Osmanlı Önce Ekonomide Yenildi

Konu sahibi son olarak 2577 gün önce görüldü
Halil İnalcık’a göre, “altı asırlık Osmanlı tarihinin bölümlenmesinde, 1300-1600 arasındaki classic çağ, otokratik ve merkeziyetçi idaresi, buyruk ve komuta ekonomisi ile, bariz ve kendisi içerisinde bütünlüklü tek dönemdi; buna mukabil sonraki 'gerileme’ döneminde, bu ananesel politik kuruluşun yapıtaşları tek dönüşüm sürecine girdi...

onyedinci asır tek geçiş devresi karakterine büründü ve kapsamı geniş değişimlere şahit olduâ€.
Merkeziyetçi yapıyı yine canlandırma teşebbüsleri olduysa da, etkin olamadı.
Uzun zamanlı muhabere zamanları, mesela 1683 ve 1699 seneleri arasında yaşanan savaşlar gibi, sistemi ciddi krizlerin içerisine soktu.

18.
yüzyıla gelindiğinde ise, “taşra eşraf ve ayan 'hanedan’larının mahalli güçler olarak sahneye çıkmalarıyla beraber, epey farklı, tek bakıma merkeziyetçiliğini yitirmiş tek Osmanlı İmparatorluğu meydana çıktıâ€.

Bu dönemde, “Osmanlıların Avrupa’ya ve Avrupa muasırlığına ait tutumları da kökten biçimde değişti.
İlk kez bu dönemde Osmanlılar Avrupalıların üstünlüğünü kabullenerek batı usullerini taklit ve iktibas yoluna gittiler.

Bu, Osmanlı devletinin ayakta kalabilmesi için gittikçe Batılı güçlere bağımlılaşmasına yol açtı.
Ondokuzuncu asır, hem Osmanlıların lüzum siyasal ve lüzum ekonomik bakımdan Batı’ya bağımlılığının artışına şahit oldu, hatta batılılaşmaya yönelik kökten reformlara sahne olduâ€.
Osmanlı İmparatorluğu, “çağdaş Avrupa’nın biçimlenmesine de ehemmiyetli ölçüde katkıda bulunmuşturâ€.

İmparatorluğun Avrupa’daki hasımlarına, Habsburg’lara, karşı ittifak içerisinde oldukları ülkelere verilen ticari imtiyazlar (kapitülasyonlar), her ne kadar bu devre verilen imtiyazlar parasal alışkanlık yaratmadıysa da, Venedik, Fransa, İngiltere ve Hollanda’da “ulus-devletlerin merkantilist-kapitalist büyüme süreçlerinin ilk adımına damgasını vurduâ€.
Nitekim batıda ilk tutunan ve ekonomik gelişmenin sürükleyicisi olacak olan “imtiyazlı şirketler, Levant kumpanyalarıydıâ€.

İşte bu değişim sürecini iyi kavramak gerekmektedir.
Yoksa, 16.
yüzyılda dünya ticaretinde “belirleyici†tek rol oynayan “süper güç†Osmanlı İmparatorluğunun 18.
yüzyılda Batıya karşı parasal yönden tökezlemeye başlamasını ve takip eden vakit diliminde de Batı karşısında “ekonomik ehemmiyet itibariyle ilk sıradan ikinci sıraya†butonunu açıklama etmek zor olacaktır.

Çok erken dönemlerde, 19.
yüzyıl ortalarında, sorgulanmaya başlandı: Batı Avrupa’da kapitalizm gelişirken, dünyanın başka taraflarında sebep bu ilerleme sağlanamadı?
Bu hususta yüzlerce kitap yazılmış, binlerce makale kaleme alınmıştır.
Sorun, başlangıçta tamamiyle ve hem de şimdilerde dahi ehemmiyetli ölçüde, Avrupa odaklı olarak konu edilmiştir.
Sorunun ismi “Doğu sorunu†olarak konulmuş, henüz sonraları da genişletilerek “müstemleke†ve sömürgecilik şeklinde şekil almıştır.

Avrupa kapitalizmine merhametsiz tenkitler getiren Karl Marks dahi, Doğu problemini işlediği yazılarında, Hindistan örneğinde defa açık ifade edildiği gibi, “donmuş sınıfsal yapıların parçalanması ve kapitalist gelişmelerin zorla da olsa bu milletlerde meydana çıkmasını†insanlığın geleceği yönünden kutsamış ve hem de alkışlamıştır.

Avrupa merkezci yaklaşımlar, evvel Batıda eleştirilmeye başlanmış ve bilhassa de Doğu toplumlarının tarihi üstüne uygulanan tetkiklerin yaygınlaşmasıyla, henüz da ehemmiyetlisi sömürgeciliğe karşı artan milli direnişlerle beraber aşılmış ve terk edilmeye başlanmıştır.

Bu çalışmada, tarihsel proses içerisinde nihai devre uygulanan tetkiklerin dahilinde, Osmanlı ile Batı arasındaki ekonomik maçta neyin ne vakit kaybedildiğini ve “gerileme†devresi olarak isimlendirilen sürecin içerisinde yaşanılanları kısaca sorgulamaya çalışacağız.

Ticaretin classic devre Osmanlı İmparatorluğunda oldukça ehemmiyetli tek olgu bulunduğu, üretimin de lonca sistemi eşliğinde önemsendiği, para tüketiminin kırsal kesimde ve hem de göçebeler arasında dahi yaygınlaştığını biliyoruz.
Yüzeysel olarak bakıldığında, bu özelliklerin aynısı dönemde Batıda da var bulunduğu görmekteyiz.
Ama Batı ile Doğu arasında henüz bu dönemde tek değişik oluşum bulunduğu da, dikkatli hiçbir gözlemcinin, atlamaması lüzumlenen tek yandır:
Batı Avrupa’daki krallıkların nerdeyse tamamında merkantilizmin sürükleyici öğeyi olan tüccar ve yapımcı kesim, ülkelerinin bütün hüküm alma mekanizmalarını direk etkileme ihtimaline sahip ve bu mekanizmaları ekonomi konusunda konularda yönetme iddiasındadır.
Bu nedenledir ki, kapitalizmin ilerleme tarihini inceleyenler, bu tarihi 12.
yüzyıla kadar geri götürmektedirler.

Osmanlı’da ise, ne loncalar ne de tüccar taifesi İmparatorluğun hüküm alma mekanizmalarını yönetme ihtimaline ve becerisi asla sahip olamamışlardır.

İnalcık ve Quataert, Batı ile Osmanlı arasında meydana çıkan farkı şöyle özetliyor: “Amerika’nın tüm o ucuz gümüş, pamuk ve şeker kaynaklarıyla Atlantik ekonomisinin artması ve hepsinden ehemmiyetlisi Avrupa’nın güttüğü agresif merkantilist siyaset, Osmanlı para sistemini çökertti ve onyedinci asırda etkileyici değişimlere yol açtıâ€.

1750 ile 1850 seneleri arasında Osmanlı dış ticaretinde salt oran yönünden devasa tek artış ve beynelmilel ticaret hacminde görülmedik düzeylere yükselme gözlenmesine karşın, proses Osmanlı’nın aleyhine işlemeye başlamıştır.

Osmanlı’da, gelişkin tek para ekonomisinin erken dönemlerden ardından meydana gelmesine karşın, merkantilizmin gelişmemesinin nedenleri, bilim adamlarını hala meşgul etmektedir.

Büyük malikanelerin varlığına karşın, bütün Osmanlı tarihi süresince pazarlanabilir ürün fazlalarının devasa bölümünün ufak işletmelerde, çift-hane birimine dayanan bir toplumsal formasyon içerisinde, “aile emeğine dayalı köylü çiftliğinde†üretilmiş olması ilgi çekmektedir.

Yararlandığımız yazarlarımızın şu belirlenmesi, galiba, dikkatinizi çekecektir: “Osmanlı devleti, Avrupa’nın geniş ekonomik ve askeri alanlarda gösterdiği fevkalade ilerleme ve yayılmanın etkilerinden ilk büyülenen Asya imparatorluğu oldu.
Bir yandan merkantilist Batı, ekonomisi bu hayati piyasası kaptırmamaya ve sömürmeye bağlanırken, diğer taraftan Habsburg ve Rus imparatorlukları, yeni ve ileri muhabere teknolojisinin sağladığı olanaklarla, Osmanlı İmparatorluğu’nu istila ve paylaşmaya yönelik agresif askeri tek siyaset seyretmeye koyuldular.
Böylece, henüz onsekizinci asrın ilk haftalarında Doğu Meselesi Avrupa politikanına girdi ve direk doğruya imparatorluğun varlığının sürüp sürmemesi meselesi gündeme geldi.
Avrupa hegemonyası, Osmanlı İmparatorluğu’nu avantaj konumundan derinleşen tek alışkanlık mevkisine itti.
Bu krizden tek çıkış yolu bulmak emeliyle Osmanlılar, evvel askeri, ardından da idari örgütlenmelerini değiştirmeyi denediler.
Böylece, Osmanlılar yönünden, ananesel tek Müslüman toplumunun ne ölçüde Avrupa’nın yolundan gidebileceğini tayin gayreti manasında, Batı Meselesi diye ifade edebileceğimiz tek vaziyet meydana çıktıâ€.

Sorun, tarihin bu döneminde, “Müslüman tek toplumun†Avrupa’nın yolundan gidebilme meselesi olmaktan defa henüz derince ve karmaşıktır.
Kısaca özetlenen bu nerdeyse üç asırlık serüvenin içerisinde bulunan kimi ehemmiyetli kavşaklara göz atmanın yararı bulunmaktadır.

Böylelikle, tarihsel süreçte kolayına tasfiye edilemeyen tek imparatorluğun sebep dönüşüme uğradığını, uygulanan sorunları, ismim atmaktaki gecikmeleri – ki hala devam eden tek hastalıktır, en ehemmiyetlisi de Batıya sebep bağımlı duruma geldiğimizi bir miktar henüz yakından seyretme imkanımız olacaktır.

Bu dönemle alakalı yazdıklarımızı okurken, Cumhuriyetin tesis devresi hariç, nihai elli senelik serüvende de benzer hataların yapılıp yapılmadığını ve en acısı hatalarda ısrar edilip edilmediğini düşünme fırsatı verecektir.

Batıda ilerleyen muhabere teknolojileri, Osmanlı’nın da savaşlarda yenilmeye başlamasına sebep olmuştur.
Bu muhabere teknolojilerindeki gelişimi yaratan ise, Avrupa’daki merkantilizm ve bu temel olarak dünya ekonomisini muayene altına almaya gayret gösteren ekonomik hakimiyet hırsı idi.

Merkantilizmden endüstri devrimine doğru yol alan Batı, “altın buzağıâ€ya tapmaktadır.
Milyonlarca kişiyi, hem kolonilerde hatta kendisi ülkelerindeki milyonlarca kişiyi, sömürme ve yok etme pahasına da olsa, kar etme ve zenginliğin gücünü elde etme hırsı, tarihin bilmediği tek anlayışa sahiptir.

Halil İnalcık, gelişimi şöyle anlatıyor: “Osmanlı diplomasisinin ...
temel prensibi, iki cephede ansızın savaşmaktan kaçınmaktı...
Osmanlıların Habsburglar’la uzun ve yıkıcı tek kapışma (1593-1606) içerisinde bulunduğu tek sırada, 1603’te Şah Abbas’ın da muhabere ilan edip Azerbaycan’daki tüm Osmanlı fetihlerini geri alması, bu siyasetin çöküşü demekti.
Onun için, 1606’da Habsburglar’la uygulanan Zsitva-Törok andlaşmasını, Osmanlılar için talihin dönüşü ve gerilemenin başlangıcı saymak hatalı değildir...
Bu noktada Osmanlı gerilemesinin, üstün Avrupa askeri teknolojisinden mümkün oldukça, Batı Avrupa’nın çağdaş ekonomik sisteminden de kaynaklandığını kaydetmeliyiz.
Osmanlı ekonomisinin ve para düzeneğinin 1600’lü senelerde uğradığı çöküntünün ardında, bu sırada Doğu Akdeniz’de Venediklilerin konumunu alan Batı ülkelerinin agresif merkantilist ekonomileri yatıyorduâ€.

Zaten, “üstün Avrupa teknolojisiâ€ni yaratan da, aynısı ekonomik düzenek değil midir?
Bu süreci besleyen Osmanlı iç meseleleri yok mudur?
Vardır.

Miri toprakların devlet denetiminden mülk vakıf statüsüne geçirilmesi gibi toprak sistemini gittikçe bozan programlar bunların başında geliyordu.
Ama, henüz beteri, uzun muhabere yükünü taşımakta zorlanan Osmanlı maliyesinin, bu savaşlar hasebiyle yıkıcı neticelerle karşılaşmasıydı.

Savaşlarda gittikçe sıcak silah uygulanması, yeniçeri miktarını arttırmış ve yanında da sekban olarak bilinen para asker sayısında da şaşırtıcı artışlara sebep olmuştu.
Savaşların bulunmadığı dönemlerde de, bu paralı askerler İmparatorluğun içerisinde asayişsizliğin gelişmesine sebep olmaya başladılar.

Tımar düzeneğinin ehemmiyetini yitirmesi ve çökmesi neticesi, sipahiler de bu güruhlara katılarak celali isyanları diye malum ve kırsal nüfusta azalmalara kapı aralayan, tarımın felakete uğramasına meydan veren ilerlemeler meydana çıktı.
Bütün bu faktörlerin savaşlarla birleşmesi neticeninde Osmanlı sistemi sanki felç olmuş ve ilk defa 1590 tarihinden ardından, henüz önceleri hiç görülmeyen, hazinede şaşırtıcı yorumlar meydana çıkmaya başlamıştır.

“Osmanlı parasal istikrarını darmadağın eden tek faktör deâ€, der Halil İnalcık, “gümüş paranın tağşişiydiâ€.
1580 ardından Avrupa’dan ucuz gümüş akışını esas sebep olarak gösterse de, savaşların merkezi hazinede neden olduğu büyük açıkların tağşiş olayında, başka bir deyişle gümüş sikke içindeki gümüş sayısını azaltmak, baş faktör bulunduğu biliniyor.
İnalcık eklemektedir: “Bu kargaşalıklar neticesi onyedinci asırda Osmanlı İmparatorluğu, bundan sonra onaltıncı yüzyıldaki yaşam gücüne sahip değildi.
Ortaçağa has şartların doğurmuş bulunduğu tımar sistemi tek henüz onarılmaz biçimde parçalandı.
Yerini, paralı tüfekçilerden meydana gelen tek silahlı güç ile, giderek nakdi vergi tahsilatına kayan tek merkezi hazineye bıraktı.
Osmanlı akçesinin konumunu Avrupa paraları aldı ve ekonomi, Avrupa merkantilizminin yörüngesine girdi.â€
Bununla da kalınmaz, tek nevi iç borçlanma sistemi olan iltizam ve mukataa sistemi ilerlemeye başlar.

Burada, yeniden İnalcık’ın değerlendirmelerinden faydalanarak, Osmanlı bakış açısı ile Avrupa’da meydana gelen zihniyet arasındaki farkı meydana koyan tek belirleme henüz yapalım: “...
batılı merkantilist hükümetler(i) Osmanlı Devleti’nden değişik kılan şey, Avrupa devletlerinin zenginlik-güç-zenginlik denkleminde endüstri ve manifaktüre devasa ağırlık tanıması, böylelikle tüccar sınıfının ve merkantilizmin toplumda önderlik mevkisine yerleşmesiydi.
Başka tek söylemle, Batı, kapitalist tek düzenek altında tekdüze genişleyen endüstri ve piyasa vasıtasıyla ilerleyen tek milli zenginlik ekonomisine doğru yol alırken, Osmanlılar fetihle toprak kazanmayı altını çizen tek imparatorluk siyasetine bağlı kalıyorlar ve manifaktür bölümünde lonca sistemine, toprak tasarrufu ve tarım bölümünde miri devlet muayenesi yöntemine ehemmiyet veriyorlardı.â€
Batının homo economicus kavramı adına, Osmanlı’nın reayanın refahını her şeyin üzerinde tutan kıymetler sistemi arasındaki farkı tartışan İnalcık, bu farkın tezahürünün de, “yoksul ve muhtaçları gözetmek, ileriki nesillerin refahına kaynak tahsis etmek ve cemaat yaşantısını iyileştirmeye çalışmak†şeklinde olduğunun altını çizmektedir.

Sonuçta, ilerlemiş tek para ekonomisine mevcut ve kapitalist pazar ekonomisi uygulamalarına imparatorluğun içerisinde rastlanıldığı durumda, “Batı’dakine paralel herhangi bir ilerleme Osmanlı İmparatorluğu’nda meydana çıkmamaktadırâ€.

Halil İnalcık yapıtında henüz da ileriye gittikçe, Avrupa merkantilizmi ile “Osmanlı bolluk ekonomisi†arasındaki ayrımı meydana koyar: “Osmanlıların Avrupa ile ekonomik ilişkilerinin, Batılı ulusların Levant’da (yani Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Karadeniz bölgelerinde) faaliyetleriyle beraber belirli tek değişime uğraması ve direk doğruya kapitülasyonlar rejiminin de aynı zamanda yeni tek yönelime girmesi kaçınılmazdı.
Ulus genelinde tek anonim şirket gibi varsayılan ve yönetilen milli ekonomi kavramından yola çıkan Batı merkantilizmi, İtalya’daki ilk filizlerine mukayese et kapitalizmin henüz ileri tek biçimini delegasyon ediyor idi.
Merkantilizm, Osmanlıların ekonomik anlayışıyla tam tek tezat teşkil ediyor idi.
Batı ekonomileri, Osmanlıların ekonomiye ait bu anlayışlarından en yüksek ölçüde faydalanarak kendisi merkantilist siyasetlerini geliştirip kendisi kapitalist çıkarlarına üstünlük sağladılar.â€
Merkantilizm, servet birikiminin yerli sanayilerde ve ihracatta daimi tek büyümeyle sağlanacak elverişli tek ticaret dengesine verilen önemle gelişir ve Batının endüstri devrimine ve serbest pazar ekonomisine doğru evrimleşmesini sağlar.
Doğuda ise, ülke refahı için ihtiyaç duyulan olan piyasalardaki altın ve gümüş bolluğu ve esas, mecburî gereksinim maddelerinin karşılanabilirliği ehemmiyetli idi.

Doğu ile Batı arasındaki kimi benzerliklere karşın, der İnalcık, “Osmanlılar ile merkantilistler arasındaki esas fark, Batı’da tek ülke ekonomisinin küresel olarak tek anonim şirket gibi düşünülmeye başlaması, bilanço toplamının ülke lehine olmasına ehemmiyet verilmesi ve bunun değerli madenler ile metanetli mallar olarak hesaplamaları yapılır duruma gelmesiydiâ€, ki bu anlayış ardından yükselecek olan “ulus-devletlere tek model oluşturmuştuâ€.

Ekonomiyi bir bütün olarak göremeyen Osmanlılarda, yerli sanayii savunma ve gözetim fikri de gelişmez.
İthalat, pazarda mal bolluğu sağlamak yönünden faydalı görülüyor ve bunun neticesi şeklinde de Batılı tüccarlara defa ferah basitlikler sağlanıyordu.

Bütün bu değişikliklerin neticeninde, Doğu ile Batı arasında tek tezat meydana çıkar: “...
bu tezat daha fazla tek gözetim ve komuta ekonomisi ile, düzenleyicilik değil, istiklal vasıtasıyla bolluğa ulaşmaya gayret gösteren tek burjuva toplumunun laissez-faire ekonomisi arasındadırâ€...


Şunu belirtmekte yarar var: Osmanlı’nın classic döneminde kapitülasyonların oynadığı negatif rol, bu devre ekonomik faaliyetlerin içerisinde görülmez.

Tarihin akışı içerisinde olumsuzluklar meydana çıkar.
Hele de 19.
yüzyıl ilk haftalarında, mesela İngilizlerle, imzalanan anlaşmalardan hem muhteva hatta yakın vadeli neticeler bakımından çokça farklıdırlar.

İmparatorluğun nihai yüzyılındaki kapitülasyonlar, tek ekonomik esaret belgesidirler.
Osmanlının classic çağında ise, karşılıklılık esasında birer anlaşmadır kapitülasyonlar ve Türkçe’deki ifadesiyle de ahidname olarak adlandırılırlar.
Yukarıda söz ettiğimiz mesele ise, böyle anlaşmaların (kapitülasyon) bizatihi kendisinden kaynaklanan tek mesele olmasında değil; Avrupa’da yaşanan ekonomik gelişmeleri fark edemeyen imparatorluk idaresinin ülke içerisinde sanayii ilerletmek adına, üstelik de zaman içinde defa devasa ölçekli parasal transferlere ve dış ticaret açıklarına sebep olacak külüstür tek anlayışı sürdürmesindedir.

Yoksa, classic devre Osmanlı İmparatorluğunun imzaladığı kapitülasyonların, devresinin politik şartları içerisinde Osmanlı’ya yararı meydana gelmiştir ve hem de imparatorluğun efor kullanma ve Avrupa krallıklarını birbirine karşı kullanma aracı şeklinde de müspet tek rol oynadığı bilinmektedir.
İnalcık da, yapıtında, bu devre kapitülasyonları ile ilgili, devresinin kendisi şartları içerisinde, defa negatif sözler ifade etmez.

Avrupa ile ticari anlaşmaların tarihi de epey eskilere uzanmaktadır: Malum ilk ticaret ayrıcalığı (kapitülasyon), Cenovalılara Orhan Bey doğrulusunda 1352’de verilmiştir.

Bursa’nın tarihi, Osmanlıların ticaret ve imalat tarihini kavramak yönünden nihai derecede ehemmiyetlidir.
Bursa, henüz fethedildiğinin derhal ertesinde, beynelmilel ipek ticaretinin tek antreposu ve dokumacılıkta da dünya genelinde iş yapmış tek merkez konumundaydı.

Bursa’nın tarihi, bu manada, Osmanlı ticaret ve sınai imalatının ilerleme çizgisini pek başına görmemizi gerçekleştiren ve inişleri çıkışları ve bunların gerekçelerini anlamamızı temin eden örneklerle doludur.
İnalcık, yapıtında, bu nedenlerle “Bursa ve İpek Ticaretiâ€ne uzun tek kısım böler.

Bursa, ileri yüzyıllarda da, imparatorluğun sanki aynası olma fonksiyonunu sürdürecektir.
Bursa’dan ticaret asırlar süresince coğrafyanın her istikametinde sürecektir; doğal ekonomik gelişmelerin ve savaşların destur verilen ölçüde.
1600’lü senelere gelindiğinde manzarayı şöyle özetler İnalcık: “Hollanda ve İngiltere sanayiinin sağladığı henüz yüksek nitelikte ve daha uygun fiyatlı mallar karşısında Osmanlı ekonomisi, yünlü kumaş ve sof, çelik ve diğeri cevher mamulleri, bilhassa gümüş imalatında rekabet gücünü tamamen kaybetti.
Keza, Kanarya adaları ve Brezilya’daki plantasyonlardan gelen ucuz şeker karşısında Kıbrıs ve Mısır’daki şekerhaneler kapandı.
Kapitülasyon rejimi altında Osmanlı açık-kapı politikasının neticesi olarak, yerli sanayii tedavi etmek ve gözetim etmek emelini güden herhangi bir ekonomi siyaseti uygulanmadı.
1630’lara doğru Osmanlı ülkesi ...
bir ekonomik düşüş gözler önüne serdi...
düşüş, temel olarak, Batı’da artan çağdaş kapitalist düzenek karşısında Osmanlı’nın süreyi geçmiş tek Ortaçağ ananeci sistemine inatla bağlanması neticesi olarak gözükmektedir.â€
Batı, bundan sonra sömürgelerinden gelen ucuz mallarla dünya ticaretinde süratli tek yükseliş trendi yakalamış ve bunun karşısında Ortadoğu ticareti de ehemmiyetini kaybetmeye başlamıştır.
Başka incelemeciler da, mesela Suraiya Faroqhi, benzer görüşleri paylaşmaktadır: “Bilim adamları Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisaden, 16.
yüzyıl başında genişlemekte olan Avrupa ekonomisinin uydusu bulunmadığı ile ilgili çoğunlukla düşünce birliği içindedir.
Aynı şeklinde, 1840’a gelindiğinde de bundan sonra bunun tam tersinin geçerli olduğuna ait de genel tek düşünce birliği bulunmaktadır...
Osmanlı zanaatlarının devasa ölçekli tek felakete 18.
yüzyıl sonu ve 19.
yüzyıl ilk haftalarında uğradığı anlaşılmaktadır, henüz evvel değil.â€
Faroqhi, 17.
yüzyıldaki gelişmeleri özetlemeye devam eder: “17.
yüzyılın devasa kısmında Batı ve Orta Avrupa’nın epey çok sayıda ili ve sanayisi tek çöküntü konağından geçmekte bulunduğu için, Avrupa’nın iktisadi tesiri hudutlu kaldı.
Osmanlı doğrultusunda ise, 17.
yüzyılda Osmanlı devleti Avrupa’nın, alanlarına hudutsuz tek şeklinde nüfuz etmesini önlemeye yetecek askeri güce sahipti.
Osmanlı tüccarları el sanatları sanayilerini örgütlü etmeyi ve tesir dağıtım şebekeleri kurmayı başarmışlardı; Osmanlı pazarlarına girmeye gayret gösteren Avrupalı tüccarlar karşılarında çoğunlukla zorlu rakipler buluyorlardı.â€
17.
yüzyılda bariz kimi farklılıklar yaşanmaya başlar: İzmir, kolay tek ilçe merkezi olarak bırakılmış ve bu vasfıyla da üst mevkilerdekilerin işe karışmasından kaçınan bu ufak liman kasabası, ilerlemeye başlar.

İzmir gittikçe hem ticarette hatta üretimde Bursa’nın konumunu alacaktır.
Akdeniz’de İngilizler Venediklileri gölgede bırakır.
Denizde Osmanlı hakimiyetinde gerileme başlar, yanlızca askeri yönden değil nakliyecilik yönünden de bu bu tür olur: “Osmanlı padişahları Akdeniz’de yüreklere korku salan tek donanma bulundurmaya devam ettikleri durumda, Osmanlı gemi taşımacıları imparatorluk limanları arasındaki kenar ticaretini Avrupalı rakiplerine kaptırdılar.
Bu vaziyet tonaj eksikliğinden değil, politik etkenlerden kaynaklanmaktaydı...
Osmanlı kenar ticaretinde 'kervan’ olarak bilinen Avrupa gemilerinin uygulanması programı seçenek ediliyordu...Osmanlı İmparatorluğu’nun dahili kenar ticaretinde Avrupa gemilerinin bu yolla uygulanması, yerli armatörlerin iş fırsatlarını kısıtlayarak ithal yarı-mamul mallara bağımlılığı artırdı.†17.
yüzyılın farklı tek değişik göstergesi de, “gayrimüslimlerin ticari faaliyetlerindeki artıştırâ€.
Üstelik, imparatorluğun tebaası olan gayrimüslimlerin ticari etkinliklerinin artmasının yanında, Venedikliler, Fransızlar, Hollandalılar, İngilizler ve hem de Hintliler de ticari aktivitelerini artırırlar.

Osmanlı’da, Avrupa’da çağdaş devre evveli görülen “toplumsal tabakalar†ile karşılaştırılabilecek tek müessese olup olmadığını tartışan Faroqhi; ulema dışındaki tüm yönetici kesimin mal ve mülklerinin sıklıkla padişah doğrulusunda müsadere edilmesi, genetik tek soyluluk bulunmaması, politika katagorisi içe yer alanların minimum birkaç nesil kalıcı ve kabul edilmiş tek koordinat edinme imkanlarına sahip olmaması gibi olguları anlatır.
Bazı benzer ilerlemeler gözlenirse de, Osmanlı toplumunun Batı’dan keskin çizgilerle ayrıldığına şüphe yoktur.

17.
yüzyılda Osmanlı toprak sistemindeki çözülme, vergi toplamada iltizam ve malikane düzeneğinin ağırlık kazanması sonucu, gittikçe artmıştır.
Taşrada “siyasal hane halklarıâ€nın gittikçe daha çok ilgi çekmesi ve bunların reislerinin efor, özgüven ve haysiyet kazanmaları raslantı olmasa lüzum.
Faroqhi, bu devresi şu şekilde anlatır: “17.
yüzyıldaki ademi merkezileşme taşrada Osmanlı hakimiyetinin zayıflamasına yol açmadıysa, bu kısmen merkezde yetkinlik ile ilgili elde ettikleri kazanımlar vasıtası ile olmuşturâ€.

Merkezin bürokratik gücünün gittikçe arttığı tek devre olarak meydana çıkıyor 17.
yüzyıl.
Şu ya da bu yolla ticaret sıklıkla yapılıyorsa da, Batı’da örnekleri görülen cinsten tek anapara birikimine destur verilmez.

18 yüzyılla alakalı olarak, farklı tek incelemeci, şu belirlenmesi yapmaktadır: “Osmanlı devleti, titiz dengeler üstünde duran beynelmilel şöhretini 18.
yüzyılın devasa kısmında başarı ile koruduktan ardından süratli tek arızalanma yaşanmaya başladıâ€.

McGowan, incelediği 18.
yüzyılı değerlendirirken şu özeti yapar: “â€1699-1812 dönemini içine alan 'uzun’ asrı ikiye bölersek, iki parçayı birleştiren dikiş Katerina’nın Osmanlılarla yaptığı birinci savaştır (1768-1774)...
Osmanlı 18.
yüzyılının ekonomik tarihinde de aynısı sıralarda, defa da bariz olmayan tek ayrılma hattı meydana çıkmaktadır.
Yüzyılın ilk altmış seneninde cam, sabun, şeker, barut ve kağıt gibi kimi yeni teknolojilerin mütevazı fakat inandırıcı ilk adımlarına şahit olunmuştu.
1760’lardan ardından ise bu çabalar duraksamış, hem de bazen gerilemiş görünmektedir.â€
Bu asır, pozitif ve negatif gelişmelerin iç içe meydana çıktığı tek asırdır.
Haremin vezirler üzerindeki epey zamandır artarak devam eden nüfuzu kalkar ve “kafes sistemiâ€ne de nihai verilir.
Yeniçeri örgütü bundan sonra nerdeyse askerlik hariç her şeyle uğraşmakta, esnaflık yapmış, ticaretle uğraşan “bir tür milis gücüne dönüşâ€müş yer almaktadır.

En öneme kıymet ilerleme, 18 asırda, Sırp, Romen ve Yunanlıların gittikçe fethedilmiş uluslar olduklarının bilincine varmaya başlamalarıdır.
 
Son düzenleme:
Geri