PDR Hakkında

Konu sahibi son olarak 1157 gün önce görüldü
Ülkemizde psikolojik danışmayla ilgili olan bazı önemli gelişmeleri şöyle belirliyebiliriz: Gerçekte, müslüman-Türk kültürü, psikolojik yardım hizmetleri anlayışına ve uygulamasına yabancı bir kültür değildir. Ruhsal sıkıntıların psikolojik yollarla tedavisi yaklaşımı, Türk toplumunda çok eskilerden idrak edilmiş ve uygulanmıştır. İslâm-Türk kültüründe ruh hastalan ta eski devirlerden beri şefkat görmüş ve bakılmıştır. Hatta bazıları "deli" değil "velî" olarak kabullenilmiş, sayılmış, korunmuştur. Ruh hastalarına karşı olan bu anlayış ve tutumun köklerini, Türk insanının sıcak ve müşfik tabiatında ve islâm dinin öğretilerinde aramak lâzımdır. Daha eski çağlarda Orta Asya daki Türk toplumlarında, beden ve akıl hastaları ile, o devrin din ve bilim adamı sayılan samanların uğraştığına ait bilgiler vardır. Şamanlar, iyi ve kötü ruhlarla temas kurarken değişik giysiler ve kılıklar içinde, danseder, birçok hareketler yapar, duman ve kokular kullanır, trans haline girerek probleme çözüm getirmiye çalışırlardı. Bütün bunların hasta üzerinde psikolojik etkisi olacağı açıktır. Fazla bilgimiz olmamakla beraber, işbirliği içinde yaşamıya alışkın, tabiattan, disiplin ve düzenden hoşlanan, sıcak kanlı Türk insanının yarattığı teşkilâtçı Türk toplumlarının insan unsuruna çok önem verdiği muhakkaktır. Kutsal Kur an da insan , varlıkların en yücesi ve şereflisi olarak: yer alır. Yaratan, ona, bütün yaratıkların üstünde ayrı bir saygınlık vermiştir. Evrendeki her şeyi insanın hizmetine ve yararlanmasına verin iştir. Onu özenle yaratmıştır. Ona, diğer yaratıklardan farklı ve fazla, olarak düşünme, konuşma, âlet yapabilme, el ve ayaklarım kullanabilme gibi yetenekler vermiştir. Bu sebeple İslâmiyet, insanın beden ve ruh sağlığı ile yakındanı ilgilenmiştir. Akılhastalarına şefkatle muamele edilmiştir. Deliliğin bir hastalık olduğu kabul edilmiştir. Tıb ilmi ileri gitmiştir. Bir çok hastaneler kurulmuştur. Daha 8. yüzyıl başında (707), akıl hastaları, için hastanelerde ayrı bir kısım ayrılması gereği duyulmuş ve ruh hastaları kısmı açılmıştır. Harun Reşid devrinde ilk bağımsız akıl hastanesi kurulmuştur (792). Tabiata düşkün, insana büyük değer veren, tek tanrıya inanan, sosyal dayanışma ve disiplinden hoşlanan Türk toplumlarının İslâmiyeti kabulü, yukarda belirtilen islâmî anlayışa daha da güç ve hız kazandırmıştı r. Büyük Türk bilgini ve devrinin meşhur hekimi İbni Sina. (980-1037), akıl hastalığını, beyindeki bozukluklar olarak görmüştür. Melankolilerde, hazım sistemi ve karaciğerin fonksiyonlarındaki aksamaları farketmiştir; ruhsal rahatsızlıklar ile beden arasındaki sıkı ilişkiye işaret etmiştir. İnsan sağlığında ruhsal hayatın derin rolünü görmüştür. Hasta Buhara prensinin aşk duygularından bedenine yansımış derdine çare bulmuştur. Bu tedavide bir çeşit psikoanaliz yaklaşımı kullanmıştır. İbni Sina ya göre ruh, madde değil, moral bir cevherdir. Madde-olan bedene kemal verir. Onun var oluşunu sağlar, onu canlı kılar. Onu korur ve devam ettirir. Diğer bir müslüman Türk âlimi olan Ebu Bekir Razi (834-932) daha 9. yüzyılda melankoliyi tarif etmiş ve melânkolik bir hastanın balık tutma, avlanma, sevip saydığı bir kimse ile sohbet etme, müzikle uğraşma, güzel sesli birinden müzik dinleme gibi faaliyetlerde bulunmasını tavsiye ederek hastanın tedavisinde rehabilitasyon yaklaşımının önemini belirtmiştir . Selçuklu Türkleri de beden ve ruh hastalıkları ile yakından ilgilenmişlerdir. Anadolu da ruh hastalıklarına kucak açan birçok hastaneler yaptırmışlardır. Bunlardan en tanınmışları, Kayseri (1205), Sivas (1217), Divriği (1228), Kastamonu (1272). Amasya (1308) gibi şehirlerde kurulmuş olan külliyetlerdeki bu hastanelerde akıl hastaları için ayrı kısımlar ayrılmıştır . Selçuklu Türkleri devrinde ruh hastalarının tedavisi için "ocaklar" yani (hastaneköyler) teşekkül etmiştir. Osmanlılar devrinde ruh hastalarının bakım ve tedavisine daha da özen gösterilmiştir. Selçukluların bütün kültür ve medeniyet birikimlerine vâris olan Osmanlı toplumu daha ilk dönemlerinden itibaren halkın eğitim-öğretimine, refah ve mutluluğuna, bilim ve tekniğe, sağlık ve yardım işlerine, adalet ve güvenliğe çok önem vermiştir. Devletin belli başlı kentlerinde birer bilim, kültür ve sosyal yardım merkezi olan Külliyeler kurmuşlardır. Külliyeler, müslümanların sosyal toplanma, aydınlanma, birbirleriyle tanışıp kaynaşma ve ibadet yeri olan cami etrafında kurulan birçok birimlerden oluşmaktadır. Bu birimler, sübyan okullarından üniversiteye kadar çeşitli seviyelerde öğrenim veren medreseler, kütüphane, imaret, kervansaray, darüşşifa (hastane), hamam ve sebil çeşmelerdir. Bu külliyelerin en tanınmışları İstanbul da Fatih ve Süleymaniye külliyeleri, Edirne de Bayazıt külliyesi, Manisa da Hafza Sultan külliyesidir. Orta çağlarda bile Türk toplumu, diğer çağdaş toplumlardan çok ileri bir görüş ve anlayışla, ruhsal bozuklukların bir hastalık olduğunu .anlamış ve camiler etrafında kurulan külliyeler içinde yer alan bimarhanelerde akıl hastalarının bakım ve tedavisine çalışılmıştır. Orta Çağ Avrupasında ruh hastaları, «içine şeytan girmiş lânetli varlıklar» olacak zincirlere
vurulur, dövülür, soytarı gibi para ile seyrettirilir, birçok işkencelere maruz bırakılır, hatta yakılırken, müslüman Türk toplumunda bu gibi talihsiz kimseler şefkat görmüş ve özel ilgi ve îtina ile tedaviye tâbi tutulmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında Toptaşı Akıl Hastanesinin başhekimliğini yapmış olan Mongeri Pere, Annals Medico-Psychologique de yayınladığı bir makalede şunları yazmıştır :
"Eğer bir milletin medeniyeti, halkın ıstıraplarına karşı hükümetin ilgisi ile ve hayır müesseselerinin çokluğu, ile ölçülürse, denebilir ki İstanbul Avrupadan üç asır önce bu medeniyetin başında bulunuyor. Çünkü hastaneler, fakir ve düşkün evleri,, nekahet müesseseleri, müzmin ve şifası kaabil olmıyan hastalar için darülacezeler, mecnun yurtları çok mükemmel çok azametli ve hayret edilecek tarzda yapılmıştır."
Keza, müslüman-Türk kültüründe, ruh hastalarının, şöhret yapmış, bazı din hocaları
tarafından "okunarak" tedavi edildiğini bilmekteyiz. Bu "okuma" yoluyla yapılan tedavi tarzında, psikolojik yardım yaklaşımı (danışma ve psikoterapi) olarak adlandırabileceğimiz birçok yönler vardır. Toplumumuzdaki bu anlayış ve tecrübe birikimlerine ilâveten, psikolojideki bazı önemli gelişmeler, Türk toplumunda da yansımalarını bulmuştur. Meselâ, Fransa daki Binet-Simon Zekâ Testi, daha 1915 yılında İbrahim Alâeddin Gövsa tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bu testin daha bilimsel ve gelişmiş şekli olan Stanford-Binet de, bugün sosyal psikolojide tanınmış bir isim olan Muzaffer Şerif Başoğlu tarafından 1945 de Türkçeye aktarılarak yayınlanmıştır. Bu yıllarda istanbul Üniversitesi nde de bazı test çalışmaları olduğu anlaşılmaktadır. Psikolojik yardım hizmetleri ile ilgili bütün bu anlayış ve tecrübe birikimine rağmen,
Türk toplumuna psikolojik danışma ve psikoterapinin girmesi, 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerika ile başlayan politik, ekonomik ve kültürel ilişkilerimizin etkisiyle olmuştur demek daha doğru olacaktır.

Türkiye de psikolojik yardım hizmetleri iki ayrı alanda başlayıp gelişmiştir. Bunlardan biri eğitim alanı, diğeri de tıp alanıdır.
__________________
 
Geri