Osmanlı Devleti-İran ilişkileri
1600 yılında bölge haritası
Osmanlı-İran ilişkileri, Türkler'in Orta Asya'dan Anadolu'ya göç sürecine kadar dayanır. Orta Asya'dan göç sırasında güney kolunu kullanan Türk kavimleri İran toprakları üzerinden Anadolu ve Mısır bölgelerine yerleşmiş, bu sırada İran toprakları üzerinde Büyük Selçuklu Devleti gibi büyük bir devlet kurmuşlardır.
16. yy
Şah İsmail
Osmanlı Devleti ile İran'lılar arasındaki ilk ilişkiler Akkoyunlu Devleti'nin 1502 yılında yıkılması ile başlamıştır. Akkoyunlu Devleti yerine kurulan Safevi Devleti, Anadolu'da şiiliği yayma politikası gütmeye başladı. 1511 yılında Safevi Devleti'nin hükümdarı Şah İsmail adına Anadolu'da Şahkulu tarafından büyük bir Şii ayaklanması başladı. Antalya, Keçiborlu, Burdur gibi bölgelerde şiddetini gösteren isyan Osmanlı güçleri tarafından güçlükle bastırıldı. Şahkulu yakalanıp öldürüldü ve isyancıların büyük bir kısmı İran'a kaçtı.
Topkapı Sarayı'nda bulunan I. Selim'e ait bir minyatür
I. Selim, Şah İsmail'in Anadolu'daki faaliyetlerini Trabzon'daki valilik görevi sırasında yakından takip ediyordu. Babası II. Bayezid'in bu konuda kararsız ve müdahaleci olmayan davranışları ve babasının taht konusunda kardeşi Şehzade Ahmet'in safını tutması üzerine, kayınpederi Kırım Hanı Giray Han'dan aldığı yardım ile Trakya üzerine yürüdü. Çorlu'da II. Bayezid ile I. Selim arasında meydana gelen savaşı kaybeden Selim, Kefe'ye kaçtı. Ancak Yeniçeriler Şehzade Ahmet'in yerine Şehzade Selim'in tahta geçmesi gerektiğini savunmaktaydı. Yeniçerilerin çıkarttığı isyan üzerine II. Bayezid tahtı Şehzade Yavuz'a bırakmak zorunda kaldı. Yavuz Sultan Selim şehzade Ahmet'i öldürttükten sonra İran ilişkileri üzerine yoğunlaşmaya başladı.
Trabzon'daki valiliği döneminde Şah İsmail'in Anadolu'daki bölücü faaliyetlerini yakından takip eden Selim, Şah İsmail'in tahta geçtiğinde kendisini kutlamaması, hükümranlığına karşı olan yeğenlerini koruma altına alması üzerine İran'a sefere çıktı. Çaldıran'da Osmanlı Ordusu ile Safevi Ordusu karşı karşıya geldi ve savaşın galibi Osmanlılar oldu (1514). Bu savaşın ardından Safevi tehlikesi ortadan kaldırıldı, Ramazanoğulları ve Dulkadiroğulları beylikleri Osmanlı'ya bağlandı.
Şah Tahmasb
Şah İsmail'in 1524 yılında ölümü üzerine yerine oğlu Şah Tahmasb geçti. Şah Tahmasb da babasının politikasını izlemeye çalışarak Anadolu'da isyanlar çıkartmaya devam etti. Şah Tahmasb Osmanlıların Almanya seferinde olmasını fırsat bilerek Anadolu beylerini Osmanlı aleyhine kışkırttı, Osmanlı'nın düşmanı olan Venedikliler ve Avusturya ile anlaşmalar imzaladı. Bu anlaşmalar sonucunda Osmanlı'ya doğudan ve batıdan saldırılar düzenlendi. Avusturya ile anlaşan Kanuni Sultan Süleyman 1534 yılında İran üzerine sefere çıktı.
Sadrazam İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu'nun karşısına çıkamayan Şah Tahmasb Tebriz'i terketti. Böylece Tebriz kolayca Osmanlıların eline geçti (1534). Önünde engel olmayan Osmanlı güçleri güneye ilerleyerek Bağdat'ı ele geçirdi. Bu sefere Osmanlı tarihinde Irakeyn Seferi denir.
I. Süleyman
Irakeyn Seferi'nden sonra uzun süre sefer düzenlenmeyince Şah Tahmasb, Tebriz üzerine yürüdü ve Tebriz'i Osmanlılardan geri aldı. Bu gelişme üzerine Kanuni Sultan Süleyman İran üzerine çıktığı iki seferde, 1548 tarihinde Van ve Tebriz'i, 1549 yılında da Gürcistan'ı fethetti. Osmanlılar'ın batıda Avusturyalılarla uğraşmasını fırsat bilen Tahmasb tekrar Osmanlıların üzerine yürüyerek Erzurum'a kadar ilerledi. Bu gelişme üzerine Kanuni İran üzerine üçüncü seferine çıktı. Nahcivan Seferi olarak bilinen bu sefer sonucu Nahcivan, Erivan ve Karabağ alındı. Her iki taraf arasındaki bu mücadele, her iki devletin çıkarlarına ters düşüyordu. Bunun üzerine Osmanlılar ile Safeviler arasında 1555 yılında Amasya Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma osmanlı Devleti ile İranlılar arasında imzalanan ilk resmi antlaşmadır.
Şah Tahmasb'ın ölümünden sonra İran'ın içişlerinin karışıklığını fırsat bilen Osmanlı Devleti İran üzerine yürüdü. III. Murat döneminde yapılan bu seferler sonucu Tebriz, Karadağ, Gence ve Luristan Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlı Devleti doğudaki en geniş sınırlarına ulaştı. Osmanlı Devleti toprakları Hazar Denizi'ne kadar ulaştı. Bu gelişmeler üzerine İstanbul'da Ferhat Paşa Antlaşması imzalandı.
17. yy
1626 yılında bölge haritası
1578'de başlayan mücadele aralıklarla 1639'a kadar sürdü ve Osmanlı açısından büyük bir getirisi olmadığı gibi devlete büyük zararlar verdi. Özellikle 30 Yıl Savaşları döneminde (1618-1639) Avusturya çok zor durumdaydı ve Osmanlı üzerine yürümesin diye her türlü diplomatik manevrayı yapıyordu. Bu dönemde İran'la çatışma Osmanlı'nın Avrupa'da ilerlemesine engel olmuştur.
18. yy
18. Yüzyıl'ın ilk yarısında asırlar boyunca çatışan Osmanlı ile İran arasında bir yakınlaşma başlamıştı. İki ülkenin çatışmasının verdiği zararları çok iyi bilen ve bu görüşmelere de katılan Türk tarihinin en önemli devlet adamlarından Ragıb Mehmed Paşa, mezhep anlaşmazlıklarının ortadan kalkmasını, hatta iki devletin tek devlet halinde birleşmesini istemişti.
18. yüzyılın başlarında İran'da Safevi hakimiyeti sallanmaya başlamıştı. Safevi Devleti'nin içinde bulunduğu durumdan istifade eden Rus Çarı Petro, 1723 sonbaharında Kafkasya üzerine yürüdü. Azerbaycan'a girerek, Derbend ve Bakü'yü ele geçirdi. Osmanlılar, Ruslar’ın hızla ilerleyerek İran'ın içlerine gireceklerinden korktular. Ayrıca Safeviler'in çöküşünden istifade edilmesi de düşünüldü. 1723'te Osmanlı ordusu üç koldan İran'a girdi. Tiflis, Gori, Nahcivan, Revan, Gence fethedildi. Başlangıçtaki bu başarılar seferi İran içlerine yöneltti. 1725'te Kirmanşah, Meraga, Nihavend, Hemedan, Tebriz ve Erdebil ele geçirildi.
1753 yılında bölge haritası
18. yüzyıldaki Osmanlı-İran mücadelesinin en ilginç yönü askeri mücadeleler değil, mezhep tartışmalarıydı. 16. yüzyıldan itibaren iki devlet arasındaki mücadeleler sonunda Osmanlılar, yapılan antlaşmalara tebarriliğin menini yani İran’daki dini mekanlarda Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ayşe'ye kötü laf söylenmesinin engellenmesi maddesini koydurdu.
Nadir Şah, İran'da hakimiyet kurduktan sonra geleneksel Şia'yı sona erdirmiş ve İran’ı, Caferiliğe geçirmişti. Caferilik, Şiiliğin Sünniliğe en yakın olan mezhebiydi. Nadir Şah, Osmanlılar’a karşı üstünlük sağladıktan sonra yapılan barış görüşmelerinde toprak taleplerinin yanısıra, değişik bazı isteklerde de bulunmuştu. Bu istekler; İran hacıları için bir emir-i hac tayin edilmesi, Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabulü ve Kabe’de mezheplerine bir rükün tahsisi, Osmanlılar’ın İsfahan’da, İranlıların İstanbul’da bir şehbender bulundurması idi.
İranlı elçiler, 1736 yılı ortalarında bu isteklerle İstanbul'a geldiklerinde Osmanlı devlet adamları toplanarak mezheple ilgili talepleri tartıştılar. Daha sonra iki devlet heyetleri arasında sekiz toplantı yapıldı. Osmanlı heyetinde, daha sonra sadrazam olacak Koca Ragıb Paşa da vardı.
24 Eylül 1736 tarihli son görüşmede müzakereler bir neticeye bağlanarak, bir antlaşma imzalandı. İran hacılarına İran kökenli bir emir-i hac tayini ve şehbender bulundurulması maddelerinde anlaşılmıştı. Ancak Osmanlı uleması Caferiliğin beşinci mezhep olarak tanınmasını kabul etmemişti. Bu meseleleri İran uleması ile müzakere için Osmanlı ulemasından iki kişinin İran’a gönderilmesine karar verildi.
Osmanlı Devleti'nin doğu komşusu olan İran ile ilişkileri, sınır olaylarından doğan sürekli huzursuzluklara rağmen, 1746 yılından 19. yüzyılın başlarına kadar genelde barışa dayalı şekilde sürmüştür.
19. yy
I. Napolyon
19. yüzyılın başlarında İran'da Kaçar soyundan Feth Ali Şah hükümdar olarak bulunmaktaydı. Bu hükümdar, kendilerini kuzeyden gittikçe daha çok tehdit etmeye başlayan ve tehlike olan Rusları Kafkaslar'dan ve Gürcistan'dan atmayı esas alan bir politika gütmekteydi. Bu amacını gerçekleştirmek için de dışarıdan ve özellikle Avrupadaki büyük devletlerinden çeşitli yardımlar sağlamaya çalışıyordu. Nitekim bu nedenle, 1806 yılında Fransa ile yakın ilişki kurmuş ve işbirliğine girişmişti. Buna karşılık, Avrupa'da özellikle İngiltere ve Rusya'ya karşı mücadele etmekte olan Napolyon Bonapart da bir generalini elçi olarak İran'a göndermişti. Böylece aynı tarihlerde Osmanlı Devleti'nden sonra İran'da da Fransız etkisi çoğalmıştı.
Daha önce belirtildiği gibi Napolyon Bonapart, 1806 yılında Prusya ve Rusya'ya karşı bir harekete geçmeye karar vermiş ve bazı girişimlerde bulunmuştu. Bu da Fransa ile Rusya'nın arasını açmıştı. İşte Napolyon Bonapart, Rusya'yı güneyinden de zorlamak ve çok cepheli bir savaşa sokmak üzere bir taraftan Osmanlı Devleti'ni diğer taraftan da İran'ı bu devlete karşı savaşa kışkırtmıştır. Nitekim, önce 1806 yılında Osmanlı Devleti ve sonra İran, biraz da Fransız İmparatoru'nun teşvikiyle ve ona güvenerek Rusya'ya karşı savaş açmaya karar vermiştir. Böylece Osmanlı Devleti ve İran, Rusya ile savaş haline girmiş, bu da iki devleti birbirine yaklaştırmaya başlamıştır.
Ancak bu gelişmelerden biraz sonra 1807'de, Fransa Rusya ile Tilsit Andlaşması'nı yapıp ona yaklaşınca, bu defa Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında 1809 yılında Çanakkale (Kale-i Sultaniye) Andlaşması imzalanmıştır. İngiltere, bu ittifak andlaşmasıyla Osmanlı Devleti üzerindeki Fransız nüfuzunu kırmıştır. Yine İngiltere, aynı tarihlerde İran üzerinde de etki sağlayarak Tahran'daki Fransızların ülkeyi terketmesini saülamıştır. Böylece, Osmanlı Devleti ve İran Fransız etkisinden çıkıp İngiliz etkisine girmiştir. İngiltere, bundan sonra da bir Osmanlı-İran anlaşmasının gerçekleşmesi için iki taraf üzerinde çalışmalara girişmiştir.
Bundan sonra Osmanlı Devleti ile İran, gerek Rusya ile ayrı ayrı savaşmakta olduklarından gerekse İngiltere'nin telkinleriyle, bir anlaşma zemini hazırlamak için harekete geçtiler. Nitekim Osmanlı Hükümeti, doğu eyaletleri paşalarına İranlı idarecilerle iyi geçinmeleri için emir gönderdi. İran da, İstanbul'daki maslahatgüzarı aracılığıyla, ortak düşmana karşı birlikte hareket etmek dileklerini Babıali'ye bildirdi.
Osmanlı Hükümeti bundan sonra, iki devlet arasında sürüp giden anlaşmazlıkları çözümlemek ve ortak düşman olan Rusya'ya karşı birlikte hareket etmeyi sağlamak için bir elçisini İran'a gönderdi. Osmanlı elçisi, 1811 Mayısında Şah ile görüştü ve devletinin önerilerini bildirdi. Ancak Feth Ali Şah, anlaşmazlık konuları için Osmanlı Devleti'nin isteklerine karşı bir takım yeni öneri ve isteklerde bulundu. Bu da, ortak düşmana karşı birlikte hareket etmek konusunu unutturdu, yani anlaşmanın sağlanamasına neden oldu. Buna rağmen Osmanlı Devleti, 16 Mayıs 1812'de Rusya ile yaptığı Bükreş Andlaşması'nda Ruslara, İranla yapacakları anlaşma için arabuluculuğunu; kabul ettiren bir madde ekleterek, İran'a yardım etmek istediğini ve iyi niyetini ortaya koydu.
Feth Ali Şah, Osmanlı Devleti'nin kendine bu jesti yapmasından birkaç ay sonra ve bu arada anlaşma yapmak için gelen Osmanlı elçisi daha İran'da bulunurken, 1812 yılı sonlarında, bir bahaneyle Bağdat civarına büyük bir ordu göndererek, bu bölgeyi yağma ettirdi. Bu da, iki devletin arasını yeniden açtı. Osmanlı Devleti, bu defa yağmalanan malların kurtarılması için, İran'a yeni bir elçi daha gönderdi. Ancak, İran Şahı ile bir anlaşmaya varılamadı. Bunun üzerine İran'da daha fazla kalmanın bir işe yaramayacağını gören iki Osmanlı elçisi İstanbul'a döndü. Bu durum, iki devlet arasındaki soğukluğu ve gerginliği daha da artırdı.
Ancak, bu gelişmelerin hemen arkasından İran devleti, dostluğunu göstermek için bir elçisini İstanbul'a gönderdi. Bunun nedeni ise, İran'ın Rusya karşısında arka arkaya ağır yenilgilere uğraması ve Ekim 1813'te Gülistan Andlaşması'nı imzalayarak Karabağ, Şirvan, Derbent, Baku gibi önemli yer ve toprakları Ruslara bırakmak zorunda kalmasıydı.
Osmanlı-İran ilişkileri, İran'ın Rusya'dan yediği bu büyük darbeden sonra, bu devletin uyuşmaz durumunu bırakmasından dolayı, bir süre sakin geçti.
Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılın başlarında batıda önce Sırp isyanı, onun hemen arkasından da Yanya valisi Tepedelenli Ali Paşa ve Yunan isyanları ile, çeşitli iç ve dış problemlerle uğraşmak durumuyla karşılaşmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun Batı'da bu zorluklar içinde bulunması ise; İran'a, Rusya'ya kaptırdığı topraklara karşılık, göz diktiği Osmanlı topraklarına saldırmak için bir fırsat olarak görünmüştü.
Nitekim İran, bu fırsattan yararlanmak üzere sınır boylarında yeni olaylar çıkarmaya başladı ve Osmanlı Devleti'nin Batı'da uğraştığı zorluklar çoğaldıkça, İran'ın da Doğu'da cesareti fazlalaştı. Bu arada da İranlılar Doğu Bayezit ve Van taraflarından yeniden sınırı geçtiler ve Osmanlı topraklarındaki Hükümete karşı olan bazı yerleri ve kaleleri koruyuculukları altına aldıklarını açıkladılar. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti, İranlıların niyetini anlayıp, Ocak 1821'de Doğu Anadolu'ya bir miktar kuvvet göndererek ciddi önlemler aldı. Osmanlı Devleti, bu sıralarda Yunan İsyanı ile uğraştığından doğuda bir de İran ile savaşmak istemiyordu. Ancak İranlılar, bu sıralarda kendileri için uygun zamanın geldiğini kabul ederek, Rusya'nın da kışkırtmasıyla birçok koldan Osmanlı topraklarına saldırdılar ve savaş başlattılar.
İran Şahı Feth Ali Şah'ın veliahtı Doğu Anadolu'ya, diğer oğlu ise Bağdat'ı almak üzere Irak'a hücum etti. Böylece savaş başlıca iki cephede yapıldı. İranlılar, Ekim 1821'e kadar Doğu Bayezit, Bitlis, Muş, Erciş'i aldılar ve kışın yaklaşması üzerine de savaşa ara verdiler. Ertesi yıl, yani 1822 yaz aylarında savaş yeniden başladı. İranlılar yine bazı başarılar elde ettiler. Fakat kolera salgını sonucunda İran ordusu perişan oldu ve geri çekildi. Irak cephesinde de aynı hastalık çıktı. Hiç beklenmedik bu darbe karşısında İran Devleti barışa yanaşmaya başladı. Osmanlı Devleti de Batı'da gittikçe şiddetlenen Rum isyanı dolayısıyla barışa taraftar oldu.
Bunun üzerine Osmanlı Devleti ile İran arasında Haziran 1823'te Erzurum'da barış görüşmelerine başlandı. Sonuçta, 28 Temmuz 1823 günü iki devlet arasında, 1746 yılında yapılmış olan barış esaslarına yani, savaştan önceki duruma göre bir andlaşma imzalanarak, savaş durumuna son verildi.
Böylece Osmanlı Devleti, bir zamandan beri kendini uğraştıran ve tehlike yaratan doğu sınırlarındaki gelişmelerden kurtularak, bu bölgede güvenliğini sağlamış oldu. Bundan sonra da, bütün dikkatini Batı'daki gelişmelere, özellikle de Yunan İsyanı'na çevirdi.
Savaşlar
Ana madde: Osmanlı Devleti-İran Savaşları
Osmanlı-İran Savaşları 16. yüzyıl - 19. yüzyıl arasında Osmanlı Devleti ile İran arasında yapılmış savaşlardır.
1514 - Çaldıran Savaşı
1534-1535 Osmanlı-İran Savaşı (Irakeyn Seferi)
1548-1549 Osmanlı-İran Savaşı
1552-1554 Osmanlı-İran Savaşı (Nahcıvan Seferi)
1578-1590 Osmanlı-İran Savaşı
1578 - Çıldır Meydan Savaşı
1582 - Tiflis Müdafaası
1583 - Meşaleler Muharebesi (Bakınız: Ferhat Paşa Antlaşması)
1603-1618 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Nasuh Paşa Antlaşması-Serav Antlaşması)
1623-1639 Osmanlı-İran Savaşı
1635 Revan Seferi
1638 Bağdat Seferi (Bakınız: Kasr-ı Şirin Antlaşması)
1723-1727 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Hemedan Antlaşması)
1730-1732 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Ahmet Paşa Antlaşması)
1735-1736 Osmanlı-İran Savaşı
1742-1746 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Kerden Antlaşması)
1821-1823 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Erzurum Antlaşması)
1600 yılında bölge haritası
Osmanlı-İran ilişkileri, Türkler'in Orta Asya'dan Anadolu'ya göç sürecine kadar dayanır. Orta Asya'dan göç sırasında güney kolunu kullanan Türk kavimleri İran toprakları üzerinden Anadolu ve Mısır bölgelerine yerleşmiş, bu sırada İran toprakları üzerinde Büyük Selçuklu Devleti gibi büyük bir devlet kurmuşlardır.
16. yy
Şah İsmail
Osmanlı Devleti ile İran'lılar arasındaki ilk ilişkiler Akkoyunlu Devleti'nin 1502 yılında yıkılması ile başlamıştır. Akkoyunlu Devleti yerine kurulan Safevi Devleti, Anadolu'da şiiliği yayma politikası gütmeye başladı. 1511 yılında Safevi Devleti'nin hükümdarı Şah İsmail adına Anadolu'da Şahkulu tarafından büyük bir Şii ayaklanması başladı. Antalya, Keçiborlu, Burdur gibi bölgelerde şiddetini gösteren isyan Osmanlı güçleri tarafından güçlükle bastırıldı. Şahkulu yakalanıp öldürüldü ve isyancıların büyük bir kısmı İran'a kaçtı.
Topkapı Sarayı'nda bulunan I. Selim'e ait bir minyatür
I. Selim, Şah İsmail'in Anadolu'daki faaliyetlerini Trabzon'daki valilik görevi sırasında yakından takip ediyordu. Babası II. Bayezid'in bu konuda kararsız ve müdahaleci olmayan davranışları ve babasının taht konusunda kardeşi Şehzade Ahmet'in safını tutması üzerine, kayınpederi Kırım Hanı Giray Han'dan aldığı yardım ile Trakya üzerine yürüdü. Çorlu'da II. Bayezid ile I. Selim arasında meydana gelen savaşı kaybeden Selim, Kefe'ye kaçtı. Ancak Yeniçeriler Şehzade Ahmet'in yerine Şehzade Selim'in tahta geçmesi gerektiğini savunmaktaydı. Yeniçerilerin çıkarttığı isyan üzerine II. Bayezid tahtı Şehzade Yavuz'a bırakmak zorunda kaldı. Yavuz Sultan Selim şehzade Ahmet'i öldürttükten sonra İran ilişkileri üzerine yoğunlaşmaya başladı.
Trabzon'daki valiliği döneminde Şah İsmail'in Anadolu'daki bölücü faaliyetlerini yakından takip eden Selim, Şah İsmail'in tahta geçtiğinde kendisini kutlamaması, hükümranlığına karşı olan yeğenlerini koruma altına alması üzerine İran'a sefere çıktı. Çaldıran'da Osmanlı Ordusu ile Safevi Ordusu karşı karşıya geldi ve savaşın galibi Osmanlılar oldu (1514). Bu savaşın ardından Safevi tehlikesi ortadan kaldırıldı, Ramazanoğulları ve Dulkadiroğulları beylikleri Osmanlı'ya bağlandı.
Şah Tahmasb
Şah İsmail'in 1524 yılında ölümü üzerine yerine oğlu Şah Tahmasb geçti. Şah Tahmasb da babasının politikasını izlemeye çalışarak Anadolu'da isyanlar çıkartmaya devam etti. Şah Tahmasb Osmanlıların Almanya seferinde olmasını fırsat bilerek Anadolu beylerini Osmanlı aleyhine kışkırttı, Osmanlı'nın düşmanı olan Venedikliler ve Avusturya ile anlaşmalar imzaladı. Bu anlaşmalar sonucunda Osmanlı'ya doğudan ve batıdan saldırılar düzenlendi. Avusturya ile anlaşan Kanuni Sultan Süleyman 1534 yılında İran üzerine sefere çıktı.
Sadrazam İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu'nun karşısına çıkamayan Şah Tahmasb Tebriz'i terketti. Böylece Tebriz kolayca Osmanlıların eline geçti (1534). Önünde engel olmayan Osmanlı güçleri güneye ilerleyerek Bağdat'ı ele geçirdi. Bu sefere Osmanlı tarihinde Irakeyn Seferi denir.
I. Süleyman
Irakeyn Seferi'nden sonra uzun süre sefer düzenlenmeyince Şah Tahmasb, Tebriz üzerine yürüdü ve Tebriz'i Osmanlılardan geri aldı. Bu gelişme üzerine Kanuni Sultan Süleyman İran üzerine çıktığı iki seferde, 1548 tarihinde Van ve Tebriz'i, 1549 yılında da Gürcistan'ı fethetti. Osmanlılar'ın batıda Avusturyalılarla uğraşmasını fırsat bilen Tahmasb tekrar Osmanlıların üzerine yürüyerek Erzurum'a kadar ilerledi. Bu gelişme üzerine Kanuni İran üzerine üçüncü seferine çıktı. Nahcivan Seferi olarak bilinen bu sefer sonucu Nahcivan, Erivan ve Karabağ alındı. Her iki taraf arasındaki bu mücadele, her iki devletin çıkarlarına ters düşüyordu. Bunun üzerine Osmanlılar ile Safeviler arasında 1555 yılında Amasya Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma osmanlı Devleti ile İranlılar arasında imzalanan ilk resmi antlaşmadır.
Şah Tahmasb'ın ölümünden sonra İran'ın içişlerinin karışıklığını fırsat bilen Osmanlı Devleti İran üzerine yürüdü. III. Murat döneminde yapılan bu seferler sonucu Tebriz, Karadağ, Gence ve Luristan Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlı Devleti doğudaki en geniş sınırlarına ulaştı. Osmanlı Devleti toprakları Hazar Denizi'ne kadar ulaştı. Bu gelişmeler üzerine İstanbul'da Ferhat Paşa Antlaşması imzalandı.
17. yy
1626 yılında bölge haritası
1578'de başlayan mücadele aralıklarla 1639'a kadar sürdü ve Osmanlı açısından büyük bir getirisi olmadığı gibi devlete büyük zararlar verdi. Özellikle 30 Yıl Savaşları döneminde (1618-1639) Avusturya çok zor durumdaydı ve Osmanlı üzerine yürümesin diye her türlü diplomatik manevrayı yapıyordu. Bu dönemde İran'la çatışma Osmanlı'nın Avrupa'da ilerlemesine engel olmuştur.
18. yy
18. Yüzyıl'ın ilk yarısında asırlar boyunca çatışan Osmanlı ile İran arasında bir yakınlaşma başlamıştı. İki ülkenin çatışmasının verdiği zararları çok iyi bilen ve bu görüşmelere de katılan Türk tarihinin en önemli devlet adamlarından Ragıb Mehmed Paşa, mezhep anlaşmazlıklarının ortadan kalkmasını, hatta iki devletin tek devlet halinde birleşmesini istemişti.
18. yüzyılın başlarında İran'da Safevi hakimiyeti sallanmaya başlamıştı. Safevi Devleti'nin içinde bulunduğu durumdan istifade eden Rus Çarı Petro, 1723 sonbaharında Kafkasya üzerine yürüdü. Azerbaycan'a girerek, Derbend ve Bakü'yü ele geçirdi. Osmanlılar, Ruslar’ın hızla ilerleyerek İran'ın içlerine gireceklerinden korktular. Ayrıca Safeviler'in çöküşünden istifade edilmesi de düşünüldü. 1723'te Osmanlı ordusu üç koldan İran'a girdi. Tiflis, Gori, Nahcivan, Revan, Gence fethedildi. Başlangıçtaki bu başarılar seferi İran içlerine yöneltti. 1725'te Kirmanşah, Meraga, Nihavend, Hemedan, Tebriz ve Erdebil ele geçirildi.
1753 yılında bölge haritası
18. yüzyıldaki Osmanlı-İran mücadelesinin en ilginç yönü askeri mücadeleler değil, mezhep tartışmalarıydı. 16. yüzyıldan itibaren iki devlet arasındaki mücadeleler sonunda Osmanlılar, yapılan antlaşmalara tebarriliğin menini yani İran’daki dini mekanlarda Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ayşe'ye kötü laf söylenmesinin engellenmesi maddesini koydurdu.
Nadir Şah, İran'da hakimiyet kurduktan sonra geleneksel Şia'yı sona erdirmiş ve İran’ı, Caferiliğe geçirmişti. Caferilik, Şiiliğin Sünniliğe en yakın olan mezhebiydi. Nadir Şah, Osmanlılar’a karşı üstünlük sağladıktan sonra yapılan barış görüşmelerinde toprak taleplerinin yanısıra, değişik bazı isteklerde de bulunmuştu. Bu istekler; İran hacıları için bir emir-i hac tayin edilmesi, Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabulü ve Kabe’de mezheplerine bir rükün tahsisi, Osmanlılar’ın İsfahan’da, İranlıların İstanbul’da bir şehbender bulundurması idi.
İranlı elçiler, 1736 yılı ortalarında bu isteklerle İstanbul'a geldiklerinde Osmanlı devlet adamları toplanarak mezheple ilgili talepleri tartıştılar. Daha sonra iki devlet heyetleri arasında sekiz toplantı yapıldı. Osmanlı heyetinde, daha sonra sadrazam olacak Koca Ragıb Paşa da vardı.
24 Eylül 1736 tarihli son görüşmede müzakereler bir neticeye bağlanarak, bir antlaşma imzalandı. İran hacılarına İran kökenli bir emir-i hac tayini ve şehbender bulundurulması maddelerinde anlaşılmıştı. Ancak Osmanlı uleması Caferiliğin beşinci mezhep olarak tanınmasını kabul etmemişti. Bu meseleleri İran uleması ile müzakere için Osmanlı ulemasından iki kişinin İran’a gönderilmesine karar verildi.
Osmanlı Devleti'nin doğu komşusu olan İran ile ilişkileri, sınır olaylarından doğan sürekli huzursuzluklara rağmen, 1746 yılından 19. yüzyılın başlarına kadar genelde barışa dayalı şekilde sürmüştür.
19. yy
I. Napolyon
19. yüzyılın başlarında İran'da Kaçar soyundan Feth Ali Şah hükümdar olarak bulunmaktaydı. Bu hükümdar, kendilerini kuzeyden gittikçe daha çok tehdit etmeye başlayan ve tehlike olan Rusları Kafkaslar'dan ve Gürcistan'dan atmayı esas alan bir politika gütmekteydi. Bu amacını gerçekleştirmek için de dışarıdan ve özellikle Avrupadaki büyük devletlerinden çeşitli yardımlar sağlamaya çalışıyordu. Nitekim bu nedenle, 1806 yılında Fransa ile yakın ilişki kurmuş ve işbirliğine girişmişti. Buna karşılık, Avrupa'da özellikle İngiltere ve Rusya'ya karşı mücadele etmekte olan Napolyon Bonapart da bir generalini elçi olarak İran'a göndermişti. Böylece aynı tarihlerde Osmanlı Devleti'nden sonra İran'da da Fransız etkisi çoğalmıştı.
Daha önce belirtildiği gibi Napolyon Bonapart, 1806 yılında Prusya ve Rusya'ya karşı bir harekete geçmeye karar vermiş ve bazı girişimlerde bulunmuştu. Bu da Fransa ile Rusya'nın arasını açmıştı. İşte Napolyon Bonapart, Rusya'yı güneyinden de zorlamak ve çok cepheli bir savaşa sokmak üzere bir taraftan Osmanlı Devleti'ni diğer taraftan da İran'ı bu devlete karşı savaşa kışkırtmıştır. Nitekim, önce 1806 yılında Osmanlı Devleti ve sonra İran, biraz da Fransız İmparatoru'nun teşvikiyle ve ona güvenerek Rusya'ya karşı savaş açmaya karar vermiştir. Böylece Osmanlı Devleti ve İran, Rusya ile savaş haline girmiş, bu da iki devleti birbirine yaklaştırmaya başlamıştır.
Ancak bu gelişmelerden biraz sonra 1807'de, Fransa Rusya ile Tilsit Andlaşması'nı yapıp ona yaklaşınca, bu defa Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında 1809 yılında Çanakkale (Kale-i Sultaniye) Andlaşması imzalanmıştır. İngiltere, bu ittifak andlaşmasıyla Osmanlı Devleti üzerindeki Fransız nüfuzunu kırmıştır. Yine İngiltere, aynı tarihlerde İran üzerinde de etki sağlayarak Tahran'daki Fransızların ülkeyi terketmesini saülamıştır. Böylece, Osmanlı Devleti ve İran Fransız etkisinden çıkıp İngiliz etkisine girmiştir. İngiltere, bundan sonra da bir Osmanlı-İran anlaşmasının gerçekleşmesi için iki taraf üzerinde çalışmalara girişmiştir.
Bundan sonra Osmanlı Devleti ile İran, gerek Rusya ile ayrı ayrı savaşmakta olduklarından gerekse İngiltere'nin telkinleriyle, bir anlaşma zemini hazırlamak için harekete geçtiler. Nitekim Osmanlı Hükümeti, doğu eyaletleri paşalarına İranlı idarecilerle iyi geçinmeleri için emir gönderdi. İran da, İstanbul'daki maslahatgüzarı aracılığıyla, ortak düşmana karşı birlikte hareket etmek dileklerini Babıali'ye bildirdi.
Osmanlı Hükümeti bundan sonra, iki devlet arasında sürüp giden anlaşmazlıkları çözümlemek ve ortak düşman olan Rusya'ya karşı birlikte hareket etmeyi sağlamak için bir elçisini İran'a gönderdi. Osmanlı elçisi, 1811 Mayısında Şah ile görüştü ve devletinin önerilerini bildirdi. Ancak Feth Ali Şah, anlaşmazlık konuları için Osmanlı Devleti'nin isteklerine karşı bir takım yeni öneri ve isteklerde bulundu. Bu da, ortak düşmana karşı birlikte hareket etmek konusunu unutturdu, yani anlaşmanın sağlanamasına neden oldu. Buna rağmen Osmanlı Devleti, 16 Mayıs 1812'de Rusya ile yaptığı Bükreş Andlaşması'nda Ruslara, İranla yapacakları anlaşma için arabuluculuğunu; kabul ettiren bir madde ekleterek, İran'a yardım etmek istediğini ve iyi niyetini ortaya koydu.
Feth Ali Şah, Osmanlı Devleti'nin kendine bu jesti yapmasından birkaç ay sonra ve bu arada anlaşma yapmak için gelen Osmanlı elçisi daha İran'da bulunurken, 1812 yılı sonlarında, bir bahaneyle Bağdat civarına büyük bir ordu göndererek, bu bölgeyi yağma ettirdi. Bu da, iki devletin arasını yeniden açtı. Osmanlı Devleti, bu defa yağmalanan malların kurtarılması için, İran'a yeni bir elçi daha gönderdi. Ancak, İran Şahı ile bir anlaşmaya varılamadı. Bunun üzerine İran'da daha fazla kalmanın bir işe yaramayacağını gören iki Osmanlı elçisi İstanbul'a döndü. Bu durum, iki devlet arasındaki soğukluğu ve gerginliği daha da artırdı.
Ancak, bu gelişmelerin hemen arkasından İran devleti, dostluğunu göstermek için bir elçisini İstanbul'a gönderdi. Bunun nedeni ise, İran'ın Rusya karşısında arka arkaya ağır yenilgilere uğraması ve Ekim 1813'te Gülistan Andlaşması'nı imzalayarak Karabağ, Şirvan, Derbent, Baku gibi önemli yer ve toprakları Ruslara bırakmak zorunda kalmasıydı.
Osmanlı-İran ilişkileri, İran'ın Rusya'dan yediği bu büyük darbeden sonra, bu devletin uyuşmaz durumunu bırakmasından dolayı, bir süre sakin geçti.
Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılın başlarında batıda önce Sırp isyanı, onun hemen arkasından da Yanya valisi Tepedelenli Ali Paşa ve Yunan isyanları ile, çeşitli iç ve dış problemlerle uğraşmak durumuyla karşılaşmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun Batı'da bu zorluklar içinde bulunması ise; İran'a, Rusya'ya kaptırdığı topraklara karşılık, göz diktiği Osmanlı topraklarına saldırmak için bir fırsat olarak görünmüştü.
Nitekim İran, bu fırsattan yararlanmak üzere sınır boylarında yeni olaylar çıkarmaya başladı ve Osmanlı Devleti'nin Batı'da uğraştığı zorluklar çoğaldıkça, İran'ın da Doğu'da cesareti fazlalaştı. Bu arada da İranlılar Doğu Bayezit ve Van taraflarından yeniden sınırı geçtiler ve Osmanlı topraklarındaki Hükümete karşı olan bazı yerleri ve kaleleri koruyuculukları altına aldıklarını açıkladılar. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti, İranlıların niyetini anlayıp, Ocak 1821'de Doğu Anadolu'ya bir miktar kuvvet göndererek ciddi önlemler aldı. Osmanlı Devleti, bu sıralarda Yunan İsyanı ile uğraştığından doğuda bir de İran ile savaşmak istemiyordu. Ancak İranlılar, bu sıralarda kendileri için uygun zamanın geldiğini kabul ederek, Rusya'nın da kışkırtmasıyla birçok koldan Osmanlı topraklarına saldırdılar ve savaş başlattılar.
İran Şahı Feth Ali Şah'ın veliahtı Doğu Anadolu'ya, diğer oğlu ise Bağdat'ı almak üzere Irak'a hücum etti. Böylece savaş başlıca iki cephede yapıldı. İranlılar, Ekim 1821'e kadar Doğu Bayezit, Bitlis, Muş, Erciş'i aldılar ve kışın yaklaşması üzerine de savaşa ara verdiler. Ertesi yıl, yani 1822 yaz aylarında savaş yeniden başladı. İranlılar yine bazı başarılar elde ettiler. Fakat kolera salgını sonucunda İran ordusu perişan oldu ve geri çekildi. Irak cephesinde de aynı hastalık çıktı. Hiç beklenmedik bu darbe karşısında İran Devleti barışa yanaşmaya başladı. Osmanlı Devleti de Batı'da gittikçe şiddetlenen Rum isyanı dolayısıyla barışa taraftar oldu.
Bunun üzerine Osmanlı Devleti ile İran arasında Haziran 1823'te Erzurum'da barış görüşmelerine başlandı. Sonuçta, 28 Temmuz 1823 günü iki devlet arasında, 1746 yılında yapılmış olan barış esaslarına yani, savaştan önceki duruma göre bir andlaşma imzalanarak, savaş durumuna son verildi.
Böylece Osmanlı Devleti, bir zamandan beri kendini uğraştıran ve tehlike yaratan doğu sınırlarındaki gelişmelerden kurtularak, bu bölgede güvenliğini sağlamış oldu. Bundan sonra da, bütün dikkatini Batı'daki gelişmelere, özellikle de Yunan İsyanı'na çevirdi.
Savaşlar
Ana madde: Osmanlı Devleti-İran Savaşları
Osmanlı-İran Savaşları 16. yüzyıl - 19. yüzyıl arasında Osmanlı Devleti ile İran arasında yapılmış savaşlardır.
1514 - Çaldıran Savaşı
1534-1535 Osmanlı-İran Savaşı (Irakeyn Seferi)
1548-1549 Osmanlı-İran Savaşı
1552-1554 Osmanlı-İran Savaşı (Nahcıvan Seferi)
1578-1590 Osmanlı-İran Savaşı
1578 - Çıldır Meydan Savaşı
1582 - Tiflis Müdafaası
1583 - Meşaleler Muharebesi (Bakınız: Ferhat Paşa Antlaşması)
1603-1618 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Nasuh Paşa Antlaşması-Serav Antlaşması)
1623-1639 Osmanlı-İran Savaşı
1635 Revan Seferi
1638 Bağdat Seferi (Bakınız: Kasr-ı Şirin Antlaşması)
1723-1727 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Hemedan Antlaşması)
1730-1732 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Ahmet Paşa Antlaşması)
1735-1736 Osmanlı-İran Savaşı
1742-1746 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Kerden Antlaşması)
1821-1823 Osmanlı-İran Savaşı (Bakınız: Erzurum Antlaşması)