Padişahlar ve içki
Unutmayın ki, Osmanlı Devleti, içinde farklı inançlardan envai çeşit insanın kaynaştığı bir mozaikti. İçinde Müslüman olmayan topluluklar da vardı..Bunlar içkiyi “haram” saymıyordu. Bu açıdan içki üretimi, taşınması ve ticareti belli şartlar dâhilinde onlara serbestti.Özellikle boğazlar, gayrimüslim reaya kayıklarının ve gemilerinin sabaha kadar cirit attıkları yerlerdi. Buralarda birkaç sarhoşa rastlamak mümkündü. Sarhoş naraları bazen saraya kadar gelirdi.1800 yılı başlarında sarhoşların verdiği rahatsızlık öylesine artmış olmalı ki, Sultan III. Selim, sadrazama gönderdiği bir Hatt-ı Hümayunda “Son bir defa daha söyle, edepsizlik etmesinler” diyerek uyarmak zorunda kaldı. Padişahın bu Hatt-ı Hümayunundan sonra, Müslüman ve gayrimüslimlerin alenen içmeleri, içki satışı yapmaları ve meyhane açmaları yasaklandı.
18. asrın başlarında Padişah III. Ahmed zamanında, ikisi kale dışında ve biri de Galata’da olmak üzere üç meyhane varken, asrın sonlarına doğru bunların sayısı çoğalmıştı. Bu konuda Osmanlı Devleti azınlıkların kendi özel hukuklarını dikkate alıyordu. Yoksa daha önceki İslam devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nde de Müslümanların içki içmesi, üretmesi ve ticaretini yapması yasaktı.
Müslümanlar arasında ise içki yasağı olmasına rağmen, kaçak olarak içenlerin bulunması mümkündür.
Sekbanbaşı'nın önerisi
İstanbul’un durumunu en iyi bilen Sekbanbaşının getirdiği bir öneri sadrazam tarafından uygun bulunarak Sultan III. Selim’e arz olundu.
Buna göre meyhanelerin hepsi kapatılacak, fakat reayanın bekârları için şehrin kenar yerlerinde iki üç tane meyhane açık bırakılacaktır. Meyhanelere Müslümanların girmemesi için kapılarına güvenlik görevlileri konulacaktır. Bu şekilde hem bekârlar buralara giderek meşgul olacaklar, hem de salmalar ve yasakçıların masrafları eskiden olduğu gibi tahsil edilmeye devam edilecektir. Ancak sekbanbaşının birkaç meyhanenin açılması önerisi uygun görülmedi. Çünkü şeyhülislamdan fetva alınamadı.
Padişah III. Selim, “Ehl-i İslâmın içkiden külliyen men edilmesi”™ istiyordu. Bu konudaki uygulamanın esaslarını şeyhülislama ve sadrazama bırakmıştı.
Sonuçta meyhanelerin tamamı kapatılarak mühürlendi. Ancak bu da çözüm değildi. Kapısı mühürlü meyhanelerle kayıklarda saklanan stoklar ne olacaktı?
Ayrıca Sultan III. Selim’in, “Eğer Müslüman’dan bir kimesne sarhoş görülürse, içkiyi hangi kâfirden aldı ise katlolunsun” şeklinde bir emri de vardı. Ama bunu uygulamak hiç kolay değildi. Bunun üzerine sekbanbaşı, mühürlü meyhanelerdeki ve kayıklardaki içkilerin gayrimüslim reayaya satılması için on günlük bir süre tanınmasını teklif etti. Böylece reayanın ekonomik açıdan zarar görmesi önlenecekti.
Ondan sonra da “meyhane’ler kömür mağazası veya başka bir iş yerine dönüştürülecekti. Bu konuda yapılan toplantılar ve tartışmalarla işin uzaması Padişahı rahatsız etmişti. III. Selim acele ediyordu.
Sadrazamı, sadece konuşmakla ve iş yapmamakla suçlayarak ‘’Kıyl ü kal (gereksiz ayrıntı) ve söze ba’is olmak küşküllüğü kendinize ‘ad etmişsiniz. İslambol’da iki üç meyhane kapatup bir iki avretin hakkından gelmesi için yirmi gün kadar meşveret edip bir nizam veremiyorsun sübhanellah” diyordu.
Elçiliklerde Durum
İstanbul, Galata ve Boğaziçi’nde içki yasağından etkilenenlerden bir kısmı da İstanbul’da bulunan yabancı elçiliklerin temsilcileri ve buralarda görev yapan gayrimüslimlerdi. İçki yasağı kararı alınmasından sonra, içki temin edemez olmuşlardı.
Birkaç defa elçilik temsilcileri Sadarete (Başbakanlık) müracaat ederek, içki yasağının kendilerini kapsamamasını talep ettiler, ama bu konudaki ısrarları dikkate alınmadı.
Meyhanelerin yıkılmasından sonra, sadece İngiltere elçisinin on varil ve Felemenk elçisinin iki şişe şarap almak için yaptıkları müracaat, bir defaya mahsus olmak üzere kabul edildi. Ve Sultan III. Selim’in onayıyla elçilik mensuplarına “kifayet miktarı” içki satın almalarına izin verildi.
Rüşvet ve Suistimaller
İçki ve meyhane yasağının takibinde İstanbul’daki yerel görevlilerin ihmalleri ve suistimalleri oluyor; bu yüzden bazı aksaklıklar görülüyordu. İstanbul Bostancıbaşısı, rüşvet karşılığında Boğaziçi’nde bazı meyhanelere ruhsat vermekle kalmıyor, kayıklarla adalardan ve diğer yerlerden gelen içkilerin boğaza getirilmesine ve bunların satışlarının yapılmasına da göz yumuyordu.
Bostancıbaşının, Boğaz’a şarap yüklü gelen her kayıktan bir miktar rüşvet aldığı söyleniyordu. Şikâyet üzerine Bostancıbaşı azledilerek “sa’ire ibret için” Rodos Adası’na sürüldü. Yerine Haseki Ağası, Bostancıbaşı tayin edildi.
İçki yasağının uygulanmasından sonra İstanbul ve çevrelerinde kurallara uymayan veya suistimal ederek haksız kazanç sağlamaya çalışan görevliler, görevden alınarak sürgüne gönderiliyorlardı. Yasağa rağmen, İstanbul’da içki bulmak zor olmuyordu.
İstanbul’un belli başlı yörelerinde bu işi yapan karaborsacılar türemişti. Bunlara “Ayaklılar” deniyordu. Ayaklıların yanı sıra bazı semtlerde içki içilen ve satılan gizli mekânlar da türemeye başlamıştı.
Padişah ve içki
İnsan herhangi bir padişahı beğenmeyebilir, sevmeyebilir, anlamayabilir; bunda yadırganacak bir şey yok; ancak karalamaya, aşağılamaya kalkışmaz, günü kurtarma düşüncesiyle iftiraya bulaşmaz...
Hatırlayınız ki, Avrupalı krallardan birine “Aslan Yürekli Richard” derken, kimine “Güzel Philip”, kimine de “Korkusuz Jean” derken, tarihimizin parçası, bizim de ninemiz ve dedemiz olan insanları “Kızıl Sultan”, “hain”, “sarhoş”, “gaddar” diye lânetliyoruz... Sizce bunda bir terslik yok mu?
Karalamaya kalkıştığımız insanlar günahları-sevaplarıyla bizim ecdadımızdır, geçmişimizdir! Hiçbir hayırlı evlât kendi ecdadına iftira atmamalı, ecdadını günlük siyasi kavgaların içine çekmemelidir.
Gelin görün ki, “ekran tarihçileri” padişahlara içki içirtiyor...
Hatta bu konuda hiç sıkılmadan genelleme bile yapıyorlar... Karalamadan Fatih de nasibini alıyor, lâkabı “Veli” olan Sultan II.Bayezid de... Bu genelleme, tam bir aldatmacadır!
Hiçbir hayırlı evlât kendi ecdadına iftira atmamalı, ecdadını günlük siyasi kavgaların içine çekmemelidir.
Peki bu iddia nereden çıktı?
1.Bu iddia, çoğunlukla Osmanlı’nın dinî idrakini, farza sünnete bağlılığını, ahlâki yapısını, sosyal duruşunu, yaşama gayesini algılayamayan yabancı tarihçilere aittir. Büyük Osmanlı vak’anüvisleri ve tarihçileri bu iddiaya pek itibar etmemişlerdir.
2.Osmanlı Devleti bir “arşiv devleti”dir. Saraya giren bir baş soğanın dahi bir yerlerde kaydı vardır. Binaenaleyh, bu iddiayı ortaya atanlar, bu kayıtları (yabancı ziyaretçilerin sarayda misafir bulunduğu dönemler hariç) göstermek zorundadırlar.
3.Bazı padişahlar, hayatlarının bir döneminde “şahsi kusur” kabilinden bazı günahlar işleseler bile “tövbe” ihtimalini dikkate almak ve “kusurları örtünüz” hükmünce, çoktan ölmüş insanları suçlamamak gerekir. “Tövbe müessesesi” herkes gibi padişahlar için de gerekli ve geçerlidir.
4.Bu konudaki iddialara “kaynak” olarak gösterilen Osman- zâde Taib Ahmed Efendi’nin Telhisii Mehasini’l-adab isimli kitabının adı, ciddi tarihçilerin “vesika: belge” saydığı kitaplar arasında geçmemektedir.
5.Kaldı ki, Taib Ahmed Efendi, o hükme kendi araştırmaları sonucunda varmamış, Arap ilahiyatçı Cahiz’ın (776-868) “Min- hacü’s-süluk” isimli eseri ile Mustafa Ali Efendi’nin (1541-1600) “Mehasinü’l âdab” isimli eserlerinden alıntılamıştır.
6.Sultan IV. Murad’ın Şeyhülislamı Zekeriyazade Yahya Efendi’nin “Mescitte riyamişler etsin koriyayı/Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai...” (Bırak mescitte ikiyüzlüler devam etsin riyakârlığa/Sen meyhaneye gel ki orada ne riya var ne riyakâr) şeklindeki mısraları meyhane ve içkiye övgü gibi algılanmıştır. Bunun sebebi, Osmanlı’nın tefekkür kaynakları ile tasavvuf ahlâkından ve tabii tarih bilgisinden ve tarih sosyolojisinden habersiz olmaktır (Şeyhülislam, o mısralarda Yeniçeri generallerinin Sultanahmet Camii’nde toplanıp fitne düşünmelerini ve isyan etmelerini hicvediyor).
Fatihi İftira Atmak
İddiaya göre, “Fatih Sultan Mehmed Han komutanları ve vezirleriyle arada sırada ıyş u nuş (içki âlemi) edermiş... Fatih’e böyle bir isnatta bulunmak, en hafifinden fitnedir, insafsızlıktır, izansızlıktır!
Peygamber vasiyetini yerine getirmek için canını dişine takan bir Padişah... Gençliğini bile yaşayamadan Peygamber hatırına ölümün kollarına atılan, bu uğurda tahtını ve hayatım riske sokan bir Padişah... Rumeli Hisarı’nın mazgallarında Peygamberinin şanlı ismini haykıran bir Padişah... Allahü Teala’yı kastederek: “Bir Şah’a kul oldum ki, cihan ana gedadır! (fakir, kimsesiz)” mısralarını yazmak suretiyle kulluğunu asırlara haykıran bir Padişah...
Peygamber yoldaşı Eba Eyyüb’ün türbesini yapmadan kendine saray yaptırmayan Padişah, içki içer mi? Bütün emeklerini yakar yıkar mı? Bunu devasa hocalarına kabul ettirebilir mi? Daha da önemlisi, sarhoş bir padişah Peygamber övgüsüne mazhar olabilir mi?
Ya Sultan 11. Abdülhamid?
Ders kitaplarında kullanılan itici üslupla anlatılan “resmî tarih”, çoğumuzun çocukluğunu kararttı: Anlatım şekli yüzünden tarihten âdeta nefret ettik... Sonra yavaş yavaş “sivil tarih” oluşmaya başladı. Konusunu tarihten alan romanlar, hikâyeler (ki, ilklerden biriyim) yazıldı. Konferanslar, semineler, etkinlikler tarihi anlatma amacıyla ülkenin gitmediğim köşesi herhalde kalmamıştır) yapıldı. Derken, tarih Türkiye’nin gündemine girdi. Gazetelere, radyo mikrofonlarına, nihayet televizyon ekranlarına yansıdı.
Kaçınılmaz olarak da popülist sapmalar oluşmaya başladı. Daha fazla izlenme (reyting) arzusu sürekli dikkat çekici bir şeyler söyleme telaşına dönüştü. Bu da bazı tarih programlarını “geyik muhabbeti” konumuna, bazılarını ise “tarihî kurumlarla padişahlara saldırı odağı” haline getirdi.
Bunlardan biri var ki, hemen her programında Sultan II. Abdülhamid’e “rom” (bir çeşit alkollü içki) içirtip, “Bu şeker suyudur, Kur’an’da sadece şarap haram edilmiştir” dedirterek, alkollü içeceklerin tümünün haramiyeti konusundaki açık hükmü inkâr ettirmek suretiyle itikadi bir sapma içine de düşürüyorlar.
Bir de şahit gösteriyorlar: Sultan II. Abdülhamid’in torunu Ertuğrul Osman... O tarihte hanedanın en yaşlı üyesi olan “Devletli Necabetli Osman Ertuğrul Efendi Hazretleri” (23 Eylül 2009’da vefat etti) 1912’de doğmuş. Sultan II. Abdülhamid ise 1918’de vefat etmiş. Yani Ertuğrul Osman, Sultan II. Abdülhamid öldüğünde sadece yedi yaşındadır. O yaşta bir çocuk tarihe nasıl şahitlik edebilir?
Ayrıca hazret 1933’ten beri Washington’da yaşıyor. Saltanat ve hilafet kaldırıldığında (1922) bütün hanedanla birlikte sınır dışı edilmiş. O tarihte henüz on yaşında. Bu yaşta bir çocuk olup biteni tümüyle kavrayabilir mi?
Apar topar sınırdışı edilen hanedan üyelerinin yâd ellerde son derece maceralı, kırık dökük bir hayat yaşadıklarını biliyoruz. Aralarında garsonluk, hatta bulaşıkçılık yapmak zorunda kalanlar olmuş. İşin bu tarafı tam bir yürek sızısıdır ve hepimizin yüreğini sızlatmaktadır. Fakat o sürgün hayatın içinde yalnız yürekler değil, beyinler de kavrulmuş olmalı ki, Osmanlı hanedanına yakışmayacak davranışlar sergileyen “efendi”lere (şehzade) ve “sultan”lara rastlanmış.
Tüm hayatını Fransızlarla, İngilizlerle ve benzerleriyle geçirmiş insanlardan, Osmanlı padişahlarının dinî hassasiyetlerini beklemeye elbette kimsenin hakkı yoktur. İster istemez etkilenmişler ve alkol almamak gibi bazı hassasiyetlere, Avrupalı gözüyle bakmaya başlamışlardır.
Zaten çocukluğundan itibaren bu kadar uzun müddet yabancılar arasında yaşayan herkesin bir “kültür erozyonu” geçirmesi ve kendi köklerine yabancılaşması hemen hemen kaçınılmazdır.Bu sebeple Osmanlı padişahlarının ne yiyip ne içtiklerine ve nasıl yaşadıklarına ilişkin konularda torunlarını “şahit” olarak göstermek ve onları “belge” olarak görmek gerçekçi olmaz. Bundan çok daha kestirme bir yol var: Tarihle küçücük bir bağı olanlar dahi bilirler ki, Osmanlı Devleti bir arşiv devletidir.
Sultan II. Abdülhamid döneminin mutfak kayıtlarında, sadece Alman İmparatoru II. VVilhelm’in eşiyle birlikte İstanbul’a gelip Sultan II. Abdülhamid’e yemeğe gittiği tarihte saraya alınan ‘’rom” dışında, mutfak defterlerinde tek içki kaydı gösterebilecek bir babayiğit var mı? Ne yani, koskoca Osmanlı Padişahı, koskoca “Halife-i ruy-ı zemin” ve “Zıllullah-i fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi: Allah’ın emir ve yasaklarına uyulmasını sağlamakla yükümlü görevli) elini kolunu sallayarak bakkala gidiyor,içki alıp sarayına mı dönüyordu?
Tarihî anlatımlarda arşiv ve kayıt esastır. Elbette görgü şahitleri de ikinci derecede “belge” sayılır, ancak şahidin şahitlik ettiği tarihe şahitlik edebilecek yaşta bulunması şarttır! “Dengeli” olması, farklı kültürlerin baskısı altında bulunmaması da gerekir. Ekranda gözlerimizin içine baka baka ve bağıra çağıra, “Sultan Abdülhamid rom içerdi” diyen ve buna doğmamış şehzadeyi şahit gösteren beyefendi, bir de tehdit savurdu: Üzerine gidilirse hanedan mensuplarını ekrana çıkarır, dedeleri hakkında söyleyeceklerini millete dinletirmiş...
“Padişah dedeleri ve sultan nineleri hakkında öyle olumsuz şeyler anlatırlar ki, II. Abdülhamid’in içki içmesine itiraz edenlerin dudağı uçuklar” demeye getiriyor.
Uçuklamasına uçuklar da, ölmüş dedelerinin ve ninelerinin aleyhine şahitlik eden “torun”ları bu millet ciddiye alır mı, bilemem!
Bir de itham attı ortaya: “Bu ülkede Abdülhamid’den geçinenler var”mış da, onlar “veli” dermiş de, doğruların ortaya çıkmasını istemezlermiş... Anladık ama Abdülhamid’i durduk yere büyütüp övmek kadar, içki filan içirip durduk yerde küçültmek de aynı kapıya çıkmaz mı? Bu da bir nevi ticaret değil mi?
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını 33 sene geciktiren bir padişahın ölüm yıldönümünde “rom içerdi” dışında anlatılacak bir tarafı yok muydu?
Unutmayın ki, Osmanlı Devleti, içinde farklı inançlardan envai çeşit insanın kaynaştığı bir mozaikti. İçinde Müslüman olmayan topluluklar da vardı..Bunlar içkiyi “haram” saymıyordu. Bu açıdan içki üretimi, taşınması ve ticareti belli şartlar dâhilinde onlara serbestti.Özellikle boğazlar, gayrimüslim reaya kayıklarının ve gemilerinin sabaha kadar cirit attıkları yerlerdi. Buralarda birkaç sarhoşa rastlamak mümkündü. Sarhoş naraları bazen saraya kadar gelirdi.1800 yılı başlarında sarhoşların verdiği rahatsızlık öylesine artmış olmalı ki, Sultan III. Selim, sadrazama gönderdiği bir Hatt-ı Hümayunda “Son bir defa daha söyle, edepsizlik etmesinler” diyerek uyarmak zorunda kaldı. Padişahın bu Hatt-ı Hümayunundan sonra, Müslüman ve gayrimüslimlerin alenen içmeleri, içki satışı yapmaları ve meyhane açmaları yasaklandı.
18. asrın başlarında Padişah III. Ahmed zamanında, ikisi kale dışında ve biri de Galata’da olmak üzere üç meyhane varken, asrın sonlarına doğru bunların sayısı çoğalmıştı. Bu konuda Osmanlı Devleti azınlıkların kendi özel hukuklarını dikkate alıyordu. Yoksa daha önceki İslam devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nde de Müslümanların içki içmesi, üretmesi ve ticaretini yapması yasaktı.
Müslümanlar arasında ise içki yasağı olmasına rağmen, kaçak olarak içenlerin bulunması mümkündür.
Sekbanbaşı'nın önerisi
İstanbul’un durumunu en iyi bilen Sekbanbaşının getirdiği bir öneri sadrazam tarafından uygun bulunarak Sultan III. Selim’e arz olundu.
Buna göre meyhanelerin hepsi kapatılacak, fakat reayanın bekârları için şehrin kenar yerlerinde iki üç tane meyhane açık bırakılacaktır. Meyhanelere Müslümanların girmemesi için kapılarına güvenlik görevlileri konulacaktır. Bu şekilde hem bekârlar buralara giderek meşgul olacaklar, hem de salmalar ve yasakçıların masrafları eskiden olduğu gibi tahsil edilmeye devam edilecektir. Ancak sekbanbaşının birkaç meyhanenin açılması önerisi uygun görülmedi. Çünkü şeyhülislamdan fetva alınamadı.
Padişah III. Selim, “Ehl-i İslâmın içkiden külliyen men edilmesi”™ istiyordu. Bu konudaki uygulamanın esaslarını şeyhülislama ve sadrazama bırakmıştı.
Sonuçta meyhanelerin tamamı kapatılarak mühürlendi. Ancak bu da çözüm değildi. Kapısı mühürlü meyhanelerle kayıklarda saklanan stoklar ne olacaktı?
Ayrıca Sultan III. Selim’in, “Eğer Müslüman’dan bir kimesne sarhoş görülürse, içkiyi hangi kâfirden aldı ise katlolunsun” şeklinde bir emri de vardı. Ama bunu uygulamak hiç kolay değildi. Bunun üzerine sekbanbaşı, mühürlü meyhanelerdeki ve kayıklardaki içkilerin gayrimüslim reayaya satılması için on günlük bir süre tanınmasını teklif etti. Böylece reayanın ekonomik açıdan zarar görmesi önlenecekti.
Ondan sonra da “meyhane’ler kömür mağazası veya başka bir iş yerine dönüştürülecekti. Bu konuda yapılan toplantılar ve tartışmalarla işin uzaması Padişahı rahatsız etmişti. III. Selim acele ediyordu.
Sadrazamı, sadece konuşmakla ve iş yapmamakla suçlayarak ‘’Kıyl ü kal (gereksiz ayrıntı) ve söze ba’is olmak küşküllüğü kendinize ‘ad etmişsiniz. İslambol’da iki üç meyhane kapatup bir iki avretin hakkından gelmesi için yirmi gün kadar meşveret edip bir nizam veremiyorsun sübhanellah” diyordu.
Elçiliklerde Durum
İstanbul, Galata ve Boğaziçi’nde içki yasağından etkilenenlerden bir kısmı da İstanbul’da bulunan yabancı elçiliklerin temsilcileri ve buralarda görev yapan gayrimüslimlerdi. İçki yasağı kararı alınmasından sonra, içki temin edemez olmuşlardı.
Birkaç defa elçilik temsilcileri Sadarete (Başbakanlık) müracaat ederek, içki yasağının kendilerini kapsamamasını talep ettiler, ama bu konudaki ısrarları dikkate alınmadı.
Meyhanelerin yıkılmasından sonra, sadece İngiltere elçisinin on varil ve Felemenk elçisinin iki şişe şarap almak için yaptıkları müracaat, bir defaya mahsus olmak üzere kabul edildi. Ve Sultan III. Selim’in onayıyla elçilik mensuplarına “kifayet miktarı” içki satın almalarına izin verildi.
Rüşvet ve Suistimaller
İçki ve meyhane yasağının takibinde İstanbul’daki yerel görevlilerin ihmalleri ve suistimalleri oluyor; bu yüzden bazı aksaklıklar görülüyordu. İstanbul Bostancıbaşısı, rüşvet karşılığında Boğaziçi’nde bazı meyhanelere ruhsat vermekle kalmıyor, kayıklarla adalardan ve diğer yerlerden gelen içkilerin boğaza getirilmesine ve bunların satışlarının yapılmasına da göz yumuyordu.
Bostancıbaşının, Boğaz’a şarap yüklü gelen her kayıktan bir miktar rüşvet aldığı söyleniyordu. Şikâyet üzerine Bostancıbaşı azledilerek “sa’ire ibret için” Rodos Adası’na sürüldü. Yerine Haseki Ağası, Bostancıbaşı tayin edildi.
İçki yasağının uygulanmasından sonra İstanbul ve çevrelerinde kurallara uymayan veya suistimal ederek haksız kazanç sağlamaya çalışan görevliler, görevden alınarak sürgüne gönderiliyorlardı. Yasağa rağmen, İstanbul’da içki bulmak zor olmuyordu.
İstanbul’un belli başlı yörelerinde bu işi yapan karaborsacılar türemişti. Bunlara “Ayaklılar” deniyordu. Ayaklıların yanı sıra bazı semtlerde içki içilen ve satılan gizli mekânlar da türemeye başlamıştı.
Padişah ve içki
İnsan herhangi bir padişahı beğenmeyebilir, sevmeyebilir, anlamayabilir; bunda yadırganacak bir şey yok; ancak karalamaya, aşağılamaya kalkışmaz, günü kurtarma düşüncesiyle iftiraya bulaşmaz...
Hatırlayınız ki, Avrupalı krallardan birine “Aslan Yürekli Richard” derken, kimine “Güzel Philip”, kimine de “Korkusuz Jean” derken, tarihimizin parçası, bizim de ninemiz ve dedemiz olan insanları “Kızıl Sultan”, “hain”, “sarhoş”, “gaddar” diye lânetliyoruz... Sizce bunda bir terslik yok mu?
Karalamaya kalkıştığımız insanlar günahları-sevaplarıyla bizim ecdadımızdır, geçmişimizdir! Hiçbir hayırlı evlât kendi ecdadına iftira atmamalı, ecdadını günlük siyasi kavgaların içine çekmemelidir.
Gelin görün ki, “ekran tarihçileri” padişahlara içki içirtiyor...
Hatta bu konuda hiç sıkılmadan genelleme bile yapıyorlar... Karalamadan Fatih de nasibini alıyor, lâkabı “Veli” olan Sultan II.Bayezid de... Bu genelleme, tam bir aldatmacadır!
Hiçbir hayırlı evlât kendi ecdadına iftira atmamalı, ecdadını günlük siyasi kavgaların içine çekmemelidir.
Peki bu iddia nereden çıktı?
1.Bu iddia, çoğunlukla Osmanlı’nın dinî idrakini, farza sünnete bağlılığını, ahlâki yapısını, sosyal duruşunu, yaşama gayesini algılayamayan yabancı tarihçilere aittir. Büyük Osmanlı vak’anüvisleri ve tarihçileri bu iddiaya pek itibar etmemişlerdir.
2.Osmanlı Devleti bir “arşiv devleti”dir. Saraya giren bir baş soğanın dahi bir yerlerde kaydı vardır. Binaenaleyh, bu iddiayı ortaya atanlar, bu kayıtları (yabancı ziyaretçilerin sarayda misafir bulunduğu dönemler hariç) göstermek zorundadırlar.
3.Bazı padişahlar, hayatlarının bir döneminde “şahsi kusur” kabilinden bazı günahlar işleseler bile “tövbe” ihtimalini dikkate almak ve “kusurları örtünüz” hükmünce, çoktan ölmüş insanları suçlamamak gerekir. “Tövbe müessesesi” herkes gibi padişahlar için de gerekli ve geçerlidir.
4.Bu konudaki iddialara “kaynak” olarak gösterilen Osman- zâde Taib Ahmed Efendi’nin Telhisii Mehasini’l-adab isimli kitabının adı, ciddi tarihçilerin “vesika: belge” saydığı kitaplar arasında geçmemektedir.
5.Kaldı ki, Taib Ahmed Efendi, o hükme kendi araştırmaları sonucunda varmamış, Arap ilahiyatçı Cahiz’ın (776-868) “Min- hacü’s-süluk” isimli eseri ile Mustafa Ali Efendi’nin (1541-1600) “Mehasinü’l âdab” isimli eserlerinden alıntılamıştır.
6.Sultan IV. Murad’ın Şeyhülislamı Zekeriyazade Yahya Efendi’nin “Mescitte riyamişler etsin koriyayı/Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai...” (Bırak mescitte ikiyüzlüler devam etsin riyakârlığa/Sen meyhaneye gel ki orada ne riya var ne riyakâr) şeklindeki mısraları meyhane ve içkiye övgü gibi algılanmıştır. Bunun sebebi, Osmanlı’nın tefekkür kaynakları ile tasavvuf ahlâkından ve tabii tarih bilgisinden ve tarih sosyolojisinden habersiz olmaktır (Şeyhülislam, o mısralarda Yeniçeri generallerinin Sultanahmet Camii’nde toplanıp fitne düşünmelerini ve isyan etmelerini hicvediyor).
Fatihi İftira Atmak
İddiaya göre, “Fatih Sultan Mehmed Han komutanları ve vezirleriyle arada sırada ıyş u nuş (içki âlemi) edermiş... Fatih’e böyle bir isnatta bulunmak, en hafifinden fitnedir, insafsızlıktır, izansızlıktır!
Peygamber vasiyetini yerine getirmek için canını dişine takan bir Padişah... Gençliğini bile yaşayamadan Peygamber hatırına ölümün kollarına atılan, bu uğurda tahtını ve hayatım riske sokan bir Padişah... Rumeli Hisarı’nın mazgallarında Peygamberinin şanlı ismini haykıran bir Padişah... Allahü Teala’yı kastederek: “Bir Şah’a kul oldum ki, cihan ana gedadır! (fakir, kimsesiz)” mısralarını yazmak suretiyle kulluğunu asırlara haykıran bir Padişah...
Peygamber yoldaşı Eba Eyyüb’ün türbesini yapmadan kendine saray yaptırmayan Padişah, içki içer mi? Bütün emeklerini yakar yıkar mı? Bunu devasa hocalarına kabul ettirebilir mi? Daha da önemlisi, sarhoş bir padişah Peygamber övgüsüne mazhar olabilir mi?
Ya Sultan 11. Abdülhamid?
Ders kitaplarında kullanılan itici üslupla anlatılan “resmî tarih”, çoğumuzun çocukluğunu kararttı: Anlatım şekli yüzünden tarihten âdeta nefret ettik... Sonra yavaş yavaş “sivil tarih” oluşmaya başladı. Konusunu tarihten alan romanlar, hikâyeler (ki, ilklerden biriyim) yazıldı. Konferanslar, semineler, etkinlikler tarihi anlatma amacıyla ülkenin gitmediğim köşesi herhalde kalmamıştır) yapıldı. Derken, tarih Türkiye’nin gündemine girdi. Gazetelere, radyo mikrofonlarına, nihayet televizyon ekranlarına yansıdı.
Kaçınılmaz olarak da popülist sapmalar oluşmaya başladı. Daha fazla izlenme (reyting) arzusu sürekli dikkat çekici bir şeyler söyleme telaşına dönüştü. Bu da bazı tarih programlarını “geyik muhabbeti” konumuna, bazılarını ise “tarihî kurumlarla padişahlara saldırı odağı” haline getirdi.
Bunlardan biri var ki, hemen her programında Sultan II. Abdülhamid’e “rom” (bir çeşit alkollü içki) içirtip, “Bu şeker suyudur, Kur’an’da sadece şarap haram edilmiştir” dedirterek, alkollü içeceklerin tümünün haramiyeti konusundaki açık hükmü inkâr ettirmek suretiyle itikadi bir sapma içine de düşürüyorlar.
Bir de şahit gösteriyorlar: Sultan II. Abdülhamid’in torunu Ertuğrul Osman... O tarihte hanedanın en yaşlı üyesi olan “Devletli Necabetli Osman Ertuğrul Efendi Hazretleri” (23 Eylül 2009’da vefat etti) 1912’de doğmuş. Sultan II. Abdülhamid ise 1918’de vefat etmiş. Yani Ertuğrul Osman, Sultan II. Abdülhamid öldüğünde sadece yedi yaşındadır. O yaşta bir çocuk tarihe nasıl şahitlik edebilir?
Ayrıca hazret 1933’ten beri Washington’da yaşıyor. Saltanat ve hilafet kaldırıldığında (1922) bütün hanedanla birlikte sınır dışı edilmiş. O tarihte henüz on yaşında. Bu yaşta bir çocuk olup biteni tümüyle kavrayabilir mi?
Apar topar sınırdışı edilen hanedan üyelerinin yâd ellerde son derece maceralı, kırık dökük bir hayat yaşadıklarını biliyoruz. Aralarında garsonluk, hatta bulaşıkçılık yapmak zorunda kalanlar olmuş. İşin bu tarafı tam bir yürek sızısıdır ve hepimizin yüreğini sızlatmaktadır. Fakat o sürgün hayatın içinde yalnız yürekler değil, beyinler de kavrulmuş olmalı ki, Osmanlı hanedanına yakışmayacak davranışlar sergileyen “efendi”lere (şehzade) ve “sultan”lara rastlanmış.
Tüm hayatını Fransızlarla, İngilizlerle ve benzerleriyle geçirmiş insanlardan, Osmanlı padişahlarının dinî hassasiyetlerini beklemeye elbette kimsenin hakkı yoktur. İster istemez etkilenmişler ve alkol almamak gibi bazı hassasiyetlere, Avrupalı gözüyle bakmaya başlamışlardır.
Zaten çocukluğundan itibaren bu kadar uzun müddet yabancılar arasında yaşayan herkesin bir “kültür erozyonu” geçirmesi ve kendi köklerine yabancılaşması hemen hemen kaçınılmazdır.Bu sebeple Osmanlı padişahlarının ne yiyip ne içtiklerine ve nasıl yaşadıklarına ilişkin konularda torunlarını “şahit” olarak göstermek ve onları “belge” olarak görmek gerçekçi olmaz. Bundan çok daha kestirme bir yol var: Tarihle küçücük bir bağı olanlar dahi bilirler ki, Osmanlı Devleti bir arşiv devletidir.
Sultan II. Abdülhamid döneminin mutfak kayıtlarında, sadece Alman İmparatoru II. VVilhelm’in eşiyle birlikte İstanbul’a gelip Sultan II. Abdülhamid’e yemeğe gittiği tarihte saraya alınan ‘’rom” dışında, mutfak defterlerinde tek içki kaydı gösterebilecek bir babayiğit var mı? Ne yani, koskoca Osmanlı Padişahı, koskoca “Halife-i ruy-ı zemin” ve “Zıllullah-i fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi: Allah’ın emir ve yasaklarına uyulmasını sağlamakla yükümlü görevli) elini kolunu sallayarak bakkala gidiyor,içki alıp sarayına mı dönüyordu?
Tarihî anlatımlarda arşiv ve kayıt esastır. Elbette görgü şahitleri de ikinci derecede “belge” sayılır, ancak şahidin şahitlik ettiği tarihe şahitlik edebilecek yaşta bulunması şarttır! “Dengeli” olması, farklı kültürlerin baskısı altında bulunmaması da gerekir. Ekranda gözlerimizin içine baka baka ve bağıra çağıra, “Sultan Abdülhamid rom içerdi” diyen ve buna doğmamış şehzadeyi şahit gösteren beyefendi, bir de tehdit savurdu: Üzerine gidilirse hanedan mensuplarını ekrana çıkarır, dedeleri hakkında söyleyeceklerini millete dinletirmiş...
“Padişah dedeleri ve sultan nineleri hakkında öyle olumsuz şeyler anlatırlar ki, II. Abdülhamid’in içki içmesine itiraz edenlerin dudağı uçuklar” demeye getiriyor.
Uçuklamasına uçuklar da, ölmüş dedelerinin ve ninelerinin aleyhine şahitlik eden “torun”ları bu millet ciddiye alır mı, bilemem!
Bir de itham attı ortaya: “Bu ülkede Abdülhamid’den geçinenler var”mış da, onlar “veli” dermiş de, doğruların ortaya çıkmasını istemezlermiş... Anladık ama Abdülhamid’i durduk yere büyütüp övmek kadar, içki filan içirip durduk yerde küçültmek de aynı kapıya çıkmaz mı? Bu da bir nevi ticaret değil mi?
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını 33 sene geciktiren bir padişahın ölüm yıldönümünde “rom içerdi” dışında anlatılacak bir tarafı yok muydu?
Yavuz Bahadıroğlu