Pedal

Konu sahibi son olarak 2615 gün önce görüldü
pedal.jpg


pedal

Yusuf Yavuz

“Bir gün pedal çevirmeyi unutursa ayakların, kalbim ‘zınk’ diye durur…”

Yoldaydım. Kentin kıyısında. Zihnimdeki tilkilerin kuyruklarını bağlıyordum birbirine, adımlarımı sayarak. Aklımı durdurmak, koridorlarında düz koşu yapan tilkileri uzun bir sömestir tatiline göndermekti niyetim. Hayata kısa bir ara vermek… Kaldırım taşlarını, tabelaları, plakaları, yolları, ağaçları, dünyayı; her şeyi unutmak için her şeyi saydım.

Zihnimdeki tilkilerden biri kaldırıma fırladı. Bir çift ayak göründü ardından, mavi bir bisikletin pedallarını çeviren. Gözlerimi, aklımı, harflerimi; dünyayı çeviren bir çift ayak!

Gördüm ben de. Durdum. Bisikleti, gözleri; ayaklarının taşıdığı gövdesi durdu. Dünya da durdu. Güneş çekildi; evler, caddeler, otomobiller, yollar çekildi. Konuştum. Uzun sürdü.

O da konuştu: “bir dahaki sefere, aynı yerde!” Sustum. O da. Gitti. Giderken ince bir iz bıraktı bisikletiyle. Alnımın ortasına kırbaçla atılmış uzun, kavisli bir imza gibi. Çarpıldım!

Adını Aslı koydum. Eski bir söylencenin yüzü suyu hürmetine. Çekildim sonra güneşin çekildiği yöne, “bir dahaki sefere, aynı yerde” buluşmak için. Kendime döndüm. İçime. Dinledim içimin sesini, o eski söylenceyi dinler gibi… Sözü üleştirdim. Kendime ve ona.

Önce ona…

Aldı Aslı:
-Günlerdir gözlemiştim yolunu. “kuş eti gibi canım çekti” derdi annem, çok istediği şeyler için. Kuş eti ne güzel de özdeşti onu anlatmaya. Lekesiz, benzersiz ve insanın nefsini okşayan tarifsiz bir tad. Bir yandan da gelmesin diyordu gönlümün kıyısı. Eğer gelir de hayalindeki beni göremezse, sonra solgun görüp ısınamazsa, yüreğinde az da olsa bir serin ürperti belirecekse gelmese miydi acaba?

Aldı yüreğim:
-Gitmenin, sonsuza kadar gitmenin eşiğindeydim. Öylece, hırpani bir derviş gibi varıp kapısına oturacaktım. Bir avuç gülümsemenin ısıttığı güneşli bir odada yan yana iki heykel. Bütün istediğim buydu. Ya o ne derdi bu hırpaniliğime? Gitmese miydim acaba?

Aldı Aslı:
-Ama günlerdir kavilleşmedik mi, kendimize bile belli etmemeye çalıştığımız yangınla. “Ayaklarımı hissetmedim” demişti. Ben de gündüz vakti, her şeye inat içtiğim zamansız demden sonra uluorta kavisler çizerek çevirdiğim pedallarım için insanların garip bakışlarına içimin cesur meltemleriyle karşı durmamış mıydım? Cümleleri arasında yeni suretler, tadlar ve kokular keşfederken o küçücük ürpertiyi fırsat bilip sevgili ağacının altında masumca tutunmamış mıydım tenine?

Aldı Yüreğim:
-Sözlerine dolanan gönlünün meltemleri de çağırmamış mıydı ruhumu. Söze dökemediğimiz ne varsa esmemiş miydi gönül telinden. Varsın tuhaf bulsun gözleri, içinden, taa derinden “gel” dediğini duymuştum. Duymasam da bildiğim değil miydi içindeki ürperti?

Aldı Aslı:
-Saymadığım kaç zamandır böyle dillenmemişti içimdeki coşku dolu dolu. Bilmese de anlardı halimden, gönülden akışmamız boşuna değildi ya! O kadar uzaktan, sonunda bir sıcak gülüş için, beni bilmeden bilerek, ben olduğum için gelmiyor muydu? Gelsindi o halde. Hem o geldiğinde gönlüm kanatlanınca nasıl güller açmazdı bedenimde.

Aldı Yüreğim:
-Bütün telaşlarımı erteleyip çıkmalıydım yola. Varmasam da olurdu içimi ısıtacak o güneşli kumsala. Kıyıya vuran ağır gövdeler gibi çekilirdim nasılsa, benliğimi sağaltacak bir sandala.

Aldı Aslı:
-Eğer ayaklarım bana hizmet etseydi onu denizde karşılayacaktım. Ama o benden daha Yunus’tu. Yormadan, sessizce sokuluverdi gönlümün kıyısına. Sanki o kadar yoldan yollanmamış, bir ışık huzmesi gibi kolayca süzülüvermiş gibi. Elleri ellerime dokunurken öylece kalmayı, her şeyi o tutuşla alıp vermeyi ne çok isterdim kopmadan. Ama olsun. Geldi ya bir kere. Daha ne çok ısıtırdı benliğimi, dokunmadan da.

Aldı yüreğim:
-Güneşle sevişen som kayalardan süzülüp vardım, içimin taşlarını döven kıyısına. Cümle su mahlukatının alaycı bakışlarına aldırmadan uzandım. Ayaklarını gördüm, çelik ağlara takılmış narin balıklar gibi. Kaç zamandır çaparinin yarası gövdesinde. Ki dokunmadan sevilen balıkların dostluğundan geliyordum. Böyle demişti bir su bilgesi; “dokunmadan sevebileni arar” çapariye takılan her yaralı gövde. Yanındaydım. Acıları ötelediği yerde.

Aldı Aslı ve bitirdi sözü:
-Nasıl bu kadar durulaşır bir su, bu kadar balçığın içinde. Milyon kere söylenen sözlerin ağzından her dökülüşünde ışıklı gülüşler saçan bu yüz, nasıl yalpalamadan yüzer bu savruk sözler denizinde? Başkasında olsa azımsayacağım, onda ise hayran olacağım derecede suskundu gerektiğinde. Oysa derinlerinde ne fırtınalar kopar da yüzünde gezinmez hoyratın sandalı.

Kişi bile söz demini
Demeye sözün kemini
Şu cihan cehennemini
Sekiz uçmağ ede bir söz.
(Yunus Emre)

Konuştukça yundu, yıkandı, hiçbir zerreyi kirletmeden. Tatlandı, hiç katkısız. “Bin yıllık aşinalık” demişti, öyle miydi? Öyle değilse bile bu toprakların her ince sızısında titreşmiştir düşüncemiz aynı yöne uğurlanırken. Aynı acılara boyanırken güruhla, yolun bir yerinde denk gelince yan yana, sonundaki ışığa inanmışlığımızı haykırmıştır bakışlarımız. Öyle olmasa bunca gönül Dilbeste olmazmış zahir.

Sözü bitirdi Aslı. Beni de. Pedal çeviren ayakları uzandı güne. Uyandım.
Yüreğimde kül kokusu…
 
Geri