Pazar yazıları -5-

Konu sahibi son olarak 2791 gün önce görüldü
Pazar yazıları -5-

fuat.bol@2x.jpg

Fuat Bol
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




1966 senesinde; İstanbul İmam-Hatip Okulunda kimya dersimize gelen mübarek Hocamız H. Hilmi Işık Efendi (kuddise sirrûh), bir arkadaşımızın ‘niyet’le ilgili sorduğu soruya; her zamanki gibi gözlerini yumarak ve tane tane şu karşılığı vermişlerdi:

"...Yaa kardeşim! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mü’minin niyeti amelinden efdaldir, üstündür.) Hadis-i şerif nedir? Peygamber (aleyhisselam) sözü.. Çok mühim.. Allahü tealadan en ziyade âlimler korkar! İşte o âlimler, bir hadis-i şerif nakledecekleri zaman; abdest alır, istiğfar eder, sararır ve titreyerek o mübarek sözü söylerlerdi. Bakınız; insan iyi niyeti ile nelere kavuşuyor; sevgili Peygamberimiz (aleyhisselam) buyuruyorlar ki: 'Biçare ve yoksul bir adam, zengin ve Hakk’ın inayetine mazhar olmuş birinin sadaka verdiğini, malını köle azad etmek için harcadığını, insanlara cömertlik yaptığını, akrabalarını gözettiğini, mescitler yaptığını; ancak zengin insanların yerine getirebileceği ameller yaptığını görür. Halbuki kendisinde bu imkânlar yoktur. O zengine gıpta eder ve onun gibi kendisinin de parası ve gücü olsaydı, onun yaptıklarını yapmayı temenni ve arzu eder. Bu her iki insan da (zengin ve yardım eden ile fakir ve iyi niyetle zengine gıpta edip; onun gibi zengin olsa, onun gibi yardım etmeyi arzulayan) sevapta eşittir.'

Bakınız kardeşim; şimdi talebesiniz; niçin okuyorsunuz? Allahü tealaya rahat ve temiz ibadet edebilmek için ve ahiret yolunda yürüyebilmek için okuyorum. Mezun olunca da her yaptığım işte aynı niyette olununca; vazifesini yaptığı kadar hep sevap kazanır. Onun her işi ibadet olur. Dünyada kazandıkları da cabası..."

İslamiyet’in tarifinin iki şey olduğunu o mübarek zattan öğrendim: "Allahü telanın emirlerini üstün bilip onları ta’zim (hürmet) etmek, O’nun mahlukatına şefkatli ve merhametli olmaktır." İnsanlara acımanın ve onlara merhamet etmenin önemini, yine bir hadis-i şerifle; (Peygamber sözü!) vurgulayarak anlattılar: "Çok günah işlemiş, hiç iyilik yapmamış bir kimseyi Kıyamette hesaba çekerler. Ona, (sen dünyada hiç iyilik yapmadın mı?) derler. Hayır, yalnız çırağıma dedim ki, (fakir olan borçluları sıkıştırma! Ne zaman ellerine geçerse o zaman vermelerine söyle. İstediklerini yine ver, boş çevirme!) Allahü teala buyuracak ki; (Ey kulum! Bugün sen fakir, muhtaçsın! Sen dünyada benim kullarıma acıdığın gibi, bugün biz de sana acırız). Onu afv eder."

Bir arkadaşımız ise, kendilerine ‘Tarikatları’ sordu. Ona da; her konuda ismini zevkle andığı efendisi Seyyid Abdülhakim Efendi hazretlerinin sözünü hatırlatarak cevap verdi: "Tarikatların yasaklandığı haberi kendilerine verilince, Efendi Hazretleri; (onlar, zaten kendilerini kapatmışlardı. Kapalı olan mekânlara bir kilit de bunlar taktılar!)"

Ve; şöyle devam buyurdular:

"Tarikat müstehaptır. Bugün iman tehlikededir. İmandan sonra; haramlardan kaçınmak ve farzları ifa gelir. Müridlik devri eskilerde kaldı; şimdi muhip (sevgi) zamanıdır. İşin başı da, ortası da, sonu da sevgidir; muhabbettir.

İş, Allahü tealayı ve O’nun sevdiklerini sevmektir. Sev kurtul kardeşim!

Sevginin tarifi Mektubat-ı Rabbani’de var kardeşim; ‘Sevgi itaattir.' Sevgi inanışı ve işleri ve ahlakı onun gibi olmaktır!"

Ve; yazımızı yine bir Peygamber (aleyhisselam) sözü ile taçlandıralım:

"Kişi sevdiği ile beraberdir!"

23.8.2015
 
Mimsiz Medeniyet “AVRUPA”

ayse.esra.karadag@2x.jpg

Ayşe Esra Karadağ
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




Avrupa denilince algılar, yüksek standartlarda yaşamakla sınırlı tutuluyor. Üstelik bu kabullenmişlik o derece vicdanlara nüfuz etmiş ki, genç dimağlarda bunun geçmişi ve yarını da inkâr götürmez bir realite taşıyor.

Avrupa’nın Orta Çağ karanlığından güç bela kendini kurtarmış hallerinin, Rönesans ve Reform hareketlerinin akabinde toparlanmaya başladığını görürüz. Ekonomik açıdan gelişmesi ise Sanayi Devrimi ve de bir gereklilik olarak başlattığı sömürgecilik yarışı ile başlamıştır. Böylelikle dünyanın bir yerlerinde köhnemiş kalan bu kıta Avrupa’sı, çok kısa bir zamanda dünya üzerinde dominant karakteri üzerine almıştır. Avrupa’nın ekonomik başarısını kendisine timsal olarak gören gençler ise bu denli yoğun bir sömürge mantalitesi taşıyan herkesin, bunun bir sonucu olarak refah seviyesinin yükselebileceğini düşünmeyi göz ardı etmiştir. Burada amacım, Avrupa’nın çalışmadan birtakım merhaleler katettiğini söylemek değildir. İfadelerimden maksat, bu toparlanma ve yükseliş sürecinin etkenlerinin göz önüne alınarak, neticede oluşan zaviyeden meseleye perspektif kazandırmaktır.

Biraz geçmiş zamana dönecek olursak bizim bu imreniş ve yönelişimiz Sanayi İnkılâbı ve diğer devinimlerinin vuku bulduğu dönem Avrupa’sı ile eş zamanlı olarak çöküş yaşayan Osmanlı’ya dayanır. Bu durum içimizdeki aydın kesimin Avrupa’ya yönelmesine ve de Avrupa’yı taklit etmemize sebep olmuştur. Lakin ne yazık ki bu taklit o zamanlardan bu zamana değin fen ve teknolojide değil, örf-âdette ve sefahatte olmuştur.

Avrupa’nın manevi ilhamlardan uzak düşünürleri zulmet-i kalp olduklarından, zulmetli fikirlerin kaynağı olmuşlardır. Nitekim zulmet-i kalp, ruhi bunalımların esas kaynağıdır. İnsan her şeyden evvel kendi kalbinde, kendine münhasır bir kişilik taşır. Kendisinin beslendiği şey ise safi maneviyattır. Bu maneviyat kişinin kalbinde dirlik ve düzen sağlamazsa başıbozukluk peyda olur. Başıbozukluğun neticesi ise zulmet ve de o zulmetin sebep olduğu akıbettir. Kalp sıkıntısı olan kimseler tabii sonuç olarak ruhi bir sıkıntıya duçar olacaklardır.

Ruhsal sıkıntılar insan için farklı arayışlara mahal vermeye müsait bir haldir. Kişi bu durumda iken genel olarak kendini avutmayı eğlence ve sefahatte bulur. Dolayısı ile sıkıntı, sefahatin muallimidir. Dinden uzak Avrupalının ruhundaki sıkıntı, kendilerini avutmak için her türlü eğlence vasıtalarının bulunmasına öğretmenlik yapmıştır.

Heves ve hevanın neticesinde eğlence kültürünü aşırıya taşımış kimselerin bu şaşaası, içinde bulundukları kendini bilmezlik halinin ve de bunalımın ne yazık ki geçici bir merhemi hükmü taşır. Zira her bu yolu deneyen kimse bilir ki tüm neşesi, kulağında inleyen tınının son bulmasına yahut kendisini avuttuğu içkinin son damlasına kadardır. Hatta ve hatta bu eğlenceye düşmüş olan kişi yine bilir ki, sınırı tanımadığı takdirde kendisini avutan bu eğlence burnundan zehir olarak gelecektir.

Kendini eğlence ile avutan kimsenin aldığı bu uyutucu zehrin etkisinin geçiciliği ruhundaki yaraları perçinlemekten öteye gidememektedir.

Anlattığımız gibi kişilerin yönlendirdiği ve başkasını yutmakla beslenen ejderhaların meydana getirdiği medeniyetten, “mimsiz medeniyet” olarak bahsedilir. Malum, medeniyet kelimesinin ilk harfi olan mim kaldırılınca geriye deniyet kalır. Deniyet ise alçaklık demektir.

Toplumda üzücü olan odur ki, Avrupa’nın süslü yüzünden içini göremeyen kimseler, koyun postunda kurda gönül verip, kendilerinin yanı sıra herkesi bu medeni olmayan medeniyetin bir üyesi yapmak için çaba harcamaktadırlar. Hâlbuki çare Avrupa’nın sözüm ona modern çukurlarında değil, İslamiyet’in kabul ettiği ölçülerde işlenebilir teknoloji ve de ilimdedir. Bugün Avrupa dendiğinde bir Müslüman’da hayranlık uyanması, Müslüman kimliği taşıyan kişinin kabul edeceği bir durum değildir. Buradan Müslüman’ın kibirli olması ve diğer insanları beğenmemesi anlamı çıkarmamak lazımdır. Ancak şu da bir gerçektir ki, Müslüman kimse makam, mevki ya da konumdan ötürü bir diğerini ayrı tutup övmemeli, onu kendine üstün tutmamalıdır. Yapması gereken şey, onun yapabildiğini kendisinin de yapabilirliğinin olduğunu bilmesidir...

31.7.2015
 



İlâhî dinle amel etmek

Sual: (Mezhepler beşerîdir, ben ilâhî olan dinle amel ediyorum) diyen bir hocanın talebeleri, bu sözleri şöyle açıkladılar:
(Mezhepler beşer mahsulü olduğu için muhakkak hata olur. İlâhî dinde hata olmaz. Hocamız âyetleri ve sahih hadisleri esas alır. Mezheplerin delillerini inceler. Hanefîlerin alıp Şâfiîlerin almadığı bir hükmü hocamız almaz. Tersine Şâfiîlerin alıp Hanefîlerin almadığı bir hükmü de almaz. Bütün âlimlerin ittifak ettiği hususlarla, yani Kitap ve Sünnetle amel eder. Her ilmi de, ehlinden alır. Mesela hadis-i şerifleri, mezhep kitaplarından değil, hadis kitaplarından alır. Onun dini ilâhîdir, beşerî değildir. Mezhepler, beşerî dindir.) Bu, yanlış değil midir?

CEVAP
Elbette yanlıştır. Mason Abduh’la talebesi Reşit Rıza ve yerli çömezleri de, yaklaşık aynı şeyleri söylüyorlar. Hepsinin temelinde mezhep düşmanlığı yatıyor. Bunlar, mezhepsizliğin farklı fraksiyonlarıdır.
Mezhep sahibi selef-i sâlihini, (İlâhî dinle değil de, beşerî dinle amel ediyorlar) diye suçlamak ne büyük iftiradır. İmam-ı a’zam, ilâhî dine değil de, beşerî dine sarılmış öyle mi? Onlar âyetlere ve sahih hadislere uymamış da, mezhepsizler nasıl uymaktadır? Adına ilâhî din denilen, uydurulan bu dine göre, imanın şartı kaçtır? Namaz nasıl kılınır?
Bazı âyetlerden ve hadislerden, her mezhep farklı bir hüküm çıkarmıştır. Hangisinin doğru olduğunu hangi mezhepsiz bilebilir? Mezhepsizin anladığı ilâhî din oluyor da, İmam-ı a’zam gibi büyük zatların anladıkları nasıl beşerî din oluyor? Allah’ın dinini bırakıp beşeri dine uyan kâfir olur. Bir mezhebe bağlı Müslümana, (Sen ilâhî dine değil beşerî dine uyuyorsun) demek ona kâfir demek olur. Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur. İmam-ı Rabbânî hazretleri de, (Mezhebin bir hükmünü beğenmemek, mezhepsizlik olur, bu da ilhaddır) buyuruyor. (Mebde ve Mead)
Görüldüğü gibi İmam-ı Rabbânî hazretleri böyle kimselere mülhid demektedir. Mezhebini beğenmeyen ve kendi uydurdukları yola ilâhî din diyen mülhidlerin sözlerine itibar edilmez.
 
"Yâ İlâhî!.. Pişmanım vallahi"

abdullatif.uyan@2x.jpg

Abdüllatif Uyan
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




Hazret-i Mevlâna'yı çok seven genç bir tüccar, Mısır’a gitmek için bu zattan izin ister.
Mevlâna izin vermez.
Ama o, dinlemez.
Gizlice yola çıkıp gemiye biner.
Tam Mısır’a yaklaşırken kâfirler saldırır, gemi halkıyla birlikte onu da esir alırlar.
Ağır işlerde çalıştırırlar.
Genç tüccar, açar ellerini.
“Yâ İlâhî!.. Pişmanım vallahi. Hazret-i Mevlâna hürmetine bu esaretten kurtar beni” diye dua eder.
Çok gözyaşı döker!
O gece rüyada Mevlâna’yı görür.
Ve ondan himmet diler.
Büyük veli, ona;
“Yarın bu kimseler bir hasta için senden bilgi isterler. Şu şu otları, şu oranda karıştır, hastaya yedir” buyurur.
Hakikaten sabahleyin ona gelirler.
“Doktorluktan anlar mısın?” derler.
“Evet anlarım” der.
Sevinip genci hükümdara iletirler.
Meğer hasta olan, hükümdarmış.
Genç tüccar, “bir doktor” edasıyla “Bana şu şu otlardan getirin” der.
Koşup getirirler.
Onları bir güzel karıştırır.
Ve hükümdara yedirir.
Hükümdar, yer yemez şifa bulur.
Sevinip ona der ki:
“Dile benden ne dilersen.”
“Hiçbir şey istemem.”
“Lütfen, kırma bizi.”
O vakit kendini tanıtır;
Ve işin doğrusunu anlatır.
Hükümdar öğrenir hakikati.
Kendisine “yüklü bir para” verir.
Ve memleketine gönderir...

24.8.2015
 
HAMUR İŞLERİNDEN UZAK DURMAK NE MÜMKÜN!

prof.dr.ekrem.bugra.ekinci@2x.jpg

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




Doktorlar “Üç beyazdan uzak durun” dese de, hamur işlerinin hatırını sormamak Türk terbiyesine yakışmaz...


Şark dünyasında, ekmek sofranın esas rüknüdür. Ekmeksiz doyulmaz. Pilavla, hatta neredeyse börekle bile yenir. Hatta yemek azsa, “Biraz da ekmek buyurun!” diye hatırlatılır. Yalnız ekmek değil, ekmek ailesinin diğer ferdleri de pek itibarlıdır. Bunlarsız ziyafet sofrası olmadığı gibi, çayın yanında ‘ikram’ denince de akla hamur işleri gelir.
Kaliteli buğday unundan mayasız ve ekmek dilimi şeklinde yapılan peksimet, muhafaza kolaylığı bakımından bilhassa seferde çok işe yarar. Umumiyetle askere verilir; sulu yemeğe batırılarak yenir. Aslı Farsça ‘beksimât’tir. ‘Katı ekmek’ mânâsına gelir. Bunu Yunanlar da bilir ve ‘peksimati’” derler.
Yarma (gendime) denilen ve uçları kırılarak kabaca öğütülmüş buğday, çorbalarda ve aşure gibi tatlılarda çok kullanılır. Yine bir buğday mamulü bulgur bilhassa köylük yerde halkın aslî gıdasıdır. Zira pirinç, her yerde yetişmez ve bu sebeple de pahalıdır. Pirinç, şehirli yemeğidir. I. Cihan Harbi sırasında kıtlık çıkmış; yine de kolay bulunmayan bulgura, o zaman devletin 1 numaralı adamından kinaye ile "Enver Paşa Pirinci" denmişti. Hatta bulgur karaborsasıyla zengin olan birinin köşküne Bulgur Palas adı takılmıştı. Bulgur, kaynatılmış buğdayın öğütülmesiyle elde edilir. Elendikten sonra geriye kalan ince bulgura, düğür (düğü, düğürcük) denir. Düğür, hem müstakil cıvık pilav gibi yemek olarak pişirilir; hem de dolma ve köfte harcında kullanılır. Düğürün de ufağı, çorbalara katılır...
Hamurdan çeşitli şekillerde, ama ekseri şerit hâlinde kesilerek hazırlanan erişte, bir çeşit makarnadır. Hem makarna gibi haşlanıp üzerine yağ dökülerek yenir; hem de çorbalara konur. Aslı Farsçadır ve ‘şerit’ mânâsına gelir. Islatılıp kurutulmuş buğdayın iri öğütülmesiyle elde edilen kalın buğday unu denilebilecek olan irmik, çorba, yemek ve tatlılara konur. İrmik helvası pek meşhurdur. Revani ve hoşmerim de irmikten yapılır.
Tarhana, domates, biber, soğan, nane gibi kokulu otlar, baharat, yoğurt veya süt katılarak mayalanmış hamurun, kurutulup ufalanmasıyla elde edilen kıymetli bir gıdadır. Buna un tarhanası denir. Çorbası yapılır. Yarma denilen ve uçları kırılarak kabaca öğütülmüş buğdayın, yoğurt veya sütle karıştırılıp kurutulmasıyla elde edilen yarma tarhanası da vardır. Türkmen tarhanası da denir. Domates ve baharat katıldığı da olur. Bunun da hem şalgam katılarak çorbası, hem de pilav gibi, ama biraz cıvıkça yemeği yapılır. Tarhananın aslı Farsça ‘terîne’dir. ‘Tregana’ adıyla Yunan mutfağında da rastlanır.


Buğra Han Böreği!


Kuskus, un, süt, yumurta ve irmikten mamul ufak taneli kurutulmuş hamura denir. Mağrib (Fas, Cezayir, Tunus) orijinlidir ve kelime Arapça’da ‘hamur kırpığı’ manasına gelir. Mağrib’de yahninin miyânesi iken, Anadolu’da pilava benzeyen; ama makarna lezzetinde yemeği pişirilir. Bir başka buğday mamulü olan simit, halka şeklinde pişirilmiş ve üzerine susam serpilmiş bir tür çörektir. Halkın en rağbet ettiği ekmek mamulüdür. Sabah kahvaltısında ve ikindi çayında tercih edilir. Şimdiki fast-food gibi, ucuz ve gıdalı bir şekilde öğün geçiştirmeye yarar. Peynire çok yakışır. Eskişehir’in, Ankara’nın, İstanbul’un simidi birbirine benzemez. Aslı Arapça ‘beyaz ekmek’ mânâsına ‘semîd’dir.
Yufka esas maddesi olmak üzere çeşit çeşit börek yapılır. Böreksiz ziyafet olmaz. Eski bir Türk yemeğidir. Rivayete göre aslı ‘buğrek’tir ve bu adı da meşhur Türkistan hükümdarı Buğra Han’dan almıştır. Puf böreğinden, kıymalı yarı çiğ Tatar böreğine; Arnavut menşeli pırasalı böreğinden, kol böreğine kadar çok çeşidi vardır. Hem yemekte, hem de öğün arasında yenir. Evlerden ziyade, tepsi ile götürülüp mahalle fırınlarında pişirtilirdi. Hamur mamullerinden pide, katmer ve pişi sevilerek yenir. Pidenin beldelere göre açık veya kapalısı, kıymalı, kuşbaşılı, kavurmalı, yumurtalı, haşhaşlı, tahinli çeşitleri vardır.
Pişi, mayalı hamurun, sıvı yağda kızartılması ile hazırlanır. Lokmaya benzer, ama şerbete batırılmaz. Kahvaltıda ve bilhassa sahurda yenir. Katmer, elde açılmış hamurun, yağlanıp katlanarak sacta veya tavada pişirilmiş hâlidir. Sade olmakla beraber, peynir, patates, haşhaş, kıyma gibi içli olarak pişirildiği de vâkidir. İnce yufkanın, yağlanıp katlanarak, sade veya içli olarak közde pişirilmiş hâline gözleme denir. Şimdilerde tavada pişirilip, öğün geçiştirmek üzere tercih edilmektedir...

24.8.2015
 
Tevbeyi başkalarına duyurmak

m.ali.demirbas@2x.jpg

M. Ali Demirbaş
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




(Gizli işlediğin günaha gizli, açık işlediğin günaha açık tevbe et!) hadis-i şerifi, (Gizli işlediğiniz günahları kimseye duyurmayın) demektir.


Sual: Geçen gün bir vaiz, (Açıktan işlenen bir günahın tevbesi açıktan yapılmazsa, o tevbenin faydası olmaz. Mesela, kurban kesmeyi terörle bir tutan kadın, bu günahına gizli tevbe etse de faydasızdır. Gizli işlenen günahın tevbesi de açıktan yapılmaz) dedi. Açıktan işlenen günahın tevbesi gizli yapılırsa, sahih olmaz mı? Bir kimse de, gizli işlediği günahına alenen tevbe etse niye sahih olmuyor?
CEVAP: Elbette sahih olur. (Gizli işlediğin günaha gizli, açık işlediğin günaha açık tevbe et!) hadis-i şerifi, gizli işlenen günahın tevbesi gizli olmazsa sahih olmayacağını göstermez. (Gizli işlediğiniz günahları kimseye duyurmayın) demektir. Günahı duyurmak da ayrıca günahtır.
Açıktan işlenen günahın tevbesini gizli yaparsak, hiç kimse, bizim o günaha tevbe ettiğimizi bilmez. Bizi hep o günahı işliyor zanneder. Müslümanları bu zandan kurtarmak için, işlediğimiz o günahı bilenlerin yanında tevbe ettiğimizi onlara bildirmek gerekir. Yoksa tevbe edip, kimseye duyurmasak da, tevbemiz sahih olur.
Kâfir olarak bilinen biri, Müslüman olsa, Müslümanlığını hiç duyurmasa, insanlar onun Müslüman olduğunu bilmez. Cenaze namazını kılmaz, Müslüman mezarlığına koymaz. Müslüman olduğunu duyurması, Müslümanların kendisine Müslüman muamelesi yapması içindir. Yoksa tevbesinin, imanının makbul olması için değildir.


SARKAN AĞAÇ DALI


Sual: Komşunun ağacının evimize uzanan ve bize zarar veren dallarını dinen kesme hakkımız var mıdır?
CEVAP: Komşuya, ağacın size zarar veren dalını kesmesini rica etmeli. Yani güzellikle hâlletmeye çalışmalı. Hakkım var diyerek tartışmaya girmemeli. Bu konuda dinimizin emri şöyledir:
Bir kimsenin bahçesindeki ağacın dalları komşusunun evi veya bahçesi üzerine uzanmış olsa, o dalları bağlayarak geri çektirmeye veya kestirmeye komşusunun hakkı vardır. Ağaç sahibine müracaat edip de dallarını çekmediği takdirde, bahçe sahibi kesebileceği gibi, kestirme masrafını da ağaç sahibinden isteyebilir. (Mecelle m. 1196)


KIZ GÖRMEYE GİTMEK


Sual: Evlenmek niyetiyle, sünnete uygun olarak kız görmeye giderken, babamın da benimle gelip kıza bakması caiz olur mu?
CEVAP: Evet, caiz olur.
 
Merhamet etmeyene, merhamet edilmez!

osman.unlu@2x.jpg

Osman Ünlü
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




Zulmedenler, Allahü teâlânın huzuruna sürünerek getirilirler. Yaptıkları kötülükleri inkâr edemezler. Dünyada yaptıkları işkencelerin karanlığı, etraflarını kaplar, önlerini göremezler.


Bir insanın önce kendisine, hareketlerine, organlarına adâlet etmesi lâzımdır. İkinci olarak, çoluk çocuğuna, komşularına, arkadaşlarına adâlet yapması gerekir. Devlet adamlarının da, millete adâlet yapması lâzımdır. Demek ki, bir insanda adâlet huyunun bulunabilmesi için, önce kendi hareketlerinde, organlarında adâlet bulunmalıdır. Her kuvvetini, her âzâsını, ne için yaratıldı ise, o yolda kullanmalıdır. Allahü teâlânın âdetini değiştirip, onları aklın ve İslâmiyetin beğenmediği yerlerde kullanmamalıdır. Çoluk çocuğu varsa, onlara karşı da, akla ve dîne uygun hareket etmeli, dînin gösterdiği güzel ahlâktan sapmamalı, güzel ahlâk ile huylanmalıdır.
Bir kimse, eğer bir topluluğun âmiri ise, onlara Allahü teâlânın emirlerini anlatmalı, yaptırmalı ve kendisi de yapmalıdır. Böyle olan kimse, bu dünyada, Allahü teâlânın halîfesi olur ve kıyâmette de âdiller için vâdedilen ni'metlere kavuşur. Böyle bir hayırlı kimsenin hayır ve bereketi, onun bulunduğu tâlihli zamana, mübârek yere ve orada bulunan insanlara, hayvanlara, hattâ nebatlara ve rızıklara sirâyet eder, yayılır. Fakat, Allah korusun, âmirlik makamında bulunanlar, şefkatli, iyi huylu, adâletli olmazsa, insan haklarına saldırırlar, zulüm, yağma, işkence yaparlarsa, bunlar adâlet erbâbı değil, şeytânların yoldaşları olurlar. Emri altında olanlara merhamet etmeyenler, kıyâmet günü Allahü teâlânın merhametinden uzak kalacaklardır. Zira;
(Men, lâ yerham, lâ yurham! Acımayana acınmaz) buyurulmuştur.
Emri altında olanlara merhamet etmeyen böyle zâlimlerin topluluğuna, eşkıyâ denir. Bunlar, birkaç senelik, geçici dünya zevkleri için, milyonlarca kişiye eziyet ederler. Fakat, zulümlerinin cezâsını çekmedikçe de, bu dünyadan gitmezler. O kadar refâh ve lezzetler içinde oldukları hâlde, elbette şiddetli sıkıntılar, büyük dertler yakalarını bırakmaz. O saltanat hiçbirinin elinde kalmaz. Çok olur ki, saltanatları düşmanlarının eline geçer. Bu hâli görür, ciğerleri yanar. Meryem sûresinin 81. âyetinde meâlen;
(Mâlik, hâkim olduğunu söylediği şeylerin hepsini elinden alırız. Yalnız başına huzurumuza gelir) buyuruldu.
Netice olarak, zulmedenler, Allahü teâlânın huzuruna yüzü kara, sürünerek getirilirler. Yaptıkları kötülükleri inkâr edemezler. Dünyada yaptıkları zulümlerin, işkencelerin karanlığı, etraflarını kaplar, önlerini göremezler. Azap meleklerinin pençesinde, kendi yaptıklarının kat kat kötüsünü çekmek için, Cehennem azâbına atılırlar. Allahü teâlânın emirleri ile alay ettikleri için, orada rahmete kavuşamazlar...

24.8.2015
 
Kellesiz beden

Sual: Trafik kazalarında insanın bazen kellesi, bazen de bacakları veya kolları gidiyor. Vücudun ne kadarı olursa yıkanıp cenaze namazı kılınır?

CEVAP
Yalnız başı veya bedenin yarısı ele geçerse, yıkanmaz ve namazı kılınmaz. Öylece gömülür. Başı olmasa da, bedenin yarıdan fazlası veya bedenin yarısı ile başı mevcutsa, yıkanıp namazı kılınır. (S. Ebediyye)
 
-PAXP-deijE.gif


Gözüne bir ok isabet etti!..

abdullatif.uyan@2x.jpg

Abdüllatif Uyan
<A id=contentOrta_lnkEmail href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/#">[email protected]




Katade bin Numan (radıyallahü anh), Uhud Harbi’nde Sevgili Peygamberimize hücum eden müşriklere karşı vücudunu “siper” ederken gözüne “bir ok” isabet etti!
Ve o gözü çıktı.
Gözü eline aldı.
Efendimizin huzuruna gelip “Yâ Resulallah! Benim çok sevdiğim bir hanımım var, beni bu hâlde görürse hoş karşılamayabilir" dedi.
Resul aleyhisselâm, Hazret-i Katade'nin elinden gözü aldı ve eliyle çıktığı yere koydu.
Derhâl şifa buldu.
Sapasağlam oldu.
Ve görmeye başladı.
Hatta bu gözü diğer gözünden daha iyi görürdü.
Mekke fethinde kabile bayrağını Hazret-i Katade taşıyordu...
? ? ?
Katade (radıyallahü anh) bir gece karanlıkta yatsı namazına giderken yolda Peygamber Efendimize rastladı.
Peygamberimiz sordu:
"Katade, sen misin?”
Hazret-i Katade;
"Evet yâ Resulallah!" dedi.
Efendimiz;
"Dönüşte bana uğra!" buyurdular.
Namazdan sonra uğradı.
Sevgili Peygamberimiz ona bir “hurma dalı” verdi.
Resul'ün himmetiyle, o dal geceleri “lamba” gibi ışık verirdi.
Bu sahabi gençlerle sohbet ediyordu ki bir ara onlara;
"Sizin hastalığınızın sebebi günah işlemeniz, ilâcı ise tövbe ve istiğfardır" buyurdu.

25.8.2015
 
Geri