Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?

Konu sahibi son olarak 3132 gün önce görüldü
Mevzuyu ilk önce O pâk şahsiyete bakan yönüyle ele alalım. Her şeyden evvel bilinmelidir ki güzel ahlakın zirvesinde olan Efendimiz (sav) yirmi beş yaşına kadar hiç evlenmedi.

O sıcak memleketin hususî durumu da göz önüne alınacak olursa bu kadar zaman iffetiyle yaşaması ve bunun da dün ve bugün böylece kabul ve teslim edilmesi O’nda iffetin esas olduğunu ve müthiş bir irade ve nefis hâkimiyeti bulunduğunu gösterir.

Eğer bu hususta Efendimizin (sav) küçük bir hatası bulunsaydı dünkü ve bugünkü düşmanları bunu cihana ilân etmekten bir an bile geri kalmayacaklardı. Hâlbuki eski ve yeni bütün düşmanları O’na hiç olmayacak şeyleri dayandırdıkları hâlde bu yönde bir şey söyleme cüretini gösterememişlerdir.

Peygamberimiz (sav) ilk evliliklerini yirmi beş yaşlarında iken yaptılar. Bu evlilik Allah ve Resûlü (sav) katında çok yüce ve müstesna; fakat başından iki defa evlenme geçmiş kırk yaşındaki bir kadınla olmuştu. Bu mutlu yuva tam yirmi üç sene devam etmiş ve peygamberliğin sekizinci senesi kapanan bir perde gibi arkada acı bir hasret bırakarak sona ermişti. Bu defa Efendimiz (sav) yirmi beş yaşına kadar olduğu gibi yine yapayalnız kalmıştı. Evet aile çoluk çocuk her şeyiyle yirmi üç senelik bu mesut hayattan sonra yeniden dört beş sene bekâr olarak yaşamışlardı ki; yaşları da elli üçe ulaşmış bulunuyordu.

İşte diğer bütün evlilikleri de böyle evliliğe alâkanın azaldığı bu yaştan sonra başlar ve devam eder ki; sıcak bir memlekette elli beş yaşından sonra yapılan evlilikde insani bir arzu ve şehevîlik görmek ne insafın ne de akıl ve kalbin kabulleneceği bir şeydir.


Burada akla gelen diğer bir mesele de Efendimizin (sav) peygamberliğinin çok evlenmeyi gerektirdiği yönüdür:

A) Evvelâ bilinmelidir ki bu meseleyi bu şekilde medar-ı bahs edenler ya hiçbir din ve prensip kabul etmeyenlerdir ki onların böyle bir şeyi kınamaya aslâ ve kat’â hakları yoktur. Zira onlar bütün prensiplere karşıdırlar. Hiçbir kânun ve kayda tâbi olmaksızın pek çok kadınla münasebet kurar; hatta mahremleriyle dahi nikâha müsade ederler. Yahut bunlar belli kitaplara dayanan farklı din mensuplarıdır. Onların hücumu da insafsızca garazlı ve araştırılıp düşünülmeden yapılmış hatta kendi namlarına üzülecek bir durumdadır. Çünkü ellerindeki kitapların ve o kitaplara bağlı cemaatlerin kendi peygamberleri olarak kabul ettikleri nice büyük peygamber vardır ki; bunlar birçok kadınla evlenmiş ve başlarından daha çok nikâh geçmiştir.

Meselâ; Süleyman (as) ve Davud (as) peygamberleri düşününce onlara mensup olduklarını iddia edenlerin bu meseleye itiraz etme hususunda insaflı davranmadıkları açıkça ortaya çıkar. Dolayısıyla çok kadınla evlenmeyi Peygamberimiz (sav) başlatmadığı gibi; aynı zamanda çok evlilik nübüvvetin ruhuna da zıt değildir. Kaldı ki; daha sonra görüleceği gibi birden fazla evliliğin peygamberlik vazifesi açısından da düşünülenlerin de ötesinde pek çok faydaları vardır.

Evet çok kadınla evlenme özellikle yeni dini hükümler ve şeriatlarla gelen peygamberler için bir bakıma zarurîdir. Zira dinin aile mahremiyeti içinde cereyan eden pek çok yönleri vardır ki bu yönleri ancak bir insanın nikâhlısı tam olarak öğrenebilir. Dolayısıyla dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi bir kapalı anlatım veya dolayısıyla ifade etme mecburiyetinde olunmadan -ki çok defa bu türlü anlatma tarzı anlamayı ve hayata tatbik noktalarını zorlaştırır- her şeyi alabildiğine açıklık içinde anlatacak mürşidelere yani hanım öğreticilere ihtiyaç vardır.

İşte her şeyden evvel nübüvvet hânesinde olan bu temiz ve pak peygamber hanımları kadınlık âlemine karşı yol göstericilik ve tebliğ vazifesinin sorumluları ve nakilcileri bulunmaları itibarıyla peygamber için de peygamberlik için de; kadınlık âlemi için de gerekli hatta olmazsa olmaz durumdadırlar.

B) Diğer bir husus da umumî mânâda Efendimiz (sav)’in eşleriyle alâkalı oluyor ki o da:

1) Eşler arasında yaşlı orta yaşlı ve gençler bulunması itibarıyla bu devre ve dönemlerin hepsine ait çeşitli dini hükümler bina ediliyor. Ve bizzat Peygamber (sav) hânesi içinde bulunan bu pâk eşler sayesinde uygulama imkânı buluyordu.

2) Eşlerin her birerleri çeşitli kabilelerden olması sebebiyle evvelâ o kabileler arasında; sonra da Efendimizin (sav) muazzez şahsiyetiyle akrabalık bağının kurulduğu bütün cemaatler içinde köklü bir sevgi ve alâkaya yol açılıyordu. Her kabile ve oymak O’nu kendinden biliyor din hissinin yanında cibillî bir akrabalık bağıyla O’na karşı derin bir alâka hissediyordu.

3) Her kabileden aldığı kadın O’nun hayatında ve ebedi aleme göçmesinden sonra kendi cemaati arasında çok ciddî dinî hizmete vesile olabiliyor; uzak yakın bütün akrabalarına Efendimizin (sav) gizli ve aşikâr bütün sünnetleri ve dini hükümler noktasında tercümanlık yapıyordu. Bu sayede O’nun kabilesi de kadın ve erkeğiyle Kur’ân’ı tefsiri hadîsi ondan öğreniyor ve dinin ruhuna vâkıf olabiliyordu.

4) Bu evlilikler vasıtasıyla Peygamber Efendimiz (sav) âdeta bütün Arap Yarımadası ile yakınlık tesis etmiş gibi her hânenin teklifsiz misafiri hâline gelmişti. Herkes bu yakınlık vasıtasıyla O’na yaklaşabiliyor ve dinîn emirlerini öğrenme fırsatını buluyordu. Aynı zamanda bu ayrı ayrı aşiretlerin her biri bir çeşit kendini O’na yakın sayıyor ve bununla iftihar ediyordu.

Mahzumoğulları Ümmü Seleme vasıtasıyla; Emevîler Ümmü Habîbe vasıtasıyla; Hâşimîler Zeynep bintü Cahş (r.anha) vasıtasıyla kendilerini ona yakın kabul edip bahtiyar sayıyorlardı...

C ) Buraya kadar olanlar umumî mânâda ve bazı yönleriyle de diğer peygamberlere şâmil olacak şekilde idi. Şimdi bir de hususî mânâda ve teker teker her eşinin hususi faziletleri noktasında meseleyi ele alalım:

Evet burada dahi göreceğiz ki; insan mantığı vahiy ile desteklenen o Zât’ın (sav) mübarek hayatı karşısında toprak kadar aşağı kalıyor; diğer bir tabirle insan düşüncesi vahyin gölgesi altında bulunan bu büyük dahi önünde iki büklüm oluyor.

1) İlk zevceleri Hz. Hatîce (r.anha) validemizdir. Kendinden on beş yaş daha büyük olan bu nâdîde kadınla izdivaçları her evlilik için en büyük örnek mahiyetindedir. O bütün bir hayat boyu derin bir vefâ ve sadakatle Hz. Hatice validemizin aziz hatıralarına bağlı kaldığı gibi vefatından sonra dahi O’nu hiçbir zaman unutmamış hatta her vesile ve fırsatta O’ndan bahisler açmıştır.

Hz. Hatîce’den sonra Peygamberimiz (sav) dört beş sene evlenmediler. Başlarında birçok yetim bulunmasına rağmen onların külfetlerine katlanıp bir bakıma hem annelik hem de babalık vazifesini yürüttüler. Farzımuhal öncesinde ve sonrasında kadınlara karşı küçük bir zaafı olsaydı böyle mi hareket ederlerdi?..

2) Sıra itibarıyla olmasa bile ikinci zevceleri Âişe-i Sıddîka’dır (r.aanha). En yakın arkadaşının kızı; acı tatlı bütün bir hayatı beraber yaşayan bu büyük insana karşı nebînin en müstesna ikramıdır. Bütün yakınlıkların akrabalıkların sona erdiği günde sona ermeyen yakınlığıyla O’nun yanında bulunma şerefi ancak bu sayede olacaktır. Evet Âişe-i Sıddîka ile Hazreti Ebû Bekir maddî mânevî hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde Efendimiz’e (sav) yakın olma şerefine mazhar olmuşlardı.

Ayrıca Hz. Âişe gibi çok zeki bir müstesna insan nübüvvet davasına tam vâris olabilecek yaradılışta idi. Evlilikden sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleriyle kendini ispatlamıştır ki; o eşsiz varlık ancak peygamber eşi olabilirdi. Zira o yerinde en büyük hadisçi en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor Efendimizin (sav) görünen görünmeyen bütün tüm hallerini emsâlsiz kavrayışıyla hakkıyla temsil ediyor ve yansıtıyordu.

Bunun içindir ki; Efendimiz (sav)’e rüyasında onunla evlelik yapacağı işâret ediliyor ve henüz gözlerine başka hayal girmeden Peygamber hânesine ayak basıyordu...

Bu sayede o Hz. Ebû Bekir (ra) için şeref kaynağı olacak ve kadınlık âlemi içinde bütün istîdat ve kâbiliyetlerini geliştirerek Efendimiz (sav)’in en başta talebelerinden biri olma hüviyetiyle büyük muallim ve tebliğci olmaya hazırlanacaktı. İşte böylece o da hem bir zevce hem de bir talebe olarak Efendimizin (sav) saadet hânesine girmiş bulunuyordu.

3) Yine evlenme sırasına göre olmamakla beraber üçüncü eşleri Ümmü Seleme’dir (r.anha). Mahzum Oymağı’ndan ve ilk Müslümanlardan olan Ümmü Seleme Mekke’de büyük zorluklar görmüş; ilk olarak Habeşistan’a ikinci defa da Medine’ye hicret etmiş ve o günkü şartlara göre ilk saftakiler arasında yer almıştı.

Kendisiyle beraber bu uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanan bir de kocası vardı. Ve Ümmü Seleme’nin nazarında eşi benzeri olmayan bir insandı. Bütün çile devrini beraber yaşadığı bu eşsiz hayat arkadaşı Ebû Seleme’yi Medine’de kaybedince çocuklarıyla baş başa kaldı. Yurdundan yuvasından uzak bir sürü yetimle hayat külfetini yüklenmiş bu kadına ilk şefkat elini Ebû Bekir ve Ömer (ra) uzatırlar; fakat o bu talepleri reddetti. Zira onun gözünde Ebû Seleme’nin yerini dolduracak insan yoktu.

Nihayet izdivaç teklifiyle Allah Resûlü (sav) ona el uzattı. Bu izdivaç da gayet tabiîydi zira İslâm ve iman uğrunda hiçbir fedâkârlıktan geri olmayan bu benzersiz kadın Arab’ın en soylu oymağı içinde uzun zaman yaşadıktan sonra yapayalnız kalmıştı ve dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs samimiyet ve İslâm için katlandığı şeyler düşünülünce ona muhakkak ki el uzatılmalıydı. Ve işte Kâinatın Efendisi (sav) onu nikâhı altına alırken bu yardım elini uzatmıştı. Evet gençliğinden beri yaptığı; kimsesizleri görüp gözetme ve yetimlere el uzatma iş ve vazifesini o günkü şartların iktizasına göre bu şekilde yerine getiriyordu.

Ümmü Seleme de Hz. Âişe gibi zeki kapasiteli ve kabiliyetli bir kadındı. Bir muallim ve tebliğci olma kabiliyetlerini taşımaktaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu himâyeye alırken diğer taraftan da bilhassa kadınlık âleminin kıyamete kadar şükran duyacağı bir talebe daha ilim ve irşat medresesine kabul ediliyordu.

Yoksa altmış yaşına yaklaşmış Fahr-i Kâinat Efendimiz (sav)’in bir sürü çocuğu olan dul bir kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini başka hiçbir şeyle izah edemeyiz. Hele şehevîlik ve kadınlara düşkünlükle aslâ ve kat’â!...

4) Bir diğer zevceleri de Remle bint-i Ebî Süfyan’dır (Ümmü Habîbe) (r.anha). Peygamber (sav) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü temsil eden birinin kızı... Bu da ilk Müslüman olanlardan ve birinci safta yerini alanlardandı. Çile devrinde Habeşistan’a hicreti orada kocasının önce Hristiyanlığı kabul etmesini sonra da vefâtını görmüş çok sıkıntılar çekmiş bir kadın...

O gün sahabi sayı itibarıyla az; mal yönünden fakirdi. Herhangi birine bakacak geçim sıkıntısına ortak olacak durumları yoktu. Buna göre Ümmü Habîbe ne yapacaktı? Ya din değiştirip Hristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan baba evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en dindar en soylu aile itibarıyla en zengin kadının bunlardan hiçbirini yapması mümkün değildi. Bir tek şey kalıyordu; o da Efendimiz (sav)’in müdahalesi ve yardımı...

İşte Ümmü Habîbe ile izdivaçta da bu yapılıyordu. Dini için her türlü fedakârlığa katlanmış bu kadın yurdundan yuvasından uzak; zenciler arasında; kocasının dinden çıkması ve vefâtı kendisini binbir sıkıntılara uğrattığı günlerde; Necâşi’nin huzurunda Peygamberimiz (sav) İle nikâhının kıyılması gibi en tabiî bir şey yapılıyordu. Bunu değil kınamak “Rahmeten li’l-Âlemîn” olmanın gerektirdiği bir hususun gerçekleşmesi sayarak alkışlamak lâzımdır.

Kaldı ki; bu büyük kadının da emsâli gibi kadın erkek Müslümanların irfan hayatına getireceği çok şey vardı. O da bu suretle hem bir zevce hem de bir talebe olarak o saadethâneye intisap ediyordu.

Aynı zamanda bu evlilik sayesinde Ebû Süfyan ailesi de Peygamberimizin (sav) hanesine teklifsiz girip çıkma imkânını elde ediyor ve değişik bir bakış kazanarak yumuşamış oluyordu. Hem değil sadece Ebû Süfyan ailesi belki bütün Emevîler’de tesirini gösterecek bir hâdise olma karakterinde. Hatta denebilir ki; alabildiğine sert ve dışa kapalı olan bu aile Ümmü Habîbe’nin nikâhı sayesinde oldukça yumuşadı ve her türlü hayrı kabul etmeye hazır hâle geldi.

5) Saadet hânesine girenlerden biri de Zeyneb bint-i Cahş’dır (r.anha). Alabildiğine asil ve o kadar da ince iç derinliğine sahip Hz. Zeyneb Sultân-ı Enbiyâ (sav)’ın yakın akrabası ve yanı başında büyüyen gelişen bir kadındı. Efendimiz (sav) Zeyd (ra) için O’nu talep ettiği zaman ailesi biraz çekimser kalmış ve bu arada Efendimiz (sav)’e verme temâyülünü göstermişlerdi. Sonunda Peygamberimizin (sav) ısrarıyla Zeyd b. Hârise (ra)’e vermeye râzı olmuşlardı.

Zeyd bir zamanlar hürriyetini yitirmiş; esirler arasına girmiş ve sonra Kâinatın Efendisi (sav) tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir âzâtlı idi. Peygamber Efendimiz (sav) bu izdivaçtaki ısrarıyla insanlar arasındaki eşitliği tesis kuvvetlendirerek dengeyi sağlamak istiyor ve bu zor işe de yine yakınlarıyla başlıyordu. Ne var ki Zeyneb gibi çok yüce fıtratlı bir kadın emre uyarak gerçekleştirdiği bu evliliği uzun sürdüremeyecek gibiydi. Bu evlilik Zeyd için de bir şey getirmemiş ve sadece bir ızdırap ve hasret olmuştu.

Nihayet boşama hâdisesi oldu; fakat Efendimiz (sav) Zeyd’i vazgeçirmeye ve evliliğin devam ettirilmesine çalışıyordu. Tam o esnada Cibrîl (as) geldi ve semâvî fermanla Zeyneb’in Peygamber Efendimiz (sav) ile izdivaç etmesi emrini getirdi. Efendimiz (sav)’in mâruz kaldığı imtihan oldukça ağırdı; zira o güne kadar kimsenin cesaret edemediği bir şey yapılıyor ve yerleşmiş kök salmış âdetlere karşı ilân-ı harp ediliyordu. Bu çok çetin bir mücadeleydi. Ancak Allah emrettiği için yapılabilirdi. Ve işte Efendimiz (sav) derin bir kulluk şuuruyla nezih şahsiyetine karşı çok ağır gelen bu işi yaptı. Hz. Âişe’nin dediği gibi "Farzımuhal Peygamberimiz (sav)’in Kur’an’dan bir şeyi saklaması câiz olsaydı Zeyneb’le evliliğini emreden âyetleri gizlerdi." Evet bu Efendimiz’ e (sav) o kadar ağır gelmişti...

İlâhi hikmet ise bu temiz ve yüce varlığı Peygamber (sav) hânesine sokmak ilim ve irfan yönüyle hazırlamak irşat ve tebliğle vazifeli kılmak istiyordu. Nihayet öyle de oldu. Ve daha sonraki nezih hayatı boyunca peygamber zevceliğinin iktizâ ettiği inceliklere riâyet etti.

Ayrıca cahiliye devrinde evlâtlıklara evlât deniyor ve onların eşleri de aynen evlâdın eşi gibi kabul ediliyordu. Cahiliyeye ait bu âdet kaldırılmak murat buyurulunca yine tatbikata Efendimiz (sav) ile başlanıldı. Herhangi bir kimseye “evlâdım” demekle evlâdınız olamayacağı gibi “evlâdım” dediğinizin zevcesi de gelininiz olamaz. (Ahzâb 33/4)

6) Saadet hânesine girmekle şereflenenlerden biri de Cüveyriye bintü’l-Hâris’dir (r.anha). Gayri müslim olan kabîlesine karşı harp edilmiş ve kadın erkek esir edilmişlerdi. Hissiyatı alt üst olmuş gururu kırılmış bu saray mensubu kadın Pergamberimiz (sav)'in huzuruna getirildiğinde kin ve nefretle doluydu.

İşte o zaman Efendimiz (sav) yağdan kıl çekme kolaylığı içinde meseleyi bir hamlede halletti. Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Cüveyriye (ra) ile nikâh kıyınca Cüveyriye mü’minlerin anası mevkiine yükseldi ve sahabenin bakışında bir hürmet âbidesi hâline geldi. Hele Ashâb-ı Resûlullah “Peygamber’in akrabaları esir edilmez.” deyip ellerindeki esirleri bırakınca hem Cüveyriye (ra) hem de onun aşiretinin gönlü fethediliverdi.

Görülüyor ki Peygamberimiz (sav) altmış yaşları dolaylarında yaptıkları bu izdivaçta dahi pek çok meseleyi bir çırpıda hallediyor; kızıl kıyamet hâdiselerin içinde barış ve sükûn meltemleri estiriyordu.

7) Talihliler arasına karışanlardan birisi de Safiyye bintü Huyey’dir (r.anha). Hayber emirlerinden birinin kızı. Meşhur Hayber Vak’ası’nda babası kardeşi ve kocası öldürülmüş; kabilesi de esir edilmişti. Safiyye (ra) büyük bir öfke ve intikam hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Nikâh akdedilip mü’minlerin hürmet duyacağı Efendimiz (sav)’e zevce olma muallâ mevkiine yükselince hem Ashab’ın (ra) “Anam anam” diyerek hürmet göstermeleri ve hem de Efendimiz (sav)’in eritici ve tüketici yüceliği karşısında Hz. Safiyye (ra) olup biten her şeyi unuttu ve Peygamberimiz (sav)’e zevce olmakla iftihar etmeye başladı.

Ayrıca Hz. Safiyye vasıtasıyla pek çok Yahudi’nin Efendimiz (sav)’i yakından görüp tanıma ve yumuşama imkânı da doğuyordu. Bir şeyle her şey yapan ve bir fiilinde binler hikmet bulunan Hazreti Allah (cc) bütün izdivaçlarda olduğu gibi bunda da pek çok hayır ve bereket yaratmıştı.

Bundan başka düşmanların iç âleminden haberdar olma bakımından ümmetine bir ders vermiş olabileceğini zikretmek de uygun olur zannederim. Hazreti Safiyye ve emsâli ayrı milletlerden olan kadınların o milletlerin iç durumlarına nüfûz bakımından büyük ehemmiyeti vardır; elverir ki insan onların hâin olanlarıyla kendi sırlarını düşmanlara kaptırmasın.

8) Bu bahtiyarlardan biri de Hz. Sevde (r.anha) Validemizdir. İlk safta yerini alanlardan; kocasıyla Habeşistan’a hicret edenlerden ve Ümmü Habibe’nin kaderine benzer şekilde kocasının vefatıyla ortada kalanlardan.

Efendimiz (sav) bu kalbi kırığın da yarasını sardı; onu perişan olmadan kurtardı ve ona enis oldu. Zaten sadece Efendimiz (sav)’in nikâhı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu.

İşte bütün izdivaçlarında bu türlü hikmet ve maslahatlar bulunan Peygamber Efendimiz (sav) hiç mi hiç nefsânî duygularıyla bu işin içine girmemiştir. Ya Râşid Halifelerin ilk ikisine karşı olduğu gibi vezirleriyle bir yakınlık tesis etme ve zevcesi olacak kadındaki istîdat ve kabiliyet; veya teker teker diğerlerinde gördüğümüz gibi başka hikmet ve maslahatlarla evlenmiş ve büyük yük ve yükler altına girmiştir.

Bunlardan başka Peygamber Efendimiz (sav)’in bu kadar kadının kalacak yer gıda elbise gibi ihtiyaçlarını en âdil şekilde temin etmesi ve onlara karşı muâmelesinde kılı kırk yararcasına adâlet ve hukuklarına dikkat etmesi; aralarında meydana gelmesi muhtemel huzursuzlukları peşinen önlemesi meydana gelen problemleri yağdan kıl çekme rahatlığı içinde halletmesi Bernard Shaw’ın ifadesiyle “En büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde halleden..” O müstesna Zât’ın peygamberliğine delâlet eder...

Bir kadın ve bir iki çocuğun dahi idaresinin ne kadar müşkül olduğunu gören ve bilen bizler; daha evvel başka yuvalar kurmuş; başka âile yapılarına şâhit olmuş; girdiği yuvalarda farklı mizaçlar kazanmış pek çok kadını bir şiir âhengi ve ritmi içinde idare eden o muallâ ve aziz varlık karşısında iki büklüm oluyoruz.

Bir husus kaldı ki o da zevcelerin adedinin ümmetine meşru kılınan adedin üstünde olma durumudur. Bu bir hususî durumdur. Evet bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve hikmetleri içerisinde barındıran bir hususî kanundur. Bir müddet bu mevzuda mutlak izin verilmiş; belli bir müddet sonra ise sınır konmuş ve evlenmesi yasak edilmiştir.(Ahzâb 33/52)

9) Bir diğer eşi Hafsa binti Ömer el- Hattab'dır. Mü'minlerin annesi Rasûlullah (sav)'ın eşi Hz. Ömer'in kızı. Hz. Hafsa Hz. Peygamber (sav)'in risaletinden beş sene önce doğdu. Annesi büyük sahabî Osmân b. Maz'un'un kız kardeşi Zeyneb'tir.

Hz. Hafsa'nın İslâm'ı ne zaman kabul ettiği bilinmemektedir. Hz. Ömer'in İslâm'ı kabulünden sonra bütün aile ve yakınlarının Müslüman olduğu bilgisinde yola çıkılarak onun da babası ile birlikte Müslüman olduğu söylenebilir.

Mü'minlerin annesi Hz. Hafsa daha önce Huneys b. Huzafe es-Sehmî ile evlenmişti. Huzafe Habeşistan'a hicret eden Müslümanlardandır. Hz. Hafsa'nın da bu hicrete katıldığı yolunda rivâyetler bulunmaktadır. Habeşistan'dan dönen Huzafe daha sonra eşi Hz. Hafsa ile birlikte Medine'ye hicret etti.

Hz. Huneys b. Huzâfe Uhud savaşına katılmış ve ciddi biçimde yaralanmıştı. Bu yara sonucu Medine'de şehid oldu. Hz. Hafsa beyinin yarasını bizzat kendisi tedavi etmeye çalışmıştır. Vefatına bir hayli üzüldü ve yas tuttu. Nihayet Hz. Ömer dul kalan kızını Hz. Ebû Bekr'e nikâhlamak istedi. "İstersen Ömer'in kızı Hafsa'yı sana nikâhlayayım." şeklindeki teklif Hz. Ebû Bekr tarafından cevapsız bırakıldı. Hz. Ömer bu kez de Hafsa'yı o günlerde eşi Rasûlullah (sav)'in kızı Rukiyye vefat ettiği için yalnız olan Hz. Osman'a teklif etti. Eşinin vefatından dolayı üzüntü içindeki Hz. Osman'a: "İstersen sana Ömer'in kızı Hafsa'yı nikâhlayayım." dedi. Hz. Peygamber'in kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmeyi uman Hz. Osman bir süre düşündükten sonra "Şu günlerimde evlenmem doğru değil." diyerek özür diledi.

Gerçek bir Müslümana yakışacak bir davranışla kızını salih bir mü'mine nikâhlamak için çaba harcayan Hz. Ömer neticeye ulaşamayınca büyük bir üzüntü içinde Hz. Peygamber (sav)'e gitti. Söz arasında "Ya Rasûlullah Osman'a şaşıyorum. Hafsayı nikahlamayı teklif ettim yanaşmadı." diye dert yanınca Hz. Peygamber (sav) "Sana Osman'dan daha hayırlı bir damad Osman'a da senden daha hayırlı bir kaynata tavsiye edeyim mi?" dedi. Hz. Ömer "Evet Ya Rasûlullah." deyince "Sen kızın Hafsa'yı bana nikâhlarsın ben de kızım Ümmü Gülsüm'ü Osman'a nikahlarım." buyurdu.

Bu teklif karşısında bütün dünyalar Hz. Ömer'in olmuştu. Allah Rasûlü (sav) ile akrabalık kurmak hususunda büyük bir istek duymasına rağmen teklif etmek cesaretini gösteremiyordu. Çünkü Hz. Hafsa Hz. Âişe'nin deyimiyle "Tam babasının kızı idi." yani biraz sertti. Rasûlullah (sav) ise bu teklifi ile Hz. Ömer'in duyduğu şiddetli arzuyu gerçekleştirerek hem aralarındaki yakınlığı pekiştirmek hem de onun İslâm'a yaptığı hizmetleri ödüllendirmek istemişti.

Rasûlullah (sav) ile Hz. Hafsa'nın düğünleri hicrî üçüncü yılın ortalarında yapıldı. Hz. Peygamber (sav) Hz. Hafsa'ya dörtyüz direm yani 1188 gram gümüş' mehir verdi.

Hz. Hafsa Rasûlullah (sav)'in irtihalinden sonra son derece mütevâzî ve dindarca bir hayat sürmüştür. Kendisinden bir kısmını doğrudan Rasûlullah (sav)'tan bir kısmını da babasından aldığı altmış hadîs rivâyet edilmiştir. Okuma yazma bilen Hz. Hafsa hicretin kırk beşinci yılında vefat etmiş ve cenaze namazını zamanın Medine valisi Mervân kıldırmıştır. Bir rivâyete göre kırk birinci hicrî yılda vefat etmiştir.

Kaynak : Sorularla İslamiyet
[/COLOR]
 
Peygamber Efendimizin Dostlukla İlgili Hadisleri


Allah için sevişen iki kardeş buluştukları zaman
virgul.gif
biri diğerini yıkayan iki el gibidir Ne zaman iki mümin bir araya gelirse
virgul.gif
Allah Teala
virgul.gif
birini diğerinden faydalandırır
nokta.gif
Hadis-i Şerif


Din kardeşinin ayıbını örten kimsenin
virgul.gif
Allah Teala dünya ve ahirette kusurunu örter
nokta.gif
Hadis-i Şerif


Kardeşinle mücadele etme
virgul.gif
onunla alay etme
virgul.gif
ona verdiğinden sözden dönme
nokta.gif
Hadis-i Şerif


Müslüman müslümanın kardeşidir
virgul.gif
onu terk ve ihmal etmez
nokta.gif
Hadis-i Şerif


Şüphesiz mü’minler (dinde) birbirinin kardeşidirler O halde (dargın olan) kardeşlerinizin arasını bulup barıştırın
 
Sünnetin Önemi ve Sünneti Terketmenin Tehlikeleri

"Rahman ve Rahim Olan ALLAH'ın Adıyla"
"Resule itaat eden, ALLAH'a itaat etmiş olur" (Nisa,80)

"ALLAH ve Rasulü bir işe karar verdiği zaman, gerek inanan bir erkeğin gerek inanan bir kadının kendilerine ait bir işte TERCİH hakları olamaz. Her kim ALLAH'a ve peygamberine asi olursa açık bir sapıklık etmiş olur" (Ahzâp-36)

" ...Peygamber size ne verdiyse onu alın (ne emrettiyse onu yapın). Size ne yasak ettiyse ondan da sakının (ona muhalefet etmeyin). ALLAH'tan korkun; çünkü, (Peygamber'e muhalefet edenlere karşı) ALLAH'ın azâbı çetindir. " (Sûre-i Haşr,7)
"O kendi arzusu ile söylemez. O (nun söylediği) kendisine vahyedilenden başka birşey değildir." (Necm,3-4)

Al-i İmrân Sûresi
32-De ki: ALLAH'a ve peygambere itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki ALLAH kafirleri sevmez. 132-ALLAH'a ve peygambere itaat edin ki, rahmete erdirilesiniz.

Nisa Sûresi
13-İşte bütün bu hükümler, ALLAH'ın çizdiği sınırlardır. Her kim ALLAH'a ve O'nun peygamberine itaat ederse, ALLAH onu içlerinde sonsuza dek oturmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Bu ise büyük kurtuluştur!
59-Ey iman edenler, ALLAH'a itaat edin, peygambere de itaat edin, sizden olan yetkililere de.
64-Biz herhangi bir peygamberi gönderdikse, sadece ALLAH'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip günahlarına mağfiret dileselerdi, peygamber de onların bağışlanması için dua ediverseydi, elbette ALLAH'ı tevbeleri kabul eden ve merhametli bulacaklardı.
65-Yok, yok! Rabbine yemin ederim ki onlar aralarında çıkan çapraşık işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden nefislerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.
69-Her kim ALLAH'a ve peygambere itaat ederse, işte onlar ALLAH'ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygamberler, dosdoğru kişiler, şehitler ve salihlerle birliktedirler. Bunlar ise ne güzel arkadaştır!
80-Kim peygambere itaat ederse, ALLAH'a itaat etmiş olur, kim de yan çizerse, kendilerine seni gözcü de göndermedik!

Ey iman edenler, ALLAH'a ve Resulüne itaat edin. İşitip durduğunuz halde ondan yan bükmeyin!
Enfal/20

Nur Sûresi
52-Kim ALLAH'a ve Resulüne itaat eder, ALLAH'tan korkar ve O'na sığınırsa, işte murada erecek olanlar bunlardır.
54-De ki: "ALLAH'a itaat edin, peygambere itaat edin!" Eğer yine dinlemezseniz artık onun yükümlülüğü, kendisine yükletilen görevi yapmak, sizin üstünüze düşen de size yükletilen görevleri yerine getirmektir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygamberin görevi ise yalnızca açık bir tebliğdir.
56-Bir de namazı kılın, zekatı verin ve peygambere itaat edin ki rahmete erdirilesiniz.

"O gün yüzleri ateşte çevrilirken: "Ah ne olurdu bizler ALLAH'a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!" derler. Ahzap/66

"Ey iman edenler, ALLAH'a itaat edin, peygambere de itaat edin de yaptıklannızı boşa çıkarmayın! Muhammed/33

İman edin de ALLAH'a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer aksine giderseniz bilin ki Resulümüzün görevi açık bir tebliğden ibarettir. Tegabün/12
Hadis Şerifler ; (Hadis Şerifler Sahihtir, kaynakları aşağıda belirtilmiştir.)
Ben sizi serbest bıraktığım müddetçe siz de beni bırakınız. Zira, sizden öncekileri, suallerinin çokluğu ve peygamleri üzerindeki ihtilâfları helâk etmiştir. Öyle ise sizi, bir şeyden nehy mi ettim ondan kaçının ; bir şey emrettiğim zaman da, onu elinizden geldiğince yapmaya çalışın. Soru sormayın. (Müslim,Hacc,73,1337)
"Haberiniz olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin: "Bizimle sizin aranızda ALLAH'ın kitabı vardır. Onda nelere helâl denmişse onları helâl biliriz.Nelere de haram denmişse onları haram Addederiz" diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın haram kıldıkları da tıpkı ALLAH'ın haram ettikleri gibidir" Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4604); Tirmizî, İlm 60, (2666); İbnu Mace, Mukaddime 2, (12).

"Bana Kur'ân ve onunla beraber onun gibisi (sünnet) verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi , 'Size bu Kur'ân yeter ; onda neyi helâl bulursanız , onu helâl kabul ediniz; onda neyi haram bulursanız, onu'da haram biliniz' diyecek. Şunu iyi biliniz ki, Resulullah'ın haram kıldığı da ALLAH'ın haram kıldığı gibidir..." (S. Ebû Davûd, c.5,s.11)
"Size kendilerine sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız iki şeyi bırakıyorum: ALLAH'ın Kitâbı ve Nebi'sinin sünneti." (Muvatta',Kader,3)
"Eğer siz ALLAH'u Teâlâ'yı C.C. seviyorsanız Bana uyun ki ALLAH'u Teâlâ'da C.C. sizi sevsin…" Hadis'i Şerif
"Bıyığı iyice kısaltınız, sakalı uzatınız. Bıyığı iyice kısaltınız, sakalı uzatınız böylece yahudilere benzemeyiniz
ALLAH'a ortak koşanlara muhalefet ediniz, sakalı bol bırakınız bıyığı kısaltınız." (Hadis Şeriflerin kaynağı: Buhari K. Libas BI'fail-lihâ C. Sağir 1/13)
Bıyığı kısaltmayan bizden değildir. (Tirmizi K. Edeb B.16 Hn 2762)
Bıyıklarınızı kısaltınız İsrailoğulları bıyıklarını kısaltmadıkları için (bazı) kadınları zina ettiler. C.Sağir 2/87 Levmiûl-Ukul 3/562
Kisra'nın elçileri, Efendimizi (SAV) yemen'e götürmek için ve kisranın tehditlerini içeren bir mesajla huzura çıktıklarında. Efendimiz (SAV) bu iki kişinin bıyıklarını uzatıp ,sakallarını kısalttıklarını gördü ve onlara bakmak istemedi ve buyurdu: "Yazıklar olsun size! Bunu size kim emretti?" Onlar "Rabbimiz (kisra) emretti" deyince, Efendimiz(SAV) :"Lakin benim Rabbim bana sakalımı uzatıp bıyığımı kısaltmamı emretti." Buyurdular. İbni Kesir, Ebu Nuaym, İbnül Cevzi
Mecusilerden sakalını kazımış bıyığını uzatmış bir adam Efendimiz'in (SAV) huzuruna geldiğinde, Efendimiz (SAV) sordular: "Bu ne haldir?", o kişi "Bizim dinimizde böyledir" diye cevap verince "Lakin bizim dinimizde, bıyık kısaltılıp, sakal uzatılır" buyurdu. İbni Ebi Şeybe, Süyuti, Dürül Mensur
"On şey fıtrattandır: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak,misvak kullanmak,buruna su çekmek, tırnak kesmek, parmak mafsallarını yıkamak, koltuk altını yolmak,kasıkları traş etmek, su ile taharetlenmek
"Bıyıkları son derece kesin (makasla) , sakalları bırakın" Buhari, Libas:63
"Bıyıkları kesin,sakalları salın, Mecusilere (ateşperest) muhalefetedin" Müslim, Taharet:16
"Bıyıkları kesin, sakalları bırakın, yahudilere benzemeyin" Tahavi Meânil-âsâr:4/230 , Ali el müttaki, Kenzül Ummal
"Erkekleri sakallarıyla, kadınları saç örgüleriyle süsleyen ALLAH'ı C.C. tesbih ederim" el Acluni,Keşfu'l-Hafa:1447
"Halik'e (Yaratıcıya) isyan hususunda, hiçbir mahlukata itaat yoktur." İbni Ebi Şeybe
"Sünnetimden dönen benden değildir." Buhari, Müslim
"Bıyığı almak dindendir." Beyhaki, Şuabul İman:6452
"Bıyığını uzatanın ALLAH-u Teâlâ duasını kabul etmez" Deylemi, Müsned'i Firdevs:5648
"Bıyığını kısaltan bir adam gördüğünüzde, işte o sizin en hayırlılarınızdandır. Bıyığını uzatan bir adam gördüğünüzde, o da sizin en şerlilerinizdendir." Deylemi, Ahkamul Mezahib fi etvaril Liha veşşevarib:90
"On haslet vardır ki Lut kavmi onlar sebebiyle helak oldular. Benim ümmetimde onlara bir huy ilave edecektir. Erkeklerin birbirleriyle livata etmesi, çamurdan yapılmış küçük yuvarlak cisimleri atmak, sapan atmak, güvercin uçurtmak, def çalmak, içki içmek, sakal kesmek,bıyığı uzatmak, ıslık çalmak, alkış yapmak ve ipek giymektir. Ümmetimin bunlara ilave edeceği bir haslet ise, kadınların birbirleriyle ilişki kurmalarıdır." Ali el Muttaki, Kenzül Ummal,13014

Hanefi Mezhebine göre sakalı traş etmenin hükmü "HARAM" dır. Şafii mezhebinde Tahrimen mekruh (harama yakın) denilse de imam Şafii'nin "Ümm" isimli eserinde haramlığına fetva verdiği bildirilmiştir. Ayrıca Maliki ve Hanbeli mezheblerinde haram olduğu bildirilmiştir.
(İmam-ı Azam Ebû Hanefi'nin hükmü için "Mezahib-u Erbaa ve Dürrül Muhtar" ) (Harama helal diyen , helal'e haram diyen kafir olur. Resulullah'ın Emirlerini ve Sünnetini inkar etmenin tehlikeleri için yukarıdaki ayetleri okuyunuz.)
Bazı melekler aralarında yemin ederken "Ademoğlunun yüzünü sakal ile ziynetlendiren ALLAH'a C.C. yemin olsun" derler.
Sakal hilkatin tamamındandır . "Hilkatte dilediğini ziyade eder" 35- Fâtır: 1 Ayeti Kerimesinde murâd sakaldır denilmektedir. (Garibut Te'vil)
İbrahim b. Edhem duaların kabul edilmemesindeki sekiz sebepten biri olarak şunu göstermiştir; "Peygamberi SAV sevdiğinizi iddia ettiniz fakat sünneti ile amel etmediniz".
Bir rivayete göre mevta kabire indirildiğinde Münker ve Nekir melekleri sorguya geldiğinde kimin ümmeti olduğunu soracak ölü "Hz Muhammed SAV in ümmeti olduğunu söyleyecek" Meleklerde benzemiyorsun diye inanmayacaklar ve mevta zorlu bir sorguya çekilecektir. Bu melekleri ikna etmekte insanları ikna etmeye benzememektedir.
Sakalı traş eden "FISK" ve "HARAM" işlemektedir. Ümmetin sünneti terketmesi arkasından farzları terketmeyi getirmiştir. Farzları terketmenin ardından ise dinin terkinin gelmesinden korkulur.
Sakala buğz etmek (kin gütmek) çok tehlikelidir. Buğzettiğiniz sakalın sahibi bunu Resulullah'ın emrini yerine getirmek için bırakmıştır. Sakala kin gütmenin sonucu; Sünnet olan sakala kin güden dolayısıyla Sünnetin sahibine yani farkına bile varmadan Resulullah 'a SAV kin gütmüş olur (Bu Kur'an'a buğzeden kişinin direk ALLAH'a C.C. buğzetmesi gibidir.) . Ahirette şefaatten mahrum kalabileceği gibi, Ümmetin içindeki cennetlik olduğu bildirilmiş Fırka-i Naciyeden (Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat) irtihal etmiş olur.
Peygamberimizin (SAV) Ashabının ve Sahabelerinin (RA) içersinde sakal traş eden bir tek erkek yoktur.
Ayrıca "Tabiîn" denilen ve Peygamberimizin (SAV) Ashabını (RA) gören mü'min erkeklerden de sakalını traş eden bir tek kişinin haberi ulaşmamıştır.
Peygamberimiz (SAV) kafirlere benzemeyi menetmiştir. ("Kim bir kavme benzerse onlardandır" buyurdular. Ebû Davud,Ahmed İbni Hanbel)Kalpteki
muhabbet, zahirde benzemeyi gerektirdiği gibi görünüşte benzemekte kalbe bir nevi dostluk ve sevgi getirir.
Bazıları sakalsız bazı alimleri delil gösterirler, oysaki Peygamberinin (SAV) sünnetine uymayanın ameli şeriat'ı garrâ'da nasıl huccet (delil) olabilir.
"İslam şekil dinimi" diye de soru soranların ise,Mekke'de bütün hacıların neden ihrama büründüklerini açıklaması gerekir.
Temizlik imandandır ben temizlik için traş oluyorum diyen, Efendimiz'in (SAV)sakal bırakma emriyle alay etme, haramı temizlik ve vacibi pislik saydığından küfür tehlikesine düşmüştür.

Sakalı kesip bıyıkları uzatmak kimlerin adeti idi: Kisra âli (acem hükümdarının hane halkı), acem mecusileri (ateşperestler), lut Kavmi,Hind yahudileri, kendilerini kadınlara benzetenleri, eşcinsellerin, yahudi ve hristiyanların, şii ve Alevilerin , v.s.
Sakal için hanımdan izin almak kesinlikle gerekmemektedir. Hanım razı olmasa da bırakmak mecburiyetindedir. Ayette "Erkekler kadınlar üzerine ziyadesiyle hakimdirler". Erkek hanımına saçını traş etmesini emretse kadının itaat etmesi gerekmez(Erkeğin sakalı kesmesi menedildiği gibi kadınında saçlarını traş etmesi menedilmiştir zira erkeğin sakalı ve kadının saçı fıtrattandır, kesilmesi fıtrata müdahaledir. ). (Ayrıca İslâmda çok mukaddes olan anne ve baba dahi sakalı kesmeni emretse hükmen sakalı kesemezsin , (ALLAH C.C. ve Resulünün SAV hakkı anne ve babadan üstündür.)
Sakalın Mekruhları;
1-Siyaha boyamak (Ahir zamanda güvercin kursağı gibi sakalını siyaha boyayan bir takım insanlar gelecek bunlar cennet kokularını tadamayacaklardır. -Hadis Şerif- Ebu Davud ve Nesei İbn'i Abbas'dan nakil)
2-Kükürt ile siyaha boyamak
3-Sakalı yolmak
4-Ağaranları yolmak. "O mü'minin nurudur" Hz Muhammed SAV
5-Sakalı kısaltmak
6-Sakalı uzatmak (bir tutamdan fazla)
7-Gösteriş için süslemek
8-Güya zahid olduğunu göstermek için sakalını karmakarışık ve toz içinde bırakmak
9-Siyahlığına bakıp gençliği ileövünmek, aklığına bakıp yaşlılığı ile böbürlenmek
10-Gerçek salihlerden olmadığı halde kendisini onlardan göstermek için kırmızı veya sarıya boyamak. "Sarı boya müslümanların, kırmızı mü'minlerin boyasıdır. Hz Muhammed SAV (Sarı hâluk otu ile, Kırmızı kına ile yapılır)
"Dinin zayıf düştüğü zamanda bir sünnetimi yaşatana 100 şehit sevabı vardır."
"Benim sünnetimi yaşatan beni yaşatmıştır, beni yaşatan beni sevmiştir, beni seven Cennet'te bana komşu olacaktır."
Hz Muhammed (SAV)
 
Hz. Muhammed'in Eşleri Arasındaki Tutum ve Rekabet

Hz. Peygamber’in aile hayatındaki insicamı, ahengi, eşlerini, eşleriyle olan iletişimini, aile saadetini, aile düzenini, aile olmanın beraberinde getirdiği yükümlülük ve davranışları, karı koca olmanın getirdiği ödev ve sorumlulukları, eşlerinin arasındaki tutumları, bu tutumların İslâm ailesi olarak ümmetine izdüşümünü, mü’minlerin annelerinin aralarındaki rekabetleri, kıskançlıkları konu edinmek için Hz. Âişe annemizi merkeze almak ve onun çerçevesinde hadiseleri tahlil etmek zorundayız. Çünkü hanımları içinde en bilge, en zeki, en güzel ve Allah Resulü tarafından en “kayrılmış” olan o dur. O’nu merkeze alarak yapılan bir çalışma doğrusal nitelikte bir çalışma olur. Çünkü “Hz. Peygamber, hanımları arasında Hz. Hatice’den sonra en çok onu sevmiş, dünyada en çok kimi sevdiği sorusuna karşılık onun adını vermiş ve bu sevgisini dile getirmiştir. Hanımları içinde yalnızca Âişe ile birlikte bulunduğunda kendisine vahiy geldiğini açıklaması, onun diğer hanımlarından daha faziletli olduğunu ve Hz. Peygamber’in ona duyduğu sevginin – Zehebî’nin dediği gibi- ilâhî kaynağa dayandığını göstermektedir.”

O ise genç, güzel, lider, akıllı, bilge, fesahat ve belâgatıyla ünlü bir kadın olmasının yanı sıra, aynı zamanda fıtrat gereği kıskanç bir kadındır. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in aile hayatını, annelerimizin birbirlerine olan hareket tarzlarını, tavır alışlarını öğrenmek ve anlamak için ise incelemeye Hz. Hatice annemizden başlamak gerekir. Nitekim kıskançlığını sevgili eşi Hazreti Peygamberin yanında dahi hiç çekinmeden gösterecek kadar pervasız olan Âişe annemiz, Peygamber hanımlarından en çok Hatice annemizi kıskandığını söyler.

Hz. Âişe annemiz bu kıskançlıkta alabildiğine haklıdır. Çünkü Hz. Hatice annemiz, Hz. Peygamberle 25 yıl boyunca aynı yastığa baş koymuştur. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber’e inanmış, onun peygamberliğini tasdik etmiş, onun davasına maddi ve manevi varlığıyla güç katmış; bütün malını mülkünü onun davası uğruna harcamış ve Hz. Peygamber’e altı çocuk vermiştir. Herkesin Hz. Peygamber’den yüz çevirdiği bir ortamda Hz. Hatice annemiz ona bir eşin işlevini aşan boyutta destek vermiş, umutsuz anlarında onu teselli etmiş, onu huzura kavuşturmuş, onun sırdaşı, arkadaşı, dert ortağı, yoldaşı ve yandaşı olmuştur.

Bu nedenle olsa gerektir ki, Allah Resulü hayatı boyunca bir zarafet ve vefa örneği olarak Hatice annemizden hep hayırla bahsetmiş, vefatından sonra da sık sık Hâcun denilen mezarlığa giderek kabrini ziyaret etmiştir. Dahası, onun dost ve akrabalarını da her daim hediyelerle taltif etmiştir. Böyle bir koşutta haklı olarak Hz. Âişe annemiz, Hz. Hatice vefat etmiş olsa da, Hz Peygamber’in yüreğinde ayrıcalıklı bir yeri olması karşısında yer yer kıskançlığını tezahür ettirmiştir. Nitekim şu ifadeler bunun bir yansımasıdır:

“Ben, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kadınlarının hiç biri hakkında Hatice’ye karşı olan kıskançlığım oranında kıskançlık duymadım. Hâlbuki ben Hatice’yi görmemiştim. Fakat Resûlullah, onu yanımda çok anardı. Çok defa koyun keser, sonra da onun en iyi yerlerini Hatice’nin hanım arkadaşlarına gönderirdi.”

Hz. Âişe annemiz bu sevgi karşısında kıskançlığını dile getirse de Hz. Peygamber bazen onun tavrını görmezden gelmiş, bazen karşı çıkmış, bazen eleştirmiş ve ona olan hislerinde bir değişim olmamış, Hatice’nin sevgisinin kendisine “rızık olarak verildiğini” söylemekten imtina etmemiştir.

Tabiî bu nokta da Resûlullah, çeyrek asır boyunca omuzdaşı olan Hatice annemizle otururken Cebrail’in gelip de: Ey Allah’ın Resulü! Hatice’ye selam söyle, onu Cennet’te içinde eziyet olmayan, çalışma bulunmayan inciden bir köşkle müjdele” ifadesi bu fedakâr ve vefakâr annemizin Allah indinde konumunu gösteren bir örnektir. Böyle bir ahvalde Âişe annemiz, Hatice annemizi kıskanmayıp da ne yapsın?

Âişe annemiz, Hatice annemizi tanıma imkânı olmamasına karşın, Sevde annemizin bulunduğu bir ortama gelin olarak geldi. Rekabet edecek bir yaş ve tutumdan uzak olmasına karşın Sevde annemiz tarafından kıskanılmak, karşı çıkılmak yerine tam tersine, koruyucu bir sığınakla karşılaştı. Sevde annemiz bütün müşfikliğiyle Âişe annemize kol kanat gerdi. Sert bir mizacı olmasına karşın, karakterindeki bu sertliği Âişe annemize karşı hiç kullanmadı. Ona dini yaşayışta öncü oldu. Onun Hazreti Peygamberle sevgi ve muhabbetini artırması noktasında hiçbir özveriden kaçınmadı. Bu durum Âişe annemizle, Sevde annemiz arasında ömür boyu sürecek kavi bir birlikteliğin, bir dayanışmanın temellerini oluşturdu. Âişe annemiz onu kıskanmak yerine, onu örnek edindi. Nitekim Âişe annemizin şu ifadeleri bunun bir göstergesidir: “Kadınların en çok kendisine benzemeyi sevip arzuladığım Sevde binti Zem’adır.”

Yine bu noktada Hazreti Âişe annemizin aktardığı şu manidar örnek ise Sevde annemizin faziletini pek güzel hülasa eder:

Bir gün Hz. Peygamber’in hanımları bir sohbet esnasında: “Ey Allah’ın Resulü, hangimiz sana en erken kavuşacağız” şeklinde bir soru yöneltirler. Hz. Peygamber cevaben: “İçinizde eli en uzun olanınız” diye buyurur.

Sevgili Peygamberimizin bu cevabı üzerine hemencecik bir kamış alıp, ellerini ölçerler. Sonuç olarak Sevde binti Ze’ma’nın elleri en uzun olarak çıkar. Gerçekten de onun elinin uzun olmasının yanı sıra sadaka hususunda onunla kimse baş edemezdi. O bir sadaka yarışçısıydı ve Hz. Peygamberle 13 yıl birlikte yaşadı.

Dahası, Hz. Peygamber’in öksüz kalan çocuklarına kol kanat gerdi. Onlara annesizliğin acısını unutturmaya, onun evini idare ederek Hatice annemizin boşluğunu doldurmaya çalıştı. Hz. Peygamber’e zor zamanlarında yardımcı oldu…

Hz. Âişe annemizin genç yaşta Hz. Peygamberle evlenmesini diline dolayan bazı müsteşrikler ve münafıklar her nedense Âişe annemizin Peygamber Efendimizin kendisine talip olmadan önce başkasıyla nişanla olduğunu hiç zikretmezler. Oysa bu nişan hadisesi ise şöyle cereyan eder:Hz. Hatice annemizin vefat etmesi üzerine Osman b. Muaz’ın hanımı Havle binti Hâkim’in önerisi ve aracılığıyla (nişanlı olduğunu bilmiyor olsa gerektir ki) Hazreti Peygamber, Âişe annemize talip olur. Fakat daha önce Mutim b. Adiyy, Âişe ‘yi oğlu Cübeyr’e ister ve Hz. Ebubekir de bu isteği kabul ederek söz verir. Sözünde durmasıyla maruf olan Hz. Ebubekir, Hz. Peygamber’in teklifinden sonra doğruca Mu’tim’i ziyaret eder. Mu’tim’in evine vardığında karısı da oradadır. Hz. Ebubekir’i görür görmez Mu’tim’in müşrik olan karısı:

– “Ey Kuhafe’nin oğlu! Oğlumuzu kızınla evlendirirsek herhalde onu dininden saptırıp onu kendi dinine sokmak isteyeceksin” deyince Hz. Ebubekir, kadına cevap vermeden Mu’tim’e dönerek:

– “Ne diyor bu kadın?” diye sorar. Mutim:

– “O işittiğin sözü söylüyor” der.

Hz. Âişe’nin, Cübeyr’le olan nişanı böylelikle sona erer. Hz. Ebubekir, Peygamberimizin teklifini kabul ederek kızı Âişe ile Hz. Peygamber’in nikâhlarını kıyar. Fakat Hz. Peygamber eşiyle Hicretten sonra gerdeğe girer. ( Ziya Kazıcı, Hz. Muhammed’in Aile Hayatı ve Eşleri, İst. 2003, s.137- 138) Bu noktada Hz. Ebubekir’in şu tavrı da Hz. Âişe annemizin ergenlikten sonra Hz. Peygamberle karı koca olduğunun somut bir belirtisidir:

Hicretten sonra Hz. Âişe annemiz babasının evinde kalmaya devam eder. Bir gün Hz. Ebubekir, Hz. Peygamber’e Âişe annemizi kastederek:

– “Aileni alman için sana mâni olan nedir?” diye sorar. Hz. Peygamberde:

– “Mehirdir” cevabını verir. Bunun üzerine Hz. Ebubekir, Hz. Peygambere borç para verir. O da mehir olarak verir ve Hz. Âişe annemizle karı koca olur.

“Hz. Âişe gelişmesini, yetişmesini ve şahsiyetinin olgunlaşmasını Peygamber evinde tamamlama imkânı bulur… “Hz. Âişe Allah’ın sevgilisinin sevgilisi ve semadan inen ayetle temize çıkan kadın olma” vasfına ulaşmış bir annemizdir. Hususiyetlerinden biri de Hz. Peygamber’in yanında ayrıcalıklı yerini bilmesi ve bu nedenle Hz. Peygamber’e fazlasıyla nazlanmasıdır.

Hz. Peygamber ise, onunla birlikte bulunmaktan, bilhassa gece seyahatlerinde onunla sohbet etmekten, davetlere onunla birlikte katılmaktan, sorularına cevap vermekten pek memnun olur. Hz. Âişe zekâsı, anlayışı, kuvvetli hafızası, güzel konuşması, Kur’an-ı Kerim’i ve Hz. Peygamber’i en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi vasıfları sayesinde Hz. Peygamber’in yanında müstesna bir mevki kazanır. Hz. Peygamber onun kabiliyetlerinin gelişmesine yardım edince baba evindeki eğitimi, vahyin aydınlattığı Peygamber evindeki eğitimle daha da gelişir, olgunlaşır ve derinleşir. Bilemediklerini, anlayamadıklarını, eksik ve yanlışlarını, hatta Kur’an ile Hz. Peygamber’in hadisleri arasındaki kendi anlayışına göre farklılık arz eden hususları Hz. Peygamber’e sormak ve onunla müzakere etmek gibi güzel bir alışkanlığı vardır. (Mustafa Fayda, “Âişe mad.”, TDVİA, II, s. 203)

Ne var ki çocuk özlemi ve canından çok sevdiği sevgili eşine çocuk verememek, anne olmanın beraberinde getireceği mutluluğu yaşayamamak ömür boyu yüreğinde bir yara, bir ukde olarak kalmıştır. Ona en zor gelen bir başka etken ise, sevgilisinin yüreğinde başka kadınlara da yer açılması olmuştur. Kendisi bunu hazmetmekte, kabullenmekte zorlanmışsa da, Hz. Peygamber’in her evliliğinin arka planında önemli etkenlerin, önemli sebeplerin bulunuyor oluşunu bilmesi “ortaklarına” alışmasını ve onları kabullenmesini kolaylaştırmıştır. Buna karşı kadınlık iç güdüsüyle üzerine gelen Hz. Ömer’in kızı Hafsa annemiz gibi, diğer annelerimizle de cedelleşmekten imtina etmemiştir. Hafsa annemizin ise babasına benzer sert bir mizaçta oluşu, başlangıçta işi biraz zora soksa da sonradan Hz. Âişe annemizle en çok Hafsa annemiz anlaşmıştır. Babalarının aralarındaki kavi dostluk ve bağlılık, Hz. Âişe ile Hz. Hafsa annelerimiz arasındaki anlaşma ve dayanışmayı da yakından etkilemiştir. Hatta bu anlaşma, Resûlullah’ı diğer hanımlarından kıskandıkları zaman ittifaka dahi dönüşmüştür.

Diğer taraftan, Hz. Hafsa’nın sert mizacını bilen Hz. Ömer’in kerimesi olan Hz. Hafsa’yı Resûlullah’ı üzmemesi ve incitmemesi konusunda uyardığı bilinmektedir. Yine bu noktada Hz. Ömer’in “Peygamber’e göre ne senin mevkiin ne de babanın mevkii, Âişe ile babasının mevkii gibi değildir” şeklinde Hz. Hafsa’ya nasihat ettiği rivayetler arasındadır. Gerek sert mizacı ve gerekse bazı sebeplerden dolayı Hz. Peygamber’in Hafsa annemizi bir talâkla boşadığı, Hz. Ömer’in olayı öğrenmesi üzerine “Resûlullah’ı gücendirmenin Allah’ı gücendirmek olacağını düşünerek çok üzüldüğü, bunun üzerine Allah Teâlâ’nın Resûl-i Ekrem’e Hafsa’yı boşamamasını emrettiği veya Cebrail’in, “Hafsa çok oruç tutan ve çok namaz kılan bir hanımdır ve cennette senin eşindir” demesi üzerine onu boşamaktan vazgeçtiği yine rivayetler arasındadır. (M. Yaşar Kandemir, “Hafsa Mad.”, TDVİA, XV, s. 120)

“Cebrail’in getirdiği haberin en önemli yanı da Hz. Hafsa’nın Cennet’te Hz. Peygamber’in zevceleri arasında sayılmasıdır. Dolayısıyla Hz. Hafsa annemiz, daha dünyada iken Cennet’le müjdelenmiş olan kadınlardan birisi olmaktadır. Bu ifade onun ne kadar faziletli bir kadın olduğunu göstermeye kâfidir. ( Ziya Kazıcı, a.g.e, s.191- 192)

Hafsa annemizin devrin okuma-yazma bilen hanımlardan biri olması da onun bir ayrıcalıklı vasfı idi. Diğer “Ümmehâtu’l- Mü’minin”/ Mü’minlerin anneleri olan Sevgili Peygamberimizin eşleri de, yaşantılarında Âişe ve Hafsa annelerimizden geri kalmamış, birer takva ve fazilet numuneleri olarak gerçekten göz kamaştırıcı bir yaşam örneği sergilemiş ve güzide hayatlarıyla cenneti hak etmişlerdir…

-Alıntıdır-
 
Rabbimizin kelamı, hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerîmi hayatımıza, evliliğimize katalım diye yola çıkmıştık. Nîsa 34. âyet-i kerîme ışığında evlilik ilişkisine bakmıştık. İlk bölümü üzerinde fazla durmamıştık. Âyetin ilk bölümünü hatırlayalım.

Rabbimiz “Erkekler kadınlar üzerine kavvamdır.” buyuruyor. Kavvam yönetici ve koruyucu demektir. Bu âyeti kerîme ile evin reisi, idarecisi erkek olarak Yaradan’ımız tarafından tayin edilmiştir.

Her görevin bir sorumluluğu vardır, ailenin yöneticisi olması erkek için bir lüks değil, ağır bir yüktür. Kadın için de bir rahatlıktır. Direksiyonda oturan her zaman gidişattan sorumludur.


Erkeğin evin reisi olması sanıldığı gibi asla kadının şahsiyetini ezici bir durum oluşturmaz. Her kurumda işlerin ve insanların sorumluluğunu üstlenen, yükü omuzlayan bir idareci vardır. Evde bu idareci erkek olmalıdır.

Evin reisi olan erkeğe gösterilmesi gereken saygıyı ve itaati daha önce yazmıştım. Bugün biraz kavvamlık üzerinde duralım.

Allah erkekleri yöneticilik vasıfları ile yaratmış, onlara gerekli özellikleri vermiştir. Peki, erkek bu görevini yerine getirirken nelere dikkat etmelidir?

Öncelikle şunu kabul edelim. Evde düzen ve intizamı sağlamak için erkek elbette otoriter olmalıdır. Fakat bu otoriteyi sertlik ve kabalıkla değil, tatlı-sert bir üslupla sağlamalıdır.

Ev halkının haklarına dikkat etmelidir. Çünkü o haklardan hesaba çekilecektir. Karısının ve çocuklarının hakları konusunda titiz olmalıdır.

Nîsa 19. âyet-i kerîmede Rabbimiz erkeklere eşleriyle iyi geçinmelerini emretmiştir.

“Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah’ın onda çok hayır takdir ettiği bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz.“


ERKEKLER VE KADINLAR ARASINDA ZITLIKLAR VARDIR

Çok ilginç bir âyet-i kerîme. Erkeklerin kadınlarda hoşlanmadığı ne olabilir? Çok düşünmeye gerek yok. Erkekler kadınlardaki pek çok huydan hoşlanmıyor. Kadınlar da erkeklerdeki pek çok huydan hoşlanmıyor. Çünkü kadınlar ve erkekler birbirlerine zıt özelliklerde yaratılmışlardır.

Erkekler daha çok beyinlerinin sol tarafını; mantık ve matematik tarafını kullanıyorlar. Bu da onları gerçekçi yapıyor.

Kadınlar ise daha çok beyinlerinin sağ tarafını kullanıyorlar. Bu da onları duygusal yapıyor.

Erkekler konuşmayı çok sevmezler, susarak rahatlarlar.
Kadınlar konuşmayı severler, konuşarak rahatlarlar.
Biri konuşmak ister, biri susmak.

Erkekler sakin yapılıdırlar.
Kadınlar aceleci ve sabırsızdırlar.

Bunlar gibi pek çok zıtlık var. Bunlar çok hoşlanacak şeyler değil, dışarıdan bakıverince. Fakat Rabbimiz âyetin devamında buyuruyor ki:

“Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah’ın onda çok hayır takdir ettiği bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz.”
Demek ki bu zıtlıkta bizim göremediğimiz bir hikmet var.

Kadın ve erkek birbirinin aynı yaratılsaydı dünya çok can sıkıcı bir yer olurdu. Doğru davranırsak zıtlık hayatımızı güzelleştirir. Müminde en çok bulunması gereken haslet “Allah’tan gelene razı olmaktır.” Zıtlığı bozup eşimizi kendimize benzetmeye çalışmadığımız sürece zıt olmanın keyfini çıkarabiliriz.

Dünyaya imtihan için geldik. Erkek kadının, kadın da erkeğin en büyük imtihanıdır. Kadın ve erkek arasında bir çekicilik yaratılmış; bu nefisleri tatmin ediyor. Kadın erkek arasında bir zıtlık var; bu da nefisleri terbiye ediyor. Bu durumda kadına teslimiyet, erkeğe sabır gereklidir. Erkek sabır, kadın teslimiyet elbisesine bürünmelidir.


ALLAH’IN RESULÜ KADINLAR KONUSUNDA UYARMIŞTI

Bunları yaparken hatalarımız olacaktır. Nefis terbiye etmek kolay değildir. Mükemmelci değil, affedici olmalıyız.


Allah’ın resûlü kadınlardan mükemmellik beklememek hususunda erkekleri uyarmış: “Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Hep seni hoşnut edecek şekilde davranamaz. Eğer ondan faydalanmak istersen bu haliyle faydalanabilirsin. Şayet doğrultayım dersen kırarsın. Kadının kırılması da boşanmasıdır.” (Müslim, Radâ 59)

Resûlullah erkeklere eşlerinin hatalarına karşı kin tutmamayı ve affedici olmayı tavsiye etmiş:

“Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ, 61)

Aile sorunlarında erkeklerin yaptığı en büyük hata küsmek, tavır almaktır. Kadının yanlış davranışları karşısında erkek kadınla iletişimi kesiyor. Erkek evi otel gibi, lokanta gibi kullanmaya başlıyor. Kendini televizyona ya da bilgisayara gömüyor. Erkeğin ailesi ile iletişimini kesip “Ne haliniz varsa görün.” demek gibi bir hakkı yok. Hata yaptıkları için memurlarına küsmüş bir müdür siz hiç gördünüz mü?


Nisâ 34. âyet-i kerîmede “İtaatsizliklerinden korktuğunuz zaman nasihat ediniz.”buyruluyor. Rabbimiz “İtaatsizlik edince nasihat ediniz.” buyurmamış. “İtaatsizlikten korktuğunuz zaman, izleri belirdiği zaman nasihat ediniz.” buyurmuş.

Tabak kırıldıktan sonra değil, götürme şeklinden tabağın kırılacağını hissettiğinde uyarmak gerekiyor. Kadınların hatalarına karşı ilk adımın her zaman güzellikle uyarmak olması gerektiği bize bildirilmiş. Âlimler, daha sonra Allah’ın azabı ile korkutmak gerektiğini bildiriyor.

Tabi önceden uyarabilmek için erkeğin eşi ile ilgili olması gerekiyor ki gelecek olan yanlış adımları görebilsin. Eşi ile iletişimi iyi olmayan bir erkek gelecek tehlikeleri sezemez. Yöneticinin her daim maiyetinden haberi olması gerekir; çünkü onlardan hesaba çekilecek.

Erkek dünyalık konularda hoşgörülü fakat Allah’ın ahkâmına uyulması hususunda ısrarcı olmalıdır. Kadına iyi davranmak erkeğin, karısının her istediğini yapması, evde otoriteyi karısına bırakması demek değildir. Otoriteyi sevgi üzerine kurmak, yeri geldiğinde hayır diyebilmektir.

Günümüzde kadınlar çok hata yapıyor; fakat bu hatalara karşı tavır alıp kadına kötü davranmak işleri daha da kötü hale getiriyor. Erkeğin sevgi ve merhametle davranması eşinin hatalarını görmesine sebep olur.

Erkeklerin aileye yöneticilik görevini yaparken her konuda olduğu gibi bu konuda da örneği Allah’ın resûlü olmalı. Peygamberimizin eşleri ile iletişimi nasıldı? Onlara nasıl davranırdı? Bir bakalım.


EŞLERİNE KARŞI ÇOK SABIRLIYDI

Allah’ın elçisi kadınlara iyi davranır ve erkekleri kadınlara iyi davranma konusunda uyarırdı:

“Siz onları Allah’ın bir emaneti olarak alıp, namuslarını yine Allah’ın emriyle helal edindiniz. O halde Allah’ın emaneti (haksızlık ve kötülük) hususunda Allah’tan korkunuz.“

“İman açısından müminlerin en kâmili ahlakı en güzel olandır. Sizin en hayırlınız kadınlara karşı hayırlı olanınızdır.“

Eve selam ve güleryüz ile girerdi:

Nur sûresi 61. âyet-i kerîme:
“Evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından bereket ve güzel bir sağlık dileği olarak kendi (ev halkınıza kimse yoksa kendi kendi) nize selam verin.“

Peygamberimiz Hz Enes’e:
“Ey oğulcuğum! Ailenin yanına girdiğinde selam ver, sana ve evdekilere selam ver.“

Peygamberimizin eşlerinin yanına girdiği zaman selam vererek söze başladığı, hanımına yaklaşıp elini omzuna koyduğu, öptüğü, onlarla sohbet ettiği, dertlerini dinlediği, onları teselli ettiği nakledilmektedir.

Her sabah ve ikindi vakti bütün eşlerine tek tek uğrar, hal-hatır sorar, onlarla ilgilendiğini belli ederdi.

Eşlerine karşı çok sabırlıydı: Hiçbir eşine tek fiske bile vurmamış, kötü söz söylememişti. Eşlerinin bazen sabahtan akşama kadar peygamberimize küstükleri olurdu. Peygamberimiz onların huysuzluklarına tahammül ederdi.

Eşlerine son derece yumuşak davranırdı:

Hz Âişe anlatıyor: “Bir gece hanımlarına mı gitti diye vesveseye düşüp, Resûlullahı yoklamıştım. Elim saçlarına girdi. Durumu anlayan resulullah “Sana yine şeytan gelmiş olmalı.” dedi.”

Peygamberimiz, eşini azarlamadan ona hatasını göstermiştir.

Hz Safiye anlatıyor: Resulullah bir gece yolculuğunda beni devesine almıştı. Yolda uyuklamaya başladım. (Uyumamı önlemek için) bir taraftan beni okşuyor bir taraftan da “Hey! Ey Huyey’in kızı ey Safiye!” diyordu.

Peygamberimiz bir gün Hz Âişe’ye, hırçın ve sanki sert bir kömür parçası gibi siyah bir deve verdi. Ona dokunup bereket getirmesi için dua etti. Sonra şöyle dedi:

“Bu deveye bin ve ona yumuşak davran. Şüphesiz bir şeyde yumuşaklık varsa, bunu süsleyip güzelleştirir. Bir şeyde yumuşaklık çekilip alınırsa onu lekeler.“

Eşlerinin kusurlarını görmezden gelir, iyi huylarını överdi:

Bir gün resûlullah muhacir ve ensarın teşkil ettiği bir topluluk önünde ganimetleri taksim ederken eşi Zeynep Bint Cahş söze karıştı. Hz Ömer onu azarladı. Peygamberimiz: “Ömer onunla uğraşma. O evvâhe (yumuşak huylu, yufka yürekli ve çok dua eden)dir.” dedi.


ŞAKACI VE GÜLERYÜZDÜ

Onlarla şakalaşır, şakalarına iştirak ederdi:

Hz Âişe bir gün bulamaç pişirdi. Peygamberimiz sofraya eşlerinden Hz Sevde ile birlikte oturdu. Peygamberimiz iki hanımının ortasında oturuyordu. Hz Sevde bulamacı yemiyor, Hz Âişe yemesi için ısrar ediyordu. Hz Sevde ise yememekte ısrar ediyordu. Hz Âişe “Yemezsen yüzüne sürerim.” dedi. Sevde yememekte ısrar edince Âişe bulamacı onun yüzüne sürdü. Bunun üzerine peygamberimiz Sevde’nin elini alıp bulamaca batırdı. “Sen de ona bulaştır.” dedi. Daha sonra onların halini gülerek izledi.


Hoşgörüsü ve kadın ile eğlenmedeki müsamahakârlığını açık bir şekilde görüyoruz.
Erkeğin kadın ile şakalaşmaları kalbe sevinç ve ferahlık verir.

Hz Ömer “Erkeğin suhûlet ve ünsiyetle, hanımının yanında çocuk gibi olması gerekir, toplum içinde yine erkek olsun.” diye tavsiye eder.

Onların gönüllerini hoş edecek şeyler yapardı:

Hz Âişe anlatıyor:
“Peygamberimiz oturuyordu. Birden insanların ve çocukların gürültüsünü işitti. Bir de baktık ki Habeşli dans ediyor, insanlar etrafını sarmışlar. Bana: “Âişe gel bak.” dedi. Yanağımı omzuna koydum, iki omuzu arasından bakmaya başladım. “Doymadın mı Âişe?” demeye Hatalarına karşı onlara kin tutmaz, affederdi:Hatalarına karşı onlara kin tutmaz, affederdi:başladı. Ben de bana verdiği değeri anlamak için “Hayır.” diyordum. Yorgunluktan ayaklarını değiştirdiğini bir birine, bir ötekine bastığını gördüm.”

Peygamberimiz Hz Âişe ile koşu yarışı yapardı. Bazen o peygamberimizi, bazen peygamberimiz onu geçerdi.

Hatalarına karşı onlara kin tutmaz, affederdi:

Hz Ebu Bekir kızının kapısına geldiğinde Hz Aişe’nin peygamberimizle tartıştığını duydu ve içeri girince peygamberimizi üzdüğü için kızına vurmaya yeltendi. Hz Âişe peygamberimizin arkasına geçerek babasından saklandı. Peygamberimiz onu korudu ve Hz Ebu Bekir gidince “Gördün mü ya. Seni adamın elinden nasıl kurtardım.” diyerek ona tatlı bir uyarıda bulundu.

Hatalar karşısında bazen suskun kalır, eşinin hatasını anlamasını beklerdi:

Bir sefere eşleri Hz Safiye ve Ümmü Seleme ile beraber çıkmıştı. Ümmü Seleme’ nin hevdeci sanarak Safiye’nin hevdecinin yayına gitti. Konuşmaya başladı. Onun Safiye olmadığın anlayınca Ümmü Seleme’nin yanına geldi. Ümmü Seleme kendi gününde peygamberimizin Safiye ile konuşmasını bile kıskanmıştı.


Resûlullaha “Allah’ın elçisi olduğun halde benim günümde yahudinin kızıyla konuşuyorsun.” dedi.
Peygamberimiz suskun kaldı.
Ümmü Seleme söylediğine pişman oldu ve “Ey Allah’ın elçisi, benim için af dile. Beni böyle yapmaya kıskançlık sevk etti.” dedi.

Eşlerine önem verdiğini davranışları ile gösterirdi:

Hz Âişe peygamberimizle birlikte bazı seferlere çıkmıştı. Bu seferde Hz Âişe’nin gerdanlığı kopmuştu. Peygamberimiz gerdanlığın bulunması için yerinden ayrılmamıştı. Ashapta ayrılmayıp orda kaldı. Orada su olmadığı gibi yanlarında da su yoktu. Ashap Hz Ebu Bekir’e gelip: “Nedir bu kızın Âişe’nin ettiği? Resûlullahı ve bizi burada beklemeye mecbur etti, su da yok.” dediler.

Ebu Bekir kızının yanına geldiğinde peygamberimiz Âişe’nin dizlerinde uyuyordu.

Kızına dönüp “Resûlullahı ve diğer insanları alıkoydun. Üstelik su da yok.” dedi.
Ona epeyce laf saydı hatta eliyle böğrünü dürtmeye başladı. Peygamberimizin başı dizlerinde olduğu için Hz Âişe hareket edemiyordu.

Peygamberimiz sabah namazına kalktığında su yoktu, bunun üzerine teyemmüm âyeti indi.
“Eğer su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm ediniz. Ondan yüzlerinize ve ellerinize sürünüz.” (Nîsa sûresi 43)

Âişe üzerine bindiği deveyi gönderince gerdanlığı onun altında buldu.

Kolay kolay öfkelenmezdi:

Kadınlardan biri, Peygamberimizin eşlerinden Ümmü Seleme’ye: “Resûlullah öfkelendiği zaman ne yapardı?” diye sordu.
Ümmü Seleme: “Öfkelendiği zaman yanakları kızarırdı. Resulullah öfkelendiğinde onunla konuşmaya Ali’den başkası cesaret edemezdi.” diye cevap verdi.

Az kızdığı için, öfkelendiğinde eşleri karşısında konuşmaya cesaret edemiyorlardı.
“Çok söyleme, arsız edersin” atasözünde olduğu gibi erkek gerekli gereksiz her şeye kızmazsa sözü çok daha fazla etkili olur.

Sevgisini söylemekten ve davranışları ile göstermekten hiç çekinmezdi:

Bir gün Âişe peygamberimize sordu:
“Ya Resûlullah, bana olan sevgin nasıldır?”
Peygamberimiz:
“Kördüğüm gibidir.” diye cevap verdi.
Hz Âişe arada bir sorardı:
“Kördüğüm nasıldır?
Peygamberimiz:
“İlk günkü gibidir.” diye cevaplardı.


Kadınlar için sevgi sözcükleri önemlidir. Kadınlar sevildiklerini duymak isterler.
Peygamberimiz eşlerinden sevgi sözcüklerini eksik etmemişlerdir.

Evlilikte en önemli şey muhabbettir. Daha önce bir kaç kez yazdığım Rum sûresi 21. âyeti kerîme bizlere evliliğin amacını çok güzel anlatmaktadır.

“Sükûna ermeniz için size kendinizden zevceler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması onun (kudretinin delillerindendir) ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda düşünen toplumlar için ibretler vardır.”


Karı kocanın birbirinde sükûna ermesi için en çok ihtiyaçları olan şey sevgi ve merhamet. Rabbimizin bize nikah hediyesi olarak ikram ettiği sevgi merhameti tüketmemek lazım. Birbirimize sevgi ve merhametle davranmamız lazım.


EŞLERİ İLE İLİŞKİLERİ İLE ÜMMETE ÖRNEK OLMUŞTU

Peygamberimiz eşleri ile ilişkileri ile de ümmete örnek olmuş. Eşlerine hep sevgi ve merhamet ile yaklaşmış.

Sevmek ve sevdiğini hissettirmek çok önemlidir. Hele kadınlar için sevgi hava, su, yiyecek kadar önemlidir. Daha bebekken kız çocukları anne ve babanın yüz ifadelerini takip ediyorlar. Ebeveynin davranışlarında ve yüz ifadesinde sevgiyi görmeyen kız çocukları, ona sevgisini gösteren bir yabancıya daha çok bağlanıp sevgisine karşılık veriyor.

Peygamberimiz sadece hanımlarına değil, kız çocuklarına ve sahabe hanımlarına da çok merhametli ve sevgi dolu davranmış. Ensar Hanımları “O bize bizden daha merhametliydi.” demişlerdir.

Gittiği seferlerden döndüğünde ilk önce kızı Fâtıma’nın evine uğrardı. Hz Fâtıma onu ziyarete geldiği zaman ayağa kalkar ve onu alnından öperdi. Ashabına çocuklarına hediye dağıtmaya kız çocuklarından başlamalarını tavsiye ederdi.

Hatta sahabeden bir erkek şöyle demiştir: “Peygamberimiz zamanında eşlerimize çok iyi davranmaya başladık. Korktuk ki kadınlar hakkında âyet iner de biz erkekler mahvoluruz diye…“

Hz. Ömer hanımlarından şikayet eden kocalara “sevmek ve sevdirmek için yollar arayın.” diye tavsiyelerde bulunurken “Yuvalar ancak sevgi esası üzerine kurulmuştur.” demiş.

İçinde sevgi olan her şey güzelleşiyor. Sevgi sözcükleri dinletilen su molekülleri donarken daha güzel kristal şekiller oluşturuyor. Öfke ve küfür dinletilen su molekülleri donarken kristalleri bozuluyor. İnsan vücudunun çoğunun da su olduğunu unutmamak lâzım.


HER ŞEY SEVİLMEK İSTİYOR

Her şey sevilmek istiyor. İnsanlar, bitkiler, hayvanlar. Sevilen ve ilgi gören inekler daha çok süt veriyor. Sevilen, onunla konuşulan bitkiler coşup taşıyor. Kalbi olmayan bitkiler bile sevgiye bu kadar ihtiyaç duyarken, sevgi mekanı kalplerimizin en çok ihtiyacı olan şey sevgidir. Yüreklerin en çok susadığı şey sevgidir.

Erkekler için de sevgi önemlidir; fakat kadınların en çok istediği şey sevgidir. Hep sevildiklerinden emin olmak isterler. Eşlerinin davranışlarını hep sevildiklerine ya da sevilmediklerine yorarlar. Sevilmediğini hisseden kadın hırçın olur.

Bir araştırmada eşini sevmeyen kişilerin daha sık nezle olduğu ortaya çıkmış. Bağışıklık sistemi sevgi ile kuvvetleniyormuş.

Erkek sevgisini esirgememeli, eşini sevgisini kısarak cezalandırmamalı. Hatalarımıza rağmen birbirimizi sevmeliyiz.

Muhabbet çok kazançlı bir şey. Dünya ve ahiretimiz için. Günahlardan mı kurtulmak istiyorsunuz, muhabbet edin. Allah’ın resûlü şöyle buyurmuş:

“Bir erkek karısına baktığı, karısı da kendine baktığı vakit Allah her ikisine rahmet nazarı ile bakar ve erkek karısının elini tuttuğu zaman her ikisinin günahları parmakları arasından dökülüp gider.“

Sevgi dolu bir bakış ve tatlı bir dokunuş. Bir kadın için ne kadar önemlidir. İki tarafın da günahları dökülüyor ve Allah’ın rahmetine mazhar oluyorlar.

Geçim sıkıntısından kurtulmanın yolu da muhabbetten geçiyor. Peygamberimiz “Allah bir evin rızkının bereketini, karı koca muhabbeti arasına gizlemiştir.” buyuruyor.

Ne kadar muhabbet o kadar bereket. Hep bereketsizlikten şikayetçiyiz. Allah bereketi muhabbetin içine saklamış. Dışarıda daha fazla kazanmak için vakit geçirmek yerine evine gelip eşiyle muhabbet eden erkekler daha kazançlı bu durumda.


Erkekler sevgi cimrisi olmamalılar. Sevgili Peygamberimizin, hanımlarının faziletlerini söylemesi, onları sevdiğini ifade etmesi, bineğine alması, aynı kabın suyu ile müştereken yıkanılması, hanımının hayvana binmesinde ona yardımcı olması ve onu dizine bastırarak bindirmesi, kendisine gelen yemek davetini “hanım da olursa” kaydıyla kabul etmesi, bir sıkıntıyla kederlenip ağlayan hanımının gözyaşlarını elleri ile silerek onu teselli etmesi gibi pek çok davranışı, sevgisini göstermeye, hanımlarını memnun etmeye yöneliktir.


GECE İBADETE KALKARKEN EŞİNDEN İZİN İSTERDİ

Peygamberimizin yaptıklarını yapmak sünnet değil midir? Peki siz karınıza en son ne zaman sevdiğinizi söylediniz? Onun güzel özelliklerini saydınız, iltifat ettiniz? Bineğe binerken hanımları dizlerine bastıran peygamberi örnek alarak, en azından arabaya binerken kapıyı açıp eşiniz arabaya binince kapıyı kapatarak yerinize geçtiniz?

Gecelerde kadınların hakkı vardır diye ibadete kalkarken bile eşinden izin isteyen peygambere bakıp kaç akşam geç kaldığınızda haber verdiniz? Haklı olduğunuz halde kaç kez öfkenizi yuttunuz? Kızdığınız zaman sevginizi keserek cezalandırmak yerine affederek onu utandırdınız? Karınız sevgi ve merhametinizi ne kadar hissetti.

Saygı erkeğin, sevgi kadının en büyük hakkıdır. Eşinizin hataları olabilir. Bir tarafın hata yapması diğer tarafın kendi üzerine düşeni yapmamasının mazereti olamaz. Dünyada hak peşine düşmeyelim ama öyle bir gün var ki her hak sahibi hakkını isteyecektir


ALINTIDIR
 
Hz. Peygamber ve Sünnet

Prof. Dr. Mehmet ERKAL tarafından yazıldı..

Yüce Rabbimiz, “İyi biliniz ki yaratmak da yönetmek de Allah’a âittir (Elâ lehu’l-halku ve’l-emr)” (A’raf, 7/54) buyurmaktadır. Rabbimizin fiillerinden tekvîni veya tedbîri olanlar, içindekilerle birlikte kâinattaki varlıkları ilgilendirmektedir. Her şey kendisi için takdir edilmiş olan yörüngede akıp gitmektedir.


Rabbimizin teklifî fiilleri, onun kendisine ait olduğunu bildirdiği emr/yönetim ile ilgilidir Peygamberler, işte bu teklifi nitelikteki ef’âl-i ilahiyye’yi tebliğ eden ve görev süre ve yörelerinde onların nasıl uygulanacağını gösteren, güncel ifadesiyle yorumlayan elçilerdir. Bir başka anlatımla, onlar beşeri hayata yönelik ilâhi müdâhalenin temsilcileridir. Nitekim bu âyetin siyak ve sibakı da bu durumu açıkça onaylamaktadır.

Tüm peygamberlerden farklı olarak Peygamber Efendimiz, söz konusu ilâhî müdâhaleyi son kez ve evrensel çapta şekillendirmiş, bu müdahalenin formunu sünnetiyle oluşturmuştur. O halde Sünnet, Peygamberimiz tarafından temsil edilen ilâhî müdahalenin kurumsal adı ve temsilcisi demektir. Hadisler de tabiî olarak, bu temsilin bilgi ve belgelerini oluşturmaktadır.

Bu tespit çerçevesinde Hz. Peygamber’e ve sünnetine baktığımız zaman, onun ve yaşayışının bizim için ne ölçüde önem arz ettiği anlaşılacaktır. Buna ilave olarak bir şey daha anlaşılacaktır. O da bu temsil bütünlüğüne ait her şey önemlidir. Günlük beşeri formlar da metafizik dünyaya yönelik mesajlar da söz konusu ilahî müdâhaleyi, kendi sahalarında temsil ettikleri için fevkalâde önemlidir. Hz. Âişe validemizin, “onun ahlakı yani yaşayışı Kur’an’dan ibarettir” (Müslim, Müsâfirîn/139) tespit ve beyanı, tam da işte bu noktada anlamını bulmuş olmaktadır.

Sünnet’i kendi içinde farklı ve bilimsel nitelendirmelere tabi kılmak ayrı bir iş, onu “ilâhi müdahalenin temsilcisi olarak”, temel fonksiyonu ve yapısal bütünlüğü içinde algılamak çok daha farklı ve anlamlı bir iştir. Bu ikinci durum, “ben müslümanlardanım” diyen İslam ve iman kimlik ve kişiliğinin orijinalitesini ve duruşunu ifade eder.

Hz. Peygamber, Kur’an’da olmayan hükümler de koymuştur. Sahih sünnetin İslam hukukunun ikinci önemli kaynağı olduğunda ve bunun gereğine göre amel etmenin vücubu üzerinde bütün müctehidler ve âlimlerin görüş birliği içinde oldukları kuşkusuzdur. Onlar bu sonuca varırken, Hz. Peygambere itaati emreden, ona itaati Allah’a itaat sayan pek çok ayetlere dayanırlar. Bunlardan nurbirkaç örnek verelim:

“Allah’a itaat edin, Resule de itaat edin ve –kötülüklerden-sakının”(Maide, 5/92)

“Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur”(Nisa, 4/80)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmran, 3/31.

“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının…”(Haşr, 59/7)


Biz, İslâm imanının gereği ve sonucu olarak dünya hayatında, ilâhi müdahalenin muhatapları olduğumuzu, yani Allah’a kulluk imtihanında bulunduğumuzu biliyoruz. Bu da farkındayız. Bireysel anlamda ergenlik-ölüm arası yaşanan bu sürekli kulluk imtihanında başarının, Allah’a nasıl kulluk edeceğimizin bize öğretilmesine bağlı olduğunu da biliyoruz. Bu da bizim gerçek ve imtihanın, sadece bir bilgi imtihanı değil, amel ve uygulama imtihanı, hayat imtihanı olduğunun pratik bir kılavuz ve rehberlere muhtaç olduğumuz anlamına gelmektedir.

Bu en köklü ihtiyacımızın, Hz. Peygamber ile karşılanmış olması, gerçekten bizim için büyük bir lütuftur. Nitekim yüce Rabbimiz bir âyette, Hz. Peygamber’in bize dönük yönlerini sayarak bu durumu açıkça bildirmiştir:

لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمْ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ

"Gerçek şu ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, yanlış inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermek suretiyle Allah, mü'minlere büyük bir lütufta bulunmuştur..." (Âl-i İmrân, 3/164)


Kendisi de biz ümmeti karşısındaki konumunu “inne meselî = benim konumum” diye başlayan beyanlarında, değişik açılardan ortaya koymuştur. Neticede de “aleyküm bi sünnetî = Size benim yaşayışımı takip etmek düşer” buyurmuş, bizimle arasındaki ilişkinin ittiba ve uyum ilişkisi olduğunu duyurmuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de “O elçiye uyarsanız, doğru yolu bulursunuz” (A’raf, 7/158) buyrulmuştur.

Öte yandan Allah Teâlâ, Hz. Peygamber ile aramızdaki ilişkinin temelini “النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ “ Peygamber, mü’minlere öz nefislerinden daha ileri/önceliklidir” (Ahzab 33/ 6) diye belirlemiştir. Bu sebeple biz artık, “Makbul kulluk, Sünnet’e uygun olan kulluktur” gerçeğiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Peygamber’i bize “en güzel hayat örneği” olarak takdim etmiştir.

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

“Andolsun ki sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın resûlünde güzel bir örnek (hayat modeli) vardır” (Ahzâb, 33/21)

Hz. Peygambere uymak, hiç şüphesiz, onun yaşayış biçimine, sünnetine hayatımızı uydurmakla mümkündür. Bir başka deyişle, onun hayatını taklit etmek, iman gereğidir. Bu, asla terim anlamında bir taklit değil, tam aksine İslâm kimlik ve kişiliğinin elde edilmesi için gerekli olan ittiba anlamında taklit demektir. Dini yaşamış olmak için onun nezih hayatının -imkânlar ölçüsünde- taklit edilmesi gerekmektedir.

Şuursuzca yapmamak şartıyla sünnete uymak, mümini sürekli bir uyanıklık ve dolayısıyla kendine güven duygusu içinde yaşamaya alıştırır. Çünkü Hz. Peygamber’in sünnetine uymak, her işi onun yaptığı gibi yapma esasına dayanır. Bu da müminlerde, Hz. Peygamber’in iş ve davranışlarını, işlerinde ve davranışlarında örnek alma düşünce ve dikkatini geliştirir. Böylece Hz. Peygamber’in ruhaniyeti günlük hayat programına düzenleyici bir unsur olarak yerleşir. Hayata manevi bir huzur ve rahatlık gelir. Çünkü en kısa tanımıyla sünnete uymak, Müslümanca yaşamaktır.

İlk Müslümanlar cahiliye karanlıklarından, İslam’ın nuruna O’na uyarak kavuşmuşlardır. Onlar, helal ile haramı ayırıp helal dairesi içinde mesut bir hayat yaşamışlar, günahlarını tevbenin ateşinde yakıp hayatlarını nurlandırmışlardır. Sahabe için kural KUR’AN’a , onu yaşayan ve duyuran Hz. Peygambere uymak, onu taklit etmek olmuştur.

Öyle ise Müslümanca yaşamak isteyen insanlar, kendilerini Kevser-i Kur’an’da eritmeli, sünnete uygun bir hayat geçirmeye çalışmalıdır.

Aydınlanma, modernizm, post modernizm, geç kapitalizm, küreselleşme hepsi “ben” merkezli insan istiyor. Bunlara göre bütün değerler değiştirilebilir, mesela bir yapıda kullanılacak tuğla gibi. Tuğla, yerleştirilmek istenen yere uymazsa, sağı solu kesilir. İslam’ın değişmezleri ile oynamak da böyledir. Kaynaklara müdahale, değerlerle oynama nerede biter, nereye kadar gider bilinmez.

Çare toplumumuza sağlıklı doğru dini bilgileri sabırla vermek, İslam’ın farklılığını anlatmak, İslam’ı sünnete uyarak, yaşayıp göstermek, zengin kültürümüzün farkına vardırmaktır.

Bunu ne kadar yapabiliyoruz? İslam’ı bize öğretene hayatımızda ne kadar yer verebiliyoruz İşte günümüzde kendimize sormamız gereken soru bu…

------------------------------------------------------------

Not: Değerli öğrencilerime Doç. Dr. Murteza Bedir’in “SÜNNET; Hz. Peygamber’in Evrensel Mesajı; Fıkıh, Mezhep ve Sünnet” adlı eserlerini tavsiye ederim

Prof. Dr. Mehmet ERKAL
 
BİLDİĞİ İLE AMEL ETMEK

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

“Öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, sizden biriniz bildiğinin onda dokuzu ile amel edip birini terk ederse helâk olur.

Öyle bir zaman gelecek ki, o zaman bildiğinin yalnız onda biriyle amel eden kurtulacaktır. Çünkü o zaman, amel edenler çok azalacaktır.”
 
Peygamberimizin Hz. Zeynep ile Evlenmesi

PEYGAMBERİMİZİN Hz. ZEYNEP BİNT-İ CAHŞ'LA EVLENMESİ


Hicretin 5. senesi, Zilkâde ayı.
Hz. Zeynep binti Cahş, Resûl-i Ekrem Efendimizin halası Ümeyme binti Abdülmuttalib'in kızı idi. Daha önce Peygamber Efendimizin evladlık edindiği Hz. Zeyd bin Hârise ile evlenmişti. Bu evliliğin dünürlüğünü de bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz yapmıştı.62
Hz. Zeynep ve ailesi böyle bir evliliği istemedikleri halde sırf Peygamber Efendimizin ısrarı üzerine rıza göstermişlerdi.
Hz. Zeyd, izzetli zevcesi Hz. Zeynep'i kendisine mânen küfüv (denk) bulmuyordu. Bu durum mânevî imtizaçsızlığa sebep oluyordu. Nitekim evliliklerinin birinci yılı henüz bitmişken, Hz. Zeyd, Peygamber Efendimize gelerek, "Yâ Resûlallah! Ben, âilemden ayrılmak istiyorum" dedi.
Peygamberimizin cevaben, "Zevceni tut boşama! Allah'tan kork" buyurdu.63
Fakat Hz. Zeyd, ferasetiyle Hz. Zeynep'in yüksek bir ahlâkta yaratılmış olduğunu ve bir peygamber hanımı olacak fıtratta bulunduğunu hissetmişti. Kendisini de ona zevc olacak fıtratta mânen küfüv bulmadığı için boşadı.
Peygamber Efendimiz, mânevî geçimsizlik sebebiyle Hz. Zeyd ve Hz. Zeynep arasındaki evliliğin son bulmasından son derece üzüldü. Çünkü, bu evliliği kendisi arzu etmişti. Durumun düzeltilmesi, mahzun Zeynep (r.a.) ile hâdiseden dolayı üzülen akrabalarının gönlünün alınması gerekiyordu.
Hz. Zeynep'in iddeti (boşandıktan sonra beklemesi gereken müddet) dolmuştu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz birgün Hz. Âişe Validemizle oturmuş sohbet ediyordu. Bu esnada kendisine vahiy geldi. İnen âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu:
"Zeyd o hanımla alâkasını kesince Biz onu sana nikâhladıktâ ki evlâtlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmenin mü'minler için günah olmayacağı anlaşılsın. Allah'ın emri işte böylece yerine getirilmiştir.
"Allah'ın kendisi için takdir ettiği şeyi yerine getirmesinde Peygamber için bir vebâl yoktur. Daha önce geçen peygamberler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın emri, tâyin edilmiş ve değişmez bir hükümdür."64
Vahiy hali sona erince, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) gülümsedi, "Allah'ın, onu bana gökte nikâhladığını, Zeynep'e, kim gidip müjdeler?" buyurdu.
Âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Cenâb-ı Hak, Hz. Zeynep'i zevceliğe alması için Peygamberimize emir vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu emre uyarak Hz. Zeynep'i zevceliğe almıştır. Âyet-i kerimedeki "Biz onu sana zevce yaptık" beyanı bu nikâhın bir akdi semavi olduğuna açıkça delâlet ediyor. Demek ki, bu nikâh, harikulâde, örf ve zahiri muâmelelerin üstünde sırf Allah'ın emriyledir ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allah'ın emrine boyun eğmiştir. Nefsî arzularla hiçbir ilgisi yoktur.

Bu evliliğin mühim bir hikmeti


Cenâb-ı Hakkın emriyle, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) Hz. Zeynep arasında kurulan bu evliliğin ehemmiyetli bir şer'i hükmü olduğu gibi, Bütün mü'minleri ilgilendiren bir hikmet ve fayda tarafı da vardı. Bu da konu ile ilgili gelen vahyin: "Tâ ki, evlâtlıklarını, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü'minler üzerine günah olmasın" meâlindeki kısmında beyan buyurulmuştur.
Çünkü, Cahiliyye Devrinde, bir kimse birisini evlât edindiği zaman, halk, evlâtlığı, onun adıyla anar ve evlâtlık, öz evlât gibi o kimsenin mirasından faydalanırdı. Haliyle bu inanca göre, evlâtlığın boşadığı kadını, onu evlât edinen kimse alamazdı, bu haramdı.
İşte, Peygamber Efendimizin, Allah Teâlânın emrine uyarak, Hz. Zeynep'i zevceliğe almasıyla Cahiliyye Devrinin bu inanç ve âdetinin bâtıl olduğunu ortaya kondu. Böyle bir durumda mü'minler için de vebâl ve günahın söz konusu olamayacağı belirtildi.

Münafıkların Dedikoduları

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Hz. Zeynep'le evlenince, her meselede fırsat kollayıp, Müslümanlar arasında fitne ve fesatı çıkarmaya can atan münafıklar, bu meselede de ileri geri konuşmaya başladılar. Cahiliyye Devri inancına göre, evlâtlığın boşadığı karısını almayı haram sayıp, bunu Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) aleyhinde dedikodu vesilesi yapıp, "Muhammed, evlâdın karısıyla evlenmeyi haram kıldı. Kendisi ise oğlu Zeyd'in boşadığı karısıyla evlendi" diyerek yaygaraya başladılar.65 Gelen vahiy bu hususa da açık bir şekilde şöyle cevap veriyordu.66
"Muhammed hiçbirinizin babası değildir; o Allah'ın Resûlüdür ve peygamberlerin sonuncudur. Allah ise herşeyi hakkıyla bilir."67
Peygamberlerin, ümmetlerine bir baba gibi nazar ve hitapları risâlet vazifesi itibariyledir, beşeri şahsiyetleri itibariyle değildir. Bu bakımdan, elbette onlardan zevce almanın uygun olmayacağından bahsedilemez. Kur'ânı Kerim, zihinlerde bu hususta uyanacak herhangi bir istifhamı bertaraf etmek maksadıyla, meâlini aldığımız son âyet-i kerime ile mânen şöyle demektedir:
"Peygamber rahmeti İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder ve risâlet namına siz Onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyeti insaniye itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin! Ve sizlere 'oğlum' dese, ahkâmı şeriat itibariyle siz onun evlâdı olamazsınız!"68
Böyle bir çok cihetlerden hikmetleri bulunan ve hayırlara vesile olan bu pâk ve nezih evliliğe toz kondurmak ve bununla da Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüce şahsiyetine gölge düşürmek niyetiyle çırpınıp duranların, hüsni niyetten ne kadar uzak ve maksadı hareket ettikleri, elbette ki, bu izahlarımız neticesinde, basiret ve feraset sahibi mü'minlerin gözünden kaçmaz.

Düğün Ziyafeti Ve Bir Mu'cîze

Evliliklerinde Ashabına düğün ziyafeti tertiplemek, Resûl-i Ekrem Efendimizin bir âdeti idi. Bu âdet, Müslümanlar arasında da günümüze kadar sünnet olarak devam edip gelmiştir.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Zeynep'le evlendiği gün, Enes bin Mâlik'in annesi Ümmü Süleym, kendilerine yağda kavrulmuş biraz Medine hurması gönderdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde ancak Peygamber Efendimiz ve Hz. Zeynep'e kâfi gelebilecek kadardı.
Hâdiseyi, bu bir avuç hurmayı getiren "Hâdimi Nebevî" ünvaniyle şöhret bulan Hz. Enes bin Mâlik şöyle anlatır:
"Nebî (a.s.m.) götürdüğümü kabul etti ve 'Bana, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi (r.a.) çağır' diye emretti. Bu arada daha birçok kimsenin ismini zikretti. Resûlullahın azıcık bir yiyecek için birçok kimseyi çağırmayı bana emretmesine şaştım. Ama emrine aykırı hareket edemezdim. Onların hepsini çağırdım.
"Bu sefer, 'Bak, Mescid'de kim varsa, onları da çağır' dedi. Öyle yaptım. Mescid'e gidip, orada namaz kılan kimi buldumsa onlara, 'Resûlullahın düğün ziyafetine buyurunuz' dedim.
"Geldiler. Nihayet sofra doldu. Bana, 'Mescid'de kimse kalmadı mı?' diye sordu. 'Hayır' dedim.
"Bu sefer, 'Bak, yolda kim varsa, onları da çağır' dedi.
"Çağırdım. Odalar da doldu. 'Gelmeyen kimse kaldı mı?' diye sordular.
"Hayır, yâ Resûlallah!" dedim.
"'Haydi çanağı getir' buyurdu.
"Getirip önüne koydum. Elini çanağın üzerine koyup bereket duâsında bulundu. Bundan sonra, 'Onar onar halkalansınlar ve herkes kendi önünden yesin' buyurdu.
"Dâvetliler emredilen şekil üzere oturarak doyuncaya kadar yediler. Böylece bütün dâvetliler bölük bölük gelip yiyip gittiler."Ben çanaktaki hurmaya bakıyordum. Sofada ve odalarda bulunanların hepsi ondan doyuncaya kadar yedikleri halde çanaktaki hurma getirdiğim gibi duruyordu.
"Resûlullah bana, 'Ey Enes! Kaldır' diye emretti.
"Ben de çanağı kaldırdım. Sonra da annemin yanına vardım. Hâdiseyi. olduğu gibi anlattım. Annem de bana, 'Hiç hayret etmene gerek yok! Eğer, Allah ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyarlardı' dedi."69
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dini, dâveti ve risaleti umumî olduğu için, hemen hemen Kâinatın her nevinden mucîzelere mazhar olmuştur. Duâsıyla yemeklerin bereketlenmesi hususunda da birçok mucîzeler göstermiştir. Mevzu ile ilgisi bakımından bu mucîzeyi burada naklettik. Ve, duâ ediyoruz:
"Yâ Rab! Resûl-i Ekremin (a.s.m.) bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan eyle!"

Hicâb Âyetinin Nâzil Olması


Hz. Zeynep'in düğün yemeğine dâvet edilenler, dağılmış, sadece üç kişi kalmıştı. Bunlar oturup konuşmaya dalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu durumdan hoşlanmadı. Kalkıp Hz. Âişe'nin odasına kadar gitti. Sonra birbiri ardınca Ezvâc-ı Tâhiratın da odalarına uğradı. Biraz sonra konuşanlar gitmişlerdir zannıyla döndü. Fakat, onlar hâlâ konuşmalarına devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara birşey diyemedi. Tekrar, Hz. Aişe Vâlidemizin odasına doğru gider gibi davrandı. Bu sırada onlar da kalkıp gittiler. Peygamber Efendimize haber verilince hemen geri döndü. Hücre-i Saâdete girdi.
Daha önceleri de Hz. Ömer, "Yâ Resûlallah! Hanımlarınızı perde arkasına alsanız. Zira, huzurunuza her çeşit insan gelir, gider" derdi. Fakat, Cenâb-ı Hak tarafından herhangi bir emir gelmediğinden Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ömer'in bu sözüne karşı sükût ederdi. Hattâ bir gün Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Sevde'yi dışarda görmüş ve "Ey Sevde! Biz seni tanıdık" demişti.70 Bu sözü, Hicab hakkında İlâhî emrin gelmesini şiddetle arzu etdiği için sarfetmişti.
Hz. Zeyneb'in düğün yemeğinde de yukarıda bahsettiğimiz hâdise meydana gelince, hicâb âyeti nâzil oldu:
"Ey îmân edenler! Yemek için dâvet olunmadan Peygamberin evine girip de orada yemek vaktini beklemeyin. Dâvet edildiğinizde ise girin; fakat yemeğinizi yedikten sonra sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet verir; o da size bunu açıklamaktan sıkılır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez. Peygamberin hanımlarından birşey istediğinizde de perde arkasından isteyin. Hem sizin kalbiniz, hem de onların kalbi için bu daha temiz bir harekettir. Ne Allah'ın Resûlüne eziyet vermeniz, ne de ölümünden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız size ebediyen câiz değildir. Muhakkak ki bu Allah katında pek büyük bir günahtır."71
Nâzil olan bu âyet-i kerimeyi Peygamber Efendimiz dışarı çıkıp halka okudu. Bunun üzerine Ezvâc-ı Tâhirat da perde arkasına çekildiler.72
Bundan sonra, neseb ve süt emme yönünden akraba olanlarla, hizmetçi ve hürriyetlerine kavuşmak için anlaşma yapmış bulunanlar dışındakilerle Ezvâc-ı Tâhirat gerektiği zaman ancak perde arkasında konuşur görüşürlerdi.73
Bir gün Peygamber Efendimizin yanında Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Meymune bulunuyordu. Bu esnada âmâ olan Abdullah ibni Ümmi Mektum (r.a.) içeri girdi. Peygamberimiz hanımlarına, "Perde arkasına çekiliniz" diye emretti.
Onlar, "Yâ Resûlallah, o âmâ değil midir? Gözleri görmez ve bizi tanımaz" dediler.
Peygamber Efendimiz, "Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?" buyurdu.74

Müslüman Kadınlara Tesettürün Emredilmesi


Bir kısım edepsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı. Zaman zaman sâir kadınları da, köle zannıyla rahatsız ederlerdi.
Bunların, mü'minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, "Biz onları köle sanmıştık" diyerek mazeret uydururlardı.
Bu hâdiseler üzerine Müslüman kadınların örtünmelerini emreden şu âyet-i kerime nâzil oldu:
"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur."75

62. Tabakât, 8:101.
63. A.g.e., 8:101; Tirmizî, Sünen, 5:354; ibn-i Kesir, Tefsir, 3:491.
64. Ahzab Sûresi, 37-38.
65. Cahiliyye Devrinin bu evlâd edinme âdeti Kur'ân-ı Kerîmin şu mealdeki âyet-i kelimeleriyle ortadan kaldırılmıştır. '... Allah evlâtlıklarınızı, oğullarınız hükmünde kılmamıştır. Bunlar sizin ağzmızdaki mânâsız bir sözden ibarettir. Allah ise hakkı bildiriyor ve kullarını doğru yola iletiyor.
'Onları kendi babalarına nisbet edin; Allah katında doğru olan budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zâten onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Bu hususta unutarak veya bilmeyerek yaptığınız hatadan dolayı sizin için bir günah yoktur; siz ancak kasten yaptıklarınızdan mes'ulsünüz. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.' (Ahzab Sûresi, 4-5.)
66. Tirmizî, Sünen, 5:352.
67. Ahzab Sûresi, 40.
68. Mektûbat, s. 28-29.
69. Müslim, 2:1051.
70. A.g.e., 4:151.
71. Ahzab Sûresi, 53.
72. Müslim, 4:151.
73. Tabakât, 8:177.
74. A.g.e., 8:178.
75. Ahzab Sûresi, 59.



 
Peygamberimizin Hz. Cüveyriye ile Evlenmesi

PEYGAMBERİMİZİN Hz. CÜVEYRİYE İLE EVLENMESİ


Hz. Cüveyriye, Benî Müstalık Kabilesi reisi Hâris bin Ebî Dırar'ın kızı idi. Müreysi Gazâsında alınan esirlerden biri de kendisiydi. Kocası Müsafi bin Safvan Peygamberimizin amansız düşmanlarından biri idi. Harpte öldürülünce Hz. Cüveyriye dul kalmıştı.
Esirler, mücahidler arasında bölüştürüldüğü zaman, Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays ile amcası oğlunun hissesine düşmüştü.102
Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays'la anlaşmış, kesişme yapmıştı.* Tayin edilen fidyeyi ödediği takdirde hürriyetine kavuşacaktı. Fakat, fidye ödeyecek imkânı yoktu. Bu sebeple Peygamber Efendimize müracaat etti ve kurtuluş fidyesinin ödenmesi hususunda yardım talebinde bulundu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, "Sana, bundan daha hayırlı olan yok mudur?" diye sordu.
Beklenmedik bir soruya muhatap olan Hz. Cüveyriye birden şaşırdı. Hürriyetine kavuşmaktan, tekrar anne babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi?
Bir anlık bir tereddütten sonra, "Yâ Resûlallah!" dedi. "Hakkımda yapacağınız bundan daha hayırlı şey nedir?"
Peygamber Efendimiz, "Senin kurtuluş fidyeni ödeyerek seni zevceliğe kabul etmemdir" buyurdu.
Hz. Cüveyriye Bütün bütün şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi, böylesine büyük bir şerefe de nâil olacaktı. Bir an kendi âlemine daldı. Peygamber Efendimizin yurtlarına varmadan bir kaç gün önceki rüyasını hatırladı: Ay Medine'den sanki yürüyüp gömleğine girmişti.103
Bir anlık bir şaşkınlıktan sonra, yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. Peygamberimizin teklifine cevabı şu oldu:
"Yâ Resûlallah! Eğer, beni bu şerefe nâil ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saâdet olamaz!" 104

Hâris bin Ebî Dırar'ın Müslüman Olması


Hz. Cüveyriye'nin babası Hâris bin Ebî Dırar da o sırada, kızını kurtarmak için yanına develer alarak Medine'ye doğru yola çıkmış idi. Akik Vadisine varınca develerine baktı. Kıyamadığı ikisini vadide iki dağ arasında kuytu bir yerde sakladı. Sonra Peygamber Efendimizin huzuruna geldi, "Yâ Muhammed! Kızımı esir almışsınız. Şunlar onun kurtuluş fidyesidir" dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Akik'ten, filan dağlar arasında, filan kuytuya saklamış olduğun iki deveyi neden getirmedin" diye sordu.
Hâris birden şaşırdı. Hiç kimse develeri oraya saklamış olduğunu bilmiyordu. Artık beklemek mânâsızdı. Derhal "Ben, şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhakkak sen de Allah'ın Resûlüsün. Vallahi, yaptığımı Allah'tan başka kimse bilmiyordu" diyerek Müslüman oldu. Onunla birlikte, iki oğlu ve kavminden yanında bulunanlar da orada Müslüman oldular.105
Peygamberimiz, Sabit bin Kays'a (r.a.) haber gönderip, durumu kendisine arzetti. Hz. Cüveyriye'yi kendisinden istedi. Sabit bin Kays tereddüt göstermeden, "Babam anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah, sana onu bağışladım" dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurtuluş fidyesini ödeyerek Hz. Cüveyriye'yi babasına teslim etti.

Hz. Cüveyriye'nin Peygamberimizle Evlenmesi

Müslüman olan Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe kabul etmek üzere Peygamber Efendimiz onu babası Hâris bin Ebî Dırar'dan istedi. Baba Hâris buna muvafakat gösterdi.
Peygamber Efendimiz, dört yüz dirhem mehir vererek Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldı.106
Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldığını gören Ashab-ı Kiram, "Resûlullahın zevcesinin akraba ve taallûkan artık esir kalmamalıdır" diyerek ellerindeki Bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu esirler arasında sadece yüz tane kadın vardı.
Bunun için Hz. Âişe der ki: "Ben, kavmi için Cüveyriye'den daha hayırlı, daha mübârek bir kadın bilmiyorum."107
Gerçekten de Hz. Cüveyriye bahtiyar bir kadındı. Bir günde esir iken hem Resûl-i Ekrem Efendimize zevce olma şerefi ve saadetine erdi, hem de kavminin esaretten kurtulmasına sebep oldu.
Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye'yi eş olarak aldığını duyan Müstalıkoğullarından birçok kimse de, bu mürüvvet ve alicenaplığa hayran kalıp, Medine'ye gelerek Müslüman oldular.
Peygamber Efendimizin Bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahatlar vardır. Bu evliliğinde içtimâî bir hikmet ve maslahatı göz önünde bulundurmuştur. O da, kalbleri kendisine ve İslâma ısındırmak, kabileleri akrabalık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslâma yardımcı kılmaktı. Malûmdur ki, insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onun ile o kabile veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir. Bu da, tabiî olarak onları o insanın yardımına koşturur.
İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Cüveyriye ile evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda görüldüğü gibi muvaffak da olmuştur.

Hz. Cüveyriye'nin Asıl Adı

Hz. Cüveyriye'nin asıl adı Berre idi. Bu ismi beğenmeyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, evlendikten sonra, "kadıncık" veya "kızcağız" mânâsına gelen Cüveyriye ismini taktı.108
Hz. Cüveyriye, son derece takvâ sahibi idi. Yoksullara, fakirlere karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Yemez, başkasına yedirir; içmez, başkasına içirirdi. Bir gün Resûl-i Ekrem odasına giderek, "Yiyecek bir şey var mı?" diye sormuştu.
Hz. Cüveyriye, "Hayır, yâ Resûlallah! Yanımda yiyecek birşey yok. Sadece bir davar kemiği vardı ki, onu da kadın azadlımıza sadaka olarak verdim"109 cevabını vermişti.Hz. Cüveyriye, hicretin 57. yılında vefat etti. Baki mezarlığına defnedildi.

102. Sîre, 3:307; Tabakât, 8:116.
* Kesişme yapmak; bir esirin tayin edilen muayyen miktarı kazanıp efendisine vererek, esirlikten kurtulmaya kendini müsait hale getirmesi demektir.
103. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:303.
104. Sîre, 3:307; Tabakât, 8:117.
105. Sîre, 3:308.
106. A.g.e., 3:308.
107. Sîre, 3:308; Tabakât, 8:177.
108. Tabakât, 8:118.
109. Müsned, 6:430.

 

Peygamber Efendimizin Muhterem Hanımları

Yazar: Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010

1-Hz. Hatice validemizin vefatından sonra

2- Hz. Sevde Validemiz


Allah Resûlü, Hz. Hatice validemizin vefatından sonra, Hz Sevde validemizle evlenmiştir. Hz Sevde validemizin ilk kocası Serkan Bin Amr idi. Kocası ile beraber İslâmiyet’i kabul ettiğinden dolayı bir çok eziyet görmüş ve Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştı. Hicret dönüşü kocası vefat edince kimsesiz ve çaresiz kaldı. Hz. Sevde’nin akrabalarının yanına sığması mümkün değildi. Çünkü onlar Müslümanlığın azılı düşmanı idiler. Bu durumu çok iyi bilen şefkat ve merhamet timsali Hz. Peygamber dul ve kimsesiz kalan Hz. Sevde’yi nikahı altına almakla onu himaye etmiş oldu. Hz. Hatice nin vefatından dolayı iki erkek ve dört kız olmak üzere altı çocuğu yetim kalmıştı. Hepsi de küçük yaşta idiler. O sırada elli beş yaşında olan Sevde validemiz Hz Peygamberin çocuklarına annelik yapma şerefine nail olmuş ve bu evlilikten sonra onun kavmi islâmiyet’e girmeğe başlamışlardır.

3- Hz. Aişe Validemiz

Peygamber Efendimiz (s.a.v) daha sonra Hz. Ebubekir’in (r.a.) kızı olan Hz. Aişe validemizle nişanlanmış, hicretten sonra da evlenmiştir. Hz. Aişe validemiz çok zeki, dirayetli ve Hz. Peygambere uygun bir hanımdı. Nitekim Hz. Ebubekir, kızı Hz. Aişe’de çok üstün bir kabiliyet gördüğünden onun Allah Resûlü ile evlenmesini ve böylece İslâm’a ve Kur’an’a hizmet etmesini arzu etmiş ve Peygamber Efendimize Hz. Aişe validemizle evlenme teklifini kendisi yapmıştır. Peygamber-i Alişana layık bir refika olan Hz. Aişe validemiz, müstesna bir fakih, mükemmel bir müfessir, en büyük bir hadisçi ve fevkalade bir fesahat ve belagat sahibi idi. Resûl-i Ekrem’den bir çok ahkam-ı diniyyeyi talim ederek sahabe-i güzin ve tâbiine tebliğ etmiştir. Bu evlilik Hz. Peygamber ile Hz. Ebubekir Efendimizin aralarındaki muhabbet ve dostluğu daha da artırmış, eşsiz sehaveti, hadiseleri kavramadaki seri intikali, vahye muhatap olmadaki zekaveti ile meşhur olan Hz. Sıddık’ı fevkalade mesrur etmiştir.

Aişe validemiz altmış altı yaşında iken ebediyete göçmüştür.

4 - Hz. Hafsa Validemiz

Hz. Peygamber’in dördüncü hanımı olan Hz. Hafsa validemiz, Hz. Ömer’in kızı idi. Kocası Huneyn’de şehit olunca dul kalmıştı. Hz. Ömer sahabelerden bazılarına onu nikahlamalarını teklif etmiş ancak müspet bir cevap alamamıştı. Çünkü o zaman dul kalan kadınları nikahı altına alacak ve onların maişetini temin edecek insan çok azdı. Herkes kendi geçim derdinde idi. Hz. Ömer, durumu Hz. Peygambere arz etti. Allah Resûlü, ashap arasındaki kırgınlığı ortadan kaldırmak, Hz. Ömer’in üzüntüsünü gidermek, kendisini İslamiyet’e yapmış olduğu hizmetlerden dolayı taltif etmek için Hz. Hafsa validemizi nikahına aldı. Allah Resûlü bu izdivaç ile hem Hafsa validemize sahip çıkmış, hem de Hz. Ömer’i memnun ve mesrur etmiştir. Bu izdivaç da şefkat ve merhamet peygamberi olan Habib-i Ekrem’in şanına yakışan bir harekettir. Münevver bir aileye mensup Hz. Hafsa validemiz, ibadetine düşkün ve okuma yazma bilen nadir hanımlardandı. Kendisi sert mizaçlı olduğundan Hz. Ömer zaman zaman onu uyararak Hz. Peygamberi incitmemesini ve Hz. Aişe ile iyi geçinmesini tavsiye ederdi. Bazen Hz. Hafsa validemizin sitemlerine maruz kalan Hz Peygamber onu daima sabır ve hoşgörü ile karşılamış ve böylece hanımlara nasıl davranılacağını ümmetine ders vermiştir.

5- Zeynep binti Huzeyme Validemiz


Bu hanım Amir İbn-i Saa kabilesindendi. Kocası Ubeyde b. Haris Bedir savaşında şehit düşünce otuz yaşında dul kaldı. İyilikperver bir kadın idi. Sehaveti ile intişar etmişti, miskinleri yedirip içirdiğinden dolayı ümmül mesakin yani miskinlerin anası lakabını almıştı. Efendimize evlilik teklifini kendisi yaptı. O’na sığınanı Allah Resûlü nasıl reddederdi. O, kendisine yakışır bir alicenaplıkla onu zevceliğe kabul etti. Fakat Zeynep binti Huzeyme validemiz birkaç ay sonra vefat etti.

6- Ümmü Seleme Validemiz


Hz. Halit’in yakın akrabası olan bu hanım, İslâmiyet’i ilk kabul edenlerdendi. Kocası Uhud harbinde şehit düşünce dul kalmıştı. Yaşının ilerlemesine, çok sayıda çocuğunun bulunmasına ve son derece kıskanç biri olmasına rağmen, Hz. Peygamber onu nikahı altına alarak çocuklarının bakımı üstlendi. Bu izdivaç ile Hz. Halit’in İslâm dinine olan düşmanlığı azalmış ve bu evlilik, onun iki sene sonra İslâm’a girmesine vesile olmuştur.

7- Hz. Zeynep Binti Cahş Validemiz.


Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) en çok tenkit edilen evliliklerinden birisi, O’nun Zeynep Binti Cahş validemizle olan evliliğidir. Bu bakımdan bu evlilik üzerinde biraz daha geniş izahat yapmak icab ediyor. Hz. Zeynep Binti Cahş validemiz Peygamber Efendimizin halasının kızı idi. Şerefli bir kabileye mensup olan Zeynep validemiz, son derece maharetli, vakarlı ve yüksek ahlak sahibi idi. Ailesi ile birlikte İslâmiyet’i ilk kabul edenlerdendi. Kendi el emeği ile yapmış olduğu şeylerden kazandıklarını hep tasadduk ederdi.

Zeyd bin Harise ise, Yemen’li olup Kudaa kabilesine mensuptur. Miladi 594 yılında dünyaya gelmiştir. Zeyd, annesi ile beraber akrabalarını ziyarete giderken, bir kabilenin baskısı sonrası esir alınmış ve Mekke’de Sûk-ı Ukâz denilen payarında saltığa çıkarılmıştı. Zeyd, Hakim ibn-i Hizan tarafından sekiz yaşında iken dört yüz dirheme köle olarak satın alınmıştı. Hakim onu teyzesi olan Hatice validemize hediye etmiş, Hatice validemiz Zeyd’i Peygamber Efendimiz’ee (s.a.v) hediye etmişti. Hz. Peygamber Zeyd’i azat edip evlatlık edindi. Bundan sonra Zeyd “Muhammed’in oğlu” olma şeref ve ünvanı ile tanındı. Zeyd, Hatice’tül Kübra ve Hz. Ali’den (r.a) sonra İslâmiyet’i kabul eden üçüncü kişidir.

Zeyd’in annesi ile babası çocuklarının nerede olduğunu bilemeden senlerce mersiyeler ve manzumeler söyleyerek ağlayıp sızlandı. Evladının hasret ateşiyle yanıp tutuşan Haris, onu bulmak için diyar diyar dolaşıp, uğramadık memleket ve sormadık kimse bırakmıyordu. Bir hac seferinde Beni Kelp’ten gelen Kudaa kabilesinin içinden bazı kimseler Zeyd ile sohbet edince onu tanıdılar. Anne ve babasının kendisi için göz yaşı döküp aradıklarını söylediler. Zeyd, “ Her ne kadar uzaklarda bulunsam da ben burada çok mutlu ve huzurluyum. Allah’a hamd ederim ki, ben çok hayırlı ve şerefli bir ailenin içinde bulunuyorum.” sözlerini ailesine iletmelerini söyledi. Oğullarının hayatta olduğunu öğrenen ailesi çok sevindiler. Zeyd’in babası, onu azat etmek için bol miktarda altın alarak abisi ile beraber Mekke’ye geldiler. Zeyd’in Hz. Peygamber’in yanında olduğunu öğrenip, O’nun huzuruna çıkıp durumu izah ettiler. Hz. Peygamber Zeyd’i çağırarak şöyle buyurdular:

“ Ey Zeyd! İşte baban ve amcan. İşte ben. Onlar seni götürmek için gelmişler. İster onlarla gidersin, istersen benimle kalırsın. Hangisini tercih edersen bizim kabulümüzdür.” İnsanı derinden etkileyen bu acip bir manzara, Zeyd için büyük bir imtihandı.

Resûlullah Efendimiz’i dinleyen Zeyd şu cevabı verdi:

“Yaresûlüllah! Ben sizin üzerinize hiçbir kimseyi tercih edemem. Velev ki, o kişi babam ve ailemden biri de olsa. Çünkü benim anam da babam da sensin.” diyerek Hz. Peygamber’e olan bağlılığını ortaya koydu.

Oğlunun bu cevabı karşısında çok şaşıran Harise hiddetle: “Demek sen köleliği ailene tercih ediyorsun, öyle mi?.”

Zeyd, babasının bu çıkışına şöyle cevap verdi: “ Afedersiniz babacığım! Ben bu zatta öyle şeyler gördüm ki, hiç kimseyi O’na tercih edemem.”

Bunun üzerine Zeyd’in elinden tutarak Kabe’nin yanına gelen Allah Resûlü, babasının ve amcasının da bulunduğu topluluğa şöyle seslendiler: “Siz şahit olunuz ki, Zeyd benim oğlumdur. Ben ona, O da bana varistir.”

Bu hadiseler olduğunda henüz İslâmiyet gelmemişti. İşte Zeyd, Peygamber Efendimiz’in bu iltifatına mazhar olmuş en talihli, en bahtiyar ve şerefli bir kişidir.

Peygamber Efendimiz’in bu örnek davranışı karşısında fevkalade memnun ve mesrur olan Zeyd’in babası ve amcası, ağlayarak geldikleri Mekke’den sevinçle memleketlerine geri döndüler. Hane-i saadette Peygamber Efendimiz’in şefkat ve merhameti altında terbiye olan Zeyd, O’nun feyiz ve irfanından istifade etmiş, her cihetle mükemmel bir insan olarak yetişmiş ve bütün ömrünü Allah ve Resûlü yolunda mücadele ile geçirmiştir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Ebu Ubeyde, Cafer-i Sadık ve Abdullah ibn-i Revaha gibi sahabenin önde gelen zatları onun kumandası altında bir nefer gibi sefere çıkmışlardır. Bu cihetten bakılınca sahabelerin en ileri gelenlerinden secaat timsali olduğu açıkça anlaşılır. İşte Zeyd budur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:

“Bana insanlar arasında en sevimli olan kişi, benim ve Allah’ın ihsanına mazhar olan “kişidir. Bu zât Zeyd’dir.”

Hicretten sonra Peygamber Efendimiz’in katıldığı sekiz seferde komutan olarak görev yaptı ve komutan olarak katıldığı Mute muharebesinde elli beş yaşında iken şehadet mertebesine yükseldi.

Zeyd’in Hz. Peygamber’in yanındaki kıymetinin bir yönü de şudur: Peygamber Efendimizin babasının cariyesi olan ve kendisine de annelik yapan Ümm-ü Eymen adında yaşlı bir hanım vardı. Hz. Peygamber “ bu yaşlı ve cennetlik kadını kim nikahı altına alacak?” dediği zaman Zeyd ileri atılmış “ben” diye cevap vermiş ve Allah Resûlü’nü ziyadesiyle memnun etmişti. Bu evlilikten Usame bin Zeyd dünyaya gelmiştir. Bu fedakarlığından dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz, onu Zeynep’le evlendirmek istemişti. Hz. Peygamber (s.a.v) bir gün halasına: “Artık Zeyneb’in evlenme çağı geldi onu evlendirelim.” dedi. Zeyneb’in annesi ve kardeşi Abdullah Resul-i Ekrem in Zeyneb’i kendisine nikahlayacağı zannıyla: “Siz nasıl münasip görürseniz öyle yapalım. Emir ve tensib sizindir.” diyerek memnuniyetlerini ifade ettiler. Peygamber Efendimiz Zeyneb’i Zeyd ile evlendireceğini ifade edince onların yüzündeki o sürur bir anda hüzne inkılap etti. Kendileri Haşimi ve Esedi olmaları itibari ile Mekke’nin en ileri eşrafından idiler. Zeyd ise kölelikten azad edilmiş birisiydi. Onu kendilerine küfüv görmediklerinden bu tekliften memnun kalmadılar ve meseleye tereddütle yaklaştılar. Peygamber Efendimiz onlara: “Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne asi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”1 ilahi emrini tebliğ etti. Onlarda bu emr-i ilahiye karşı boyun eğdiler ve Resul-i Ekrem’in teklifine razı oldular. Zeynep ise bu durumdan pek hoşnut olmayarak Zeyd’e zevce olmayı kabul etti.

Hz. Peygamber (s.a.v) bu evlilikle gerçek şerefin nesepte değil, takvada olduğunu ve insanların neseplerinden dolayı birbirlerine karşı gururlanmaların pek manasız olduğunu en güzel bir şekilde ortaya koymuştur. Ayrıca Zeyneb’i de kölesi Zeyd ile evlendirmekle nesebinden dolayı gururlanmaktan korumuştur. Rahmetenlil âlemin, Hatem-ül Enbiya ve tüm insanlığa yüksek ahlakı talim eden bir peygamberin bu icraatı O’nun şanına yakışan bir haldir. Ancak, Zeyneb ile Zeyd bu evlilikte mesud olmadılar ve aralarında geçimsizlik başladı. Zeyd aralarındaki bu durumu Peygamber Efendimize arz edip Zeynep’ten ayrılmak istediğini ifade etti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de kendisine şöyle buyurdu:

“Sen bir köle idin azad ettim. Seni evladım olarak kabul ettim. Allah sana İslam nimetini inam etti. Zeynep’le nikahınızı ben kıydım. Allah’tan kork ve sakın onu boşayacağım deme.”

Bundan da anlaşıldığı gibi Hz. Peygamber onların ayrılmasını istemiyordu. Ancak aralarındaki geçimsizlik onların boşanmasına sebep olmuş ve bundan dolayı Allah Resulü fevkalade müteessir olmuştu. Çünkü bu izdivacı tasavvur edip nikahı kıyan kendisi idi.

Zeyd’in Zeynep validemizden boşanması onun aleyhine değil, lehine olmuştur. Çünkü bu hadiseden dolayı Kur’an-ı Kerimde isimi açıkça zikredilen tek sahabi Hz. Zeyd’dir. Bundan daha büyük bir şeref ve itibar olabilir mi?

Hz. Aişe validemiz şöyle demiştir:

“Eğer Zeyd Peygamberden sonra vefat etse idi, Resûlullah onu kendisine halife ederdi.”

Baba evine dönen Zeynep, bazı kimseler tarafından bir köle ile geçinemeyen kibirli, geçimsiz ve hırçın bir kadın olarak ayıplanmakta idi. Böyle bir hanım ile evlenmeyi kimse kabul etmezdi. Zira hilkaten yüksek bir ahlak sahibi olan Zeyd ile geçinememişti. Ümmetine karşı son derece şefkat ve merhamet dolu olan Allah Resûlü (s.a.v) Zeyneb’in izzet ve haysiyetini muhafaza etmek adına onu da nikahı altına almak istiyordu. Çünkü, Zeynep kendisinin yakın bir akrabası idi ve onun Zeyd ile evlenmesini de O istemişti. Hafsa validemiz gibi sert mizaçlı olan birini nikahı altına alan Peygamber Efendimiz (s.a.v), onu bu şereften mahrum edemezdi. Ancak asırlardan beri devam eden “oğulluğunun boşadığı hanımla evlenmeme” geleneğinden dolayı, insanların ayıplamasından endişe duyuyordu. Bu husus bir ayette şöyle ifade buyrulur:

“Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah'ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: "Hanımını kendine sıkı tut ve Allah'tan kork" diyordun da nefsinde Allah'ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Halbuki Allah kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın.”2

Peygamber Efendimiz, Zeyd’in Mute savaşında şehit olmasından sonra Zeynep validemizle evlenmiştir.3 Böylece, Allah'ın emri yerine getirilmiş ve asırlardan beri devam eden yanlış bir gelenek ortadan kaldırılmış oldu. Bu evlilik de Hz. Peygamber’in yüksek şanına layık bir harekettir ve O’nun hayatında hususi ve mühim bir vakadır. Kaldı ki bu nikâhı kıyan Cenab-ı Hakk’tır. O’nun kıydığı bu nikâh hakkında söz söylemek kimin haddine düşer. Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendisinden sonra, Zeynep Validemizin vefat edeceğini hanımlarına şu şekilde haber vermiştir.

“Sizin içinizde bana en çabuk vasıl olanınız eli uzun olanınızdır.”

Zeynep validemiz, son derece cömert olduğundan dolayı “eli uzun” lakabı ile intişar etmiştir. Nitekim Zeynep validemiz Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Hz. Aişe validemiz onun hakkında şöyle der: “Diyanetçe Hz. Zeynep’ten hayırlı bir kadın yoktur. O müttaki, doğru sözlü, sıla-i rahime riayetkâr ve sadakası çok bir kadındı.”

Bediüzzaman Hazretleri de Peygamber Efendimiz’in Zeynep validemizle evlenmesinin hikmetini şöyle ifade eder:

"Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın Zeyneb’i tezevvücünü, eski zaman münafıkları gibi yeni zamanın ehl-i dalâleti dahi medar-ı tenkit buluyorlar; nefsanî, şehevânî telâkki ediyorlar" diyorsunuz.”

Elcevap : Yüz bin defa hâşâ ve kellâ! O dâmen-i muallâya şöyle pest şübehâtın eli yetişmez. …. "Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; o Allah’ın Resulüdür ve peygamberlerin sonuncusudur."4 âyetine dair şöyle yazılmış ki:
İnsanların tabakatına göre birtek âyet, müteaddit vücuhlarla, herbir tabakanın fehmine göre bir mânâ ifade ediyor. Bir tabakanın şu âyetten hisse-i fehmi şudur ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hizmetkârı veya "Oğlum" hitabına mazhar olan Zeyd (r.a.), rivayet-i sahiha ile itirafına binaen, izzetli zevcesini kendine mânen küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Yani, Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, mânevî imtizaçsızlığa sebebiyet verdiği için tatlik etmiştir. Allah’ın emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani, "Biz onu sana nikâhladık."5 işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî olduğuna delâletiyle, harikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye fevkinde, sırf kaderin hükmüyledir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyad göstermiştir ve mecbur olmuştur; nefis arzusuyla değildir. "6

8- Hz. Cüveyriyye Validemiz.

Cüveyriyye validemiz, İslâm’a düşman olan Beni Mustalik kabilesinden idi. Hicretin beşinci senesinde vukuu bulan bir gazvede kocası ölmüş, kendisi de esir düşmüştü. Serbest bırakılması için kendisinden çok miktarda fidye istendi. Fakat onun bunu verecek gücü yoktu. Peygamber efendimizin yanına gelerek şöyle dedi. “Benden istenen bu fidyeyi ödeme gücüm yok, size iltica ediyorum, bana yardım ediniz” Bunun üzerine Hz. Peygamber, ondan istenen fidyeyi kendisi ödedi ve böylece Hz. Cüveyriyye Efendimizin cariyesi oldu. Cariyelerin Hz. Peygamber’e helal olduğu bir ayette şöyle ifade buyrulur:

“Ey peygamber! Biz bilhassa sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak ihsan buyurduklarından sahip olduğun cariyeleri, amcalarının kızlarından, halalarının kızlarından, dayılarının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları, bir de mümin bir kadın kendini peygambere hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka müminlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”7

Allah Resûlü, daha sonra onu azat etti. Hürriyetine kavuşmanın süruru içinde olan bu kadın Peygamber Efendimiz’le beraber Medine’ye geldi. Babası ile iki kardeşi de ondan istenen fidyeyi ödemek üzere Medine’ye geldiler. Kızının fidyesinin Hz. Peygamber tarafından ödendiğini öğrenen babası, O’nun bu mürüvveti ve alicenaplığı karşısında eğildi ve adeta eridi. “Hz. Muhammed hakiki bir peygamberdir.” diyerek iki oğlu ile beraber İslâmiyet’e girdi. Sonra Peygamber efendimize: “Ey Allah’ın Resulü kızımızı izdivacınıza alarak onu ve bizi şerefyab ediniz” dedi. Hz. Peygamber Hz. Cüveyriye’yi nikahı altına aldı ve onu “ümmü’l- mü’minîn” yani mü’minlerin annesi olma şerefine nail etti. Sahabeler de: “ Artık bu kabile ile aramızda akrabalık oluştu.” diyerek Hz. Peygamber’in hatırı için Ben-i Mustalik kabilesinden esir olanların tamamını serbest bıraktılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular: “Kavmi ve milleti için bundan daha bereketli ve hayırlı bir kadın görmedim” Nitekim bu izdivaçtan sonra Hz. Cüveyriye validemizin kabilesi İslâmiyet’e girmişlerdir.

9-Ümmü Habibe Validemiz.


Ümmü Habibe validemiz Ebu Süfyanın kızıdır. Kocası ile beraber Habeşistan’a hicret eden ilk Müslümanlardandı. Kocasının Müslümanlıktan dönmesine rağmen, kendisi Müslümanlıkta sebat etmişti. Kocası da vefat edince diyar-ı gurbette çaresiz ve kimsesiz kalmıştı. Mekke’ye de geri dönmesi mümkün değildi. Çünkü o zaman henüz Müslüman olmayan babası Ebu Süfyan Müslümanlığın en azılı düşmanı idi. Annesi Hind ise Uhud’da şehit ettirdiği Hz. Hamza’nın ciğerlerini çıkarıp kanını içecek kadar İslâmiyet’e gayz ve nefret duymakta idi. Böyle bir anne babadan ne beklenirdi ve onların yanına nasıl gidilirdi? Ümmü Habibe validemiz Hz. Peygamberin Medine’ye hicret ettiğini duymuştu. Medine’ye hicret eden Allah Resulü Habeş kralı Necaşiye bir mektup yazarak onu İslâmiyet’e davet etmiş ve kendi himayesinde bulunan ümmü Habibe’yi de nikahlamak istediğini bildirmişti. Mektubu alan Habeş kralı onu yüzüne gözüne sürerek Hz. Cafer’in huzurunda kelime-i şehadet getirerek İslâmiyet’le şereflendi. Daha sonra Ümmü Habibe’nin vekili Halid bin Said ve Hz. Peygamber’in vekili olarak da kendisi nikahı kıydı. Ümmü Habibe’nin mihrini de kendisi karşılayarak birçok çeyiz ve hediyelerle onu Medine’ye gönderdi. Allah’ın Resûlü, İslam yolunda akrabalarını terk ederek hicret eden bu sadakatli hanınla evlenmek suretiyle kendisine sahip çıkmış ve bu asîl kadını şereflendirmiştir. Bu evlilikten sonra Ebu Süfyan’ın İslâm’a karşı tutumu yumuşamaya başlamıştı.

10-Hz. Safiyye Validemiz.

Hz. Safiye (r.a) Hayberli bir Yahudi kabilesinin reisi olan Huyey’in kızıdır. Harun peygamberin neslindendir. Müslümanlara esir düşmesi sonunda Hz. Peygambere düşen ganimetler arasında idi. Resulüllah Efendimiz (s.a.v) Safiyye’ye: “İstersen hür olarak kabilene döner, istersen Müslüman olarak bana zevce olup ümmül müminin arasına girersin. Bu iki tekliften birisini kabul etmekte serbestsin.” dedi. Peygamberin bu teklifi ve mürüvveti karşısında ziyadesiyle mesrur olan bu kadın, Müslümanlığı kabul ederek O’na zevce olma şerefine nail oldu. Bu izdivaçtan sonra İslam dini aleyhinde olan Yahudilerin bir kısmının düşmanlığı azalmış oldu.

11- Hz. Meymune Validemiz

Harisin ve Hind’in kızı olan Meymune Bere, Amr bin Sasaa kabilesine mensuptu. Efendimizle evlendiğinde otuz altı yaşında dul bir kadın idi. Hz. Peygamberin dul kadınları nikahı altına aldığını duyan Hz. Meymune O’na zevce olma arzusunda idi. “Beni sadece nikahına alsa razıyım.” diyordu. Hz. Peygamber (s.a.v) hicretin yedinci senesinde umre için Mekke’ye gelmişti. Kendisinin yanına gelen amcası Abbas, O’nun, Meymune ile nikâhlanmasını teklif etti. Hz. Peygamber, kendi yanında hatırı pek yüce olan amcasını kırmadı ve Meymune ile nikâhlanmayı kabul etti. Allah Resûlü, Kureyş kabilesinden olmayan Meymune validemizle evlenmek suretiyle onlarla da bir akrabalık bağı oluşturmuştur.

12- Reyhâne ve Mâriya Validelerimiz


Resulullah Efendimiz’in (s.a.v.) Reyhâne ve Mâriye adlarında iki de cariyesi vardı. Reyhâne validemiz, Yahudi Kabilesinden Kureyza ile yapılan bir savaşta ganimet olarak ele geçirilmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) onu azat etti ve kendisiyle evlenme veya cariye olarak kalma arasında serbest bıraktı. Reyhâne, cariye olarak kalmayı tercih etti. Reyhâne, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) veda haccı dönüşünde vefat etti. Cenazesini bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz kıldırdı ve Baki mezarlığına defnetti.

Mariye validemizin ise, babası Şemûn adında Mısır’lı bir Kıpti ve annesi ise Rum asıllı bir Hıristiyandı. Kıpti kavminin reisi olan Mukavkes’ın sarayına cariye olarak gelmişti. Hz. Peygamber (s.a.v), Mukavkıs’ı İslâm’a davet etti. O Müslümanlığı kabul etmedi, ancak saltanatının yıkılacağından korktuğu için Peygamber Efendimize Mariya ile kendi kardeşi Şirin’i birçok hediye ile beraber cariye olarak gönderdi. Bu cariyelerin ikisi de Medine’ye varmadan yolda Müslüman oldular.

Hz. Peygamber (s.a.v), Şirin’i Hasan bin Sabit’e hediye etmiş, kendisi de Hz. Mariya ile evlenmiş ve ona bir cariye gibi değil, nikâhlı bir eş olarak muamele edip kendisine son derece değer vermiştir.

Hz. Mariye validemizden İbrahim dünyaya gelmiş ve bu bakımdan kendisi Ümmü’l-Veled ünvanını kazanmıştır. Mariya validemiz Hicretin 16. yılında vefat etmiş, cenaze namazı Hz. Ömer (r.a) tarafından kıldırılmış ve Cennet’ül-Baki’ kabristanına defnedilmiştir.

Peygamber Efendimizin Hz. Hatice validemizden dünyaya gelen çocuklardan, Hz. Fatma validemizin dışındakilerin hepsi vefat etmiş ve diğer hanımlarından da çocuğu olmamıştı. Allah Resûlü (s.a.v), bir evlat sahibi olma arzusuyla Hz. Maria validemiz ile izdivac etmişti. Nitekim Hz. İbrahim bu evliliğin meyvesidir. Ancak o da küçük yaşta vefat etmiştir.

Hz. İsmail’in validesi olan Hacer annemiz “Gıpti” kabilesine mensuptu. Maria validemiz de o kabileden idi. Amr bin As Mısır fethine gidince Mukavkıs’e Peygamber Efendimiz’in şu vasiyetini söyledi. “Mısır’ı fethederseniz ahalisine iyilikle mukabele edin. Zira onların bizim yanımızda rahim ve hısımlılıkları vardır.” Nitekim Mukavkıs ile Amr bin As arasında yapılan anlaşmaya karşı çıkan Rum Kayseri Mısır Melikine yazmış olduğu mektupta şöyle demiştir. “Mısır’da yüz bine yakın silahlı Rum varken, on iki bin kişi ile savaşmayı göze alamadınız mı? Bu anlaşmadan vazgeçin ve savaşa devam edin.” Buna rağmen Mısır Meliki Mukavkes onun bu sözünü dikkate almamış ve anlaşmada sadık kalmıştır.

Dipnotlar:


1 Ahzap Suresi 33/36

2 Ahzap Suresi 33/37

3 Tecrid-i Sarih, cilt,4

4 Ahzâp Suresi, 33/40

5 Ahzâp Suresi, 33/37

6 Mektubat

7 Ahzap Suresi 33/50
 
Peygamber efendimizin hanımları:Hz. Safiye bint-i Hayy (r.a)

Peygamber Efendimizin (sav) Hz. Safiyye binti Huyey ile Evlenmesi Peygamber Efendimizin (sav) Hz. Safiyye binti Huyey ile Evlenmesi
Müminlerin annesi...


Medine'deki yahudilerden Nadiroğulları kabilesi reisi Huyevy b. Ahtab'ın kızıydı.


Asıl ismi Zeynep idi. Arabistan'da reislere veye hükümdarlara düşen ganimet hissesine "Safiyye" denildiği ve bu sebeple, Zeynep'de Hayber savaşında esir olarak Resulullah'ın hissesine düştüğü için bu isimle adlandırılmıştı. Babası Hz.Peygambere karşı müşriklerle işbirliği görüşmeleri yapmış, bundan dolayı Medine'den uzaklaştırılmış, kabilesinin bir kısmıyla birlikte Hayber tarafına gitmiş, Ahzab savaşı sırasında Kureyzoğullarını müslümanların aleyhine kışkırtmak için onların kalelerine gitmiş, akibetide onlar gibi olmuş ve orda öldürülmüştü. Hz.Safiyye'nin annesinin ismi Durra idi.



İlk evliliği


İlk önce Sellam İbn-i Mişkem el-Kuradi ile evlenmişti.. bu zat meşhur bir şair, aynı zamanda ileri gelen bir kumandan idi. Bir süre sonra boşanarak, daha sonra Kinane İbn-i Ebi Hukayk ile evlenmişti. Bu zat Hayber'in en meşhur kalesi bulunan Şemmus kalesinin kumandanıydı. Hayber'in müğslümanlar tarafından fethi sırasında öldürülür. Safiye bu savaşta babası ve kardeşinide kaybeder. O da artık savaş esirleri arasındaydı. Acınacak durumu vardı.

Zatı Saadetleriyle Evliliği


Ganimet malları taksm edilir. Esirlerde bölüşülmek için toplanılır. O sırada Sahabilerden Vahye el-Kelbi huzuru saadete arz edip:
- Bana bir cariye lazımdır, der.
Resulullah, esir kadınlar arasından istediğini seçmesini buyurur. O da Safiyeyi seçer. Safiye, imtiyaz sahibi bir hatun olduğundan diğer sahabiler bu seçime itiraz ederek:
- Safiye Beni Nudeyr bir kavmin başkanının kızıdır. böyle bir cariye ancak Zatı Risaletpenahilerine yakışır, derler.
Zatı Saadetleri de sahbilerin bu fikrini kabul buyurdular. Vahye'ye de bir başka cariye verdiler, hem onu razı ettiler, hem de itirazlara meydan kalmadı.
Resulullah, Yahudiler ile bir anlaşma imzaladıktan sonra Safiye'ye İslam ve Yahudilik hakkında görüşlerini sordu.
"Ey Allah'ın Resulü İslam'ı arzu etmiş ve sen davet etmeden önce seni tasdik etmiştim. Babam da senin davanın doğruluğu itiraf ederdi. Fakat ırkçılık onu götürdü. Ben Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin Allah'ın Resulü olduğuna kesinlikle inanıyorum." cevabını alınca Hz.Safiye'yi azad edip, onunda isteği üzerine kendilerine nikahladılar.
Hz.Peygamber (s.a.v.) yeni hanımını yakından tanımaya fırsat bulabildiği ilk gece onun yanağında yeşil bir benek gördü. Sorması üzerine Hz.Safiyye'nin cevabı şu olmuştu:
-Bir süre önce rüyamda, gökteki ayın yerinden ayrılıpgöğsümün üzerine düştüğünü gördüm: bunu kocama anlattığımda o "Sen şu Medine Kralı ile evlenmek istiyorsun" dedi. suratıma şiddetli bir şamar indirdi, işte bu onun izidir.

Hayberden ayrılışlarında Resulullah O'nu kendi develerine bindirirler ve kendi hırkalarını onun başına örterler. Bunda maksat halkın Hz.Safiyenin artık Ezvac-ı Mutahherattan olduğunu bilmesidir. Medineye geldiklerinde kendilerine büyük bir ziyafet çektiler.

Hz.Safiye'nin güzelliğini duyan ensar kadınları görmeğe gelirler. Hz.Ayşe de örtünüp gelir. Kadınlar görüp gittikten sonra Zatı Saadetleri Hz.Ayşe'ye yanaşıp yavaşcacık buyurdular:
- Nasıl, Ayşe?
Hz.Ayşe arz eder:
- Bir yahudi kızı.
Zatı Risaletpenahileri buyururlar:
- Hayır Ayşe, böyle deme, müslüman oldu ve iyi müslüman.

Ahlak ve Adetleri


Hayber'in el-Kammus kalewsi feth edilmiş. Hayber üzerinde İslam bayrağı dalgalanmaya başlamıştı. Hz.Safiye amcazadesi ile birlikte Hz.Bilal r.a. maiyetinde huzuru saadete götürülüyordu. Yoldan geçerken, Yahudilerin cesetlerinin bulunduğu yerden geçmek zorunda idiler. Gayet nazik bir durum idi. Yanında bulunan hatun feryd ü figanı kopardı. Toprakları başına savurmağa başladı. Fakat o metanetini muhafaza etti, hatta kocasının cesedinin yanından geçerkende çıtını çıkarmadı.

Bir ara cariyelerinden biri Hz.Safiye'yi Hz.Ömer'e şikayet ederek:

-Safiye'den Yahudilik kokusu geliyor. Şimdi bile "Cumartesi" gününe hürmet gösteriyor. Yahudilerle münasebetini kesmiyor.
Hz.Ömer de meseleyi Hz.Safiye'ye sorar. Hz.Safiye buyurur:
- Hak Teala bana Cumartesi yerine Cumayı inayet kıldıktan sonra Cumartesi'ne hürmet göstermeme ne lüzum vardır. Buy bir tarafa dursun. Yahudilerle münasebetim olduğuna gelince, onlar benim akrabalarımdırlar, ben sılayı rahmi nasıl keserim, dedi. Hz.Safiye bu olaydan sonra cariyesini azad eder.

Bir yolculuk esnasında, Hz.Safiye'nin devesi hastalanır, yürüyemez olur. Canı sıkılır, gayri ihtiyari ağlamağa başlar. Zatı Saadetleri durumu haber alır, gelir mübarek elleriyle gözyaşlarını siler. Hz.Safiye r.a. bu muhabetten daha fazla ağlamağ başlar. Resulullah, kafilenin hep inmesini emir buyururlar. akşam olunca Hz.ZEynep bint-i Cuhuş'a:
- Zeynep sen safiye'ye bir deve ver.
Hz.Zeynep:
- Nasıl? Ben kendi devemi bu Yahudi kızına mı vereceğim?
Hz.Zeyneb'in bu sözünden Zatı Saadetlerinin canı sıkılır. bunun içinde iki üç ay onunla konuşmazlar. Sonunda Hz.Ayşe'nin araya girmesiyle affederler.

Hz.Safiyer İslam halkasına girdikten sonra kendisine "Yahudi" denmesine çok üzülürdü. Bir gün Resulullah evine teşrif eder, onu ağlarken bulur. Sebebini sorduklarında, Hz.Ayşe ve Hz.Zeyneb'in şöyle dediğini öğrenir:
-Bütün Ezvacı- Mutahherat arasında biz hepsinden daha imtiyazlıyız daha üstünüz. Biz Zatı Saadetlerinin yalnız karısı değil aynı zamanda amca çocuklarıyız.
Zatı Saadetleri buyurdular:
-Niçin sen demedin ki, benim dedem Harun a.s., amcam Musa a.s., kocam da Muhammed (s.a.v.) dır. böyle olunca siz benden nasıl da üstün olabilirsiniz.

Vefatı

Hz.Safiyye r.a. Hicri 50 yılında vefat etmiştir. Ölüm döşeğinde iken, sahip olduğu malların üçte birini, Yahudi dininde ısrar edip kalmış olan bir yeğenine vasiyet etmiş, geri kalanını sadaka vermişti. Bazı müslümanlar buna karşı çıktı. Hz.Ayşe r.a. araya girerek vasiyetin yerine getirilmesinin İslam hukukuna uygun olacağını ifade etti. Vasiyet ettiği gibi yaptılar. .


alıntı
 
Evlilik teklifleri

Mekke'deki zengin tüccarlardan birisi bir kadindi -Esed kabilesinden Huveylid'in kizi Hatice. Ayni zamanda hristiyan olan Varaka'nin ve kardesi Kuteyle'nin de kuzeni idi. O zamana dek iki kez evlenmisti ve ikinci kocasinin ölümünden beri kendi adina ticaret yapacak bir adam görevlendirmeyi adet edinmisti. Bunlardan biri de artik Mekke'de el-Emin (güvenilir), serefli olarak taninan Muhammed (S.A.V.)'di. Bu söhreti isekendisine emanet edilen ticaret kervanlarinin sahiplerinden yayiliyordu. Hatice, O'nu bir kölesini de yanina vererek ticaret kervaninin basina getirdi. Gidip dönene kadar yanindaki köle bir çok mucizelere sahit olmustu. Bunlari Hatice'ye anlatti, Hatice de Kuzeni Varaka'ya. Varaka "Eger bu dogruysa, Hatice, Muhammed (S.A.V.) kavmimize gönderilen peygamberdir. Uzun süreden beri bir peygamberin gelecegini biliyordum ve iste geldi."

Hz. Hatice, Hz. Muhammed (S.A.V.)'e evlilik teklifi götürdü. Hz. Muhammed (S.A.V.) maddi imkansizligini ileri sürerek "Ben böyle bir evliligi nasil yapabilirim?" dedi. Araci Nuseyfe "Orasini bana birak!" deyince Hz. Muhammed (S.A.V.) "O halde benden tarafi tamam" dedi. Gereken her sey yapildi ve aralarinda Hz. Muhammed (S.A.V.)'nin yirmi disi deve vermesi kararini aldilar.
 
Aileni uyarıp korkut

Henüz Islam'a açik bir çagri yapilmamisti, fakat gün geçtikçe mü'minler grubuna kadin-erkek bir çok genç katiliyordu. Peygamberin kuzenleri de dahil bir çok akrabasi yeni dine girmelerine ragmen amcalarindan hiçbiri onun pesinden gelmeye yatkin görünmüyordu. Ebu Talib, Hamza ve Abbas Peygamberi kisisel olarak sevdikleri halde, Ebu Leheb açikça yegeninin sapik oldugunu söylüyordu.

"(Öncelikle) en yakin hisimlarini(asiretini) uyarip korkut."(Suara :214) ayetinden sonra Peygamber(sav),Ali!yi çagirip Abdulmuttalib ogullarini bir araya toplamasini, onlara yemek verecegini söyledi. Hasim Kabilesi gelince 1 koyun budu ve bir masrapa süt bütün kabileyi doyurmaya yetti.
 



Hz. Peygamber'in hayatı kişiliği ve mesajı hakkında yapılan bütün çalışmalar O'nu anlama ve tanıtma misyonu yüklenmiş olan önemli eserler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada -sayısı ve maksadı belli olan bazı çalışmalar göz ardı edilecek olursa- O'nu anlatma amacıyla yazılmış her eserin Hz. Peygamber'in ışığını okurlarına taşımak gibi önemli bir hizmet gördüğü söylenebilir. Fakat bu eserler arasında tavır metot ve üslup bakımından çeşitli farklılıkların olduğu da bir vakıadır. Mesela kimi yazarlar Hz. Peygamber sevgisini ve bağlılığını yoğun bir şekilde yaşatmak için O'nun hayatını coşkun ve destansı bir üslupla kaleme alırlarken kimileri de Hz. Peygamber'i beşeri vasıflarıyla doğru ve net bir biçimde anlatmayı amaçlamışlardır. Öte yandan bütüncül bir biyografi mantığıyla O'nun hayatının evrelerini kronolojik olarak anlatan eserlerin yanı sıra Hz. Peygamber'in belli hususiyetlerine veya hayatının savaşlar tebliğ faaliyetleri gibi belirli bazı devrelerine yoğunlaşmış konulu eserler de siyer külliyatı arasında yer edinmiştir.
Hz. Peygamber ve Evrensel Mesajı Özellikle klasik siyer yazıcılığından farklı bir üslubun geliştirilmeye başlandığı asrımızda eserler arasındaki farklılıklar da artmaya başlamıştır. Bu farklılıklar Hz. Peygamber'in hayatının bütün yönleriyle tanıtılabilmesi her hususiyetinin üzerinde derinlikli incelemelerin yapılabilmesi ve her okur kitlesine hitap edebilecek bir siyer kitaplığının oluşabilmesi gibi olumlu sonuçları da beraberinde getirmiştir. Bundan hareketle günümüzdeki siyer çalışmalarının önemini klasik siyer kitaplarında asırlardır tekrarlanan vakaları günümüz insanına hitap edecek tarzda modernize etmekten ziyade yeni bir perspektife sahip olmak değişen veya yeni ortaya çıkan ilmi metotlardan istifade etmek ve yeni bir söylem geliştirebilmek gibi hususiyetlerde aramak gerekmektedir. Prof. Dr. İbrahim Sarıçam'ın Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı adlı çalışması da metot ve üslup bakımından farklılıklar arz eden modern bir siyer hüviyetindedir.
Prof. Dr. İbrahim Sarıçam eserinin önsözünde Hz. Peygamber'in hayatını kişiliğini mesajını tarihsel gerçeklere uygun bir şekilde anlatmayı amaçladığını ifade etmektedir. Bu ifadenin esere yansıması ise rivayetlere ve sahihliği meçhul kaynaklara itibar etmemek edebî bir üslupla aşırı mübalağalı ifadelerden uzak durmak ve tarihî gerçekler içerisinde bir Hz. Peygamber biyografisi sunmak gibi esere dair özelliklerde görülebilmektedir. Öte yandan yazar O'nu doğru tanıtma amacına paralel olarak eserinin yazımında istifade ettiği en temel kaynağın Kur'ân olduğunu belirtmektedir. Kur'ân'ın yanı sıra hadis ilminden; en eski siyer meğazi ve tarih kitaplarından; Hz. Peygamber ve dönemi hakkında günümüzde yapılmış olan araştırmalardan ve Batılı kaynaklardan da yararlanıldığı görülmektedir. Fakat özellikle Kur'ân dışındaki bu kaynaklardan yararlanılırken oldukça dikkatli davranılmış ve şüpheli tartışmalı bilgiler ile muallak ifadelerden uzak durulmuştur. Öte yandan eserde çağdaş siyer çalışmalarındaki bilgilere zaman zaman temas edildiği ve bu bilgilerin yorumlandığı görülse de bir tartışma üslubunun takınılmaması ve bu yolla konudan sapmaların da önüne geçilmesi dikkati çekmektedir. Yazar bu tavrın sebebi olarak eserin önsözünde "hurafelerden ve efsanelerden arındırılmış bir metin" ortaya koymak isteğini dile getirmiştir.

Yazar kabile kültürünü ve ona ait değerleri etraflıca tanıtıp Hz. Peygamber'in hangi şartlar içerisinde ve nasıl bir çevrede tebliğ faaliyetini sürdürdüğünü gözler önüne sererek O'nun ilahi mücadelesinin tarihi gerçekler çerçevesinde daha doğru değerlendirilmesine olanak sağlamaktadır.

Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı her ne kadar akademik tartışmalara tevessül etmeden kaleme alınmış olsa da eserin içyapısında akademik zihniyete bağlı kalındığı görülmektedir. Eserde özellikle modern tarih ilminin metotlarına dayanan bir perspektif göze çarpmaktadır. Hz. Peygamber ve yaşadığı dönem coğrafi etnik sosyal ve kültürel özellikleriyle ele alınmakta ve o devir insanının yaşam şartlarına düşünce yapısına toplumsal ve siyasal örgütlenmesine dair dikkat çekici tespitlerle anlatım zenginleştirilmektedir. Özellikle modern tarih çalışmalarında bir yardımcı alan olarak önemi gittikçe artan coğrafya bilgilerinden yoğun bir biçimde yararlanılmakta ve 6-7. asır Arap kültürünün ve sosyal hayatının en etkin yönlendirici kuvveti olan çevre ve doğa şartları bu bağlamda incelenmektedir.
Yazarın bu paralelde özellikle kabile kültürü üzerinde yoğunlaştığı ve Türk okuyucusu için oldukça uzak ve yabancı olan bu kültürü ve ona ait değerleri etraflıca tanıttığı görülmektedir. Bu ilmi metotla Hz. Peygamber'in hangi şartlar içerisinde ve nasıl bir çevrede tebliğ faaliyetini sürdürdüğü gözler önüne serilerek O'nun ilahi mücadelesinin tarihi gerçekler çerçevesinde daha doğru değerlendirilmesine olanak sağlanmaktadır.

Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı'nın diğer siyer kitaplarından farklı bir yönü ise Hz. Peygamber'i yalnızca siyasi liderlik vasıflarıyla ve yaptığı savaşlarla öne çıkarmayıp bu faaliyetlerinin yanı sıra özellikle Medine dönemindeki çalışmalarıyla kurduğu sosyal düzene de genişçe yer ayırmasıdır.

Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı'nın diğer siyer kitaplarından farklı bir yönü ise Hz. Peygamber'i yalnızca siyasi liderlik vasıflarıyla ve yaptığı savaşlarla öne çıkarmayıp bu faaliyetlerinin yanı sıra özellikle Medine dönemindeki çalışmalarıyla kurduğu sosyal düzene de genişçe yer ayırmasıdır. Ne yazık ki klasik siyer yazıcılığında Hz. Peygamber'in siyasi mücadelesine ve özellikle de Mekkeli müşriklerle yaptığı savaşlara geniş yer ayrıldığı ve ümmeti içerisinde yeni bir sosyal düzen kurmaya yönelik çalışmaları üzerinde yeterince durulmadığı görülmektedir. Bu tavır zamanla Hz. Peygamber'in yalnızca savaşçı bir lider vasıflarıyla zihinlere yer etmesine sebep olmuştur. Oysaki yazarın da belirttiği gibi Hz. Peygamber'in savaşlarda geçen ömrü 23 yıllık peygamberlik süresinin yüzde ikisine tekabül etmektedir. Diğer yandan O'nun asıl başarısını zamanla sınırlı siyasi galibiyetlerden ziyade kurduğu ve geleceğe miras bıraktığı sosyal düzende ve temsil ettiği insan profilinde aramak gerekmektedir. Bu düşünceden hareket eden yazarın O'nun Medine dönemine ait bu faaliyetlerine ve örnek insani vasıflarına da eserinde genişçe yer ayırdığı görülmektedir.
Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı'nın dikkat çeken bir yanı da eserde zengin bir görsel malzemenin sunulmuş olmasıdır. Hz. Peygamber'in yaşadığı coğrafyaya dair fotoğrafların yanı sıra o devrin siyasi yapısını gösteren haritaların ve çeşitli krokilerin de kitapta geniş bir yer tuttuğu görülmektedir. Bu zengin görsel malzemenin anlatıma ve kitabın rahat ve doğru anlaşılmasına ciddi bir katkı sağladığı söylenebilir.
Son olarak Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı'nın Hz. Peygamber'in hayatını faaliyetlerini ve örnek kişiliğini klasik siyer kitaplarından farklı bir metotla tarihsel gerçekler doğrultusunda ele alan ilmi nitelikleri haiz bir eser olduğunun altını çizmek gerekmektedir.
 
Peygamber Efendimizin (Sav) Beşeri Tavırları

BEŞERİ TAVIRLARI

Giyinişi: " Sehab=bulut" adında bir sanığı vardı, onu Hz.Ali'ye giydirdi. Sarık sarar sarığın altınada kalensüve (fes, takke,başlık diyerek istisna yapar, kimi zaman (herhangi bir sebeple geri almak istediğinde) yeminine keffaret öder, kimi zaman da yeminini sürdürürdü. Allah Resûlü şakalaşır ve şakasında yalnız hakikati söylerdi. Hem kişilere danışmanlık yapar yol gösterir, hem de kendisi bir iş yapacağı zaman başkalarına danışırdı.
Hastalananı ziyaret eder, cenazeye katılır, davete icabet eder, dul kadınların, düşkün, yoksul kimselerin ihtiyaçlarını gidermek için onlarla birlikte giderdi. Kendisini öven şiir methiye dinledi ve onun mükafatını verdi. Allah Resûlü bizzat koşu yarışı yaptı ve güreşti kendi eliyle ayakkabısını onardı ve yine eliyle elbisesini yamadı, kovasını tamir etti, koyununun sütünü sağdı, elbisesini temizledi, ailesinin ve kendisinin hizmetini gördü. Hicretten sonra mescid yapılırken diğer müslümanlarla birlikte ker*** taşıdı, kimi zaman açlıktan kimi zaman tokluktan karnına taş bağladı. Hem misafirliğe gitti hemde evinde misafir ağırladı. Başının ortasından ve ayağının üst tarafından kan aldırdı. Omuzları arasından ve iki boyun damarından da kan aldırdı. Hastalanınca tedavi oldu. Hastayı dağladı, ama kendisi dağlanmadı. Okuyarak tedavi yaptı ama kendisini başkasının okumasını istemedi. Hastaye kendisine zarar verecek şeyleri yemesini yasakladı. (perhiz verdi).
 


Sual: Her hususta Peygamberimize uymak gerekir mi?
CEVAP
Peygamber efendimizi bazı hususlarda taklit caiz olmaz. Çünkü sadece Ona ait haram ve farzlar var idi. Bu konuda Mevahib-i Ledünniyye’de buyuruluyor ki:
Yalnız Peygamber efendimize mahsus farzlar ve haramlar vardır. Mesela kurban kesmek, kuşluk namazı, sabah namazının sünneti ile gece namazı kılması, misvak kullanması, istişare ile iş görmesi, gördüğü yerde ve zamanda münker bir işi değiştirmesi, ölen fakir bir Müslümanın borcunu ödemesi, başladığı işi bitirmesi sadece Peygamber efendimize mahsus farzlardan idi. İnsanlara müdara etmesi [insanlarla iyi geçinmesi, ahiret için dünyalık vermesi] de farz idi.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Rabbin için kurban kes.) [Kevser 2]

(Geceleri kalk namaz kıl.) [Müzemmil 2]

(Bir iş yapacağın zaman arkadaşlarınla istişare et.) [A. İmran 159]

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Vitir namazı, sabah namazının sünneti ve iki rekat kuşluk namazı bana farz, sizlere sünnettir.) [İ. Ahmed, Taberani]
(Ümmetime zor gelmeseydi gece namazını onlara da mecburi kılardım.) [Müslim]

(Ben misvak kullanmakla emrolundum.) [İ. Ahmed]
(Borçlu ölen müminin borcunun ödenmesi benim üzerimedir.) [Müslim]

(Farzları yapmam gibi müdara etmem de emredildi.) [Tirmizi]

Peygamber efendimizin, zekat, sadaka alması haram idi. Zengin değildi ama, zengin de olsa zekat vermesi farz değil idi. Öldürülmesi gereken birinin katline yahut dövülmesine gizlice işaret etmesi de haram idi. Açıkça söylemesi gerekirdi. Miras bırakması, yazı yazması, şiir söylemesi, soğan sarmısak gibi çirkin kokulu şeyleri yemesi de haram idi. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Biz Peygamberler, miras bırakmayız. Bize kimse vâris olamaz. Bizden kalanlar sadaka
[vakf] olur.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai]
(Bir dinarım bile vârislerime miras kalmaz. Zevcelerimin ve memurlarımın nafakasından başka bıraktığımın hepsi sadaka [vakf]dır.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi]
(Ben sadaka alıp yemem.) [Müslim]

(Şiir söylemem.) [Ebu Davud] [Ancak atasözü gibi olan hikmetli beyitleri söylerdi. (Tirmizi)]
(Yanıma melek geldiği için soğan sarmısak yemem.) [Hakim]

(Biz, ümmi bir milletiz.) [Buhari] (Yazı yazmadığı âyetle de sabittir.)

Kendini istemeyen kadını nikahında tutması ve kitap ehli kâfir kadınla evlenmesi de haramdı. Önceleri, hanımını boşamak caiz idi. Hafsa validemize bir talak vermiş idi. (Ey habibim, Ona geri dön! Çünkü o çok oruç tutar, çok namaz kılar. Cennette de senin hanımındır) mealindeki vahiy ile Ahzab suresinin, (Boşadığın hanımlarından istediğini tekrar nikahlamanda, sana günah yoktur) mealindeki 51. âyeti üzerine, onu tekrar nikahladı. Daha sonra, hanımlarını boşaması ve başka kadınlarla evlenmesi de haram edildi. Resulullahın hanımları müminlerin anneleri olduğu için, Onun hanımları ile evlenmek de Müslümanlara haram edildi. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Peygamberin hanımları, müminlerin anneleridir.) [Ahzab 6]

(Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen sana helal değildir.) [Ahzab 52)
(Ey iman edenler, Resulullahı üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olmaz, büyük günahtır.) [Ahzab 53]

Sünnetle farz arasında konuşmak
Sual:
Sünnetle farz arasında konuşulmazken, Resulullah’ın sabah namazının farzından önce konuşmasının hikmeti nedir?
CEVAP
İslam âlimleri, Peygamber efendimizin yaptığı şeyleri üçe ayırmışlardır:
1- Müslümanların da yapması lazım olan şeylerdir. Bunlara, (Sünnet) denir.
2- Âdete bağlı şeylerdir. Bunları her Müslüman, bulunduğu yerin âdetine uyarak yapar.
3- Resulullah’a has olan, Hasais denilen özel şeylerdir. Bunları başkasının yapması caiz değildir.

Resulullah efendimiz, sabah namazının sünnetini evinde kılıp, Hazret-i Aişe ile bir miktar konuştuktan sonra, farzı kıldırmak için mescide giderdi. Bu hal, hasais-i peygamberi’dir. Yani Peygamber efendimize has özel işlerdendir. Âişe validemizle konuşmadan dışarı çıksaydı, ilahi tecellilerden ve nurlardan dolayı, yüzüne kimse bakamazdı. (H.L.O. İman)

Peygamberimizin boşaması
Sual: Peygamberimizin Hafsa validemizi boşayıp sonra tekrar aldığı söyleniyor. Hanımını boşamak Peygamberimize yasak değil miydi?
CEVAP
Önce serbestti, daha sonra âyet-i kerimeyle yasak edildi. Hafsa validemizi boşaması da, yasak edilmeden önceydi.

 
RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZİN PÂK NESEBLERİ

Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı.
Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s. ), Arş-ı A'lâda muazzam bir nur ile bir isim yazılı gördü: "Ahmed."
Merak edip sordu:

"Ya Rabbi, bu nur nedir?" Allah Teâla buyurdu:


"Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" 1

İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra gelen o nûrun sahibi de, bütün açıklığıyla ifade buyurmuşlardır.

Bir gün Ashabdan Abdullah bin Câbir (r.a.),
"Yâ Resûlallah," dedi, "bana, Allah'ın herşeyden evvel yarattığı şey nedir, söyler misin?" Şu cevabı verdiler:
"Herşeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu, kendi nurundan yarattı. Nur, Allah'ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı." 2

Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nûr, sonra ilk olarak Hz. Âdem'in alnında parladı. Sonra peygamberlerden peygambere geçerek İbrâhim'e (a.s.) kadar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmâil'e intikal etti…

Peygamberlerin babası olarak anılan Hz. İbrahim'in iki oğlu vardı: İshak ve İsmâil (a.s.). O, oğlu İshak'ın neslinden bir çok peygamberin geleceğini Cenâb-ı Hakkın ilhâmıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer'den dünyaya gelen oğlu İsmâil'in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhûlü idi.

Bununla birlikte âhirzamanda bir büyük peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, son peygamberin çok sevdiği oğlu İsmâil'in neslinden gelmesini şiddetle arzu ediyordu.

İlk bânisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk ma'bedi Kâbe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış, âdeta yerle bir olmuştu. Hz. İbrâhim, bu mukaddes binânın tekrar inşası için Cenâb-ı Haktan emir aldı ve oğlu İsmâil'le birlikte derhal çalışmaya koyuldu.

Kâbe'nin inşâsı tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâh-ı İlâhîye açarak şöyle yalvardılar:

"Ey Rabbimiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygamber gönder. Ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitabı ve hükümlerini öğretsin. Onları günâhlardan temizlesin!" 3


İşte, Cenâb-ı Hak, yapılan bu samimi duâyı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmâil'in neslinden peygamberlerin reisi Hz. Muhammed'i (a.s.m.) göndererek kabul etti. Bu gerçeği Kâinatın Efendisi, "Ben, babam İbrâhim'in duâsıyım..." 4 buyurarak ifade etmişlerdir.

Hz. İsmâil'in evlâd ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğulları ve onlar içinden de Kureyş Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabilesi içinde ise Hâşimîler kolu hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.

Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyururlar:
"Allah, İbrâhimoğullarından İsmâil'i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından da Kureyş'i, Kureyş'ten de Beni Hâşim'i, Benî Hâşim'den de beni seçmiştir."
5

"Ben devirden devire, (nesilden nesile, âileden âileye) seçilerek intikal eden Âdemoğulları soylarının en temizinden naklolundum, sonunda içinde bulunduğum 'Hâşimoğulları' âilesinden neş'et ettim."

"Allah beni, dâima helâl babaların sulbünden, temiz anaların rahmine naklederek, sonunda babamla annemden ızhâr etti. Âdem'den, anne-babama gelinceye kadarki nesebim içinde nikâhsız birleşen olmamıştır."
Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin yirminci dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir:

"Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Abdülmuttalib (asıl ismi Şeybe), Hâşim, Abd-i Menâf (Muğîre), Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr (Kureyş), Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan."
6

Annesinin nesebi de şöyledir: Vehb, Abdümenâf, Zühre, Kilâb, Mürre... Görüldüğü üzere her iki tarafın nesebi Kilâb'da birleşmektedir.

İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri bu zâtlardı. Herbirinin zürriyeti çoğalmış ve herbiri pekçok cemaatların reisi ve birçok kabile ve aşîretlerin dedesi ve babası olmuşlardır.

Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise, yüzünde parlayan müstesnâ nûrdan bilinirdi.

Yirminci Dededen Sonraki Neseb Çizgisi
Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin yirminci dedesi olan Adnan'ın Hz. İbrâhim'in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbrâhim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada kırk batın (göbek) bulunduğunu belirtirler. Buna göre aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduğunu az çok tasavvur etmek mümkündür.

Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimizin yirminci dedesi Adnan'dan Hz. İbrâhim'e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, basamak basamak tesbit edilememiştir. Bazı neseb âlimleri Peygamber Efendimizin nesebini yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmâil'e bağlarlar. Bu, haliyle arada birçok basamakların atlandığını ortaya koyar.

Adnan'dan Hz. İbrâhim'e Kadar Olan Nesep Çizgisi
Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan'dan Hz. İbrâhim'e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıralarlar:

Adnan, Udd (veya Udad), Mukavvim, Nahur (veya Sârih), Teyrah, Ya'rub, Yeşcub, Nabit, İsmâil (a.s.), İbrâhim (a.s.)
Ayrıca, İbn-i İshâk, bundan sonra da, Resûl-i Ekrem Efendimizin neseb silsilesini tâ Âdem'e (a.s.) kadar götürür. Ancak belirtelim ki, diğer kaynaklar bu silsile üzerinde ittifak etmiş değillerdir.

1. Kastalanî, Mevabibü'l-Ledünniye: 1/6.
2. A.g.e. 1/7
3. Bakara Sûresi, 129
4. İbni Hişâm, Sîre: 1/175; Taberî, Tarih: 2/128.
5. İbni Sa'd, Tabakât: 1/20. Müslim: 7/58
6. Sîre, 1/1-3; Tabakât, 1/55-56; Ensâbü'l-Eşraf, 1012 vd; Taberî, 2/172-180


Kainat' ın Efendisi (ASM), Salih Suruç
 
Peygamber Efendimizin Baba Ve Annesinin Erken Vefâtlarının Hikmeti

Burada hatıra şu suâl gelebilir:


"Muhterem peder ve vâlideleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğine neden yetişemediler ve neden ona îmân, kendilerine nasib olmadı?"

Bu suâle Mektûbat isimli eserinde, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şu cevabı verir:


"Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin peder ve vâlidesini, kendi keremiyle, Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâmın ferzendâne hissini memnun etmek için, valideynini minnet altında bulundurmuyor. Valideynlik mertebesinden, mânevî evlâd mertebesine getirmemek için; hâlis kendi minnet-i Rubûbiyyeti altına alıp, onları mes'ud etmek ve Habîb-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, vâlideynini ve ceddini, ona zahirî ümmet etmemiş. Fakat, ümmetin meziyetini, faziletini, saâdetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âlî bir müşîrin [mareşal]; yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht-ı tesirinde bulunur. Padişah; o müşîr olan Yâver-i Ekremine merhameten, pederini onun mâiyetine vermiyor."57

Peygamberimizin Baba Ve Annesinin Îmânları Meselesi

İslâm âlimleri ittifakla şu hususu belirtmişlerdir.


"Hazret-i İbrâhim'den (a.s.) gelen ve Resûl-i Ekremi (a.s.m.) netice veren nûrânî silsilenin fertlerinin hiçbiri, hak dinin nûruna lâkayd kalmamışlar ve küfrün karanlıklarına mağlûp olmamışlardı. Hiçbirinin temiz gönlü şirk ve küfür ile kirlenmemiştir."58

Bu hususu kaydettikten sonra, Sevgili Peygamberimizin baba ve annesinin îmânları meselesi üzerinde duralım.
Birbirine yakın izahlarla birçok İslâm âlimi, Peygamber Efendimizin muhterem peder ve vâlidelerinin âhirette necât ehli olacaklarını açık ve kesin bir şekilde delilleriyle ortaya koymuşlardır.

Bu izah tarzlarını şöylece sıralayabiliriz:


1) Hz. Abdullah ile Hz. Âmine, Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden çok evvel vefât etmişlerdir. Dolayısıyla Fetret Devrinde yaşamışlardır ve "Ehl-i Fetret"ten sayılırlar. Fetret Devrinde vefât edenlere ise azap yoktur.

Birgün, birisi büyük âlimlerden Şerefüddin Münâvî'ye,
"Peygamberimizin baba ve annesi Cehennemde midir?" diye sorar.

Münevî Hazretleri hiddetle,

"Resûl-i Ekremin peder ve vâlidesi fetret zamanında vefat etmişlerdir. Peygamber gönderilmeden evvel ise azap yoktur" cevabını verir.59

Kendisine bir peygamberin dâveti ulaşmayan kimsenin âhirette azap görmeyeceği âyet ve hadislerle sabittir.60 Peygamber Efendimizin peder ve vâlidelerine de geçmiş peygamberlerden hiçbirinin dâvetinin ulaşmadığı tarihen sabittir. Şu halde, tereddütsüz söyleyebiliriz ki, onlar da necât ehlidirler ve âhirette azap görmeyeceklerdir.

2) Resûl-i Ekrem'in muhterem peder ve validelerinin şirk ehli oldukları sabit değildir. Belki, onlar, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varaka bin Nevfel ve benzerleri gibi büyük babaları İbrâhim'den (a.s.) gelen inanç ve âdetlerle amel eden "Hanif"lerdendirler.

3) Sevgili Peygamberimizin baba ve annelerinin şirk ehli olmadıklarının bir delili de, "Ben mütemâdiyen temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahminden nakloluna geldim"61 hadis-i şerifidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de müşrikler "necis kimseler" olarak vasıflandınlmışlardır.62 Temizlik ile pislik, îmân ile şirk, mü'min ile müşrik arasında tezad bulunduğuna göre, yukarda kaydettiğimiz hadis ölçüsü ışığında, Resûl-i Ekremin ecdadından hiçbirinin küfür ve şirk gibi mânevî kirlere bulaşmadığını kabul etmek vacip olur.63

Bütün bunlardan sonra meseleyi şöylece özetleyebiliriz:

"Resûl-i Ekreme (a.s.m.) Allah tarafından rahmet olduğu hitap edilirken, parlak Nübüvvet ve Risâlet Güneşi henüz doğmadan apaçık nûru sîne-i ihtiramında taşıyan bir ana babayı, evlâdının feyz ve nûrundan mahrum farzetmek, hem edebe, hem mantığa muvafık değildir. Hususiyle, Resûl-i Ekremin muhterem anne ve babasının hayatları, Cahiliyye Devrinde geçmiştir. Risâlet-i Ahmediyye zamanını idrâk etmemişlerdir."

Öyle ise, bu hususta mü'minin bilmesi ve kabul etmesi gereken husus şudur:


"Resûl-i Ekremin (a.s.m.) peder ve vâlideleri ehl-i necâttır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmândır. Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin mübârek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez."64

Şu dörtlük de bu hakikati pek güzel dile getirmektedir:

"İki cihângüneşi, bürc-i saâdette iken

Vâlideynine Mevlâ nice vermeye şerefi,

Çeşm-i insaf ile ey dil, nazar gavvâsa

Alıcak dürrini yabana atar mı sadefi?"

[İki dünyanın güneşi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) saâdet burcunda iken, Cenâb-ı Hak, anne babasına nasıl şeref vermez ki?

Ey gönül! İnsaf gözüyle dalgıca dikkatle bak; inciyi alır da, sadefini hiç yabana atar mı?]

53. İsfâhanî, Delâilü'n-Nübüvveh, s. 119-120

54. Resûl-ü Ekrem Efendimiz hakkında, "Cennetlik bir kadınla evlenmek isteyen Ümmü Eymen'le evlensin" buyurduğu Ümmü Eymen'i daha sonra azâd ederek hürriyetine kavuşturmuştur. Birinci kocasının ölümünden sonra da onu Zeyd bin Hârise ile evlendirdi. Üsâme Hazretleri, işte bu evlilikten dünyaya geldi.

55. Duhâ Sûresi, 6

56. Tabakât, 1/116-117

57. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.398

58. A.g.e., s.397; Tecrid Tercemesi, 4/537

59. Tecrid Tercemesi, 4/539

60. İsrâ Sûresi, 15

61. Kaâdı İyaz, 1/183

62. Tevbe Sûresi, 28

63. Tecrid Tercemesi, 4/546

64. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.398


Kainat' ın Efendisi (ASM), Salih Suruç
 
Peygamberimizin Baba Ve Annesinin Îmânları Meselesi

İslâm âlimleri ittifakla şu hususu belirtmişlerdir.

"Hazret-i İbrâhim'den (a.s.) gelen ve Resûl-i Ekremi (a.s.m.) netice veren nûrânî silsilenin fertlerinin hiçbiri, hak dinin nûruna lâkayd kalmamışlar ve küfrün karanlıklarına mağlûp olmamışlardı. Hiçbirinin temiz gönlü şirk ve küfür ile kirlenmemiştir."58

Bu hususu kaydettikten sonra, Sevgili Peygamberimizin baba ve annesinin îmânları meselesi üzerinde duralım.
Birbirine yakın izahlarla birçok İslâm âlimi, Peygamber Efendimizin muhterem peder ve vâlidelerinin âhirette necât ehli olacaklarını açık ve kesin bir şekilde delilleriyle ortaya koymuşlardır.

Bu izah tarzlarını şöylece sıralayabiliriz:


1) Hz. Abdullah ile Hz. Âmine, Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden çok evvel vefât etmişlerdir. Dolayısıyla Fetret Devrinde yaşamışlardır ve "Ehl-i Fetret"ten sayılırlar. Fetret Devrinde vefât edenlere ise azap yoktur.
Birgün, birisi büyük âlimlerden Şerefüddin Münâvî'ye,
"Peygamberimizin baba ve annesi Cehennemde midir?" diye sorar.

Münevî Hazretleri hiddetle,


"Resûl-i Ekremin peder ve vâlidesi fetret zamanında vefat etmişlerdir. Peygamber gönderilmeden evvel ise azap yoktur" cevabını verir.59

Kendisine bir peygamberin dâveti ulaşmayan kimsenin âhirette azap görmeyeceği âyet ve hadislerle sabittir.60 Peygamber Efendimizin peder ve vâlidelerine de geçmiş peygamberlerden hiçbirinin dâvetinin ulaşmadığı tarihen sabittir. Şu halde, tereddütsüz söyleyebiliriz ki, onlar da necât ehlidirler ve âhirette azap görmeyeceklerdir.

2) Resûl-i Ekrem'in muhterem peder ve validelerinin şirk ehli oldukları sabit değildir. Belki, onlar, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varaka bin Nevfel ve benzerleri gibi büyük babaları İbrâhim'den (a.s.) gelen inanç ve âdetlerle amel eden "Hanif"lerdendirler.

3) Sevgili Peygamberimizin baba ve annelerinin şirk ehli olmadıklarının bir delili de, "Ben mütemâdiyen temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahminden nakloluna geldim"61 hadis-i şerifidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de müşrikler "necis kimseler" olarak vasıflandınlmışlardır.62 Temizlik ile pislik, îmân ile şirk, mü'min ile müşrik arasında tezad bulunduğuna göre, yukarda kaydettiğimiz hadis ölçüsü ışığında, Resûl-i Ekremin ecdadından hiçbirinin küfür ve şirk gibi mânevî kirlere bulaşmadığını kabul etmek vacip olur.63

Bütün bunlardan sonra meseleyi şöylece özetleyebiliriz:

"Resûl-i Ekreme (a.s.m.) Allah tarafından rahmet olduğu hitap edilirken, parlak Nübüvvet ve Risâlet Güneşi henüz doğmadan apaçık nûru sîne-i ihtiramında taşıyan bir ana babayı, evlâdının feyz ve nûrundan mahrum farzetmek, hem edebe, hem mantığa muvafık değildir. Hususiyle, Resûl-i Ekremin muhterem anne ve babasının hayatları, Cahiliyye Devrinde geçmiştir. Risâlet-i Ahmediyye zamanını idrâk etmemişlerdir."

Öyle ise, bu hususta mü'minin bilmesi ve kabul etmesi gereken husus şudur:


"Resûl-i Ekremin (a.s.m.) peder ve vâlideleri ehl-i necâttır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmândır. Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin mübârek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez."64

Şu dörtlük de bu hakikati pek güzel dile getirmektedir:

"İki cihângüneşi, bürc-i saâdette iken

Vâlideynine Mevlâ nice vermeye şerefi,

Çeşm-i insaf ile ey dil, nazar gavvâsa

Alıcak dürrini yabana atar mı sadefi?"

[İki dünyanın güneşi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) saâdet burcunda iken, Cenâb-ı Hak, anne babasına nasıl şeref vermez ki?

Ey gönül! İnsaf gözüyle dalgıca dikkatle bak; inciyi alır da, sadefini hiç yabana atar mı?]


Kainat' ın Efendisi (ASM), Salih Suruç



 
Allah Resulü ve Çocuk Sevgisi

Allah Resulü (s.a.a) ve Çocuk Sevgisi


İnsan yeni dikilen bir fidanı düşündüğünde yüreğine letafetin, zarafetin, ferahlığın ve neşenin hakim olduğunu hissetmekte; tüm bu özelliklerle fidanın geliştiğini gören insanın benliğini ise muhabbet sarmaktadır.

Yani fidanın gelişim gösterip meyvesini vermesi insana sefa vermektedir. Çocuk da fidan gibi letafetin, zarafetin, ferahlığın, neşenin ve sevginin kaynağıdır. Letafetle, zarafetle, sevgiyle, ahlakla, ilimle, imanla, anlayışla ve alçakgönüllülükle mayalanıp olgunlaşan çocuk, paklığı, samimiyeti ve muhabbeti insana hatırlatmaktadır.

Çocuk öyle bir İlahî hediyedir ki; akıl, fıtrat, saf, sade ve berrak yaratılmıştır. Her türlü kötülüklerden arındırılmış pak ve sade bir varlıktır. Çocuğun berraklığını ve saflığını kirlendiren haricî eğitmenlerdir. Öyleyse haricî eğitmenler çocuğun saflığını kirlendirmeden önce, birtakım önlemler almalıdırlar. Önlemler almak ise, ona karşı davranışın, eğitimin ve öğretimin önemini ortaya koymaktadır. Fakat insanların davranış ve eğitim üzerine değişik düşünceleri, farklı eğitim tarzları bulunmaktadır. Değişik davranış biçimleri kendi yerinde kaladursun, bizim için önemli olan güzel bir örnek olarak içimizden seçilen Allah Resulü’nün (s.a.a) davranış biçimi, düşüncesi ve eğitim tarzıdır. “Andolsun ki Allah’ın Resulünde, sizin için uyulacak en güzel bir örnek var, o, size en güzel bir numune ve Allah’tan mükâfât umana ve âhiret gününde mükâfât umana ve Allah’ı çok anana da en güzel bir örnektir o.” (Ahzab, 21). Zira Allah Resulü’nün (s.a.a) davranış biçimi ve eğitim tarzında, çocuğa şefkat, sevgi, değer vermek, okşamak, arkadaşlık, samimiyet ve ona karşı tevazulu olmak öne çıkmaktadır. Öyleyse örnek almamız gereken Allah Resulü’nün (s.a.a) çocuklara olan tavrını ve eğitim tarzını biraz açmakta yarar bulumaktadır diye düşünmekteyim.

Allah Resulü’nün (s.a.a) çocuklara karşı tavrı:

Allah Resulü (s.a.a) İlahî vahyin gösterdiği doğrultuda, çocuklara güler yüzle, muhabbetle, sevgiyle ve arkadaşça yakınlık gösterirdi. Onların kemal kapasitelerine ve fıtrat alışkanlıklarına göre tutum sergilerdi. Allah Resulü (s.a.a), onların incitilmesine üzülürdü ve samimiyetle onları şahsiyet kabul edip değer verirdi. Onları fıtratlarından kaynaklanan özellik ve güzelliklerinin gül gibi açmasına yardımcı olurdu.

Allah Resulü (s.a.a) çocuklarla kendisini eşit görürdü:


Allah Resulü (s.a.a), kendisi onca keramet ve şahsiyetine rağmen çocukları kendisiyle eş değerde görür, onlarla samimiyet kurar, arkadaşlık yapar ve oyunlar oynardı. Allah Resulü (s.a.a): “Çocuk bakmakla mükellef olan kimse onu kendisiyle eşit görmeli ve onunla samimiyet kurmalıdır.” Buyurur. Diğer bir hadiste ise, “Kimin yanında çocuk varsa ona çocuk gibi davranmalıdır.” buyurmaktadır (1). Allah Resulü (s.a.a), Hz. Hasan’la (a.s) Hz. Hüseyin’i (a.s) sırtına bindirir, “Sizin bineğiniz ne iyi binektir ve sizde ne iyi binicilersiniz.” buyururdu (2).

Allah Resulü (s.a.a), halk arasında bile çocuklara değer verir, onlara şefkat gösterirdi ve ashabına ise; “Çocuklara muhabbet gösterip kucağınıza alınız.” buyururdu (3). Allah Resulü (s.a.a), Hz. Hüseyin’i (a.s) sokakta diğer çocuklarla oynarken gördü, kollarını açıp onu kucaklamak istedi; fakat Hz. Hüseyin (a.s) ve diğer çocuklar Hazretle oynamaya, sağa sola koşuşarak onunla şaka yapmaya başladılar; Allah Resulü de (s.a.a), onlar gibi onları yakalamak için arkalarından koşmaya, onları yakalamaya ve onlarla şakalaşmaya başladı (4). Yine Allah Resulü (s.a.a): “Çocuk eğitmek isteyen kimse, kendisini onlardan değerli görmemeli, onlarla arkadaşlık kurmalı ve onlara karşı mihriban olmalıdır.” buyurmaktadır (5).

Allah Resulü’nün (s.a.a) çocukları hoşnut etme metodu:


Rahmet Peygamberi (s.a.a) çocukları hoşnut etmek için, onlarla oynamaya ve onlara hediyeler vermeye çaba gösterirdi. Bu hususta Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Her kim kendi kız çocuğunu hoşnut ederse, Hz. İsmail’in (a.s) oğullarından bir köleyi azad etmiş ve her kim kendi erkek çocuğunu hoşnut ederse, Allah’ın azabından korkup ağlayanlardan (Allah’a sığınanlardan) sayılır.” (6). Buna göre çocukların ihtiyaçlarını gidermek ve onları hoşnut tutmak, onların eğitimi kabul etmelerinde önemli etken olarak kabul edilmektedir.

Allah Resulü’nün (s.a.a) çocukların isteklerini yerine getirme metodu:


Çocuk açlık, susuzluk, neşe ve keder gibi isteklerini haraketleriyle, kimi zaman gülerek ve kimi zaman da ağlayarak söylemeye çalışır. Allah Resulü (s.a.a) herkesten daha çok rauf ve mihriban olduğu için, çocukların istekleri hususunda çok daha hassas ve ihtimamlı davranırdı. Hazret (s.a.a) kendisiyle oynamak isteyen çocuğun arzusu doğrultusunda hareket ederek onu hoşnut etmeye çaba gösterirdi.

Allah Resulü (s.a.a) kimi zaman namaz kılarken çocuklar sırtına binerlerdi ve Hazret (s.a.a) çocukların kendileri insinler diye de secdeyi uzatırdı. Bazen de namaz kılarken çocukların ağladığını duyunca namazı kısa tutar, hemen bitirir ve çocuklarla ilgilenirdi. Namazı niçin kısa tuttunuz, diye sorduklarında ise “Siz çocukların ağlama feryadını duymadınız mı?” buyururdu (7).

Allah Resulü (s.a.a) çocukları incitmekten sakınırdı:

Allah Resulü (s.a.a), çocuğun zerafet ve ruh selametini korumaya ihtimam gösterirdi. Bu noktaya işaret ederek: “Çocuğu incitmek onun akabinde telafisi mümkün olmayan olumsuz etkiler bırakır.” buyurmaktadır. Yine Hazret (s.a.a) tekid ederek: “Çocuklarla arkadaş olunuz; evinize, üzerinize idrar yaptıklarında onlara kızmayın.” buyurmakta ve hatta kendisi çocukları kucağına alıp sevdiğinde, üzerine idrarını yapan çocukları bile incinirler düşüncesiyle yere koymaktan imtina ederdi. Çocuğu incitmemek onun letafetine, ruh selametine teveccüh etmek ve ona değer vermek demektir. Çocukların isteklerine teveccüh etmek, onlara güler yüz gösterip anlayış ve özveriyle yakınlık göstermek, onların gelecekte dinî ve insanî erdemleri kabul etmelerinin ön adımıdır.

Allah Resulü’nün (s.a.a) çocukların şahsiyetini geliştirmesi:

Allah Resulü (s.a.a), çocukların gelişip olgunlaşmaları için onlara şahsiyet kail olurdu ve gösterdiği yol ise: “Kendi çocuklarınıza ihtiram gösterin, onları tahkir etmeyin.” (8). O Hazret onca yüce şahsiyetine rağmen, çarşı-sokakta çocuklara onlardan önce selam verirdi ve onlara şahsiyet kail olurdu. Çocuklara şahsiyet kail olmak onların terbiye ve olgunlaşmaları üzerinde olumlu etkiler bırakmakta ve tahkir etmek ise, onları şahsiyetsizliğe (kişiliksizliğe) sürüklemektedir. Çocuğa şahsiyet kail olmak onu bilge bir birey; tahkir etmek ise, onu zülmü kabullenen sefil, düşkün ve aciz bir birey kılmaktadır.

Allah Resulü’nün (s.a.a) çocuklar hakkındaki tavsiyeleri:

“Çocukları seviniz ve onlara karşı rauf ve mihriban olunuz” (9).

“Her kim Müslümanların çocuklarına merhamet, şefkat ve muhabbet; büyüklerine ise ihtiram göstermezse bizden değildir” (10).

“Kendi büyüklerinize hürmet gösteriniz; çocuklarınıza karşı ise merhametli ve şefkatli olunuz.” (11).

“Kendi çocuklarınıza ihtiram gösteriniz ve beğenilen adab ile onlarla muaşiret ediniz.” (12).

“Çocukları seviniz; onlara karşı şefkatli ve mihriban olunuz; onlara bir söz verdiğinizde muhakkak vefa gösteriniz; zira çocuklar sizi kendilerine rızık veren biri olarak görmekteler.” (13).

“Allah’ın rahmeti, doğru yolda, iyi işlerde evladına yardımcı olan; ona ihsanda bulunan; çocuğunun çocukluğunda ona çocukluk arkadaşı olarak âlim ve edepli bir birey yetiştiren babanın üzerine olsun.” (14).

“Allah iyilik ve iyi işler yapmada kendi evladına yardımcı olan kimseye rahmet etsin.”

Ravi: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.a)! İnsan iyilik yapmada kendi evladına nasıl yardımcı olabilir?” sorunca, Allah Resulü (s.a.a) cevabında şu dört disturu buyurdu:

1)- “Çocuğun kendi güç ve kudreti miktarınca yapmış olduğu şeyleri ondan kabul ediniz.

2)- Çocuğun yapamayacağı zor şeyleri ondan yapmasını istemeyiniz.

3)- Çocuktan günah ve isyan olan işler yapmasını istemeyiniz.

4)- Çocuğa karşı yalan konuşmayın ve onun huzurunda ahmakça davranışlarda bulunmayınız.” (15).

“Şefkat ve muhabbet bakışıyla kendi evladının mesrur eden babaya, Allah-u Teâlâ bir köle azad etmenin sevabını verir.” (16).

“Her kim kendi evladını öperse, Allah-u Teâlâ onun amel defterine bir hasene kaydeder ve yine her kim kendi evladını şad ederse, Allah-u Teâlâ kıyamette onu mesrur kılar.” (17).

Allah Resulü (s.a.a) bir hadisinde kendi kız veya erkek evladının baba üzerinde olan haklarını şöyle izah buyurmuştur: “Erkek evladın babası üzerinde olan hakları; 1- Evlat için necib, asil ve şahsiyetli bir anne seçmeli; 2- Onu (iyi şeyleri çağrıştıran) güzel isimle isimlendirmeli; 3- Ona Kur’an-ı (ve diğer ilimleri) okumayı öğretmeli; 4- Onu pakize olarak (fıtrattan yaratıldığı gibi pak kalmasına özen gösterip) korumalı; 5- Ona yüzmeyi (ve diğer insanî maharetleri) öğretmelidir.” Ve kız evladın babası üzerinde olan hakları ise; 1- Necabet, asalet ve keramet sahibi bir kadını ona anne olarak seçmeli; 2- Onu (iyi şeyleri çağrıştıran) güzel isimle isimlendirmeli; 3- (İslam’da kadınların kendilerinde bulundurmaları gereken üstün sıfatları içeren ve açıklayan) Nur suresini ona öğretmeli; 4- Ona hicaplı, iffetli, hayâlı ve şahsiyet sahibi bir kadın olmayı öğretmelidir.” (18).

“Öğretmen çocuğa Allah’ın adını (vahdaniyet ve varlığını) öğretirse, Allah hem öğretmeni ve hem de çocuğu; ayrıca çocuğun anne ve babasını da azaptan korur.” (19).

“İnsanoğlu hayatının ilk yedi yılında anne ve babanın efendisidir; ikinci yedi yılında anne ve babanın emirberidir; üçüncü yedi yılında ise anne ve babanın veziri, müşaviridir.” (20).

“Her kim dört evlat sahibi olur ve onlardan en az birinin adını benim adımla adlandırmazsa, bana zulmetmiş olur.” (21).

“Evladın baba ve anne üzerinde üç hakkı bulunmaktadır; onu güzel isimlerle isimlendirmek; ona okuma yazmayı öğretmek ve o ergenlik çağına geldiğinde ise, evlilik zeminini hazırlayıp onu evlendirmektir.” (22).

“İki erkek kardeşin ve erkek kardeşle kız kardeşin yatakları yedi yaşına geldiklerinde birbirinden ayrılmalıdır ve iki kız kardeşin ise on yaşına geldiklerinde yatakları ayrılmalıdır.” (23).

“Altı yaşını doldurmuş kız çocuklarını, akranları olan erkek çocukları öpmemeli ve yedi yaşını doldurmuş erkek çocukları ise öpmekten, kadınların sakınması gerekmektedir.” (24).

Ehlibeytalimleri

----------------------------


(1) Vesailu’ş Şia, c.5,s.121.

(2) Biharu’l Envar, c.44,s.286.

(3) Mehcetu’l Beyza, c.3,s.366.

(4) Müstedrekü’l Vesail, c.43,s.271.

(5) Mehcetu’l Beyza, c.3,s.366.

(6) Biharu’l Envar, c.101,s.69 ve 94.

(7) Fur’u Kafi, c.6,s.48.

(8) Vesailu’ş Şia, c.15,s.195.

(9) Vesailu’ş Şia, c.5,s.126.

(10) Mecmueyi Verram, c.1,s.34.

(11) Uyun’u Ehbar, s.163.

(12) Biharu’l Envar, c.23,s.114.

(13) Vesailu’ş Şia, c.5,s.126.

(14) Müstedrekü’l Vesail, c.2,s.626.

(15) Usul’u Kafi, c.6,s.50.

(16) Müstedrekü’l Vesail, c.2,s.49.

(17) Usul’u Kafi, c.6,s.49.

(18) Usul’u Kafi, c.6,s.48.

(19) Müstedrekü’l Vesail, c.2,s.625.

(20) Mekarimu’l Ahlak, s.115.

(21) Usul’u Kafi, c.6,s.19.

(22) Mekarimu’l Ahlak, s.114.

(23) Vesailu’ş Şia, c.5,s.28.

(24) Mekarimu’l Ahlak, s.115.
 
Geri