendim.

bismillah3na6pa9xajz8.gif
 
Gerçek Güzellik Ruh Güzelliğidir

İnsanın ahlâkını düzeltebilmesinde ruh ve kalbin önemli bir yeri vardır. Bunun için ruh ve kalb nedir bunu bilmek gerekir.
Kalb ile yürek aynı şey değildir. Göğsün sol tarafındaki et parçasına yürek denir. Yürek hayvanlarda da bulunur.

İnsana mahsus olan kalbe "Gönül" denir. Kalb, görünmez bir kuvvettir. Tesirleri ile, eserleri ile tanınır.

Meselâ elektrik cereyanı da görünmez. Fakat ampulden geçtiği zaman, rezistans telini ısıtarak ışık hâsıl ettiği için ampulde cereyan bulunduğunu anlıyoruz.

Halbuki elektrik madde değildir. Bir yer kaplamaz. Kalb dediğimiz kuvvet de madde değildir. Yer kaplamaz. Yürek denilen et parçasında eserleri görüldüğü için "Kalbin yeri yürektir" diyoruz.

Kalb, ruh ile nefs arasında bir köprü gibidir. Marifetler, feyzler, kalbe ruh vasıtası ile gelir. Kalb, his uzuvlarına da bağlıdır.

His uzuvları ne ile meşgul olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şey görünce, güzel bir ses duyunca, tatlı bir şey alınca kalb bunlara bağlanır. Ruha veya nefse tatlı gelenleri sever.

Bu sevgi insanın elinde olmaz. İnsan güzel bir şey okuyunca, kalb, bunların manâlarına, yazarına bağlanır. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demektir.

İnsan, çok defa hakîkî güzelliği anlıyamaz.

Nefse güzel gelen ile, ruha güzel geleni birbiri ile karıştırır. Ruh kuvvetli ise, hakîkî güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır.

Âyet-i kerîmeler, hadis-i şerifler, evliyânın sözleri, duâ, ibâdet gibi şeyler aslında güzeldir. Çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalınca ve nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zaman, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi olmaz.

Kalbi, nefsin elinden, baskısından kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi uyandırıp kuvvetlendirmek lâzımdır. Bu da, Resûlullaha uymakla olur.

Muhammed aleyhisselâma uyarak kalbini nefsinin pençesinden kurtaran bir kimse, bir velîyi incelerse, onun Resûlullahın vârisi, Allahın sevgili kulu olduğunu anlar.

Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Allahın sevdiğini de çok sever.

Fakat sevebilmek kolay bir şey değildir. Nefsin sevdiklerini, ruhun sevdiği hakîkî güzellikler sanarak aldananlar çok olmuş, felâkete sürüklenmişlerdir.

Nefis ve şeytan, burada çok kimseleri aldatmıştır.



(alıntı)
 
Beklenen Şafak

Işığa hâmile kapkaranlık bir dünya ve Nebînin zuhûruna az bir zaman kala müjde ve muştu dolu akisler var ufukta vicdanlarda tesiri o kadar fazla ki, birçok Mekkeli gelecek son Nebîyi anlatmakta tavsiyeler ve tavsiyeler: Zuhûr eder-etmez hemen koşun O’na! Ve bütünleşin O’nun ruhuyla.!
Bütün bir beşeriyet canı dudağında ve herkesin umudu gelecek son kurtarıcıda. Ana-babalar bu kurtarıcının kendi nesillerinden olmasını istiyor ve birçoğu yeni doğan çocuğuna “Muhammed” ismini veriyor...
Fakat O, Hz. İbrahim’den İsmail’e intikalle gelen ve Abdulmuttalipten Abdullah’a geçen bir altın silsileden gelecekti; ve gönüller de bu kanaldan gelecek nuru bekliyordu.
Hâdiseler O’nun geleceğini haber veriyor; karanlığın koyulaşması, sökün edecek şafağın yaklaştığını söylüyordu.
O günkü insanlık, hayatı hayat yapacak olan gâye ve idealden mahrumdu. İnsanların bütün yaptıkları işler, “Issız çöllerde serab kovalamak gibiydi. Susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında herhangi bir şey bulamaz.” (Nur/39).
Duygu, düşünce ve davranışlar da bundan pek farklı değildi. “Engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibi ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut birbiri üstüne karanlıklar insan elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez” (Nur/40).
Bu devrin adı “Cahiliye”dir. Ancak ilmin zıddı olan bir cehalet değil, îman ve inancın karşılığı olan küfrün mürâdifi cahiliyet...
O devre ait çirkinlikleri kapkara bir tablo halinde arz edip geçici de olsa ruhlarınıza karanlık bir perde germek istemem. Bâtılı şöyle-böyle tasvir, zihinleri idlâl eder. Ve bence buna sebebiyet de bir cürümdür. Fakat yine de o devri anlatabilmek için az da olsa, o günün örf ve âdetlerinden bazılarına ve sadece bir işaret çerçevesinde temas da yarar görüyoruz; tâ ki Allah Resûlü’nün, nasıl bütün kâinata bir rahmet olarak gönderildiği ve bu rahmetin gönderilişinin nasıl bir ilâhî lütuf olduğu daha iyi idrak edilmiş olsun!.
O’nun gelişi herkes için Cenâb-ı Hakk’ın en büyük lütfu ve en engin ihsanıdır. Bunun böyle olduğunu bizzat Rabb’imiz anlatmaktadır: “İçlerinden,kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan (kötülüklerden, münkerden) onları temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur” (Âl-i İmran/164).
Allah'ın (cc) lütuf, ihsan ve keremine bakın ki, insanlara kendi içlerinden, özlerinden, onlarla aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan; Hakk’a giden yolda onların rehber ve pişdârı olan; imama ihtiyaçları olduğunda önlerine geçebilen; hatibe ihtiyaçları olduğunda minbere çıkabilen; emir'e ihtiyaçları olduğunda, tuğra basıp sikke kesen; kumandaya ihtiyaç duyduklarında, onları en mükemmel erkân-ı harplerden daha mükemmel idare eden bir nebî, bir elçi gönderdi.
Hıristiyanlıkta yanlış bir akîde vardır. Onlar Hz. İsa’nın, insanlığın ilk günahını affettirmek için Cenâb-ı Hakk tarafından fedâ edildiği inancını taşırlar. Yani onlara göre Rabb, fedakârlıkta bulunmuş ve insanları affetmek için haşâ! kendi oğlu olan Mesîh’i fedâ etmiştir. Dolayısıyla da Hz. İsa onların yanlış itikatlarına göre çarmıha gerilmiş ve Hz. Âdem’le başlayan, daha sonra da her insanın, daha doğarken, beraberinde getirdiği bu ilk günah böylece affedilmiştir. Bu, bir itikat olarak yanlış ve bazı tevillere açık yanları itibariyle de dalâlettir. Ancak bu yanlış telakkinin anlattığı doğru bir telmih vardır. O da şudur: Cenâb-ı Hakk, insanların günahını bağışlamak; onları sapıklıkta, dalâlette, tuğyanda, azgınlıkta kendi başlarına bırakmamak için, en sevgili kulunu, Hz. Muhammed'i (sav) hem de maruz kalacağı şeyleri bildiği halde peygamber olarak göndermiştir. Tâ ki şaşırıp yollarda kalmasınlar, kalıp da zâyi olmasınlar.. insanlık semâsına çıkıp kâmil birer insan olsunlar içlerinde derinleşip her an ruhlarında Allah'ı (cc) duysunlar ve İbrahim Hakkı’nın ifadesi ile, Rabb’lerini vicdanlarında kenzen bilsinler:
“Sığmam dedi Hakk arz u semâya
Kenzen bilindi dil madeninden.”

Gönül öyle bir hazineler membaıdır ki, dünyalara sığmayan Hakk, her an en kıymetli bir cevher gibi orada kendini hissettirir.
Kitaplar, zihinler, düşünceler, felsefeler, beyânlar, semâ, arz ve bütün mükevvenât Allah’ı (cc) ihâta edemez ve bunların hiçbirinin, O’nu ifadeye gücü yetmez. Ancak kalptir ki, kısmen de olsa O’nu ifadeye tercüman olabilir. Evet, kalb öyle bir dildir ki, şimdiye kadar kulaklar, o dilin beyânı kadar parlak bir beyân duymamışlardır.
Öyle ise insan, kalbinde yol almaya, aradığını orada aramaya ve Rabb’e erip O’nda fâni olmaya çalışmalıdır. Zaten Allah (cc) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı onun için bizim aramıza göndermiştir.
Evet, O, insanlığa Allah'ın (cc) âyetlerini okumak, fasıl fasıl mucizelerini gözler önüne sermek ve insana kendi mahiyetini öğretmek için gelmiştir. Evet O’nun sayesinde beşeriyet tabiat kirlerinden arınarak, tertemiz hâle gelecek, bedene ait süflîyattan kurtularak kalb ve ruhun hayat derecesine yükselecekti ve yükseldi de. Evet, O, insanlara kitap ve hikmeti tâlim edecek; insanlık da, kitap ve hikmetin ışıktan dünyasında kendini bularak, ukbâlara uyanacak ve ebedîleşme yoluna girecekti; neticede öyle de oldu.
Bizim için çok mühim, bereketli ve feyiz dolu günler vardır. Bunlardan bazıları da mü’minlerin bayramı sayılır. Her hafta, Cuma günü yaşanan bu bayram sevincini daha büyük çapta Kurban ve Ramazan Bayramlarında da yaşarız. Kurban Bayramı Hz. İbrahim’in belli bir buudda fedakârlık yaptığı, Müslümanların da bütün samimiyetleriyle günahlarının affına yol aradıkları.. ve bu gâyeye matûf, bazılarının Beytullah’a yüz sürüp, Arafat’ta vakfeye durdukları ve Muhammedî bir ruhla yalvarıp yakardıkları bir gündür. Ramazan ise, bir ay oruçla Rabb’e yaklaşma sevincini, yaşama sevincini paylaşmanın ifadesi zengin, dolgun ve bereketli bir bayramdır. Fakat bir bayram daha vardır ki, o, bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılır; o da Allah Resûlü’nün dünyaya teşrif buyurarak tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği gündür Velâdet-i Ahmediye’dir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın, tıpkı bir güneş mahiyetinde yarattığı O Nûr’u bir kandil gibi insanlık semâsına astığı gündür. Evet, O Nûr sayesinde bütün cahiliye karanlıkları yırtılmış ve âlem nûra gark olmuştur. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın cin ve ins’e en büyük bir lütfu ve büyük bir ihsanıdır.
 
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli geceydi;
Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!


Allah için ey Nebî-yi Mâsum,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
Bizleri bırakma böyle mazlum

-Mehmet Akif-




O Günler Ne Günlerdi

Bir zamanlar içimizde Sen vardın, varlığın sayesinde her şey büyülü ve her şey çok güzeldi. Belki bazen bir kısım kopuklukların yaşandığı ve davranışların sevimsizleştiği, tavırların kabalaştığı, ses ve solukların hırıltıya dönüştüğü de olurdu; ama, hemen arkasından Senin dünyandan gelen ışık ve esintilerle bütün bu olumsuzluklar silinir gider, düşünce ve his ufkunda sadece Sen ve Senin o rengârenk atmosferin tüllenmeye başlardı. Ufukların kararması, ruhları hafakanların sarması, Senin bütün gönüllerde doğuvermene bir çağrı gibiydi: Ne zaman bunalıma düşsek, gölgen tıpkı bir dolunay gibi gönlümüzün tepelerinde beliriverir ve bütün kasvetleri siler-süpürür, götürürdü. Ne vakit biraz sıkışsak veya kendimize takılsak, içinde bulunduğumuz o muzlim hâl, ışığına bir çağrıymış gibi, birdenbire dört bir yanda Senin o hususî dünyanın sıcaklığı, yatıştırıcılığı duyulmaya başlar ve sonsuzdan gelen nurlar sarardı her yanımızı.. esen rüzgârlar Senin kokunu sürünür gezer, ikliminin varidâtı şelaleler gibi başımızdan aşağı boşalır ve biz ötelerden gelen nurlarla banyo yapmışçasına serinlerdik.
Hemen her zaman böyle kısa bir kopukluktan sonra, kendi kendimize: “Eyvah, meğer ne kadar O’nsuz kalmışız.” der ve gönüllerimizde Seni bir kere daha taptaze bulmuş olurduk. Her sürçme, her inhiraf, her bulantıdan sonra âdeta Rahmeti Sonsuz Seni bir kez daha bize iade ederdi de duyardık bütün benliğimizle sesini-soluğunu, ışığını-kokunu ve mesajının büyüleyen şivesini; duyar ve sihirli bir balona binmiş gibi bir hamlede yer çekiminden kurtulur, ruhlarımızda sonsuza doğru bir hareket havası hissederdik. Böyle bir havanın sihriyle bize ait kirlenmiş atmosferden hemen sıyrılıverir ve âdeta semavîleşirdik. Öyle ki, ruhumuzu ne zaman yoklasak, Senin o ışıktan dünyandan sızıp gelen ve gönlümüzün derinliklerine akan bir ziya, bir ümit, bir inşirah hisseder ve kendimizi Senin o sımsıcak huzurunda sanırdık. Çünkü, içimizde her zaman Sen vardın ve varlığınla her şey çok güzeldi.
Sen bizim için hem geçmiş hem gelecek hem de hâldin; zaman üstü ve büyüleyen öyle bir duruşun vardı ki, nurunla her vakit içimizde gibiydin.. kendi ışık çağında durur, günümüzü kucaklar, ileriye işaretlerde bulunur ve bütün zamanlara kendini dinletirdin. Sînelerimiz otağındı; gönüllerimizde yaşar, bizi kendin gibi yaşatır, annelerimizin kucaklarından daha sıcak o mübarek atmosferinde bizlere yumuşak yumuşak ninniler söylüyormuşçasına hafakanlarımızı dağıtır ve rahatlatırdın hepimizi. Çok defa mânevî huzurunun câzibesine kendimizi salar ve ışığınla taçlandırdığın çağlarda dolaşır, bir zamanlar milletçe ortaya koymuş olduğumuz tarihî güzellikleri temâşâ eder; yitirdiğimiz ya da terk ettiğimiz değerleri yeniden bulmuş gibi olur, çocuklar gibi sevinir, derken Senden fışkırıp gelen o nazlı ve hülyalı günler, hafızalarımızda bir kez daha çiçekler gibi açar, açar ve milletçe Nur Çağı’nın memelerinden süt emiyor gibi olurduk; olurduk da o küflenmiş, kirlenmiş dünyalarımız yeniden pırıl pırıl bir hâl alır; kırılmış, yırtılmış, şirazeden çıkmış hülyalarımızın parçaları bir araya gelir ve Seninle nuranîleşen zamanlar, yaşadığımız günlerin, saatlerin, dakikaların içine akar ve bize gerçek hayatın rengini, desenini, şivesini fısıldardı.
Bizimle aynı memeden süt emmeyenler ne yudumlarlarsa yudumlasınlar, biz hemen her zaman hiç kimsenin duyup tatmadığı hazlarla soluklanır, gözlerimizi açıp kapar ve cennetlerdeymişçesine düşündüğümüz, arzu ettiğimiz, istediğimiz, elimizi uzattığımız hemen her şeye ulaşır ve âdeta hep rüyalar âleminde dolaşırdık.. neden olmasın ki, içimizde Sen vardın; zaman, mekân ve bunlara bağlı her şey de bize yârdı.
Ne zaman gönüllerimizde Seninle münasebete geçsek, birden âdî ahvâl ve düşüncelerimizin üstünde Senin âhenkli, hülyalı ve aydınlık dünyan tüllenmeye başlar, his ve heyecanlarımızı şahlandıran o esrarlı hayat sergüzeştin bizi, olduğumuz yerden, Sana vâsıl olacağımız şehraha ulaştırır; o yolla tâ Hak kapısının önüne götürür, bize mekân üstü teşrifat salonlarında Firdevs koltukları gibi minderler serer ve gönüllerimize hülyalara denk güzellikler sunardı. Seninle bulunduğumuz o sırlı zamanlarda, düşünülmesi imkânsız daha neleri hatırlar, ne zevk ve haz fasılları yaşar ve kim bilir her gün kaç kez “Meğer hayat buymuş.” diyerek var olma neş’e ve sevinciyle soluklanırdık. O zamanlar gölgen üzerimizde, biz de varlık ve yokluğun farkında idik! Senin o masmavi ikliminden süzülüp gelen ruh ve mânâ, bizim özümüz ve canımızdı; bizler onunla yaşar, onunla oturur kalkar, onunla her engeli aşar ve onunla ulaşmak istediğimiz zirvelere ulaşır, sonra yürürdük duraksamadan hedeflerin en kutsalına; Hak rızasına ve ona vesile kabul ettiğimiz nâmını yedi cihana duyurmaya.. ipekler gibi yumuşak nefes ve soluklarla zaman zaman hep kuşlar gibi yükseklerde uçarak, meltem olup her şeyi, herkesi okşayarak, zaman zaman da bulutların bağrında yağmurlaşarak; sonra da dört bir yana sağanak sağanak boşalarak her lâhza hayatla çağlardık. “İşte hayat budur.” deyip gönlümüzce yaşadığımız o aydınlık gün ve aydınlık saatlerde güneşimiz Seninle doğar, Seninle batar; gündüzler çehren gibi pırıl pırıl gelir geçer, geceler siyah zülüflerinden bize türküler söyler ve nabızlarımız her zaman kalbinin ritimlerine uygun atardı. Dimağlarımız Seni düşünmekle dinlenir, hafakanlarımız gölgene sığınmakla diner ve böylece hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını hep Seninle duyardık. Senin göklere bağlı hayat sergüzeştinde okurduk imanın yenilmez gücünü, Müslümanlığın kahramanlık olduğunu, doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini, iffet ve ismetin meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu hâline geldiğini.
Sendin gökler ötesi sırları, verâlardan akıp gelen ışıkları, dünya-ukbâ arasındaki münasebetleri; insanların emellerini, isteklerini, ihtiyaçlarını ve bütün bu hususlardaki beklentilere vadedilen ebediyetleri söyleyen. Mesajların gelip kulaklarımıza çarparken Seni aramızda hissediyor, beynimizin duyma merkezlerinde sesini duyar gibi oluyor, basiretlerimizle o ışıktan hayatının nuranî karelerini temâşâ ediyor ve bütün bir varlığı kendine has muhtevasıyla Sende görüp Sende okuyorduk. Senin terbiyen, Senin üslûbun ve Senin sisteminle yetişmiş olan nesiller yıllar ve yıllar boyu, Senden duydukları, Senden dinledikleri, Senden aldıkları o mesajların en renkli, en cazip, en derin ve en çarpıcılarıyla hep ra’şelerle ürperip heyecandan heyecana girdi; Seninle alâkaları ölçüsünde imanları iz’ân ufkuna erişti, muhabbetleri çağlayanlara dönüştü ve en engin bir aşk u şevk tufanıyla gidip tâ ruhanîlere ulaştılar.
Asırlar ve asırlar boyu ard arda gelen nesillerin, Seni bu ölçüde duyup sevmeleri, varlığını ve varlığının gayesi sayılan mesajını bu çerçevede hissetmeleri için kim bilir ne kadar cehdler, ne kadar gayretler sarf edilmişti.! Ne beyin fırtınaları yaşanmış ve ne zahmetlere katlanılmıştı! Mevsimi gelince de bunlar semere vermişti.. ve artık her işte, her gönülde Sen vardın ve Seninle geçen her dakika, her saniye âdeta bir eşref saatti. Sürekli başımızdan aşağıya dökülen ışıkların ruhlarımıza akıyor ve benliğimize neler ve neler duyuruyordu! Sen, arkandakilere mutluluklar vadediyor, onların ebedî saadet isteklerini cevaplıyordun; onlar da, daha aydınlık günlerin ileride olduğu/olacağı mülâhazasıyla her an daha da şahlanıyor ve Senin arkanda bulunma sevinciyle âdeta yeni bir asr-ı saadet yaşıyorlardı.
Biz insanlar, tâ yaratılırken, âciz, fakir, ihtiyaç içinde ve bir sürü beklentinin çocukları olarak yaratılmıştık: Gönül huzuru bekliyor, dünyevî-uhrevî saadet hülyalarıyla yatıp kalkıyor, ebediyet ve ebedî mutluluk rüyaları görüyor ve hep boyumuzu aşkın şeylerin peşinden koşuyorduk; Seninle ve Senin ışıktan mesajlarınla beklentilerimizin üstünde ihsanlara nail olduk; Sen gelmeden ölüler gibiydik, risaletinle sûr sesi almış gibi dirilip doğrulduk.
Dün Sen içimizdeydin ve günlerimiz gündü; o aydınlık günler tamamen yok olmasa da, bugün büyük ölçüde renk attı ve soldu. Hüznümüz Yakup’un hüznüne denk, ümitlerimiz de onunki kadar; hepimiz, çok yakın bir gelecekte yeniden ufkumuzda tulû edeceğin o aydınlık günlerin hülyalarıyla yaşıyor, bize vadedilen avdetinin heyecanıyla sabahlıyor ve akşamlıyoruz. Vilâdetin her sene bize bunları çağrıştırıyor, biz de kâse kâse ümitten iksirler içmiş gibi oluyor ve Seni bu çağın insanlarına bahşeden Rahmeti Sonsuz’a nasıl şükredeceğimizi bilemiyoruz...
Yakın geçmişte Senden kopup ayrılanların çoğu zayi olup gitti. Gidenler kendilerine yazıklar etti. Hepimizin belli ölçüde bir kopukluk yaşadığı muhakkaktı; ne var ki, Senden uzaklaşmalar farklı farklıydı ve kaybetmeler de o çerçevede cereyan ediyordu. Şimdilerde geç de olsa, böyle bir ayrılıktan pişmanlık duyduğumuzu ifade ediyor ve Senin anne kucaklarından daha sıcak bağrına dönmek istiyoruz. Yüzümüz yok, hicap içindeyiz; Hak katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam. Keşke ne seviyede olursa olsun Senden hiç kopmasaydık; kopmasaydık da, Senden, Senin dünyandan akıp gelen ışıklardan ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan hiç mahrum kalmasaydık.. ve Seni o inandırıcı çehrenle içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik..! Heyhat! Farkına vararak veya varmayarak bir kere koptuk Senden.. uzaklaştık kendimizden. Değişik kurtuluş yolları, yöntemleri peşinde koşup durduğumuz şu anda keşke bir de yitirdiğimiz şeyleri düşünebilseydik.! Ne gezer; bir kere daha Hârût ve Mârût’un oyununa gelmiş ve bir kere daha Mefisto’ya yenik düşmüştük. Oysaki bizim, Senin gölgenin üzerimizde olduğu ve şeytanlara meydan okuduğumuz günlerimiz, haftalarımız, aylarımız, yıllarımız vardı. Çevre hazanla inlerken günler de geceler de bizde hep bahardı. Yıllarımızı, aylarımızı, günlerimizi çaldılar ve bizi birer zamanzede hâline getirdiler. Şimdilerde oturmuş “Karanlığın son serhaddi, fecrin en sadık emâresidir.” diyor ve bu zifiri karanlıkların yırtılacağı eşref saatleri bekliyoruz.
 
La İlahe İllallah

Sevgili Peygamberimiz, her türlü sıkıntıya rağmen insanları ebedi saadete çağırıyor... Onları, Allahü teâlânın varlığına, birliğine davet ediyor...Onların Cehennemde yanmamaları için çırpınıyor...
Fakat, müşrikler , "Biz babalarımızın dininden vazgeçmeyiz!" diyerek putperestlikte ısrar ediyorlar...
Peygamber efendimiz, onları insanca yaşamaya, haysiyetli ve şerefli olmaya, kıymetsizlikten kurtulup, yüksek, yüce makamlara çıkarmaya davet ediyor. Onlar ise inadlarında diretiyorlar ve eziyette bulunuyorlardı.
Hakaret ve eziyet edenlerin başında da amca Ebu Leheb...
Bu nasipsiz, Resulullah'ı devamlı takib ediyor, insanları, O'nu dinlemekten vazgeçirmeye, zihinlerinde şüphe meydana getirmeye uğraşıyordu. Toplantı yerlerinde, panayırlarda, Resulullah efendimiz;
- Ey insanlar! La ilahe illallah deyiniz ki kurtulasınız! buyurdukça, o hemen arkasından yetişip;
- Ey insanlar! Bu konuşan benim yeğenimdir. Sakın O'nun sözüne inanmayın, O'ndan uzak durun! diyordu.
Muhammed aleyhisselam bir gün Kabe-i şerifte namaz kılıyordu. Kureyş'in ileri gelenlerinden Ebu Cehil, Şeybe bin Rebia, Utbe bin Rebia, Ukbe bin Ebi Mu'ayt'ın bulunduğu yedi kişilik bir müşrik grubu gelip, Resulullaha yakın bir yere oturdular.
O civarda bir gün önce kesilmiş bir devenin işkembesi ve artıkları vardı. Alçak Ebu Cehl, yanındakilere döndü ve; "İçinizden kim, şu deve işkembesini alıp, Muhammed secdeye varınca iki omuzu arasına kor" diye, çirkin bir teklifte bulundu.
Oradakilerin en zalimi, en gaddarı, en merhametsizi, en bedbahtı olan Ukbe bin Ebi Mu'ayt; "Ben yaparım" diyerek hemen kalktı. İşkembeyi içindekilerle birlikte, secdede iken Peygamberimizin mübarek omuzlarına koydu.
Bunu seyreden müşrikler, katıla katıla gülmeye başladılar. Peygamber efendimiz, secdesini uzatıyor, mübarek başını kaldırmıyordu. O sırada Eshab-ı kiramdan Abdullah bin Mes'ud vaziyeti gördü.
O, bu hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Resulullahı o halde görünce kan beynime sıçradı. Fakat, beni müşriklerin elinden koruyacak bir kavmim, kabilem yoktu. Kimsesizdim, zayıftım. O anda konuşmaya bile gücüm yetmiyordu. Ayakta bekleyip duruyor, Resulullahı büyük bir üzüntü içinde seyrediyordum.
Ne olurdu, o zaman kendimi müşriklerden koruyabilecek bir gücüm veya koruyucum olsaydı da, Resul aleyhisselamın mübarek omuzuna koyduklarını kaldırıp atsaydım.
Ben böyle beklerken, Resulullah'ın kızı hazret-i Fatıma'ya haber verdiler.
O zaman Hz. Fatıma küçüktü. Koşarak geldi, babasının üzerindekileri attı. Bunu yapanlara beddua etti, ağır sözler söyledi. Resulullah efendimiz, hiç bir şey olmamış gibi namazını tamamladıktan sonra üç defa; isim isim sayıp hepsini Allahü talaya havale etti.
Resulullah efendimiz, Ebu Cehl'e; "Vallahi sen, ya bundan vazgeçersin veya Allahü teâlâ başına bir felaket indirecektir" buyurdu.
Allahü teâlâya yemin ederim ki, Resulullah'ın isimlerini söylediği bu kimselerin herbirinin, Bedir muharebesinde öldürülüp yerlere serildiklerini, sıcaktan kokmuş bir leş halinde Bedir çukuruna doldurulduklarını gördüm."
 
Seni Arıyor Çocuklar


Onların narin elleri, yumuşacak saçları, sıcak yüzleri, en çok seni arıyor şimdi, seni bekliyor. Kendilerini azarlayan, kendilerine bağıran büyüklerden ürktüler; senin merhametinin peşine düştü gönülleri. Sığınmak istiyorlar kanatlarının altına.
Saçları okşanmak içindir o melek yüzlülerin. Yüzleri öpülmek.
Bıkıp usandılar adaletsizliklerden. Seni arıyorlar hasretle. Zengin ve yoksul, küçük ve büyük, bakımlı ve bakımsız, uzak ve yakın, görgülü ve görgüsüz evlerin içlerinde, bağların, bahçelerin ve dağların gönüllerinde sana akıyor düşleri.
Güzel sözlerini, anlamlı bakışlarını, beş çeşme gibi akan ellerini, sabahı karşılayan dualarını, insanı küçümsemeyen, tahkir etmeyen ruhunu arıyor çocuklar. İnsana güven veren bakışlarını.
Bıkıp usandı çocuklar, evin içindeki anlamsız kavgalardan, hır-gürden, kaprislerden, huzursuzluklardan, konuşmaları hayatını doğrulamayan nakışsızlıklardan, insanı anlayamayan insanlardan.
Özledi senin onurlu duruşunu...
Senin gönül okşayan, yol gösteren hallerini...
Senin ay’ı ikiye bölen elinin sıcaklığını...
Senin zalimi durduran, talanı susturan tavrını...
Çocuklara zaman ayıran yaşayış planını...
Duru gecelerinin âhengini, solgun sesleri onaran içli sesini, kalplere umut yerleştiren çiçeklerini... İşte şu yeni bin yılın bir şeyler arayan, mutlu...



alıntı
 
O, BİR "SİRAC-I HAKİKAT" (HAKİKAT NURU)DUR - Hz. Muhammet (s.a.v.)



Allah'ın "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resûlü'nde güzel bir örnek vardır." (Ahzab Suresi, 21) ayetiyle bildirdiği gibi, Peygamber Efendimiz (SAV)'de, her iman eden kişi için güzel örnekler vardır. Allah, tüm alemlere, tüm zamanlara Kuran'ı bir rehber, bir müjde olarak göndermiş; Hz. Muhammed'i ise, Kuran'ı insanlara duyurması ve Kuran'ın nasıl yaşanacağını onlara örnek yaşamıyla göstermesi için seçmiştir. Bu nedenle Resul-ü Ekrem'in hayatını öğrenmek, Kuran ayetlerini nasıl yaşadığını görmek her mümin için son derece önemlidir.

Her müslümanın, Peygamberimiz'in eşsiz ve üstün ahlakına ve takvasına yaklaşabilmek için kendi kendisiyle ve diğer müminlerle yarış içinde olması gerekir. Ne var ki, birçok insanı, çoğunluğun durumu aldatabilmektedir. Kendisini çevresindeki insanlarla kıyaslayanlar önemli bir yanılgı içinde yaşamaktadırlar. Örneğin, toplumun genel durumuna bakarak, "bu insanlarla karşılaştırıldığında ben çok daha dindarım", "ben onlardan daha çok dinime sahip çıkıyorum" diyerek kendisini yeterli görenler ve yaptıklarıyla sevinenler, bir kayıp içinde olabilirler. Çünkü Allah'tan korkan, Allah'ın rızasını arayan ve ahiretini düşünen her insanın önündeki en güzel model Peygamberimiz olmalıdır. Nitekim bunun bilincinde olan insan, asla kendini yeterli görmeden daima daha üstün bir ahlaka erişmeye çalışacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi, "en mükemmel bir insan-ı kamil ve mürşid-i ekmel" olan Peygamberimiz'in sünnetinin en sağlam rehber olduğunu şöyle ifade eder:

"Madem dost ve düşmanın ittifakıyla, zat-ı Ahmediye (a.s.m.) mehasin-i ahlakın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bilittifak nev'i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mu'cizatın delaletiyle ve teşkil ettiği alem-i İslamiyetin ve kemalatının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kuran-ı Hakimin hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kamil ve mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaiya milyonlar ehl-i kemal, meratib-i kemalatta terakki edip saadet-i dareyne vasıl olmuşlardır. Elbette o zatın sünneti, harekatı, iktida edilecek en güzel numunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır." (Lem'alar, s. 57)

Hz. Muhammed (SAV), yaşadığı dönemde Kuran'ı sözleriyle tebliğ ettiği gibi, haliyle de tebliğ etmiş, bulunduğu her ortama huzur, güvenlik, neşe ve maneviyat getirmiştir. Onun ahlakı ve takvası, yüzyıllar sonra bile, Kuran'ı kendilerine rehber edinenlerin üzerinde büyük bir etki bırakmaktadır. Bediüzzaman bir sözünde Peygamber Efendimiz'in güzel ahlakını şöyle tarif eder:

"İzhar ettiği din ve Şeriat-ı İslamiyenin şehadetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bilittifak kendinde görünen ahlak-ı hasenenin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemalatın tasdikiyle en mütekid, en metin, en emin, en sadık bir zat�" (Sözler, s. 196)

Aslında, bir insanın anlattıklarından çok anlattıklarını hal ile yaşadığını göstermesi insanları etkiler. Sözgelimi fedakarlığı anlatan, insanlara fedakar olmayı tavsiye eden bir insanın tavrında biraz olsun bencillik hissedilse, sözleri büyük ölçüde etkileyiciliğini yitirir. Ama bir insan hiç konuşmasın, konuşmalarında bir kez bile fedakarlık demesin, ama hayatı boyunca fedakarlığı yaşıyor olsun, bu onun çevresindeki insanlara fedakarlığı anlatabileceği en güzel ve en etkili yöntem ve karşılıklı anlaşma yoludur. İşte Peygamber Efendimiz de haliyle dini en güzel şekliyle tebliğ etmiş, insanlarla lisan-ı hal ile derin bir iletişim kurmuştur. Öyle ki, çağlar sonra bile onun lisan-ı hali, iman edenleri etkilemektedir.

Bu vesile ile Peygamberimiz'in güzel halinden, eşsiz ahlakından ve güçlü imanından bazı özellikleri hatırlamak her müminin kalbine şifa olur.

Müminlere karşı merhametli ve düşkündü
Hz. Muhammed'in en güzel özelliklerinden biri müminlere olan şefkati ve merhametidir. Onların her sorunuyla ilgilenir, her türlü sıkıntılarını gidermeye çalışırdı. Sağlıklarından imanlarına, şevklerinden, amellerine kadar her konuda onlara tavsiyelerde bulunur, yol gösterirdi. Allah bir ayetinde Peygamberimiz'in merhametini şöyle bildirir:

Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir. (Tevbe Suresi, 128)

Peygamberimiz, müminlerin üzerlerinden ağır yüklerini alırdı
Peygamber Efendimiz, müminler için büyük bir rahmet ve müjdedir. Onun tebliği ve tavrı, müminlerin imanlarına vesile olduğu gibi, onların huzur ve güvenlik içinde yaşamalarına da vesile olmuştur. Aldığı kararlardaki adil tutum bunun bir örneğidir. Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşenler, bu konuyu Peygamberimiz'e danıştıklarında en adil, en dürüst ve en hayırlı sonucu elde etmiş oluyorlardı. Onun hükmü sayesinde gereksiz tartışmalar veya uzayan ve çözülemeyen konular kalmaz, müminler bunların sıkıntılarını yaşamazlardı.
Peygamberimiz, yine haliyle, her zaman müminlere tevekkülü, sabrı ve ümitli olmayı hatırlatmıştır. Örneğin, Mekke müşriklerinden kaçarken sığındığı mağarada yanındaki arkadaşına "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." (Tevbe Suresi, 40) diyerek, onun üzerindeki korkuya veya endişeye ait sıkıntıları almıştır.

Yine Kuran'ı tebliğ ederek ve kendi hayatında yaşayarak, müminlerin üzerinden gelecek endişesi gibi zahmetleri indirmiş, rızkı verenin Allah olduğunu hatırlatmış ve Allah'a güvenen ve mütevekkil insanın nasıl yaşayacağını göstermiştir.

Peygamberimiz, Allah'ın ayetlerine tam bir teslimiyet göstererek, dini insanlar için zorlaştırmamış, aksine kolaylaştırmıştır. İnsanlara da "Kolaylaştırın zorlaştırmayın." diye emretmiştir. İnsanları hurafelerinden, batıl inançlarından kurtarmış, onları Allah'ın vahyine uymaya çağırmıştır.

Allah bir ayetinde Peygamber Efendimiz'in bu üstün özelliklerini şöyle bildirmiştir:

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157)

Müminleri teşvik ederdi
Peygamberimiz'in Kuran'da bildirilen bir diğer özelliği de, müminleri teşvik etmesidir. Bu, her müslümanın örnek alması gereken önemli bir özelliktir. Çünkü şevk müslümanların etkilerini artırır, onların manevi güçlerine güç katar. Şeytan, müslümanları doğru yolundan alıkoymak veya onların hayırlarla ve güzelliklerle dolu çalışmalarda bulunmalarını engellemek ister. Peygamberimiz'in şevkli ve coşkulu tavrı ile birlikte, müminleri teşvik eden sözleri ve hatırlatmaları, daima onların üzerindeki ağırlığı almış ve onları canlandırmıştır.

Peygamber Efendimiz'in sünnetine uyanların da, müminleri teşvik ederek, imanlarını ve şevklerini canlandırmaları, hayır işlerini hızlandırmaları, güzel bir ahlak ve takva alameti olur.

Peygamberimiz'in takvası ve tüm alemlere örnek güzel huyu elbette ki anlatmakla bitirilemez. Bizler, kendisinden 1400 sene sonra bambaşka bir çağda yaşıyor olmamıza rağmen, bizim için en güzel örnekler yine Ondadır. Bu nedenle, her müslümanın, kendisine Peygamberimiz'in ahlakını ve yaşantısını örnek alıp, Allah'ın rızası, rahmeti ve cenneti için neler yapması gerektiğini, hangi konularda nasıl bir çaba göstermesi gerektiğini bu şekilde belirlemesi gerekir. Peygamberimiz'i yüzyüze görmemiş olsak bile, biz Onu Kuran ayetlerinden ve hayatından çok iyi tanıyoruz. Ne kadar ona benzemeye çalışır çabalarsak, o kadar Allah'a ve Resulü'ne yakın bir dost olabiliriz.

Yazımı, Bediüzzaman'ın peygamberimizi çok güzel anlatan bir sözüyle noktalıyorum:

"İşte o zat, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi; bir rahmet-i binihayenin kaşifi, ilancısı; ve saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellalı, seyircisi ve künüz-ü hafiyye-i esma-i ilahiyyenin keşşafi, göstericisi olduğundan; böyle baksan, onu; bir bürhan-ı hak, bir sirac-ı hakikat, bir şems-i hidayet, bir vesile-i saadet görürsün. Şöyle baksan onu; bir misal-i muhabbet, bir timsal-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nurani bir semere-i şecere-i hilkat görürsün." (Sözler, s. 245)

serap akıncıoğlu
 
Güle Kokusunu Veren Efendıler Efendisi


MEDİNE'Yİ MÜNEVVEREDE BİR GÜL* YÜZÜ DOLUNAY GİBİ PARLAR,TENİ PEMBEYE ÇALAN BEYAZ RENGİNDE,SAÇLARI HAFİF DALGADA,AÇIK RENKLİ VE HİLAL KAŞLI..İKİ KAŞININ ARASINDA BİR DAMAR.ÖFKELENDİĞİNDE ŞİŞEN..

MEKKE'Yİ MÜKERREMEDE BİR GÜL …SAÇLARI OMZUNA DÜŞER,SAKALI GÜR,GÖZLERİ KARA ÜZÜM GİBİ SİHAH.O SİYAH GÖZLERİ DAİMA YERDE.GÖKTEN DAHA ÇOK YERE BAKAR.BAKIŞLARI DÜŞÜNCELİ..BOYNU GÜMÜŞ BEYAZLIĞINDA..FİL DİŞİNDEN YAPILMIŞ BİR SURET GİBİ.ASHABININ ARDINDAN YÜRÜR.VE BENİM ARKAMI MELEKLERE BIRAKIN,DER….BİR ŞEYE HAYRET ETTİĞİNDE ELİNİ ÇEVİRİR.KONUŞTUĞUNDA ELLERİNİ BİR ARAYA GETİRİR.ÖFKELENDİĞİNDE YÜZ ÇEVİRİR..SEVİNDİĞİNDE HAFİFÇE GÖZLERİNİ KAPAR..GÜLMESİ TEBESSÜM.O GÜLÜNCE, DİŞLERİ DOLU TANELERİ..

MEKKE'Yİ MÜKERREMEDE BİR GÜL ..YÜZÜNDE AZAMET VE HAKİMİYET.SÖZÜNDE TATLILIK.TANE TANE KONUŞAN.SESİ GÜR,TERİ GÜL.GEÇTİĞİ SOKAKLARDA GÜL KOKUSU BIRAKAN..GİYİMİ SADE,ÇOĞUNLUKLA SIRTINDA BİR İHRAM.EN ÇOK SEVDİĞİ RENK SARI VE BEYAZ.YEDİĞİ YEMEK, ATEŞİN ÜZERİNDE UNLA KARIŞTIRILAN BİRAZ ZEYTİN YAĞI,BİBER,BAHARAT…SOFRADA OTURUŞU HAMD İLE,ŞÜKÜR İLE BİR GÜL…İKİNCİ YURDU MEDİNE……….

MEDİNE'Yİ MÜNEVVEREDE BİR GÜL …İNSANLIK ALEMİNİN EN ŞEREFLİSİ,İMAN HAKİKATLERİNİN MERKEZİ,İHSANİ TECELLİLERİN TURU,RAHMANİ SIRLARIN İNİŞ YERİ,MEMLETİ RABBANİYENİN SEMASI,PEYGAMBERLER GERDANLIĞININ ORTASINDAKİ EN BÜYÜK MÜCEVHER,PEYGAMBERLER KERVANININ ÖNCÜSÜ,BÜTÜN VARLIKLARIN EN ÜSTÜNÜ,İZZET SANCAĞININ SANCAKTARI,EZEL SIRLARININ ŞAHİDİ,İLMİN,HİLMİN VE HİKMETLERİN KAYNAĞI,YERLE GÖK ALEMLERİNİN GÖZ BEBEĞİ,İKİ CİHANIN RUHU,DÜNYA VE AHİRET HAYATININ GÖZÜ….

MEDİNE'Yİ MÜNEVVEREDE BİR GÜL ..ASLIN VE ASALETİN NURLU AĞACI.YARATILIŞTA İNSANLARIN EN ÜSTÜNÜ.CİSMANİ SURETLERİN EN MÜKEMMELİ.ASIL MÜLK VE GERÇEK NİMETİN GÖZ KAMAŞTIRICI GÜZELLİĞİN VE YÜCE RÜTBENİN SAHİBİ..KALPLERİN TABİBİ VE İLACI..BEDENLERİN AFİYET VE ŞİFASI..GÖZLERİN NURU VE IŞIĞI,ASIRLARCA SEVİLEN,YENİDEN SEVİLEN, TAP TAZE DUYGULARLA SEVİLEN,EN SEÇKİN MAKAMLARA LAYIK OLAN,EN BÜYÜK DOST,EN ŞEREFLİ SEVGİLİ ABDULMÜTTALİB'İN TORUNU, ABDULLAH OĞLU EFENDİMİZ HAZRETİ MUHAMMED SALLİ ALA ALEYHİ VESSELLEM…..

MEDİNE'Yİ MÜNEVVEREDE BİR GÜL. HER ŞEYE RAĞMEN O'NA(SAV) SEVDALI MİLYARLARCA BÜLBÜL..SEVİNÇ BAYRAK AÇMIŞ HER SİNEDE..…..ÇÜNKÜ(av)HALA MEDİNE'DE…………

SELAM SANA SALAT SANA YA RESULALLAH,

SELAM SANA SALAT SANA YA HABİBULLAH

SELAM SANA SALAT SANA YA NEBİALLAH

*"Allahumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed **



 
Hüda şahit güzellerden güzelsin

Hüdâ şahit güzellerden güzelsin
Kategori: Gul Bahcesi



Câbir ibni Semure (r.a) mehtaplı bir gecede O'nun gül yüzünü seyrettiğini anlatırken diyor ki:



- O gece Kainatın Efendisi'nin üzerinde kırmızı bir elbise vardı. Bir O'na, bir aya baktım. O'nun mübarek yüzü aydan daha güzeldi.



* * *



Hüdâ şahit güzellerden güzelsin gayri nem vardır

Cemâlin görmesem gönlümde gam, çeşmimde nem vardır

(Neccarzade Şeyh Rıza)
 
Kıyamam o yalnızlığına

Kıyamam o yalnızlığına, elinde hurma ağacından koparılmış bir dal ve sen gölgeleniyorsun bir ağacın altında,
ve o hurma dalıyla toprağa şekiller veriyorsun,
belki de doyamadığın anneni,hiç görmediğin babanı özlüyor düşünüyorsun,
başını kaldırsan sana sabahtan beri gölgelik eden,
gözcülük eden ve de serinlik veren bulutu farkedeceksin ama farkında değilsin, sadece rahip bahira farkında,
seni kervanda yalnız bırakanların aksine o seni çağırıyor, senin ne kadar farklı olduğunu gözleriyle görüyor ve abdülmüttalip'e diyor
"onu geri götür " diyor, " o geleceğin rahmeti "...

Anam babam sana feda olsun ya Muhammed (s.a.v),
Duha suresini her okuyuşumda ağlarım sana,ağlarım çokca,
" seni yetim bulup da barındırmadık mı,rabbin sana ne darıldı ne de yüz çevirdi,ahiret yurdu senin için daha hayırlı olacaktır,
o halde rabbini bolca an..." der yüce Allah (c.c), ve ben okur okur ağlarım senin sevdana ve benim sana olan sevdama...

Nefsimi elinde bulunduran Rabbime yemin olsun ki sana beyat ettim ya Muhammed (s.a.v),
ey sevgililer sevgilisi altmış üç yıl nefes aldığın bu imtihan dünyasına öyle bir şeref verdin ki hala feyz alıyoruz ve özlüyoruz gül kokunu,
seninle konuşamasak da, yüzünü göremesek de, sesini duyamasak da senin yolunda yürüyoruz,
" Eşhedü en la ilahe ill
Allah.jpg
ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu " diyoruz...

Ey bizleri yaratan, yaşatan, rızıklandıran şanı yüce rabbim !
Sana şükürler olsun ki bizleri sana kul, Muhammed'e (s.a.v) ümmet eyledin,
Ey iki cihana server, Allah'a (c.c) resul olan peygamber ! şefaatini bizden esirgeme,bizlere havzından sular nasip eyle... Amin...​
 
Göz yaşlarım tükendi, hasret gecelerinde ağlamaktan...



d5967fe12fc5.gif



Göz yaşlarım tükendi, hasret gecelerinde ağlamaktan

Kara bulutların ardından umutlarla beraber doğan, güneş gibisin…
Sen herkes yok iken en yakınımda hissettiğim, hayat veren nefes gibisin…
Yüreğime düşen göz yaşlarımın sebebisin…
Bir fırtına misali dalgalarla boğuşurken hayat denizinde; Sen ellerimden tutup yaşama geri döndüren can gibisin..

Ey Resul! Sen; gönül diyarında sevdalıların en nadide gülüsün..

Koklamaya utanırım, dokunmaya cesaretim yok..!
Hangi halime güvenip geleyim Sana..!
Ümmetin olduğumu nasıl ispatlayayım..!
Ben garipler diyarının en gafil garibi, nasıl geleyim Sana..
Sen ki emanet ettiklerinle en güvenilir rehber…
Sen uyarıcı Peygamber.. Sana lâyık değildir ki bu sözler…
Gece yarılarında bozuk lehçemle Sen’i sorarım, Sen’i bulanlara…

Yol gösterirler sonu Sana ulaşan… Yürümeye halim yok, Sana gelecek kadar güçlü değilim…
Ey gözümün nuru Sultanım..!
Ne zaman Sen’i duysam dillerden. Önce bir gül gelir gözlerimin önüne ve hayallerimdeki Sen…!
Damarımda akan kan kadar gereklisin düşüncelerimde, ruhu çekilmiş ceset gibiyim ayaklarının önünde.
Ne olur! Bir kez! O rahmet deryası gözlerinle bakıver. Ey Nebi… Kalbim erisin…

Göz yaşlarım tükendi, hasret gecelerinde ağlamaktan..!

Mekke’deki hasret, Medine’deki vuslat..
Yüz binlerce salât ve selâm olsun Sana..
Yüreğimden kopup gelen bir sedâyla sesleniyorum Sana.

Es-selâtu vesselâmu Aleyke Ya Rasulalah….!
 
Dünyanın en büyüleyici aşk hikayesi Dünyanın, yasanmış en güzel aşk hikayesi bu..

Ne Leyla diyecegim size ne de Mecnun, Ferhad, Romeo vs. vs..

En güzel aşk hikayesi Efendimiz sallALLAHu aleyhi vesellem ile
Hatice Validemiz’in hikayesidir..

Sanır mısınız ki Leyla ile Mecnun evlenseydi, ya da
digerleri..Aşklar dillere destan olur, günümüze kadar ulaşırdı?

Hayır tabii ki!

Belki bir kaç sene sonra bitecekti.. Yaşanmadığından,
kavuşulmadığından hep bunlar...








Ama siz bir bakın efendimizle, Hatice Validemiz’in aşkına ALLAH
için!

Bu, yaşanmış hem de uzun yıllar boyu yaşanmış bir aşk..

Ahla kissat hub fil alem

Mekke fethinin ilk günü, o karışıklık, o heyecan esnasında Efendimiz
yaslı bir hanımla karşılasıyor, O’nun yanına gelmesini önlemek
isteyenlere “Bırakın” diyor gelsin..

Sırtından abayasını çıkarıp, hanımın altına seriyor ve birlikte
oturup 1 saat kadar sohbet ediyorlar..

Aise Validemiz merak ediyor ve sonrasında;

“Kimdi o? Neler konuştunuz?” soruyor..

Cevaba bakar mısınız;

” O, Hatice’nin arkadaşı idi, eski günleri yad ettik”

Hatice Validemiz vefat etmiş, aradan yıllar geçmiş, vefayı,
sevgiyi, özlemi görüyor musunuz?

Ve o hengamede..

Ve Hatice Validemiz’e bakın;

Yaşı 55..

Efendimiz o sıra Hira mağarasında, nübüvvetten evvel ibadette..

Her gün O en sevgili’ye yiyecek taşıyor! Her gün gidiyor ve O’nunla
biraz oturuyor..

Hira Magarasını bilir misiniz siz? Ne kadar yüksektir ve çıkması ne
kadar zordur? Bugün gençler bile çıkarken ter içinde kalırlar, çok
yorulurlar..


Yaşı 55 Hatice Validemizin ve her gün Habibini görmeye gidiyor!







Yine bakınız ki o asil hanıma, Efendimiz’den daha yaşlı oldugu için
O’na üstüne evlenmesini teklif ediyor!

Düşünebiliyor musunuz?

O’nu öylesine seviyor ki, sadece O’nu mutlu edeceğini düşündüğü için
“Evlen” diyor! Ama O, reddediyor, asla O’nu incitmek istemiyor..

Hanım’a bakın! Ve sevgisine..

Yine ilk vahiy geldiğinde O’na nasıl destek olduğuna, yüreğini,
malını, canını nasıl serdiğine bakın..

Ve Efendimiz’in yüreğindeki Hatice Validemizin yerini düşünün, cok
hadislerde geçer..

Yine Validemiz’in vefatından çok uzun yıllar sonra kız kardesi Hale
Efendimiz’in evine gelir ve kapıyı çalar..

Öylesine heyecanlanır ki O, kapıya koşar, eli ayağı dolaşır..

“Neden” derler..

“Hatice’nin calışı bu” buyururlar..Ve “Sanırım Hale’dir gelen”
derler..

En güzel Aşk hikayesi budur!

Yasanmış ama eskimemis, yepyenidir..

SallALLAHu aleyhi ve sellem..

Bizlerin muhterem Validemiz’den ve Efendimiz'den alacağı cok dersler var..

O’na, Onlar’a benzeyenlere selam olsun...

 
Her Aşığın başında bir bulut gezer!...
Muhammed'in bulutunu herkes görüyordu ama fark eden çok azdı.
Manasını sadece Süt Anne Halime Rahip Bahira ve Hadice-i Kübra fark etti!...

Aşıkta; bulut görmeye Göz gerek!...
Aşıkta; Rahmet sezmeye Öz gerek!




d7027.jpg
 
Ey en Sevgili’den lütuf Sevgili!.. Dudaktan dökülen sözle kalemden süzülen satırların sadra doğan muhabbetle olan sıcak bağını hesaba katarak kelâmımın Senin katındaki aczi altında ezilerek şunları diyebilirim ki; Sen lâtif olan Allah’ın yerini kimsenin dolduramayacağı paha biçilmez bir lütufsun bize. Sen lütufların en yücesisin en güzelisin Sultanım! Bizi Sen’in ümmetin olmakla şereflendiren Allah Teâlâ’ya yarattıkları adedince hamdolsun!.. Hazret-i Sevban kadar sevemesem de Sen’i muhabbetine tâlip muhabbet duyduklarının dostu olma yolunda tökezleye tökezleye gelmekteyim sana doğru.
Ne acıdır ki eskiden muhabbet sadırlardan satırlara nakşedilirken şimdilerde satırlardan sadırlara terfi etmeyi bekliyor. Gönlün muhabbetinle hemhâl olması ise; ancak muhabbetinin hakkını verip mübarek ahlâkınla ahlâklanmaktan geçiyor.
Zatının aşkıyla yanıp tutuşan ve lütfuna nail olan şair Nabi kadar dökemesem de muhabbetimi satırlara sadrım Sen’in aşkının nurunu dağıtıyor tüm varlığıma. Hasretin gözlerimden döküldüğünde gözyaşlarımı Fuzuli’nin gönül testisiyle Sana göndermekten başka bir şey gelmiyor elimden Efendim.
Endülüs’ten Bağdat’a gelip evinin çevresi karantinaya alınmış hocasının kapı aralığından mübarek hâdis-i şeriflerini öğrenmek için dilenci kılığına giren aşkına bürünmüş Baki bin Mahret’i duyduktan sonra Cuma’ları Sana salât ü selam getirenlerin yüzlerini bizzat gördüğün haberiyle sarsılıp utanıyorum.
Ey kalplerin tabîbi!.. Şahsınızda Sizi Yaratan’ın Zatına (c.c) hürmet gösterip mübarek hâdis-i şeriflerinizi nakletmek için bulunduğu mekânda en yüksek yere çıkmayı edebin bir gereği olarak gören bir ecdada sahipken bu güzel faziletlerin kalıntılarıyla diri tutmaya çalıştığımız maneviyatımızın tekrar yeşermesine o kadar muhtacız ki! Bizlerin “az”lardan müjdelediğin “garip”lerden “mukarrebûn”dan olmamız için şefaatini nasib etsin Rabbimiz.
Muhabbete en çok lâyık olan beşer Sen’sin. Senin sevgini başta kendi gönlümüzde ve tüm insanlığın gönlünde İslâm’a hizmetçi olarak diri tutmamız için Sana “Habîbim!” diyen Vedûd olan Allah’tan yardım diliyoruz. Çünkü Sen’i lâyıkıyla sevmek Sana “Sevgilim” diye hitâb eden Rabbimizi de lâyıkıyla sevebilmeye bir vesiledir diye ümid ediyoruz.
Sultanım bizi cürmümüze rağmen sev sevdiklerine sevdir ve şefaatinle sevindir…

Hiçliğinin dahi idrakine varamamış bu aciz kul Senin yaratılışının en önemli harcı olan muhabbetle gönülden gönüle Sana –âdeta- lehimlenmek ister! Şefaatinle ferahnak etmezsen eğer hâlimiz nice olur Efendim!
Yâ Raûf! Ne mutlu Sen’in kalbine düşene ne mutlu kalbine Sen düşene!!!
 
Nebi'nin Nefesi Olmak...

Dr. Nihal Şahin Utku

Arabistan Yarımadası nefesleri kesen bir dumandan boğuluyordu. Peygamber'in nefesiyle hayat bulmuş bu çöl coğrafyasının üç beş kör köşesinde körüklenen ateştendi yarımadanın her vahasına vadisine kasabasına çöken bu kesif duman. Nebevî dokunuşla mayalanmış ve sıkı bir bey'atle kenetlenmiş Arabistan halkı bir yandan Nebî'nin yokluk acısını sarmaya çalışırken bir yandan da yarımada sathından yükselen boğuk seslere ve sahte nübüvvet nidalarına yanıyordu.

Ciğerleri yanan mü'minlerin gözü Peygamber dostu taze halife Hz. Ebû Bekir'in üzerindeydi. Ancak Hz. Ebû Bekir ayrı bir telaş içindeydi. Peygamberin yarım kalmış bir işini tamamlama sorumluluğu bütün öncelikleri geride bırakıyordu. Hastalığından kısa bir süre önce Nebî'nin Üsâme (r.a) komutasında Suriye bölgesine göndermeye hazırladığı ordu onun vefatı nedeniyle yola çıkamamıştı. Nebî'nin ayrılışını müteakip Üsâme'nin çok genç ve tecrübesiz oluşu vurgulanıyor; irtidat ve sahte peygamberlerin toplumda yol açtığı infial ortadayken Üsâme ordusunun Suriye'ye gönderilmesiyle uğraşmanın uygun olmayacağı yönünde halifeye yoğun baskılar yapılıyordu. Bütün bunlar karşısında Hz. Ebû Bekir'in tavrı netti: Rasûlullah'ın niyetlendiği bu iş mutlaka tamamlanacaktı.

Üsâme ordusu Hz. Ebû Bekir'in tarihe düşecek şu sözleriyle uğurlandı: "Davanıza ihanet etmeyin. Savaşta dahi insaftan ayrılmayın. Çocukları yaşlıları kadınları öldürmeyin zulümde bulunmayın. Hurma ve diğer meyve ağaçlarını koyun keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin telef etmeyin. Kiliselerde ibadete çekilenlere rastlarsanız onları ibadetleri ile başbaşa bırakın. Size yiyecek içecek ikram edilirse ‘Bismillah' demeden yeyip içmeyin."

İslâm için çok yararlı sonuçları olan bu seferden Üsâme bir çok ganimetle döndü ve Peygamberin yarım kalmış işini tamamlamak yeni halifenin ilk icraatı oldu.

Peygamber rızası alan Hz. Ebû Bekir ancak bundan sonra yarımadayı tehdit eden meselelere yönelebilirdi. Yarımadanın muhtelif yerlerinde peygamberlik iddiasında bulunanlarla dinin bazı hükümleri konusunda muafiyet isteyenler konusunda acil çözümlere gidilmesi gerekiyordu. Sahte peygamberlerle savaş konusunda ihtilaf olmasa da dine karşı yalnızca zekat vermeme noktasında direnç gösteren kitlelere karşı nasıl bir tavır takınılacağı yönünde farklı görüşler dile getirilmekteydi.

Hz. Ebû Bekir son noktayı koydu: Din tamamlanmıştı. Dinin öngördüğü hükümler bir bütündü. Bu bakımdan namaz ile zekât birbirinden ayrı düşünülemezdi. Hz. Ali'nin ifadesiyle fırtınaların ve en şiddetli kasırgaların oynatamadığı bir dağı andıran Hz. Ebû Bekir "Lâ ilâhe illALLAH" diyenlerle savaşmanın doğru olmayacağını söyleyen Hz. Ömer'e de o yıl için zekât toplanmaması yönünde teklifte bulunanlara da yanaşmadı. Dinde çatlaklar açmayı hedefleyen bu yaklaşımlar savaşı kaçınılmaz kılmaktaydı. Halife derhal harekete geçti ve 100 kişilik bir süvari birliğinin başına geçerek kabilesinin zekâtına el koyan ve Medine'ye saldırıya hazırlanan Hârice b. Hısn el-Fezârî ve taraftarlarının üzerine yürüdü. Arap yarımadasını kuşatmış bu yangına karşı Medine ve çevredeki kabilelerin de desteğini alan Halife yola çıkacak ordunun başına geçmekte ısrar etse de Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin telkinleriyle zor zaptedilebildi. Zira Halife Nebî'nin vekili sıfatıyla oturduğu Peygamber şehri Medine'den ayrılmamalıydı.

Ordunun başına dalga dalga yayılan irtidat ateşinin söndürülmesinde büyük başarılar kazanacak olan bir isim getirildi. Meydanlarda adeta kükreyecek bu büyük kumandan Hâlid b. Velid'den başkası değildi. Tuleyha Secah Müseylemetü'l-Kezzâb gibi sahte nübüvvet müddeilerinin maskelerinin bir bir düşürüldüğü savaşların ardından önce yarımadanın Yemen ve Hadramut kolları Muhacir b. Ebi Ümeyye kumandasında sükunet buldu; ardından da Bahreyn ve Uman nefese kavuşturuldu.

Hz. Ebû Bekir'in kararlı ve azimli tutumlarıyla tüm yarımada sathında nebevî bir üfürüşün güçlü nefesi olmayı başaran Hâlid b. Velid bu sefer de İslâm dininin hızla yayılacağı Kisrâ'nın topraklarında esmeye başladı. Basra körfezinin önemli yerleşim merkezleri ardarda İslâm topraklarına katıldı. Bu zengin coğrafyada açılan cephelerin ardından Müslümanlar Bizans iktidarının zulmü altındaki Suriye bölgelerinde ilerleyişe geçtiler. Önce Amr b. el-Âs ardından Ebû Ubeyde b. Cerrah başkumandanlığında bir araya gelen birlikler Filistin bölgesinde fetihler gerçekleştirirken bölgeye gelen Hâlid b. Velid ile güçlerini pekiştirdiler ve Filistin kapılarını Müslümanlara açtılar. Hem sayı hem de teknik bakımdan Müslümanlara göre oldukça üstün olan İran ve Bizans karşısında kazanılan zaferler tarihe düştü ve dünya tarihinin en kalıcı ve hızlı fetihleri gerçekleşti.

Bir yıl gibi kısa bir süre içinde bastırılan irtidat yangını ve dönemin iki büyük gücü Sasanî ve Bizans karşısında gösterilen başarıların ardından Hz. Ebû Bekir bir başka alana el attı. Nebî'nin insanlığa mirası yüce Kitap mushaf haline getirildi. Yalancı peygamberlerle yapılan savaşlar sırasında Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilenlerden bir kısmının şehit olması bu süreci hızlandırmış; meşhur hâfız ve vahiy katiplerinden oluşan bir heyet denetiminde Kur'an ayetleri Nebî'nin en son okuduğu sıra dikkate alınarak tek bir mushafta toplanmıştır.

Hz. Ebû Bekir halife seçildikten altı ay kadar sonra evinin yanında kurduğu beytülmâl ile İslâm devletinin ilk hazinesinin de bânîsi olmuştur. Fethedilen topraklardan sağlanan ganimet ve fey gelirlerinin toplandığı bu kurum evrensel bir adalet anlayışıyla yoğrulmuştur. Bu gelirlerin İslâm'a öncelik sırasına göre dağıtılmasının daha uygun olacağını söyleyen Hz. Ömer'e itiraz eden Hz. Ebû Bekir İslâm'a girmedeki önceliğin mükâfatının ahirete kalması gerektiğini dile getirerek dünyevî rızkın devlet başkanı tarafından tebea arasında eşit dağıtılması gerektiği ilkesini ortaya koymuştur. Çölün olumsuz şartlarında hayat süren bedevîye bu yolla belli bir zenginlik ve refah sunarken Halife Rabbinin huzuruna eski elbiseleriyle çıkmayı yeğlemiştir. Vefat edince maaşının kalan kısmının beytülmâle iade edilmesini vasiyet eden Hz. Ebû Bekir'in tek bir arzusu vardır: Sevgililer sevgilisi Nebî'ye kabirde de komşu olmak. Nebî'den ilham alarak Arap yarımadasına üflediği nefes ona şimdi kabirde serinlik olmuştur.
 
Geri