Paul Cézanne'ın kara kutusu
Paul Cézanne ( 1839-1906 ), Paris Güzel Sanatlar Akademisi tarafından resmin temel bir ögesi olan rengi, çizgiye ve gerçekçi tasvire tercih ettiği, yani "özlü bir ressam" olmadığı gerekçesiyle defalarca reddedildi. Cézanne impressyonizmden yola çıkarak yepyeni sanatsal ifade biçimlerine ulaşan bir usta olmayı başardı. XX.yyıl fov, kübist, ekspresyonist ve hatta soyut resim sanatının temellerini atan tecrübelere imzasını attı. Modern sanatın en önemli temsilcileri Cézanne'ı, kendi gelişimleri içinde en önemli öncü olarak gördüler. Eserlerinde, resim sanatının sınırlarını zorlayarak modern resmin yolunu açan bir sanatçının kendine özgü dünyasını John Berger'in yorumundan yayınlıyoruz.
XX. yyılda yaşamış ve resim sanatına meraklı her Avrupalı Paul Cézanne'ın ( 1839-1906 ) eseri, gizemi, başarısızlığı veya zaferi üzerine düşünmüştür. Sanatçı XX.yyılın altıncı yılında, 67 yaşında öldü. Aziz bir kişiliği vardı; tüm kahin azizler gibi, başlangıçta kahin olmayı aklından bile geçirmemişti.
Paris Luxembourg Sarayı ( bugün fransız Senato'sunun olduğu yer ) 26 Şubat 2012 tarihine kadar, tüm yaşamını kapsayan 75 eserin çerçevesini oluşturmakta, bunun yanında, Cézanne'in orijinal kişiliğine ve sanatına yeni bir bakış getiren muhteşem ve ayrıntılı bir sergi kataloğu sunmaktadır.
Cézanne'i ömrü boyunca yanından ayırmayan benim gibi biri için bu sergi gerçek bir keşif oldu. Empresyonizmi, kübizmi, XX. yyıl sanat tarihini, modernizmi, post-modernizmi unuttum, ve sadece görünür olanla ilişkisini, aşkını gördüm. Bu hikayeyi, herhangi bir aletin veya makinanın kullanış tarzını gösteren bir şema olarak gördüm.
Evvela, yirmi yaşlarındayken ilk eserlerinde sık görülen siyah renkten başlayalım. Bu siyah hiçbir başka renge benzemiyor. Öyle bir duruşu, varlığı var ki ! Hakimiyeti, aynı son Rembrandt' lardaki karanlığı hatırlatır. Ama bu siyah daha bir elle tutulur. Tüm dünyayı içinde barındıran bir kutunun siyah karanlığıdır bu.
Cézanne, siyah saat, yağlıboya, ( 1869-1870 )
On yıl sonra Cézanne kara kutudan renk çıkarmaya başlar; bunlar temel renkler değildi, kompleks ve özlü renklerden oluşan soyutlamalardı; bu renklere, tüm gücüyle baktığı eşya, bitki ve peyzajlarda bir yer arıyordu; kırmızıya bir dam veya elma, ten rengine bir vücut, maviye bulutlar arasında bir yer arıyordu. Bu renkler basma bez numunelerine benziyordu, sadece bu bezler pamuk iplikten değil, fırça ve spatülllerin yağlı boya içerisinde bıraktığı izlerden oluşuyordu.
Ve ömrünün geriye kalan yirmi yılında bu renk numunelerini tablolarına serpiştirmeye devam etti; bunu, bir eşyanın, peyzajın rengine tekabül ettiği için değil, bize belirli bir mekanda uzaklaşan veya yaklaşan yolları göstermek için yaptı. Ve aynı zamanda, tablolarında, boyasız beyaz bölümler bıraktı; fakat bu beyazlar dilsiz değillerdi; mekanda esas olanın ortaya çıktığı boşluğa açılımı temsil ediyorlardı. Cézanne' ın son eserleri, yaratıcılığa, dünyanın ve hatta evrenin yaratılışına ışık tutan kehanetlerle doludur. Artik şimdi, hareket noktasının bu "kara kutu'', başka bir deyişle ''kara delik'' oldugu kanisindayim. Bunu, basit bir laf ebeliği olsun diye değil, yaptığı işin çok zor olduğunu belirtmek için söylüyorum.
Bana öyle geliyor ki ressam yaşamı boyunca Cézanne' ın haleti ruhiyesi, ahiretle ilgili duygularla yoğrulup gelişti.
Başından bu yana başlıca kaygısı esas olanın gizemi idi.
Neden şey'ler kati idiler ?
Neden, insanoğlu da dahil herşey ''şey'' lerden oluşuyordu ?
İlk eserlerinde esas olanı, içinde yaşamaya mahkum olduğumuz vücuda indirgemeye meyilliydi. Ve bu insan vücudunu, arzu ve kör şiddetle ilgili derin bilgisi sayesinde analiz edebiliyordu. Bu yüzden birçok defa, Cinayet ve Suça eğilim' le ilgili konuları resmettiğini görüyoruz. Belki de bu konular, açmamakta direndiği ''kara kutu'' dan daha ehvendi. Fakat daha sonra, giderek vücut mevhumu ve duyumunu genişleterek, vücudu olduğunu düşünmediğimiz şeylere doğru yaydı. Bu tecrübeleri bilhassa natürmortlarında gözlemliyoruz.
Resmettiği elmalar birer vücuda benzerler. Bu elmalar onun için emsalsizdiler, her birini elinde tutmuştu; boş duran porselen çanaklar doldurulmayı bekliyorlar. Boşlukları beklentilerle dolu. Resmetmek için birleştirdiği eşyaların, dizildikleri masa sanki bir Atina agorasına dönüşüyor; tartışma elle tutulabilirle ilgili , kullanılan dil ise mekanın eklemlenmesini ilgilendiriyordu. Bir kahini anlamak her zaman zordur.
Cézanne, üçüncü ve son döneminde, vücut mevhumunu daha da ileri götürerek, vücudun anatomik dengesiyle, bir peyzajın doğal ve jeolojik oluşumu arasındaki birbirini tamamlayıcı gizemi keşfeder.
Genç bir oğlan ( kendi oğlu olsa gerek ), Paris yakınlarında bir ırmak kenarında otlara uzanmıştır, ve aynı Provence bölgesindeki Sainte-Victoire dağının, belirli bir güne imzasını atan güneş ışınları ve rüzgarla olan ilişkisinde olduğu gibi, etrafındaki havadan etkilenmektedir. Fontainebleau ormanındaki kayaların bazı kıvrımları bir insan vücudunun mahremiyetini hatırlatabilmektedir. En son "Yıkanan Kadınları'' sıra dağları anımsatmaktadır. Terkedilmiş Bibémus taş madenleri bir portreye benzemektedir.
Bazı büyük resim ustalarının resmettikleri yerleri gezip mukayeseler yaptım: Courbet' nin Jura'sı, Van Gogh'un Güney Hollanda'sı, Piero della Francesca'nın Ombriya'si, Poussin'in Roma'sını gözlemledim. Fakat Cézanne'ın Aix en Provence civarlarındaki peyzajlarını gözlemlemek nadir tecrübelerden birisidir.
Atölye olarak kullandığı mekanların atmosferi elbette ki çok değişmiş. En son atölyesi Aix en Provence' ın kenar mahallelerinden birinde, büyük bir süper marketin yakınlarında bulunuyor. Jas de Bouffan, bahçesi ve kestane ağaçlarıyla, oto yol bağlantılarının o ortasında ıssız bir ada gibi durmaktadır. Bellevue çiftliği, bir araba mezarlığının yakınında, yabani otların istilasına uğramış boş bir harabe, Kara Şato ise, gençlerin, hafta sonlarında parti düzenledikleri bir mekana dönüşmüş.
Bununla beraber, büyük bir kısmında doğal peyzaj pek değişmiş değil: Sainte-Victoire dağı, kırmızıdan sarıya çalan kayalar, karakteristik çam ağaçları vs yerli yerinde durmaktadır, ayni tablolarındaki gibi. Herşey zannedildiğinden daha küçük gözükmektedir. Cézanne' ın peyzajlarına ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım, daima tablolarından daha uzak durmaktadırlar. Fakat bu ilk intibaa geçer geçmez, bulunduğumuz yere alışır, ve görünüşün ötesine geçer geçmez, bir an gelir ki, Cézanne'ın, esasında, dağın, ağaçların, kırmızı damın veya ormandaki patikanın dehasını resmettiğini görür ve anlarız. Bu andan itibaren bu peyzajların kendi öz benlikleri bariz bir şekilde gözümüze sıçrar.
Paul Cézanne ( 1839-1906 ), Paris Güzel Sanatlar Akademisi tarafından resmin temel bir ögesi olan rengi, çizgiye ve gerçekçi tasvire tercih ettiği, yani "özlü bir ressam" olmadığı gerekçesiyle defalarca reddedildi. Cézanne impressyonizmden yola çıkarak yepyeni sanatsal ifade biçimlerine ulaşan bir usta olmayı başardı. XX.yyıl fov, kübist, ekspresyonist ve hatta soyut resim sanatının temellerini atan tecrübelere imzasını attı. Modern sanatın en önemli temsilcileri Cézanne'ı, kendi gelişimleri içinde en önemli öncü olarak gördüler. Eserlerinde, resim sanatının sınırlarını zorlayarak modern resmin yolunu açan bir sanatçının kendine özgü dünyasını John Berger'in yorumundan yayınlıyoruz.
XX. yyılda yaşamış ve resim sanatına meraklı her Avrupalı Paul Cézanne'ın ( 1839-1906 ) eseri, gizemi, başarısızlığı veya zaferi üzerine düşünmüştür. Sanatçı XX.yyılın altıncı yılında, 67 yaşında öldü. Aziz bir kişiliği vardı; tüm kahin azizler gibi, başlangıçta kahin olmayı aklından bile geçirmemişti.
Paris Luxembourg Sarayı ( bugün fransız Senato'sunun olduğu yer ) 26 Şubat 2012 tarihine kadar, tüm yaşamını kapsayan 75 eserin çerçevesini oluşturmakta, bunun yanında, Cézanne'in orijinal kişiliğine ve sanatına yeni bir bakış getiren muhteşem ve ayrıntılı bir sergi kataloğu sunmaktadır.
Cézanne'i ömrü boyunca yanından ayırmayan benim gibi biri için bu sergi gerçek bir keşif oldu. Empresyonizmi, kübizmi, XX. yyıl sanat tarihini, modernizmi, post-modernizmi unuttum, ve sadece görünür olanla ilişkisini, aşkını gördüm. Bu hikayeyi, herhangi bir aletin veya makinanın kullanış tarzını gösteren bir şema olarak gördüm.
Evvela, yirmi yaşlarındayken ilk eserlerinde sık görülen siyah renkten başlayalım. Bu siyah hiçbir başka renge benzemiyor. Öyle bir duruşu, varlığı var ki ! Hakimiyeti, aynı son Rembrandt' lardaki karanlığı hatırlatır. Ama bu siyah daha bir elle tutulur. Tüm dünyayı içinde barındıran bir kutunun siyah karanlığıdır bu.
Cézanne, siyah saat, yağlıboya, ( 1869-1870 )
On yıl sonra Cézanne kara kutudan renk çıkarmaya başlar; bunlar temel renkler değildi, kompleks ve özlü renklerden oluşan soyutlamalardı; bu renklere, tüm gücüyle baktığı eşya, bitki ve peyzajlarda bir yer arıyordu; kırmızıya bir dam veya elma, ten rengine bir vücut, maviye bulutlar arasında bir yer arıyordu. Bu renkler basma bez numunelerine benziyordu, sadece bu bezler pamuk iplikten değil, fırça ve spatülllerin yağlı boya içerisinde bıraktığı izlerden oluşuyordu.
Ve ömrünün geriye kalan yirmi yılında bu renk numunelerini tablolarına serpiştirmeye devam etti; bunu, bir eşyanın, peyzajın rengine tekabül ettiği için değil, bize belirli bir mekanda uzaklaşan veya yaklaşan yolları göstermek için yaptı. Ve aynı zamanda, tablolarında, boyasız beyaz bölümler bıraktı; fakat bu beyazlar dilsiz değillerdi; mekanda esas olanın ortaya çıktığı boşluğa açılımı temsil ediyorlardı. Cézanne' ın son eserleri, yaratıcılığa, dünyanın ve hatta evrenin yaratılışına ışık tutan kehanetlerle doludur. Artik şimdi, hareket noktasının bu "kara kutu'', başka bir deyişle ''kara delik'' oldugu kanisindayim. Bunu, basit bir laf ebeliği olsun diye değil, yaptığı işin çok zor olduğunu belirtmek için söylüyorum.
Bana öyle geliyor ki ressam yaşamı boyunca Cézanne' ın haleti ruhiyesi, ahiretle ilgili duygularla yoğrulup gelişti.
Başından bu yana başlıca kaygısı esas olanın gizemi idi.
Neden şey'ler kati idiler ?
Neden, insanoğlu da dahil herşey ''şey'' lerden oluşuyordu ?
İlk eserlerinde esas olanı, içinde yaşamaya mahkum olduğumuz vücuda indirgemeye meyilliydi. Ve bu insan vücudunu, arzu ve kör şiddetle ilgili derin bilgisi sayesinde analiz edebiliyordu. Bu yüzden birçok defa, Cinayet ve Suça eğilim' le ilgili konuları resmettiğini görüyoruz. Belki de bu konular, açmamakta direndiği ''kara kutu'' dan daha ehvendi. Fakat daha sonra, giderek vücut mevhumu ve duyumunu genişleterek, vücudu olduğunu düşünmediğimiz şeylere doğru yaydı. Bu tecrübeleri bilhassa natürmortlarında gözlemliyoruz.
Resmettiği elmalar birer vücuda benzerler. Bu elmalar onun için emsalsizdiler, her birini elinde tutmuştu; boş duran porselen çanaklar doldurulmayı bekliyorlar. Boşlukları beklentilerle dolu. Resmetmek için birleştirdiği eşyaların, dizildikleri masa sanki bir Atina agorasına dönüşüyor; tartışma elle tutulabilirle ilgili , kullanılan dil ise mekanın eklemlenmesini ilgilendiriyordu. Bir kahini anlamak her zaman zordur.
Cézanne, üçüncü ve son döneminde, vücut mevhumunu daha da ileri götürerek, vücudun anatomik dengesiyle, bir peyzajın doğal ve jeolojik oluşumu arasındaki birbirini tamamlayıcı gizemi keşfeder.
Genç bir oğlan ( kendi oğlu olsa gerek ), Paris yakınlarında bir ırmak kenarında otlara uzanmıştır, ve aynı Provence bölgesindeki Sainte-Victoire dağının, belirli bir güne imzasını atan güneş ışınları ve rüzgarla olan ilişkisinde olduğu gibi, etrafındaki havadan etkilenmektedir. Fontainebleau ormanındaki kayaların bazı kıvrımları bir insan vücudunun mahremiyetini hatırlatabilmektedir. En son "Yıkanan Kadınları'' sıra dağları anımsatmaktadır. Terkedilmiş Bibémus taş madenleri bir portreye benzemektedir.
Bazı büyük resim ustalarının resmettikleri yerleri gezip mukayeseler yaptım: Courbet' nin Jura'sı, Van Gogh'un Güney Hollanda'sı, Piero della Francesca'nın Ombriya'si, Poussin'in Roma'sını gözlemledim. Fakat Cézanne'ın Aix en Provence civarlarındaki peyzajlarını gözlemlemek nadir tecrübelerden birisidir.
Atölye olarak kullandığı mekanların atmosferi elbette ki çok değişmiş. En son atölyesi Aix en Provence' ın kenar mahallelerinden birinde, büyük bir süper marketin yakınlarında bulunuyor. Jas de Bouffan, bahçesi ve kestane ağaçlarıyla, oto yol bağlantılarının o ortasında ıssız bir ada gibi durmaktadır. Bellevue çiftliği, bir araba mezarlığının yakınında, yabani otların istilasına uğramış boş bir harabe, Kara Şato ise, gençlerin, hafta sonlarında parti düzenledikleri bir mekana dönüşmüş.
Bununla beraber, büyük bir kısmında doğal peyzaj pek değişmiş değil: Sainte-Victoire dağı, kırmızıdan sarıya çalan kayalar, karakteristik çam ağaçları vs yerli yerinde durmaktadır, ayni tablolarındaki gibi. Herşey zannedildiğinden daha küçük gözükmektedir. Cézanne' ın peyzajlarına ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım, daima tablolarından daha uzak durmaktadırlar. Fakat bu ilk intibaa geçer geçmez, bulunduğumuz yere alışır, ve görünüşün ötesine geçer geçmez, bir an gelir ki, Cézanne'ın, esasında, dağın, ağaçların, kırmızı damın veya ormandaki patikanın dehasını resmettiğini görür ve anlarız. Bu andan itibaren bu peyzajların kendi öz benlikleri bariz bir şekilde gözümüze sıçrar.
Cézanne, Sainte-Victoire dağı, yağlıboya ( 1882-1885-1887-1902)
Sainte-Victoire dağı ve eteklerindeki ova çok önemlidirler; nereye bakarsanız bakın, önünüzde bulunan peyzajın kökenleriyle karşı karşıya bulursunuz kendinizi. Cézanne' ın tablolarının sessizliğini bulursunuz. Burada dağın jeolojik kökenlerinden değil, sadece önünüzdeki peyzajın görünürlüğünün kökeninden bahsetmekteyim.
Cézanne'ın sırrı nedir ? Algıladığımız görünür şeylerin tamamen belirlenmemiş ve hatta doğa ile kendimiz arasında bir yapılanmanın eseri olduğuna inanç.
''Peyzaj benliğimde düşünülmektedir ve bunun bilinci benim''; ''renk, beynin ve evrenin karşılaştığı yerdir'' diyen Cézanne, kara kutusunun kapağını böyle açıyordu.
John Berger, romancı, senaryo yazarı ve sanat eleştirmeni.
bu yorum 17-12-2011 tarihli Le Monde gazetesinde yayınlandı. fransızcadan çeviren Arsen Ceyhan/İkinciGrup
sergi Cézanne ve Paris
Luxembourg Sarayı müzesi / Paris
12 Ekim 2011-26 Şubat 2012
cuma-cmtesi-pazar-pztesi: 09:00-22:00 salı-çarşamba-perşembe : 10:00-20:00