Antikçağ’da bazı ozanlar veya filozoflar zaman zaman hayat biçimlerinin değişken olabileceğinin bilincine varmışlardır.
Nitekim Aristoteles MÖ 350 yılına doğru hayvanlar üzerinde yaptığı birçok gözlemden sonra hayvan türlerinden insana doğru bir aşama sıralamasının bulunduğunu ifade ederek sürekli ve kesintisiz bir değişimin belli bir düzenin oluşumuna doğru yol aldığı doğal dünyanın son derece finalist bir yorumunu geliştirdi.
Her şey bir düzensizlikten düzene doğru sonsuzluktan belli bir sona doğru farklılaşıyordu.
Büyük bir olasılıkla bunlar insanoğlunun geçmişine ilişkin bir ilginin belirdiği ilk düşüncelerdi insan nereden gelmişti? Nereye gidiyordu?
Hiç kuşkusuz Yunanlı öncüllerinden etkilenmiş olan Latin ozan Lucrece çağımızın hemen başında De Natura rerum adlı eserinde insanoğlunun çok önemli bir değişim geçirdiğini vurguluyor ve «(bize göre) çok daha sert bir insan ırkının varlığından» söz ediyordu: «Onların vücutları (bizimkilerden) daha güçlü ve kalın kemiklerden oluşuyor bunları sağlam kaslar birbirine bağlıyordu (…)
Bu insanlar henüz ne alet imal edebilmek için ateşten ne de örtünmek için deriden ve hayvan postundan yararlanmayı bilmiyorlardı (…)
Ellerinin ve bacaklarının inanılmaz gücünden yararlanıp taş fırlatarak ve olağanüstü büyük sopalarla vurarak vahşi hayvanları avlıyorlardı (…)»
X. – XII. yy’lar arasında Arap hekim ve filozoflar sayesinde bilimler büyük bir atılım yaptı ve maymunların vücut yapısıyla insanlarınki arasında bir bağlantı kuruldu.
İnsanoğlunun gelişiminin incelenmesi fosil insan kavramının doğmasını gerektirdi.
Ne var ki XIX. yy’a gelinceye kadar fosil insanın varlığından o da ancak yonttuğu veya cilaladığı taş aletlerin izleri aracılığıyla fikir edinilebildi.
Fırtınanın söktüğü ağaçların köklerinin çevrelerinde veya derinlemesine sürülen tarlalarda bulunan ünlü «yıldırım taşları» Avrupa’da çok uzun zamandır bilindikleri halde bunların doğal olmayıp insan eliyle yontulmuş olduklarının anlaşılması için XVI. yy’ı ve bu açıklamaları yapan Italyan Michele Mercati’nin gelişini beklemek gerekti.
Yontulmuş bu ilk taşlarla «vahşi» Amerika yerlilerinin kullandıkları «silahlar» arasındaki sayısız benzerlik de ancak XVIII. yy’da Antoine de Jussieu’nun çalışmaları sayesinde ortaya koyulabildi.
Fransa’nın Mısır konsolosu Benoit de Maillerinin yazmış olduğu Telliatned adlı metin 1729’den itibaren elden ele dolaşmaya başladı.
Ancak yazarının ölümünden sonra 1749’da basılacak olan bu eser gerçek bir devrim niteliğindeydi; çünkü gezegenimizin üzerinin başlangıçta tamamen sularla kaplı olduğuna ve bu durumda zorunlu olarak o dönemde var olan canlıların tümünün suda yaşadığına ilişkin bir kuram geliştiriyordu.
Bu deniz yavaş yavaş çekilmiş ve topraklar peyderpey ortaya çıktıkça deniz hayvanları kara hayvanlarına dönüşmüştü insanoğlu parmaklarının arası perdeli cildi pullarla kaplı ve balık gibi bir de kuyruğu bulunan bir tür tritondan yani bir «deniz adamı»ndan türemiş varsayılıyordu.
De Maillet’nin materyalizmi o dönemin dinsel öğreti görüş ve kavramlarıyla şiddetle çelişiyordu.