Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Osmanlı Çarşıları | Geleneksel Meslek Örgütlenmeleri ve Anadolu Çarşıları
Geleneksel Meslek Örgütlenmeleri Ve Anadolu Çarşıları
Safranbolu Fotoğraf:Metin Keskin
Zanaatkâr sözcüğü, olasılıkla Arapça “sınaat”tan (teknik işler) Türkçeye yerleşmiştir. Maddi gereksinimleri karşılayan her türlü işe deniyordu. Aynı anlamda, Arapça “hırfet” (iş, meslek) sözcüğü de kullanılıyordu. Bu işleri yapanlara da zanaatkâr, hırfetçi (daha eskilerde herif) deniyordu.
İşinin değerine düşkünlük konusunda Müslüman veya gayrimüslim ustalar arasında fark yoktu. Hatta inanç dışında hiçbir farklarının bulunmadığını vurgularcasına, aynı loncaya mensup ayrı inançlardan zanaatkârların giyimleri aynıydı. Her esnaf kesiminin giyim kuşamı meslek, bölge ve geçim koşulları bileşkesinde aşağı yukarı benzese de dikkatle bakıldığında; renk seçiminden, giysi parçalarından mesleğin ipuçları yakalanırmış. Örneğin Ege yöresinin kunduracıları, püsküllü kalpaklarına ince sarık dolar, yollu pamukludan hafif ve uzun entari, kısa mintan, ayaklarına da mest, siyah pabuç giyerlermiş.
Ankaralı tiftik dokuyucusu, başına ince beyaz pamukludan sarık sarar, kırmızı-beyaz-siyah çubuklu yeleğini gelişigüzel ilikler; aynı kumaştan uzun entarisinin bel kesimine şali kuşak sarar; gök mavisi ya da parlak yeşil saltasının üzerine koyu renkli cüppe, ayaklarına da burnu kıvrık kırmızı pabuç giyermiş.
Engürü şalı dokuyanlar, İzmir modası, püsküllü feslerine sarık sarıp kruvaze yakalı tek renk ipek uzun entarileri, yumuşak keçi derisinden lapçinleri (bağcıklı potin); Amasyalı zanaatkârlarsa İstanbul modası mavi püsküllü fesleri; ipek yelek, ince abadan cepken, körüklü şalvarları ile tanınırlarmış.
Kahramanmaraş Çarşısı Fotoğraf:Cüneyt Öğuztüzün
Bu renkli ve ilginç dünyaların emekçilerinin kendi zanaatlarındaki ilkeleri, yapılageleni en özenli ve temiz üretmeyi sürdürmekti. Aralarında, buluşları, yaratıcılığı, daha yüksek kaliteyi hedefleyenler olmuştur ki bunlar birer sanatkârdı kuşkusuz.
Eski zanaatkâr ve esnaf kesimlerini kendi işlerine ısındıran önemli olgular, çalışma organizasyonlarındaki çarşı, arasta, bedesten, kapalı çarşı gibi rasyonel iş ve ticaret mekânları, bu mekânları kuran, onaran, sürekli ayakta tutan vakıf kurumları, denetleyen meslek ve kamu örgütleri, mesleği sevdiren ve meslektaşlar arası kaynaşmayı sağlayan güzel gelenekler vardı. Dikkate değer bir olgu da vakıf sisteminin zanaatkârlara sağladığı dolaylı destek veya vakıf kurumlarıyla zanaatlarla kent imarları arasındaki uyumlu bağdı. Asıl amacı insanları sürekli iyilik ve hayır kaynağı olacak yatırımlara yönlendirmek olan vakıf kavramının birinci sırada hedefi imardı. Fütüvvet ve Ahiler…
Fütüvvetname denen ve Ahiliğe göre bütün esnaf kesimlerinin uymaları gereken kuralları içeren kitaptan: “... Kalfalığın bir şartı ve kuralı da üstadlarına daima hizmet etmektir. Kalfasına harçlık vermek ve onu namerde muhtaç etmemek de ustasının görevidir. Kalfa ve usta birbirlerine daima tatlı dil ile hitap etmelidir...” , “... Nalbantlık ilmini (zanaatını) Cebrail peygambere, peygamber Hz. Ali’ye öğretmiş, Hz. Ali de bu mesleği mesleğin piri olan Ebu Kasım Simani’ye öğretmiştir. İşte o zamandan beri ustadan ustaya devam edegelmektedir...”
Esnaf ve zanaatkârların ilkeli üretim ve satıcılıklarını, 14. yüzyıldaki kimliği ve disipliniyle 20. yüzyıla kadar sürdürdükleri ileri sürülemez. Devlet yapısında, asker ocaklarında, medrese ve tekkelerde yaşanan olumsuz süreçlere koşut bir durum, esnaf ve zanaatkârlar için de söz konusu olmuştur. Özellikle üretim hilelerinden ve fahiş fiyattan yakınma daima olagelmiştir.
İlk Türkçe Fütüvvetna-me’yi çeviren ve yazan Yahya bin Halil, önsözünde: “Şöyle gördüm ki fütüvvet ehli şaşkın olup yanlışlara saptılar. Aymazlık yolunun yolcuları oldular. Kurtuluşu bırakıp bid’atlere uğradılar ve şehvetleri her şeye üstün geldi. Çok mal ve para edinme yolunda kavgaya ve çekişmelere koyuldular. Gökten inen sofraya haram lokma koydular. Miskinlik yerine benliği, fütüvvet yerine kemliği ve yavuz işe varmayı, ibadet yerine de fesadı koydular.” 15. yüzyıl sonlarına doğru ekonomik darboğazlara girildiğinde, iş ahlakından sapmalarda da artma eğilimi açık. Bir zanaat kolunda çalışanlarla iş kapasitesinin denk olmayışından doğan temel sorunsa geçim darlığıydı ve bu, işkollarının geleneksel dayanışmalarını da kırıyor; sürtüşmeler başlıyor; o zamanların ifadesiyle “marifetin yerine kavgalar ve çekişmeler” oluyordu.
Buğday Pazarı – Elazığ Fotoğraf:Sinan Çakmak
Çarşı pazar dünyalarını gözlemleyen Evliya Çelebi ise paşmakçı ve tuhafiyeci esnafının müşterileri kandırmak için yeminler ettiklerini, bir pabucu beş akçe kârla satmaya razı olmadıklarını, bir alay bıyığı tıraş, gözleri sürmeli insafsız kavim olduklarını, müşteriye kan ağlatıp her birini şeytan gibi çarptıklarını anlatır.
Loncalar, Gedikler Eski usta ve kalfaların geleneksel üretim kooperatifleri ve dayanışma dernekleri loncalardı. İtalyanca “loggia”dan Türkçeleşen sözcük “loca”yla aynı kökten; ortak anlamları da “oda”dır. Günümüzde “meslek odaları” diyoruz.
Beypazarı Fotoğraf:Görkem Kızılkayak
Osmanlı Devleti ile ticari ilişkileri olan Venedik, Cenova, Raguza ve Fransa uyruklu tüccarların, Galata’da ve Türk liman kentlerindeki ticari temsilcilikleri loggia ve loca olduğundan onlarla ticari ilişkilerde bulunan, yerli Türk esnaf da lonca adını benimsemiş. Bu sözcüğün geçtiği en eski belge, Bursa esnafıyla ilgili ve 1632 tarihlidir. Eski fütüvvet-ahilik gelenekleri uyarınca her loncayı ilgili esnaf kesiminin seçtiği, “şeyh” denen bir başkan yönetir, şeyhe, yine esnafça seçilen “eski”ler (ihtiyarlar heyeti) danışmanlık ederdi. Daha alt düzeyde de esnafı kontrol eden “yiğitbaşı”lar, “nizam ustaları”, “kethüda”lar bulunurdu. Lonca yöneticileri en çok, “gedik” nizamına yani sabit esnaf ve tezgâh sayısının (kadronun) değişmemesine, kalitenin korunmasına dikkat ederlerdi. Ancak gedik sınırlaması olmayan esnaf kesimleri de lonca oluşturmaktaydı.
Gedikse bir tür tekel hakkı demekti. Her kentteki, mal ve eşya imalatı, bunların pazarlanması o çevrenin gereksinimini karşılayacak sayıda “gedik” yani tezgâh, dükkân/satış yeri ve çalışan sayısı ile ve kadı (yargıç) onayıyla sınırlı tutuluyordu. Kahvecilik, enfiyecilik, tütüncülük, aktarlık dahi gedik nizamına bağlıydı.
Anadolu Çarşıları En eski çarşılarımızın merkezi bir cuma camisinin çevresinde, meslek ve zanaat işyerlerinin bir sıra ya da karşılıklı sıralandığı arastalardan teşekkül ettiğini bilmeyenimiz yoktur. Bu tümleşik (entegre) sistemin bozulup, parçalanmamış örneklerinden ancak birkaçı 1950’lere ulaşabilmiştir.
Bursa’nın, Beypazarı’nın, Edirne’nin, Kastamonu’nun, İskilip’in, Urfa’nın iyi kötü korunmuş eski çarşıları hâlâ var. Eksik olan bunlara dönük çalışmalardır. Derli toplu çarşı çalışmalarını Gündüz Öndeş’in, Mustafa Cezar’ın ve daha birkaç araştırmacının kitaplarında, pek çok da makalede bulabiliyoruz. Unutmamalı ki eski bir kent için çarşı, tarihinin başladığı yerdir. Kentlerin çekirdiği, ya yolların kavşağında; ya doğal bir limanın kıyısında teşekkül eden çarşılardı kuşkusuz. Bundan dolayı, çarşısından önce kurulan kent yoktur diyebiliriz. Dört yönlü alımsatım yeri anlamındaki “çarşı” sözcüğü, Farsça “çihar/ çar” (dört), Arapça “suk” (alım satım- pazaryeri) sözcüklerinin kaynaşmasından “çarsu”; Türkçede de çarşı olmuş. Farsça-Türkçe Burhan-ı Kaatı sözlüğünde, “çarsu”dan bozma çarşı için “dört köşeli demek olup, dört taraftan girilip çıkılan ticaret yeri” açıklaması vardır.
Osmanlı Devleti’nin şer’i ve resmi belgelerinde çarşı yerine “suk-ı sultani” geçerse de bu deyim, gündelik yaşamda pek kullanılmamıştır. İstanbul’daki Kapalıçarşı (Çarşı-yı Kebir) Türk İslam dünyasının gerçekten de en büyük alışveriş merkezi olmuştur. Suk-ı sultani ya da sultan çarşısının şer’i hukuk açısından özel bir anlamı vardı. Çünkü bu çarşılarda, esnaf temsilcileriyle görüşerek narh (fiyat) belirleyen; kurallara uymayanları cezalandıran kadı ve oturduğu bir mahkeme; güvenlikten, çarşı düzeninden sorumlu muhtesip ve asesler bulunurdu.
Eski çarşıların dört taraflı arastalardan örülü dokuları vardı. Şam, Halep, Tebriz, İstanbul gibi başlıca kentlerde merkezi çarşıların sokakları genellikle kârgir örtülü, yollara açılan ana ve koltuk kapıları da demirdendi. Bu çarşılar eski dönemlerde her sabah erken saatte içeriden açılıp akşam hava kararırken yine içerideki bekçi ve kapıcılarca kapatılıp kilitlenirdi.
Sipahi Pazarı – Şanlıurfa Fotoğraf: Umut Kaçar
Merkezindeki bedesten, daha güvenlikli bir yapı olup burada mücevherci, altın gümüş satıcıları, kambiyo, mezat, müzayede işleri yapan zengin esnaf faaliyet gösterirdi. Saraya ya da kent yöneticisinin konutuna yakın çarşıların çevresinin mezarlıklarla kuşatılmış olması da tesadüfi değildi. Esnafın çarşıya gelirken, evlerine dönerken ölümü düşünerek hileye, ihtikâra sapmamaları amaçlanıyordu. Çarşılarda işyeri birimi dükkândır. Benzer üretim veya pazarlamaların yapıldığı dükkân ve işyerlerinin karşılıklı sıralandığı çarşı sokaklarına arasta denirdi. Kapalıçarşılarda ve tonozlu arastalarda dükkânlar da tonozlu olur; açılan kepenklerden yukarıdaki gölgelik, aşağıdaki sergi görevi yapardı.
Üstü açık sokaklarda kâgir, ahşap, kepenkli, pencereli dükkân tipleri görülebilirken, değerli malların satıldığı dükkânlar yangına ve soyguna karşı mutlaka kâgir, kapıları küçük ve demir kanatlı, pencereleri de demir parmaklıklıdır. Eski esnaf ahlakı gereği dükkânların önünde müşteri celp edecek “mostra” bulundurmak ayıp hatta günah sayılırdı. Tabela âdetinin nihayet 150 yıllık bir geçmişinden söz edilebilir.
Dua Kubbesi – Lüleburgaz Fotoğraf:G. Kızılkayak
Arasta sözcüğünün sıralı, saf saf, dizili anlamındaki “raste” ya da hazırlanıp süslenmiş, vitrinlenmiş demek olan “âraste”den Türkçeleştiği tartışmalıdır. Farsçada çarşı karşılıklı ve düzenli sıralarına, özellikle de ordu pazarlarının askeri disiplinle kuruluşlarına bağlanır.
Arastalar hem üretim, hem pazarlama/satış yerleriydi. Bugünün pasajlarıyla bir ölçüde benzerlikleri kurulabilse de işyeri ve çalışma düzeni, satış ilkeleri ve örgütlenme bakımından herhangi bir koşutluk yoktur. Arastaların kuruluşu evresi konusunda kesin tarih verilemezse de ancak arasta anlamında kullanılmayan sözcüğün Türkçede bu anlamı kazanması, dükkânların Büyük çarşıların yapılanmalarında 13. ve 14. yüzyıllarda, Anadolu’daki güçlü Ahilik, fütüvvet geleneklerinin etkili olduğu kesindir.
Milas Çolluoğlu Han Fotoğraf: G. Kızılkayak
Türk çarşılarının, cuma camisi -ki buna cami-i kebir, ulu cami deniyordu- ile bedesteni merkeze alarak gelişmesi, yöresel organizasyon, gereksinim, tüketim koşullarıyla doğrudan ilişkiliydi. Kent çarşılarında her esnaf kesiminin geleneğine, çalışma ve gedik düzenine göre organize olan, bir veya birkaç sokağı sağlı sollu işgal eden; aynı üretimin yapıldığı veya aynı türden malların satıldığı işyerleri kuruluyordu.
Bütün kentlerde en yoğun iş kolu kavaflık, yani ayakkabıcılık olduğundan Edirne’de Selimiye Camii dış avlusuna bağlı kavaflar (ayakkabıcılar) arastası gibi, anayollar üzerindeki işlek kentlerde bir büyük çarşı hacminde kavaflar, yemeniciler, çarıkçılar arastası olur; her tezgâhın ustaları kalfaları, adeta geceli gündüzlü çalışır; ürettiklerini dükkânlarının içine dışına hevenk hevenk asarlardı. Ham deri işleyen ve akarsuya yakın olması gereken debbağlarla; demirciler, bakırcılar gibi gürültülü, ateşli, isli paslı işkolu arastaları çarşının uç ve uzak noktalarında yer alırdı. Terziler, kumaş satıcıları arasında kebapçı bulunmasını
“…Bu çarşı gezmesine katılan baştercüman M. Eutrey hiç yanımdan ayrılmıyordu. Onun yardımıyla, bir müddet sonra, gelip geçenlerin hangi milletten olduklarını biraz anlamaya başladım. Mesela Yahudi, Ermeni’den ayakkabısına bakarak ayırt ediliyordu. Kafkaslı esir tüccarının yüzü zarifti, göğsü silahlarla doluydu, incecik belini yeşil çuha elbisesi sımsıkı sarıyordu. Mat ve yanık teniyle bir Suriyeli; uzaktan duyulan kokusu, astragan kalpağı ve omzuna attığı halılarıyla bir İranlı... Nasıl söyleyeyim? Her çeşit insan vardı. Dağlı olduklarını hissettiren yürüyüşleri ve orijinal kıyafetleriyle gururla gezinen Arnavutları hayranlıkla seyrettim…”
İllüstrasyon Fotoğraf:M. Keskin
Osmanlı’nın İstanbul’u fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in 15. yüzyılda inşa ettirdiği Bedesten (Bedestan-ı Atik, İç Bedesten veya Cevahir Bedesteni olarak da anılır) çevresinde gelişen, zamanla genişleyip Haliç’e kadar uzanan, bazı bölümlerinin üstü kapatılan çarşı bölgesine Osmanlı’da Çarşı-yı Kebir deniyordu. Bu büyük bölgede Beyazıt Camii ve Çemberlitaş arasındaki hattan Haliç’e doğru uzanan Kapalıçarşı; Beyazıt’tan Eminönü’ye inen Uzunçarşı Caddesi’nin sağında ve solunda bulunan hanlar, arastalar ve dükkânlar bulunuyor.
Mısır Çarşısı Fotoğraf:G. Kızılkayak
Çarşı-yı Kebir’in büyüklüğünü algılamamız için sadece Kapalıçarşı’nın boyutları hakkında bazı rakamlar vermek yeterli: Kapalıçarşı 30 hektarlık bir alana yayılıyor. 19. yüzyılda Kapalıçarşı’nın 18 kapısı, 73 sokağı, iki bedesteni (Cevahir ve Sandal bedestenleri), 497 dolabı, 22 hanesi, 3 bin 499 dükkânı, 2 bin 195 hücre ve odası, 1 çifte hamamı, 1 mahkemesi, 22 hazinesi, 1 camisi, 10 mescidi, 1 muvakkithanesi, 1 imareti, 16 çeşmesi, 9 kuyusu, 8 tulumbası, 2 şadırvanı, 1 sebili, 1 türbesi, 2 mektebi, 24 hanı vardı.
Semavi Eyice Tarih Boyunca İstanbul kitabının “Kapalıçarşı” bölümünde, 16. yüzyılda Fas sultanının elçisi olarak Kapalıçarşı’yı ziyaret eden bir Arap’ın görüşlerine yer vermiş: “İşçiler, zanaatkârlar, değerli eşyalar, tüccarlar, mallar, dükkânlar, kitaplar, bütün bunlar sayıları verilemez derecede çoktur. Ve ancak Allah bunların ne kadar olduğunu bilebilir. Burada en umulmayan eşya için bile pek çok çarşı ile karşılaşılır.” Elçinin bahsettiği çeşitliliği çarşıyı gezmeden, herhangi bir haritadaki sokak isimlerini okuyarak da anlayabiliriz. Birkaç örnek: Kazazlar Sokak, Kavaflar Sokak, Terlikçiler Sokağı, Serpuşçular Sokağı, Akikçiler Sokağı, Yazmacılar Sokağı, Perdahçılar Sokağı.
Kapalıçarşı Fotoğraf:Kadir Can
Bu sokaklardan Haliç’e doğru indiğinizde sizi Yeni Cami ile Rüstem Paşa Camii arasındaki Mısır Çarşısı karşılar. Yeni Cami’ye gelir getirmesi için yaptırılan Mısır Çarşısı’nda çeşit çeşit baharatlar, şifalı otlar, sürme, kına, macun, hastalıklara iyi gelen merhemler gibi Ortadoğu ve Uzakdoğu’dan gelen mallar satılırdı. Mısır Çarşısı bu özelliğini günümüzde de sürdürüyor. Renate Schiele ve Wolfgang Müller-Wiener 19. yüzyılda İstanbul Hayatı isimli kitapta Mısır Çarşısı’nda mide hastalarına satılan merhemin tarifini veriyor: “On beş dirhem sinameki, yedi dirhem günlük, beş dirhem turbit, beş dirhem râvendi Çini, beş dirhem mehmudiye, beş dirhem çöpçini, üç dirhem sakız, iki dirhem topalak, bir dirhem ceviz bevva, bir dirhem zencefil, bir dirhem kakule, bir dirhem fülfülü ebyaz, üç yüz dirhem süzülmüş bal. Bunlar dövülüp bal ile macun yapılır, sabahları birer kahve kaşığı yenilir.”
Bey’ ve Şirâ (Satım ve Alım) adlı 17. yüzyıl elyazmasında, çarşı ahlakı açısından 27 büyük günahın sıralandığı sayfalar.
...Meth olunan nesne alınacak olursa bayi müşteriye zulüm etmiş olur. Bu bütün dinlerde günahtır...
Necdet Sakaoğlu Arşivi
Bu bölgenin dışında da İstanbul’da onlarca çarşı vardı. Eyüp Sultan Camii çevresindeki Eyüp Çarşısı, Üsküdar Çarşısı, Sinan Paşa Külliyesi çevresindeki Beşiktaş Çarşısı, Galata Bedesteni ile Rüstem Paşa Kervansarayı çevresindeki Galata Çarşısı (Perşembe Pazarı) İstanbul’un büyük çarşılarından dört tanesi.
Külliyelere bağlı olarak yapılan çarşılara İstanbul’da da rastlıyoruz. Külliyelere gelir getirmesi planlanan bu çarşı tipinin en güzel iki örneği bugün de yaşıyor. Süleymaniye Külliyesi’ne bağlı Tiryaki Çarşısı’nda turistik eşyalar satan dükkânlar ve lokantalar var. Sultanahmet Arastası olarak bilinen Sultanahmet Külliyesi’nin içindeki Sipahi Çarşısı’nda kilim, halı ve değerli kumaşlar satılıyor.
1902 Tarihli Halep Vilayeti Salnamesi’nden Osmanlı döneminde, Gaziantep’teki ticari hayat sürekli yükselme gösterdi. İpek Yolu üzerinde olmamasına rağmen Halepli tüccarların dokumalarını bu kentte yaptırmaya başlamaları bu gelişmeyi tetikleyen en önemli nedenlerden biri.
Dokumacılar, neccarlar, keçeciler, nakkaşlar, bakırcılar, yemeniciler, dericiler, sabuncular, kutnucular, kilimciler, kuyumcular ve semerciler 19. yüzyılın sonlarına kadar Antep Kalesi’nin etrafındaki sokaklarda ve hanlarda el emeği göz nuru ürünlerini satıyorlardı.
Bakırcılar Çarşısı Fotoğraf:Ali Barlas
Sonraki yüzyılda gerileme dönemine giren Antep Çarşısı’nda birçok yapı ve zanaat yok oldu. Geçtiğimiz yıllarda Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ve ÇEKÜL Vakfı işbirliğinde başlatılan “Kültür Yolu Projesi” içinde hanlar ve çarşılar da projelendirilerek onarımlarına başlandı. İlk olarak 19. yüzyılda yapılan Bakırcılar Çarşısı onarıldı. Kısa bir süre içinde çarşının sekiz sokağındaki 280 dükkân baştan aşağı yenilendi. Onarım çalışmaları biten yapılardan Bayazhan, Gaziantep Kent Müzesi oldu, Yemiş Hanı ise Gaziantep mutfağının örneklerini tadabileceğiniz bir lokanta olarak işlevlendirildi. Kültür Yolu Projesi kapsamında kentin en eski hanı olan Hışva Hanı’nın restorasyon projeleri bitirildi. Uzun Çarşı’da Eski Saray ve Keçeciler caddeleri, Gümrük Sokak’ta bulunan dükkânların cepheleri yenilendi.
Çarşılarını yeniden canlandırmak adına belediye ve Gazianteplilerin bir arada yaptıkları bu önemli proje 2007 yılında Tarihi Kentler Birliği’nin büyük ödülüne layık görüldü.
Beypazarı
Beypazarı Çarşısı Fotoğraf:G. Kızılkayak
“Beypazarlı en çok iki şeye hasret duyar. Biri haziran ayında susamsız-çıplak simitle dut yemek, diğeri ise kuyunun başında oturup yaş kuruyla kavun yemek.”
Mehmet Emin Bayramoğlu (Beypazarlı) Yolunuz bugünlerde Beypazarı’na düşerse çarşıda sayıları her geçen gün artan fırınlardan alışverişinizi yapın! Böylelikle Mehmet Emin Bayramoğlu’nun tavsiyesine uyar; susamsız-çıplak simidi dutla yemenin zevkine varırsınız. Anadolu’daki diğer çarşılarımızın aksine Beypazarı Çarşısı’ndaki dükkânlar kepenk kapatmıyor. 1999 yılında 600 dükkânlı çarşıyı 2 bin 500 turist, 2005’te ise 250 bin turist gezdi. Binlerce kişi Beypazarı kurusu aldı, dut yedi, kentin ünlü güvecini tattı. Beypazarlılar bu sayının milyona ulaşması için çabalıyor. Peki, “kahraman” Beypazarı Çarşısı’nın yanı başındaki başkent Ankara’nın konforlu alışveriş merkezlerine kafa tutması nasıl oldu? Baştan anlatmakta fayda var. Hanlarönü Arastası olarak da anılan Beypazarı Bedesteni’nin 15. yüzyılın sonlarından itibaren var olduğunu tarihi kaynaklardan öğreniyoruz. Yani 500 yılı aşkın bir süredir bu kent çarşı geleneği olan önemli bir ticaret merkezi. Bu bedestenin diğer Osmanlı bedestenlerine göre farkı üzerinin açık bırakılmış olması. Aynı dönemde kentte beş han da ticaret hayatına katkı sağlıyordu.
Beypazarı Çarşısı Fotoğraf:G. Tan
Sof (bölgeye özgü bir dokuma) ve pirinç Beypazarı Çarşısı’nın en çok satılan iki ürünüydü. Zamanla esnaf hanlardan çıkarak kentin içindeki dükkânlara da yayıldı. 20. yüzyılın başında kentte 450 dükkân, 10 fırın ve 10 han bulunuyordu. Sanayileşmenin etkileri Beypazarı Çarşısı’na her Anadolu çarşısında olduğu gibi kan kaybettirdi.
Ancak Beypazarı Belediyesi ve Beypazarlılar 2000’li yılların başında bir araya gelerek kentlerine, çarşılarına, geleneksel kültürlerine sahip çıktı; 600’e yakın ev onarıldı, çarşı bölgesinin cephesi yenilendi. Kente özgü ürün ve yemeklerin patentleri alındı, lokanta mönülerinde bu yemeklere yer verilmesi özendirildi. Yöresel 5 bin 600 kelime toplanarak Türk Dil Kurumu’na yollandı. Çarşı ve kent kısa sürede canlandı. Bu kalkınma hareketi tüm Anadolu kentlerinde model olarak incelenmeye, uygulanmaya başladı.
““...Çarşısı dört yüz dükkândır. Her türlü değerli eşya bulunur. Saraçhanesi İbrahim Halil Irmağı kıyısındadır. Onun için Bağdat Serdabı gibi soğuk su ile sulanmış anayolun iki tarafı mamur ve güzel, mevsiminde türlü çiçeklerle süslü olup geçenlerin içini açar. Oralarda bütün bilgi sahiplerinin toplandığı, dinlendiği yerler vardır.” Evliya Çelebi – Seyahatname
Osmanlı çarşıları arasında mimari özgünlüğünü ve geleneksel üretim tekniklerini korumayı başarmış az sayıdaki çarşıdan biri de Şanlıurfa çarşısıdır. Bu büyük alışveriş kompleksi, 16. yüzyıla tarihlenen birbirine bitişik olarak yapılmış Gümrük Hanı ve Bedesten çevresinde gelişiyor. Bugün bu bölgeyi gezecek olursanız attığınız her adımda kendinizi başka bir çarşının içinde bulursunuz. Sipahi Pazarı, İsotçu Pazarı, Kazancı Pazarı, Kınacı Pazarı, Pamukçu Pazarı, Attar Pazarı, Keçeci Pazarı, Bakırcılar Çarşısı kısa bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz çarşıların sadece küçük bir bölümü…
Bedesten Fotoğraf:G. Tan
Kanuni Sultan Süley-man’ın Urfa Sancak Beyi Behram Paşa tarafından yapılan Gümrük Hanı’nın avlusunda bugün kahvehaneler bulunuyor. Çarşı esnafı ve alışverişe gelen Urfalılar, Halilürrahman’dan avluya gelen suyun etrafında çay ve mırralarını içiyor. Hanın üst katını günümüzde terziler kullanıyor. Gümrük Hanı’nın güneyinden Kazzaz Pazarı olarak da bilinen Bedesten’e geçiliyor. Uzun yıllar ipek işleyen esnafın dükkânlarının bulunduğu çarşıda günümüzde yöresel ürünler satılıyor.
Bakırcılar Çarşısı Fotoğraf: G. Kızılkayak
Sadece birkaç dükkânda kazzazlara rastlanabiliyor. 19. yüzyıla tarihlenen Bakırcılar Çarşısı’ndaki bakırcı esnafı günün her saatinde müşterilerini çekiç sesleriyle karşılıyor. Çarşının merkezindeki bir diğer önemli yapı Sipahi Pazarı adıyla biliniyor. Halıcılar Çarşısı olarak hizmet veren mekân, unutulmuş Osmanlı çarşı geleneklerinden birini yaşatmaya devam ediyor: Esnaf her sabah dükkânlarını toplu olarak okudukları duayla açıyor.
Üretimle satışın bir arada yapıldığı Bakırcılar Çarşısı, Urfa Çarşısı’nın en canlı mekânı olma özelliğini sürdürüyor. Urfalı bakır ustalarının çekiç sesleri gün boyunca susmuyor.
İzmir
Kemeraltı Çarşısı İzmir Büyükşehir Belediyesi Arşivi
“…Türk eserlerinde camilere vakıf olarak dükkân yapılması misalleri çoktur. Fakat İzmir’dekiler gibi, camiyi üst kata alarak, altının açık ve kapalı olarak tanzimi orijinaldir…” Gündüz Özdeş’in “Türk Çarşıları” Kitabından…
İzmir Büyükşehir Belediyesi Arşivi
Osmanlı’nın İzmir’e gelişiyle birlikte 15. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Kadifekale’de yoğun bir ticari faaliyet başlar. Sonraki yüzyılda Kadifekale Çarşısı Ege Bölgesi’nin önemli alışveriş merkezlerinden biri olur. Kadifekale önemli bir ihracat merkezine ise 17. yüzyılda dönüşür. Bu dönüşümün temel nedenlerinden biri, doğudan gelen kervan yollarının İzmir’e kaymasıdır. Bu yüzyılda Kadifekale Çarşısı’nda 82 hanın varlığını biliyoruz. Kızlarağası Hanı, Çakaloğlu Han, Mirkelamoğlu Han, Büyük Demir Han ve Kemahlı Han Kemeraltı Çarşısı’nda günümüze ulaşan hanlar... Kızlarağası Han geçtiğimiz yıllarda onarılarak yeniden hizmete açıldı. Hisar Camii, Şadırvan Camii ve Başdurak Camii gibi 16. ve 17. yüzyıllara tarihlenen camilerin çevresindeki geniş saçaklı dükkânların oluşturduğu arastalar da Kemeraltı’nın tipik çarşı yapıları...
Anafartalar Caddesi İzmir Büyükşehir Belediyesi Arşivi
İzmir Büyükşehir Belediyesi 2006 yılında Kemeraltı Çarşısı’nın ana ekseni olan Anafartalar Caddesi’nde halen devam eden bir proje başlattı. Bu projeyle tarihi çarşıdaki dükkânların sonradan yapılan eklentileri temizleniyor, cepheleri özgün hallerine getiriliyor. Çarşının yeniden eski günlerindeki canlılığa kavuşması amaçlanıyor.
Tokat
Taşhan Fotoğraf:Gökhan Kılınçkıran
“Sultan çarşıları kadar güzel bir çarşıdır. Halep ve Bursa çarşıları gibi gayet tertip üzere kurulmuştur.” Evliya Çelebi – Seyahatname
Tokat Çarşısı, Evliya Çelebi’nin bahsettiği güzelliğini büyük ölçüde yitirdi. Yazmacı, bakırcı, küpçü, derici, saraç, semerci ve benzeri birçok esnafın her sabah kepenk açtığı çarşıda artık geleneksel üretim yok denecek kadar az.
Yazmacılar Hanı Nöbetçi Ajans Arşivi
Yazmacılar Hanı ve çevresindeki yazma ustalarının ıhlamur ağacına işledikleri karakalem, elvan, Tokat içidolusu, Tokat beşlisi, Tokat üzümlüsü, Tokat yarımelmalısı, Tokat Çengelköy, Tokat kirazlısı gibi Tokat yazmacılığının ünlü motifleri artık serigraf baskıyla yapılıyor. Olumlu gelişmeler de yok değil; Evliya Çelebi’nin de gezdiği çarşının en önemli yapısı bedestenin onarımı geçtiğimiz günlerde tamamlandı.
Tokat’ın Selemen Yaylası’nda eski bir çarşı geleneği hâlâ sürüyor. İlkbahardan yaylaya düşen ilk kara kadar her cuma kurulan yayla pazarında köylüler değiş tokuş usulü alışveriş yapıyor.
Mardin
Ulu Camii Fotoğraf: M. Keskin
“…Dağ eteğinde kurulmuş büyük bir kenttir. İslam uygarlığının en yetkin yapıtlarıyla donanmıştır. Çarşıları düzenli, temiz ve geniştir. Yörede ‘Mer’az’ denilen tiftikten, ‘akmeşe’ kumaşlar dokunurdu…” İbn Batuta Seyahatnamesi; Gezginin 14. yüzyılda Mardin Ziyaretinden…
Mardin Çarşısı, Ulu Cami çevresinde gelişti. 15. yüzyıl sonuna tarihlenen Bedesten (Vakıf kayıtlarında Kayseriyye olarak geçiyor) ve Revaklı Çarşı Mardin’deki ticari hayatın önemli iki yapısını oluşturuyor. Ulu Cami çevresindeki dar sokaklarda sıra sıra dizilmiş tonozlu dükkânların kepenkleri kapandığında, çarşıda mı, yoksa evlerin bulunduğu bir mahalle de mi olduğunuzun farkına varmak zordur.
Fotoğraf:M. Keskin
Bu iç içe geçmiş dokunun insanı hiç rahatsız etmeyen birlikteliğine, Prof. Dr. Metin Sözen 1971 yılında yazdığı Anadolu Kentleri kitabının “Mardin” bölümünde değiniyor: “Ağır adımlarla bakırcıları, dokumacıları geçip anayola çıktığınızda yukarılardan bir yerlerden erimiş taşlarıyla kalenin size baktığını görürsünüz. Yavaş yavaş bakışınızı aşağı doğru döndürünce, dilimli kemerleri içinde renkli çiçeklerin açtığı evler, sonra Artukoğullarının Sultan İsa Medresesi gözlerinize çalınır.”
Çarşıdan aldım yumak Dantel öreyim diye Mahalleden yar seçtim Her gün göreyim diye
Çarşıdan aldım sucuk Tanesi yedi buçuk Benim sevdiğim oğlan Mahalleden bir çocuk…
Fotoğraf:M. Keskin
Bolu, Göynük’te her hafta pazartesi günleri “Kadınlar Pazarı” kuruluyor. Bu gelenek Osmanlı çarşılarında kadının yerini anlamamıza yardımcı olur. Geçmişte neredeyse her kentte kurulan kadın pazarları (avrat pazarı) köylü kadınların ürünlerini kentli kadınlara pazarlamalarını sağlıyordu. En ünlülerinden biri İstanbul Haseki’de kurulan “Avrat Pazarı”ydı. Üreten de, satan da, satın alan da kadınlardı. Erkekler bu pazarlara giremezlerdi. Göynük’te bu geleneğin artan iç turizmle beraber cumartesi ve pazar günlerine de yayılarak devam etmesi sevindirici… Satıcılar hâlâ kadınlardan oluşuyor. Göynük’teki Kadınlar Pazarı’na artık erkekler de girebiliyor.
Denizli
Buldan Bezi Fotoğraf:G. Kılınçkıran
“…Şehre girdiğimizde çarşıdan geçerken bazı kişiler dükkânlarından çıkıp hayvanlarımızın dizginlerinden tuttular. Diğer bazı kişiler bunlara engel olmak isteyip kavgaya başladılar. Ne söylediklerini anlayamadığımızdan bunların yol kesen Germiyanlılar olduklarını ve mallarımızı yağma etmek istediklerini sandık. Sonra dilimizden anlayan bir hacı geldi. Onun vasıtasıyla maksatlarını sordum. Bunlar Ahilerden olduklarını, bizi ilk karşılayanların Ahi Sinan diğerlerinin ise Ahi Duman’ın arkadaşları olduklarını ve her iki taraf da kendi zaviyelerine gitmemizi istediklerini söylediklerinde hayret ettim. Sonra kura çekip nereye gideceğimizi tespit etmeye karar verdik, kura Ahi Sinan’a düştü…” İbn Batuta Seyahatnamesi
Kapalıçarşı Fotoğraf:M. Keskin
Denizli’nin Kaleiçi Çarşısı günümüzde de canlılığını koruyor. Çarşının yapılış tarihi 13. yüzyıla kadar gidiyor. Ancak bu yüzyılda yapılmış çarşı yapıları günümüze ulaşamamış. Anadolu’daki geleneksel çarşıları canlandırma hareketine Denizli Belediyesi de katıldı. 2006 yılında başlayan projeyle Kaleiçi Çarşısı’nın üst örtüsünden saçaklarına kadar her ayrıntısı tek tek projelendiriliyor.
Amasra
Fotoğraf:S. Çakmak
“...Ey oğul! Evvela harama bakma, yalan söyleme, haram yeme, haram giyme, haram içme, nan ü nemeke (ekmeğe ve tuza) ihanet etme, hukuk kesbettiğin pirlere çeşm-i hakaretle (aşağılayıcı gözle) bakma, uluların önünde gitme, sabırlı ol, tahammüllü ol, komadığın yere el uzatma, emanete hıyanet etme, fakr ile kanaat eyle...” Şed Kuşanma Föreni – Evliya Çelebi - Seyahatname
Amasra Çarşısı Fotoğraf: S. Çakmak
Amasra’da çıkrıkçı-çekici esnafının fütüvvet geleneklerine göre ustalık unvanına hak kazanan kalfalar için düzenlenen şed kuşanma törenleri 1969 yılına kadar sürdü. Bu geleneğin tanığı tarihçi-yazar Necdet Sakaoğlu Amasra Çarşısı’ndaki son şed kuşanma törenini ve geleneğin sona erişini Tarihi Kentler Birliği’nin Nisan 2010’daki Kırşehir Semineri’nde şöyle anlattı:
“Kırk yıl önce Amasra’da dört yüzyıllık mazisi olan havancı çıkrıkçı çekici esnafının unutulmuş şed kuşanma geleneğini yineleyelim dediğimizde, gençliğinde şed kuşanmış tek usta bulabilmiştik; yazılı, basılı hiçbir veri de yoktu. O saf, maziyi unutmuş, yaşlı zat duaları da bilmiyordu. Zar zor bir tören icra edildi.
Anadolu’nun en iyi korunmuş çarşılarından olan İskilip Çarşısı zamana direniyor. İskilip’teki semerci ustalarının yaptığı semerlerin alıcıları, bunları genellikle evlerini dekore etmekte kullanıyorlar.
1969’da şed kuşanan üç kişi de bugün hayatta değil. Geleneksel çıkrıkçılık zanaatını,1940’lara değin Çekiciler sokağındaki otuz kadar karakteristik çıkrıkçı, havancı dükkânında kemane denen el tezgâhları, geleneksel üretim tarzıyla koruyabilen Amasra bugün hem bu tarihsel zanaatını, hem pazarını yitirmiş. Çekiciler Çarşısı da bugün Çin pazarına dönüşmüştür. Bu sönüşe duyarsız kalanlar bugün keşke yaşasaydı diyorlar.
Yalnız Amasra’da mı? Anadolu’nun hemen her köşesinde eski zanaatlar yok olmada. Eski üretimler bugün birer yüksek değer ifade ediyor. Özenle sırlanmış bir küp zengin konutlarında başköşede yer buluyor…”
Afyonkarahisar
Nöbetçi Ajans Arşivi
“…Afyon çarşısı, saraçhanesi ve tabakhanesi cümle 2048 dükkândır. Paspanlarından haber aldım. Saraçhanesi bir diyarda yoktur. Serapa kâgir, üstleri örtülü sayedar dükkânlardır. Burada işlenen saraç bisatları bir diyara mahsus değildir. Meğer İstanbul’da işlense. Zira bu Karahisar köselesi mazolıdır. Sahtiyan ve gönleri değirmenden pembe (pamuk) misali çıkar. Tam 100 dükkân tabakhanesi, üç bin pehlivan-ı civan Ahi Evren köçekleri vardır. İçlerine bir kanlı firar edip varsa hâkim olamaz, amma tabbaglardan elinden de halas olamaz. Bu tabbaglar şehrin yukarısında Mevlevihane yakınında derenin iki yakasında bir derbend yerdedir. Başka camileri ve mescitleri vardır. Bu taife çokluk kimse ile ülfet etmezler…” Evliya Çelebi - Seyahatname
Afyon Çarşısı Fotoğraf:Ufuk Sarışen
Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda gerçekleştirdiği Afyon ziyareti sırasında not ettiklerinden Afyon Çarşısı’nın hayvan ürünlerine, özellikle de hayvan derisine dayalı bir üretimi olduğunu anlıyoruz. Bugün Afyonkarahisar’da ne tabakhane ne saraçhane var. Kent merkezinde koruma altına alınan Bedesten, Taşhan, Kadınlar Pazarı, Bakırcılar Çarşısı, Yemeniciler Çarşısı ve Keçeciler Çarşısı bir zamanlar Afyon’un zengin bir çarşı kültürü olduğunu gösteriyor. Bu kültürü korumaya çalışan az sayıdaki esnaf Afyon’a özgü halıcılık, kilimcilik, hasırcılık, sedefkâri ve benzeri zanaatları ayakta tutmaya çalışıyor.
Debbağ, saraç, semerci, yemenici, kavaf gibi 100 yıl önce Afyon Çarşısı’nın vazgeçilmez esnafları bugün yok. Günümüzde Afyonkarahisar Çarşısı’nın en çok satılan ürünleri midemize hitap edenler: Tüm Türkiye’de lezzeti kanıtlamış Afyon sucuğu, kaymağı, şekerlemesi ve lokumu…
Solullu Mehmet Paşa Külliyesi Fotoğraf:G. Kızılkayak
Genellikle Osmanlı kentlerinin kalbinde yer alan çarşılara, Osmanlı ordusunun sefer yolları üstündeki menzil külliyelerinde de rastlıyoruz. Bunların en güzel örneklerinden biri Lüleburgaz’da bulunan Sokollu Mehmet Paşa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı, 16. yüzyıla tarihlenen Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi’nin çarşısı… Bu büyük menzil külliyesi; cami medrese, kervansaray, imaret, hamam ve arastadan oluşuyor. Arastanın yapılış amacı birçok çarşı yapısının yapılma nedeniyle aynı: Bağlı olduğu külliyeye gelir getirmesi.
Solullu Mehmet Paşa Külliyesi Fotoğraf:G. Kızılkayak
Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi’nin dini yapılarıyla ticari yapılarını büyük bir dua kubbesi ayırıyor. Lüleburgaz’daki dua kubbesi Osmanlı coğrafyasındaki benzerleri arasında en görkemli olanlarından biri… Arasta; cami ve kervansaray arasında, dua kubbesinin merkezde yer aldığı eksenin üzerindeki dükkânlardan oluşuyor. Osmanlı döneminde her sabah bu kubbenin altında esnaf toplanır, dua eder, ardından dükkânlar açılırdı. Kervansarayın ziyaretçileri de bu kubbe altında okunulan dualarla yolcu edilirdi. Zamanla arastanın dükkânlarının çoğu yıkıldı, kervansaray ise yol yapımı nedeniyle yok edildi. Arastanın ayakta kalan bölümünde hâlâ ticaret yapılıyor. Ancak dua kubbesi geleneği unutulmuş. Külliyenin günümüzde kullanılmayan çifte hamamının güney ve kuzey cephelerinde de bir sıra dükkân var. Günümüzde bu dükkânlarda köfteciler ve ciğerciler hizmet veriyor.
Çanakkale
Çarşı Caddesi Fotoğraf: G. Kızılkayak
“Çanakkale içinde Aynalı Çarşı, Ana ben gidiyom düşmana karşı”
Çanakkale Çarşısı kentin tarihi merkezinde, Çimenlik Kalesi’nin kuzeyinden başlayıp, doğu yönünde 800 metre uzunluğundaki eksende yer alıyor. Bunun günümüzdeki adı da Çarşı Caddesi.
Anadolu’daki kentlerin büyük çoğunluğunda görüldüğü gibi Çanakkale Çarşısı da bir kale çevresinde gelişti. Çarşının çıkış noktasında 1462 yılında inşa edilen Çimenlik Kalesi yer alıyor. Bölge aşağı ve yukarı çarşı olmak üzere ikiye ayrılıyor. Çanakkale Belediyesi 2000’li yılların başından beri Çarşı Caddesi ve caddeyi kesen sokaklarda cephe iyileştirme çalışmaları yapıyor. Çarşının eski görkemine kavuşmasını amaçlayan çalışmalar 2004 yılında Tarihi Kentler Birliği büyük ödülünü kazandı.
Çanakkale Çarşısı’nın simge yapısı, türkülere de konu olan Aynalı Çarşı. Çarşının içinde eskiden atlar için koşum ve süs eşyası yapan dükkânlar yer alıyordu. Çarşının adı “ayna” denilen at gözlüklerinin burada satılmasından ileri geliyor. 19. yüzyılın sonunda yapılan çarşı yakın zamanda Çanakkale Belediyesi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarıldı.
Diyarbakır
Fotoğraf: C. Oğuztüzün
“Diyarbakır’ın çarşı ve pazarı o kadar büyük ve o kadar güzeldir ki eşine rastlanmaz. İran’dan, Moğolistan’dan, Polonya ve Moskova’dan buraya kadar gelip kendi memleketlerine ipek, pamuk ve fevkalade güzel çeşitli deri mamulatı götüren tacirlerin sayısı çok kabarıktır...” Fransız M. Poullet, “Nouvelles Relations Du Levant”
Diyarbakır’ı 17. yüzyılda ziyaret eden Poullet’nin not ettiği Ulu Cami etrafında gelişen çarşı yapılarının bir bölümü hâlâ ayakta... Evliya Çelebi’nin “iki tarafı demir kapılı kâgir bina olup anka bezirgânlar ile malâmaldır. Cümle büldan, kalayı geranbahaları ve zikıymet cevahir makuleleri hep bu pazardadır” diye tasvir ettiği Diyarbakır Bedesteni 19. yüzyıl başında yıkılmış. Bedestenle çağdaş Hasan Paşa Hanı, Hüsrev Paşa Hanı (Deliller Hanı), Kuyumcular Çarşısı kentin önemli ticaret yapılarından üçü. Günümüzde Hasan Paşa Hanı’nda hediyelik eşya dükkânları ve kafeler bulunuyor. Hüsrev Paşa Hanı otel olarak, Kuyumcular Çarşısı ise özgün işleviyle kullanılıyor.
Kuyumcular Çarşısı Diyarbakır Müzesi Arşivi
Eskiden Kuyumcular Çarşısı ile Ketenciler Çarşısı Hasan Paşa’nın yaptırdığı bir ekle birbirine bağlıydı. Kuyumcular Çarşısı’nda üretilen hasır bilezikler, haplar, kişniş gerdanlıklar, avizeler, hançerler Ketenciler Çarşısı’ndaki dükkânlarda satılırdı. Ketenciler Çarşısı 20. yüzyıl başında yıkıldı.
Eski Buğday Pazarı’nı çevreleyen Sipahi Çarşısı, Sülüklü Han’ın yanındaki Demirciler ve Marangozlar çarşıları mimari özgünlüklerini büyük ölçüde yitiren Diyarbakır çarşılarından... Ancak hâlâ yapıldıkları yıllardaki işlevlerle çalışıyor olmaları Diyarbakır’ın bu eski mekânlarını ilginç kılıyor.
Ankara
Ankara Kalesi Fotoğraf: Turgut Tarhan
“(Engürü Çarşısı) …İki bin dükkânı vardır, bir müzeyyen bedesteni vardır. Dört zencirli kapılıdır. Çarşılarının ekserisi yüksek mahaldedir. Uzunçarşısı, sipahpazarı, tahtakale pazarı gayet izdihamlı (kalabalık) pazarlardır. Kahvehaneleri, berber dükkânları nas (insan) ile doludur. Suk-ı sultanisi tertemiz, beyaz taş ile kaldırım döşelidir…” Evliya Çelebi – Seyahatname
Ankara Çarşısı’nın 15. yüzyıldan itibaren bedesteni olduğu biliniyor. Yani kent 15. yüzyılda da Anadolu’nun önemli ticaret merkezlerinden biriydi. 1430 tarihli bilinen en eski bedestenin kurucusu Melik Kasım bin Melik İsfendiyar. Bu bedestenin yıkılmasının ardından yerine Mahmut Paşa tarafından yeni bir bedesten yaptırılıyor. Bu yapı sonradan -çarşı özelliğiyle olmasa da- dünyanın çok yakından tanıdığı bir yapıya dönüşüyor. Kalenin eteğindeki Mahmut Paşa Bedesteni hemen yanındaki Kurşunlu Han’la birlikte “Anadolu Medeniyetleri Müzesi”nin günümüzdeki ana binaları...
Suluhan Fotoğraf:Kerem Yücel
Aslında Ankara’daki çarşıları yukarı ve aşağı çarşı diye ikiye ayırabiliriz. Kale çevresindeki Atpazarı, Samanpazarı ve Koyunpazarı’nın bulunduğu yukarı bölge, kalenin aşağısındaki Tahtakale Çarşısı, Sulu Han ve çevresi… Bu iki bölgeyi her iki tarafı çeşitli esnaf gruplarının dükkânlarıyla kaplı Uzun Çarşı birleştirirdi... Tahtakale Çarşısı ve çevresi 1929’daki büyük yangında geleneksel dokusunu yitirdi. Yangına kadar Tahtakale dokuma ve dericiliğe bağlı üretim yapan bir çarşıydı. Günümüzde ise gıda ürünleri satılıyor.
Kale çevresindeki Atpazarı, Koyunpazarı ve Samanpazarı’nın bulunduğu bölge de geçmişteki canlılığından uzak. Ancak Altındağ Belediyesi’nin burada gerçekleştirdiği sokak sağlıklaştırma ve restorasyon projeleri çarşıya olan ilgiyi her geçen gün arttırıyor.
Trabzon
Fotoğraf:G. Tan
“…XVIII. yüzyılda Trabzon’a birçok farklı bölgeden gelen tüccarlar sayesinde Moskova alacasından İngiliz kalayına, Mısır süpürgesinden Rumeli tütününe, Kafkas kölelerinden Humus işi kuşağa ve Leh çukasından Musul bezlerine kadar pek çok cinsteki emtia Trabzon halkının kullanımına sunulmuştur. Neticede Trabzon, eski devirlerde olduğu gibi sahip olduğu iktisadi şartlarının elverişliliği nedeniyle Kafkaslar’dan Balkanlar’a, Kırım Yarımadası’ndan Anadolu’nun birçok şehir ve kasabasına kadar geniş bir coğrafi bölgeyi içeren ticareti kendine çekerek bu yüzyılda da önemli bir pazar ve transit ticaret merkezi olmuştur…” Necmettin Aygün “XVIII Yüzyılda Trabzon’un Ticari Yapıları”
Fotoğraf:G. Tan
Trabzon Çarşısı, deniz taşımacılığıyla paralel bir gelişim gösteriyor. İran’dan karayoluyla gelen kervanların mallarını denizyoluyla dünyaya; denizyoluyla gelen malların Anadolu’ya, Suriye’ye ve İran’a dağıldığı nokta Trabzon kentiydi. Bu ticaretten aldığı vergilerle kent gelişti. Günümüzde “Çarşı Mahallesi” olarak bilinen geleneksel çarşının bulunduğu bölgede sağlam kalmış dört önemli çarşı yapısından bahsedebiliriz: Kitabesi bulunamayan ancak uzmanlar tarafından 15. yüzyıla tarihlendirilen bedesten, 16. yüzyıl yapısı Taşhan, 18. yüzyılda inşa edilmiş Vakıf Han ve Alaca Han.