ORTADOGU'YA BARISI GETIRMEK
Ortadogu belki de dünya cografyasinin en karmasik, en sorunlu ve en önemli bölgesidir. 20. yüzyilin en büyük degeri haline gelmis olan petrolün yüksek miktarda çikarilmasiyla büyük önem kazanan Ortadogu, geçen yüzyilin basindan bu yana dünyanin en istikrarsiz, en kanli bölgelerinden biri haline gelmistir. Savas, terör, isgal, katliam, çatisma gibi kelimeler Ortadogu halkinin günlük hayatinin bir parçasi haline gelmistir.
Müslümanlarin, Hiristiyanlarin ve Yahudilerin kutsal mekanlarini barindiran bu topraklar, 1517'de Yavuz Sultan Selim'in fethi ile Osmanli topraklarina katilmis, 19. yüzyilin baslarina kadar da Osmanli hakimiyetinde kalmistir. Ayni yillarda Hicaz topraklarinin da Osmanli sinirlarina dahil edilmesiyle birlikte, bölgede tam anlamiyla bir Türk hakimiyeti saglanmistir.
Türk hakimiyeti ile birlikte bölgeye huzur, bolluk ve refah gelmistir. Basta Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere, tüm Türk Sultanlari da Kudüs topraklarina özel bir ilgi göstermis, Imparatorlugun en zor ve sikintili günlerinde dahi bu bölgeyi ihmal etmemislerdir. Kurulan vakiflar ve egitim kurumlarinin yardimiyla halkin maddi durumu kadar kültür seviyesinin de yükselmesi için çaba göstermisler, bölgede köklü bir Türk-Islam medeniyeti kurmuslardir.
Günümüzde bölge halki kendini hala Osmanli-Türk kültürüne yakin hissetmekte ve bölgede Türk-Osmanli medeniyeti, mimarisi, emegi ve tüm hasmeti ile varligini hala korumaktadir.
Her üç dinin de merkezi konumundaki Kudüs, tarih boyunca en uzun istikrar dönemini Osmanlilar zamaninda yasamis, Kudüs halki 400 yil boyunca adaletin, baris ve güvenligin nimetlerinden faydalanmistir. Hiristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar tüm mezhepleri ile birlikte, kendi inançlari dogrultusunda, diledikleri gibi ibadetlerini yerine getirmisler, kendi örf ve adetlerini yasamislardir.
Ancak bu topraklarin Osmanli'nin elinden çikmasi ile birlikte önce sömürgeci devletlerin, daha sonra 1948'de kurulan Israil Devleti'nin uyguladigi isgalci politika, yaklasik 100 yildir bölgede dirlik ve düzen birakmamistir. 19. yüzyilin ikinci yarisinda ve 20. yüzyilin basinda Balkanlar'dakine benzer bir süreç Ortadogu'da da yasanmistir. Osmanli'yi bu bölgeden uzaklastirmak ve geride kalan tüm izlerini silmek isteyen güçler yine devreye girmis ve Balkanlar'dakine benzer bir parçalama politikasina baslamislardir. Özellikle de Ingiltere ve Fransa'nin müdahaleleri Ortadogu'yu bitmek bilmeyen bir kargasanin içine sürüklemistir. Ortadogu'nun dünyanin en zengin petrol yataklarini barindirdiginin fark edilmesi ise Ortadogu'yu paylasma yarisini hizlandirmistir. Iki ülke arasindaki gizli Sykes-Picot anlasmasi Fransa ve Ingiltere'nin bu gizli planlarinin bir belgesi niteligindedir.
1916'da Ingiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M. F. George Picot arasinda imzalanan söz konusu anlasma Osmanli topraklarini Ingiltere, Fransa ve Rusya arasinda paylastirirken, Filistin için de uluslararasi bir statü öngörüyordu. Iste bu ileride kurulacak olan Israil Devleti için de ilk adimdi.
TERÖR TOHUMLARI
Sykes-Picot anlasmasinin imzalandigi dönem, bölgede bir Yahudi Devleti kurulmasi için hummali bir çabanin yürütüldügü dönemdi ayni zamanda. MS 70 yilinda bu topraklardan sürülmeleriyle birlikte dünyanin dört bir yanina dagilan Yahudilerin Filistin hayali tarihin hiçbir döneminde sönmemisti. 1890'larin basinda aslen bir gazeteci olan Theodor Herzl'in önderliginde kurulan "Siyonizm" hareketi, dünyaya yayilmis olan Yahudilerin tekrar Filistin'e dönmeleri ve bagimsiz bir devlet kurmalari için çalismalara basladi. Herzl, 21-31 Agustos 1897'de Basle'da topladigi I. Siyonist Kongre'de temel hedef ve yöntemleri tespit etti. Bu amaçla örgütler toplandi, fonlar olusturuldu, günümüz deyimiyle son derece örgütlü bir "lobici"lik faaliyeti basladi. (Konu hakkinda detayli bilgi için Bkz. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Yayincilik, 3.B, Temmuz 2000)
Filistin'de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki Yahudi Miliyetçileri, diger adiyla Siyonistler, ilk önce topladiklari paralarla Filistin'de yasayan Araplar'dan toprak satin almaya basladilar. Ancak asil hedeflerine bu sekilde ulasamayacaklarini biliyorlardi. Theodor Herzl, 19 Mayis 1901 tarihinde Sultan Abdülhamit'le yaptigi görüsmede, "Avrupa Borsasini ellerinde tutan Yahudilerin Osmanli Imparatorlugu'nun bütün borçlarini ödemesi karsiliginda Filistin topraklarinin onlara verilmesini" içeren gizli bir teklifte bulundu. Ancak bu teklif Sultan tarafindan "Vatanin bir karis topragi bile satilik degildir" - Dr. Abdullah Manaz, Dünyada ve Türkiye'de Siyasal Islamclik, s.160-163- tepkisiyle geri çevrildi.
1917'de ise Ingiltere Disisleri Bakani James Balfour, Siyonistlerin önde gelen isimlerinden Edmond De Rothschild'e gönderdigi bir mektupta "Majestelerinin Hükümeti'nin Filistin'de bir Yahudi vatani kurulmasini destekledigini" ifade ediyor, böylece uluslararasi arenada Israil Devleti'nin yolu da açilmis oluyordu. Bu vaat, Filistin'in I. Dünya Savasi sonunda Osmanli'nin egemenliginden çikmasiyla anlam kazandi. 1918 yilinda Osmanli askerleri Filistin'den çekildi ve bölge Ingiliz hakimiyetine girdi. Bu yeni hakimiyetle birlikte bölge yaklasik bir asirdir süregelen bir çatismanin da içine girmis bulunuyordu. 1880 ile 1918 yillari arasinda Filistin'de 24 bin olan Yahudi nüfusu 65 bine çikiyor ve böylece hukuksuzca yurtlarindan çikarilan Araplarla Yahudiler arasinda gerginlikler tirmanmaya basliyordu. Bölgede düzenli olarak artan Yahudi nüfusu, II. Dünya Savasi'nda toplam nüfusun dörtte birine yükseldi.
Araplar, Ingilizler ve Yahudiler arasinda yillar süren çatismalar 1947 yilinda Birlesmis Milletler nezdinde görüsülmeye baslandi ve konuyla ilgili kurulan özel komisyon Filistin'in Yahudi ve Araplar arasinda ikiye bölünmesini, Kudüs'ün ise uluslararasi bir statüye kavusturulmasini önerdi. Ancak öneri Arap devletleri tarafindan kabul edilmedi. Siyonistlerin 1948 yilinda bagimsiz devletlerini ilan etmeleriyle birlikte 50 yildan fazladir süren savaslarin temeli atilmis oldu.
Irkçi ve isgalci bir ideoloji olan Siyonizm üzerine bina edilmis olan Israil, önce 1948'de, ardindan da 1967'de Arap topraklarini isgal etti ve bu iki asamada Filistin'in tamamini ele geçirdi. 3,5 milyon Filistinli evlerini terk edip mülteci olarak yasamlarini devam ettirmeye basladilar. Yillarca süren savaslar neticesinde binlerce masum insan hayatini kaybetti. Israil kurulusundan bu yana terör ve siddeti devlet politikasi haline getirmis ve sadece isgal ettigi topraklarda degil, tüm Ortadogu cografyasi üzerinde terörün ve anarsinin bas aktörü olarak yer almistir.
Israil terörü halen devam etmektedir. Kadin, çocuk, yasli ayirt etmeden katliamlarin yapildigi Filistin topraklarinda, henüz 11-12 yasindaki çocuklarin kursunlara, roketlere, hava saldirilarina karsi taslar ve sopalarla yürüttükleri amansiz direnisleri artik alisilmis manzaralar halini almistir. Henüz 15'ine bile gelmemis çocuklar Israilli askerlerin dipçikleriyle feci sekilde dayak yemekte, okullarina kursun yagmurlari altinda gitmekte, attiklari taslara gerçek mermilerle karsilik verildigi için çogu sakat kalmakta ya da ölmektedirler.
Ancak televizyon kameralarindan tüm dünya kamuoyuna yansiyan bu görüntülerden de öte bir terör anlayisi vardir Israil Devleti'nin. 1948 yilinda bir Arap köyü olan Deir Yassin'e Israil terör örgütü Stern tarafindan düzenlenen saldirinin izleri hafizlardan hala silinmemistir. Hamile kadinlar ve çocuklarin da dahil oldugu 280 kadar köylünün sokaklarda dolastirildiktan sonra kursuna dizildigi Deir Yassin'de genç kizlara tecavüz edilmis, erkeklerin cinsel organlari kopartilmistir. Raporlarda ortadan ikiye bölünen küçük bir kiz çocugundan bile söz edilmektedir.-Lenni Brenner, The Iron Wall: Zionist Revisionism from Jabontinsky to Shamir, London Zed Books, 1984, s. 141-143- Bu sekilde 6 ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayisiz baskin neticesinde 400 bine yakin Arap yurdunu terk etmek zorunda kalmistir.
Israil Devleti bölgede ideolojisi geregi uyguladigi terör ve baski politikasini gizli veya açik devam ettirmektedir. Öte yandan bölgedeki diger devletlerin de gerek kendi iç sorunlari, gerek birbirlerinden destek görmemeleri, gerekse zayif ekonomileri nedeniyle bu politikaya karsi etkin bir güç olusturmalari mümkün olmamaktadir. Her biri suni sinirlarla birbirlerinden ayrilmis olan Ortadogu devletleri tek bir ideal ve ülkü dogrultusunda kendilerini birlestirecek ve yönlendirecek bir gücün bekleyisi içindedirler. Bu güç ise sahip oldugu tarihi miras geregi Türkiye'nin elindedir. Çünkü Türkiye'nin tüm bölge devletleri üzerinde tahminlerin üzerinde bir etkisi vardir. Ancak I. Dünya Savasi sirasinda batili devletler tarafindan bu bölgede izlenen politikanin izleri de halen devam etmektedir. Bu nedenle önce bu politikanin mantigina ve hedefine kisaca göz atmakta fayda vardir.
SUNI KARMASALARI
Yukarida da degindigimiz gibi Osmanli Ortadogu'yu I. Dünya Savasi ile birlikte yitirdi. Savasin ardindan da Ortadogu'da, bölgenin yeni hakimlerinin siyasi ve ekonomik çikarlarina uygun bir düzenleme yapildi. Ingiltere ve Fransa, eski Osmanli vilayetlerinden yapay devletler olusturdu. Bagdat vilayeti, "Irak" adli bir devlete dönüstürüldü ve Ingiliz egemenligine birakildi. Halep ve Sam vilayetlerinden de "Suriye" isimli bir devlet çikarildi. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye'nin bir parçasi olan Beyrut ve çevresi ise "Lübnan" adiyla ayri bir devlete dönüstürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin bati yakasinda ise o zamana kadar sadece cografi bir bölge olan "Filistin" bir devlet haline getirildi. Nehrin dogu yakasinda ise "Transjordan" (Ürdünötesi) adli bir devlet kuruldu. Bu devlet bir süre sonra sadece "Ürdün" ismiyle anilmaya baslandi.
Bu devletlerin hiçbiri etnik ya da dini bir birlige dayanmiyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok uzak üç ayri grup vardi; Kürtler, Sünni Araplar ve Sii Araplar. Suriye daha da karisikti. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler... Hepsi bu yeni devletin çatisi altinda yasiyorlardi. Filistin'de ise Araplarin yaninda giderek artan ve kendi devletlerini kurmayi hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardi. Lübnan ise Hiristiyan Araplar ile Müslüman Araplari barindiriyordu. Ancak bu iki temel ayrim da, kendi içlerinde mezhep farkliliklariyla bölünmüslerdi.
Osmanli sonrasinda olusan bu karmasik Ortadogu'nun bir baska özelligi ise, sinirlarin tamamen masa basinda ve cetvelle çizilmis olmasiydi. Sinirlar herhangi bir etnik temel gözetilerek degil, sadece Fransa ve Ingiltere'nin çikarlarinin öngördügü sekilde belirlendiler. Bu yapay sinirlarla hedeflenen ikinci önemli husus ise yeni kurulan devletlerin siyasi istikrari saglayamayacak bir düzene göre sekillendirilmeleriydi. Çünkü birligini kurmus, siyasi istikrarini saglamis ve ekonomik refaha ulasmis bir devletin Ingiliz veya Fransiz çikarlarina uymayacagi açikti. Asil amaç bu ülkelerde sürekli iç çatismalarin, savaslarin, istikrarsizligin süregelmesi, Ortadogu'nun kolay yönlendirilebilecek bir bölge halini almasiydi. Kisacasi olusturulan mozaik barisa ve birarada yasamaya degil, çatismaya ve savasa uygun olarak hazirlandi. Nitekim Siyonizm, bir devlet haline gelip Israil'e dönüstükten sonra, bu mozaigi kullanarak, Arap devletleri arasindaki çatismalari ya da devletler içindeki iç savaslari körükleme imkani elde edecekti.
Fransa ve Ingiltere'nin yeni kurduklari devletlerde yaptiklari düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. Örnegin Suriye'deki Fransiz yönetimi, ülkede azinlik durumunda olan Alevileri Sünnilere karsi kayirdi ve bugün hala sürmekte olan azinlik iktidarina zemin hazirladi. Bu politika, Suriye'de kalici bir Alevi-Sünni çatismasinin tohumlarini da atti.
Ortadogu'da bir yüzyildir devam eden, özellikle de Israil'in kurulmasindan bu yana siddetlenen karmasanin nedeni, iste bu Osmanli-sonrasi düzenlemeydi. Osmanli sonrasinda olusan "otorite boslugu" Batili güçler tarafindan hiçbir zaman doldurulamadi. Fransa ve Ingiltere Ortadogu'ya istikrar degil, bitmeyen çatismalar ve savaslar, dinmeyen gözyasi ve kan getirdiler. Ingiltere'nin koruyucu kanatlari altinda gelisen Siyonizm ise, kisa sürede bölgenin geneline yönelik bir tehdit haline geldi.
OSMANLI SONRASINDA...
olusturulamamasinin nedeni, sömürgecilerin bunu yapabilecek bir güce sahip olmamalari degil, bunu yapmak için gerekli olan stratejik anlayisa sahip olmamalariydi. Osmanli, ele geçirdigi bölgelere "nizam" götürmeyi Ilahi görev sayan bir anlayisla yönetiliyordu. Sömürgeciler ise sadece kendi menfaatlerini gözettiler ve bu menfaatleri düzensizlik gerektirdiginde düzensizlik meydana getirdiler.
Ortadogu belki de dünya cografyasinin en karmasik, en sorunlu ve en önemli bölgesidir. 20. yüzyilin en büyük degeri haline gelmis olan petrolün yüksek miktarda çikarilmasiyla büyük önem kazanan Ortadogu, geçen yüzyilin basindan bu yana dünyanin en istikrarsiz, en kanli bölgelerinden biri haline gelmistir. Savas, terör, isgal, katliam, çatisma gibi kelimeler Ortadogu halkinin günlük hayatinin bir parçasi haline gelmistir.
Müslümanlarin, Hiristiyanlarin ve Yahudilerin kutsal mekanlarini barindiran bu topraklar, 1517'de Yavuz Sultan Selim'in fethi ile Osmanli topraklarina katilmis, 19. yüzyilin baslarina kadar da Osmanli hakimiyetinde kalmistir. Ayni yillarda Hicaz topraklarinin da Osmanli sinirlarina dahil edilmesiyle birlikte, bölgede tam anlamiyla bir Türk hakimiyeti saglanmistir.
Türk hakimiyeti ile birlikte bölgeye huzur, bolluk ve refah gelmistir. Basta Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere, tüm Türk Sultanlari da Kudüs topraklarina özel bir ilgi göstermis, Imparatorlugun en zor ve sikintili günlerinde dahi bu bölgeyi ihmal etmemislerdir. Kurulan vakiflar ve egitim kurumlarinin yardimiyla halkin maddi durumu kadar kültür seviyesinin de yükselmesi için çaba göstermisler, bölgede köklü bir Türk-Islam medeniyeti kurmuslardir.
Günümüzde bölge halki kendini hala Osmanli-Türk kültürüne yakin hissetmekte ve bölgede Türk-Osmanli medeniyeti, mimarisi, emegi ve tüm hasmeti ile varligini hala korumaktadir.
Her üç dinin de merkezi konumundaki Kudüs, tarih boyunca en uzun istikrar dönemini Osmanlilar zamaninda yasamis, Kudüs halki 400 yil boyunca adaletin, baris ve güvenligin nimetlerinden faydalanmistir. Hiristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar tüm mezhepleri ile birlikte, kendi inançlari dogrultusunda, diledikleri gibi ibadetlerini yerine getirmisler, kendi örf ve adetlerini yasamislardir.
Ancak bu topraklarin Osmanli'nin elinden çikmasi ile birlikte önce sömürgeci devletlerin, daha sonra 1948'de kurulan Israil Devleti'nin uyguladigi isgalci politika, yaklasik 100 yildir bölgede dirlik ve düzen birakmamistir. 19. yüzyilin ikinci yarisinda ve 20. yüzyilin basinda Balkanlar'dakine benzer bir süreç Ortadogu'da da yasanmistir. Osmanli'yi bu bölgeden uzaklastirmak ve geride kalan tüm izlerini silmek isteyen güçler yine devreye girmis ve Balkanlar'dakine benzer bir parçalama politikasina baslamislardir. Özellikle de Ingiltere ve Fransa'nin müdahaleleri Ortadogu'yu bitmek bilmeyen bir kargasanin içine sürüklemistir. Ortadogu'nun dünyanin en zengin petrol yataklarini barindirdiginin fark edilmesi ise Ortadogu'yu paylasma yarisini hizlandirmistir. Iki ülke arasindaki gizli Sykes-Picot anlasmasi Fransa ve Ingiltere'nin bu gizli planlarinin bir belgesi niteligindedir.
1916'da Ingiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M. F. George Picot arasinda imzalanan söz konusu anlasma Osmanli topraklarini Ingiltere, Fransa ve Rusya arasinda paylastirirken, Filistin için de uluslararasi bir statü öngörüyordu. Iste bu ileride kurulacak olan Israil Devleti için de ilk adimdi.
TERÖR TOHUMLARI
Sykes-Picot anlasmasinin imzalandigi dönem, bölgede bir Yahudi Devleti kurulmasi için hummali bir çabanin yürütüldügü dönemdi ayni zamanda. MS 70 yilinda bu topraklardan sürülmeleriyle birlikte dünyanin dört bir yanina dagilan Yahudilerin Filistin hayali tarihin hiçbir döneminde sönmemisti. 1890'larin basinda aslen bir gazeteci olan Theodor Herzl'in önderliginde kurulan "Siyonizm" hareketi, dünyaya yayilmis olan Yahudilerin tekrar Filistin'e dönmeleri ve bagimsiz bir devlet kurmalari için çalismalara basladi. Herzl, 21-31 Agustos 1897'de Basle'da topladigi I. Siyonist Kongre'de temel hedef ve yöntemleri tespit etti. Bu amaçla örgütler toplandi, fonlar olusturuldu, günümüz deyimiyle son derece örgütlü bir "lobici"lik faaliyeti basladi. (Konu hakkinda detayli bilgi için Bkz. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Yayincilik, 3.B, Temmuz 2000)
Filistin'de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki Yahudi Miliyetçileri, diger adiyla Siyonistler, ilk önce topladiklari paralarla Filistin'de yasayan Araplar'dan toprak satin almaya basladilar. Ancak asil hedeflerine bu sekilde ulasamayacaklarini biliyorlardi. Theodor Herzl, 19 Mayis 1901 tarihinde Sultan Abdülhamit'le yaptigi görüsmede, "Avrupa Borsasini ellerinde tutan Yahudilerin Osmanli Imparatorlugu'nun bütün borçlarini ödemesi karsiliginda Filistin topraklarinin onlara verilmesini" içeren gizli bir teklifte bulundu. Ancak bu teklif Sultan tarafindan "Vatanin bir karis topragi bile satilik degildir" - Dr. Abdullah Manaz, Dünyada ve Türkiye'de Siyasal Islamclik, s.160-163- tepkisiyle geri çevrildi.
1917'de ise Ingiltere Disisleri Bakani James Balfour, Siyonistlerin önde gelen isimlerinden Edmond De Rothschild'e gönderdigi bir mektupta "Majestelerinin Hükümeti'nin Filistin'de bir Yahudi vatani kurulmasini destekledigini" ifade ediyor, böylece uluslararasi arenada Israil Devleti'nin yolu da açilmis oluyordu. Bu vaat, Filistin'in I. Dünya Savasi sonunda Osmanli'nin egemenliginden çikmasiyla anlam kazandi. 1918 yilinda Osmanli askerleri Filistin'den çekildi ve bölge Ingiliz hakimiyetine girdi. Bu yeni hakimiyetle birlikte bölge yaklasik bir asirdir süregelen bir çatismanin da içine girmis bulunuyordu. 1880 ile 1918 yillari arasinda Filistin'de 24 bin olan Yahudi nüfusu 65 bine çikiyor ve böylece hukuksuzca yurtlarindan çikarilan Araplarla Yahudiler arasinda gerginlikler tirmanmaya basliyordu. Bölgede düzenli olarak artan Yahudi nüfusu, II. Dünya Savasi'nda toplam nüfusun dörtte birine yükseldi.
Araplar, Ingilizler ve Yahudiler arasinda yillar süren çatismalar 1947 yilinda Birlesmis Milletler nezdinde görüsülmeye baslandi ve konuyla ilgili kurulan özel komisyon Filistin'in Yahudi ve Araplar arasinda ikiye bölünmesini, Kudüs'ün ise uluslararasi bir statüye kavusturulmasini önerdi. Ancak öneri Arap devletleri tarafindan kabul edilmedi. Siyonistlerin 1948 yilinda bagimsiz devletlerini ilan etmeleriyle birlikte 50 yildan fazladir süren savaslarin temeli atilmis oldu.
Irkçi ve isgalci bir ideoloji olan Siyonizm üzerine bina edilmis olan Israil, önce 1948'de, ardindan da 1967'de Arap topraklarini isgal etti ve bu iki asamada Filistin'in tamamini ele geçirdi. 3,5 milyon Filistinli evlerini terk edip mülteci olarak yasamlarini devam ettirmeye basladilar. Yillarca süren savaslar neticesinde binlerce masum insan hayatini kaybetti. Israil kurulusundan bu yana terör ve siddeti devlet politikasi haline getirmis ve sadece isgal ettigi topraklarda degil, tüm Ortadogu cografyasi üzerinde terörün ve anarsinin bas aktörü olarak yer almistir.
Israil terörü halen devam etmektedir. Kadin, çocuk, yasli ayirt etmeden katliamlarin yapildigi Filistin topraklarinda, henüz 11-12 yasindaki çocuklarin kursunlara, roketlere, hava saldirilarina karsi taslar ve sopalarla yürüttükleri amansiz direnisleri artik alisilmis manzaralar halini almistir. Henüz 15'ine bile gelmemis çocuklar Israilli askerlerin dipçikleriyle feci sekilde dayak yemekte, okullarina kursun yagmurlari altinda gitmekte, attiklari taslara gerçek mermilerle karsilik verildigi için çogu sakat kalmakta ya da ölmektedirler.
Ancak televizyon kameralarindan tüm dünya kamuoyuna yansiyan bu görüntülerden de öte bir terör anlayisi vardir Israil Devleti'nin. 1948 yilinda bir Arap köyü olan Deir Yassin'e Israil terör örgütü Stern tarafindan düzenlenen saldirinin izleri hafizlardan hala silinmemistir. Hamile kadinlar ve çocuklarin da dahil oldugu 280 kadar köylünün sokaklarda dolastirildiktan sonra kursuna dizildigi Deir Yassin'de genç kizlara tecavüz edilmis, erkeklerin cinsel organlari kopartilmistir. Raporlarda ortadan ikiye bölünen küçük bir kiz çocugundan bile söz edilmektedir.-Lenni Brenner, The Iron Wall: Zionist Revisionism from Jabontinsky to Shamir, London Zed Books, 1984, s. 141-143- Bu sekilde 6 ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayisiz baskin neticesinde 400 bine yakin Arap yurdunu terk etmek zorunda kalmistir.
Israil Devleti bölgede ideolojisi geregi uyguladigi terör ve baski politikasini gizli veya açik devam ettirmektedir. Öte yandan bölgedeki diger devletlerin de gerek kendi iç sorunlari, gerek birbirlerinden destek görmemeleri, gerekse zayif ekonomileri nedeniyle bu politikaya karsi etkin bir güç olusturmalari mümkün olmamaktadir. Her biri suni sinirlarla birbirlerinden ayrilmis olan Ortadogu devletleri tek bir ideal ve ülkü dogrultusunda kendilerini birlestirecek ve yönlendirecek bir gücün bekleyisi içindedirler. Bu güç ise sahip oldugu tarihi miras geregi Türkiye'nin elindedir. Çünkü Türkiye'nin tüm bölge devletleri üzerinde tahminlerin üzerinde bir etkisi vardir. Ancak I. Dünya Savasi sirasinda batili devletler tarafindan bu bölgede izlenen politikanin izleri de halen devam etmektedir. Bu nedenle önce bu politikanin mantigina ve hedefine kisaca göz atmakta fayda vardir.
SUNI KARMASALARI
Yukarida da degindigimiz gibi Osmanli Ortadogu'yu I. Dünya Savasi ile birlikte yitirdi. Savasin ardindan da Ortadogu'da, bölgenin yeni hakimlerinin siyasi ve ekonomik çikarlarina uygun bir düzenleme yapildi. Ingiltere ve Fransa, eski Osmanli vilayetlerinden yapay devletler olusturdu. Bagdat vilayeti, "Irak" adli bir devlete dönüstürüldü ve Ingiliz egemenligine birakildi. Halep ve Sam vilayetlerinden de "Suriye" isimli bir devlet çikarildi. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye'nin bir parçasi olan Beyrut ve çevresi ise "Lübnan" adiyla ayri bir devlete dönüstürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin bati yakasinda ise o zamana kadar sadece cografi bir bölge olan "Filistin" bir devlet haline getirildi. Nehrin dogu yakasinda ise "Transjordan" (Ürdünötesi) adli bir devlet kuruldu. Bu devlet bir süre sonra sadece "Ürdün" ismiyle anilmaya baslandi.
Bu devletlerin hiçbiri etnik ya da dini bir birlige dayanmiyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok uzak üç ayri grup vardi; Kürtler, Sünni Araplar ve Sii Araplar. Suriye daha da karisikti. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler... Hepsi bu yeni devletin çatisi altinda yasiyorlardi. Filistin'de ise Araplarin yaninda giderek artan ve kendi devletlerini kurmayi hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardi. Lübnan ise Hiristiyan Araplar ile Müslüman Araplari barindiriyordu. Ancak bu iki temel ayrim da, kendi içlerinde mezhep farkliliklariyla bölünmüslerdi.
Osmanli sonrasinda olusan bu karmasik Ortadogu'nun bir baska özelligi ise, sinirlarin tamamen masa basinda ve cetvelle çizilmis olmasiydi. Sinirlar herhangi bir etnik temel gözetilerek degil, sadece Fransa ve Ingiltere'nin çikarlarinin öngördügü sekilde belirlendiler. Bu yapay sinirlarla hedeflenen ikinci önemli husus ise yeni kurulan devletlerin siyasi istikrari saglayamayacak bir düzene göre sekillendirilmeleriydi. Çünkü birligini kurmus, siyasi istikrarini saglamis ve ekonomik refaha ulasmis bir devletin Ingiliz veya Fransiz çikarlarina uymayacagi açikti. Asil amaç bu ülkelerde sürekli iç çatismalarin, savaslarin, istikrarsizligin süregelmesi, Ortadogu'nun kolay yönlendirilebilecek bir bölge halini almasiydi. Kisacasi olusturulan mozaik barisa ve birarada yasamaya degil, çatismaya ve savasa uygun olarak hazirlandi. Nitekim Siyonizm, bir devlet haline gelip Israil'e dönüstükten sonra, bu mozaigi kullanarak, Arap devletleri arasindaki çatismalari ya da devletler içindeki iç savaslari körükleme imkani elde edecekti.
Fransa ve Ingiltere'nin yeni kurduklari devletlerde yaptiklari düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. Örnegin Suriye'deki Fransiz yönetimi, ülkede azinlik durumunda olan Alevileri Sünnilere karsi kayirdi ve bugün hala sürmekte olan azinlik iktidarina zemin hazirladi. Bu politika, Suriye'de kalici bir Alevi-Sünni çatismasinin tohumlarini da atti.
Ortadogu'da bir yüzyildir devam eden, özellikle de Israil'in kurulmasindan bu yana siddetlenen karmasanin nedeni, iste bu Osmanli-sonrasi düzenlemeydi. Osmanli sonrasinda olusan "otorite boslugu" Batili güçler tarafindan hiçbir zaman doldurulamadi. Fransa ve Ingiltere Ortadogu'ya istikrar degil, bitmeyen çatismalar ve savaslar, dinmeyen gözyasi ve kan getirdiler. Ingiltere'nin koruyucu kanatlari altinda gelisen Siyonizm ise, kisa sürede bölgenin geneline yönelik bir tehdit haline geldi.
OSMANLI SONRASINDA...
olusturulamamasinin nedeni, sömürgecilerin bunu yapabilecek bir güce sahip olmamalari degil, bunu yapmak için gerekli olan stratejik anlayisa sahip olmamalariydi. Osmanli, ele geçirdigi bölgelere "nizam" götürmeyi Ilahi görev sayan bir anlayisla yönetiliyordu. Sömürgeciler ise sadece kendi menfaatlerini gözettiler ve bu menfaatleri düzensizlik gerektirdiginde düzensizlik meydana getirdiler.