-
- Katılım
- Nisan 28, 2012
-
- Mesajlar
- 4,696
-
- Tepkime puanı
- 2
-
- Puanları
- 293
-
- Yaş
- 30
Şu andan itibaren her şey kurgudur, tarihî gerçekler müstesna
Tellâl iki sokak ötede bir kez daha “Seferberliktir!” diye bağırdığında
düşüncelerimden sıyrıldım. Yaslandığım ağaca doğru yürüyen
siyah çarşaflı yaşlı bir kadına baktım. Kırışıklar içindeki esmer yüzü
açıktı ve gözleri yaşlıydı. İki adım attım sırtımı ağaçtan ayırarak. Durumumun
garipliğine aldırmadan “Af edersiniz teyzeciğim” dedim.
Bakışları beni delerek geçti, hiçbir şey duymamış gibi ileriye bakarak
yürümeye devam etti. Bir daha sersemledim, kanım damarlarımda
dondu sanki. O zaman sadece yaşlı kadının değil, yanımdan geçip
giden onca insanın da bu kadar farklı görüntüme rağmen bir kez olsun
dönüp yüzüme bakmadıklarını fark ettim. Oysa giydiğim kot pantolon
da, yüzümdeki makyaj da en önemlisi açık saçlarım da onlara çok
yabancıydı. Dönüp bakmaları lâzımdı doğal olarak ama bakmıyorlardı
işte. Öyleyse evet, beni görmüyorlardı. Sağıma soluma bakındım, az
ötedeki bir zücaciye dükkânına yaklaştım. Camekânının tam önünde
durdum, baktım. Camların temiz yüzeyi de gökler kadar boştu. Elimi
bastırdım kalbime, yerinden çıkmasın diye. Başım dönerken dükkânın
30
kapısına tutundum. Görüyor ama görünmüyordum. Öyle mi? Konuşuyor
ama işitilmiyordum. Dokunuyor ama fark edilmiyordum.
Vardım ama yoktum. Gölgeydim sadece.
Bana tam anlamıyla ne olduğunu ancak o an anlayabildim. Ben
de, Alice’i, Harikalar Diyarı’na geçiren ayna gibi bir fotoğraf kartonunun
arkasına geçmiş, eski zamanın içine girmiş olmalıydım. O kadar
istediğim, yakıcı bir hasret duyarak, imkânsızlığını bile bile içimde
büyüttüğüm şey gerçek olmuştu ve en önemlisi de şuurum, bugünkü
şuurumdu, yaşadığım zamana, şimdiki zamana aitti.
Ya Rabbi, bu benim zaman zaman öğrencilerimle oynadığım bir
oyun değil miydi? Ve bir oyun kadar da hacimsiz değildi, hayatımın en
büyük dileği, hatta cennet tasavvurumun aslî parçasıydı. Beş Şehir’in
“İstanbul” bahsinde son bölümü sınıfta okurken oynardık bu oyunu,
Tanpınar’ın “mazi ile hangi seviyede ilişki kurmamız gerektiğini” irdelerken
uyardığı şeyi anlamaya çalışırken.
“Bugünün rüzgârında yıkanan mazi gülü” diyordu üstat. Geçmişi
bizim için manalı kılan şey, ona bugünden bakıyor olmamızla alâkalıydı.
Onun bugün ve yarın için bize vereceği hızdı aslolan.
Söz buraya gelince her yıl aynı neşeyle sorardım öğrencilerime.
“Şimdi bir zaman makinesine bineceğiz. Nereye gitmek istersiniz?”
Zaman sınırlı bir şeydi ve her yıl üç aşağı beş yukarı benzer cevaplar
gelirdi: “Kanuni devrine. Fatih zamanına. Fransız İhtilâli’ne. Bolşevik
Devrimi’ne. Osman Bey’in yanı başına. Göktürkler zamanına. Orta
Asya’ya. Asr-ı Saadet’e.”
“Peki” derdim. “Pekâlâ, gidiyoruz. Ama yanımıza almamız gereken
bir şey var, o nedir?”
Çocuklaşırlardı ardına kadar açık pencerelerden Mayıs kokuları
sınıfımıza dolarken.
“Defter, kalem, fotoğraf makinesi, cep telefonu, internet, şarj
aleti.” Gülüşürdük.
“Yoo” derdim. “Bunlar değil.”
Ciddileşirlerdi bu kez. Dururduk biraz. Ses yok. Cevabı ben
verirdim.
“Şu anki şuurumuzu alacağız yanımıza. Aksi takdirde bu yolculuğun
hiçbir anlamı olmaz ki. Düşünsenize XVI. asra gitmişiz ama XXI.
31
asırdan geldiğimizi bilmiyoruz. O zaman ne anlamı var bunun? XVI.
asırda yaşayan herhangi bir Osmanlı’dan ne farkımız kalır?”
Her şey gelip, bilmekte çözülürdü, onda düğümlendiği gibi.
“Bir daha düşünsenize” derdim. “Ya biz şu anda XXV. asırda bir
zaman makinesine doluşarak XXI. asra seyahat etmiş zaman seyyahları
isek. Ama o zamanki şuurumuzu yanımıza almadığımız için olup
biteni anlamıyorsak. Görüyorsunuz işte, eğer bilmiyorsak bir anlamı
yok ne olup bittiğinin. Biliyorsak her şey var.”
Tellâlın davuluna inen tokmak damarlarımdaki kanı dondurmasa
tadını çıkarabilirdim mucizeye benzer bu tecrübenin. Ama benim
bildiklerimi şu kalabalığın bilmediğini, birkaç hafta, birkaç ay, birkaç
yıl içinde olup bitecekleri düşününce ürperdim. Neler olacağını
keşke ben de mi bilmeseydim? Keşke o kadar okumasaydım ya da
şuurumu çalışma masamın başında bıraksaydım. Keşke aralarında
kaderdaşlarından biri gibi ne olacağını bilmeden yaşayıp gitseydim.
Bilgim de bilincim de yanımda oysa. Ben biliyorum ama onlar yarın
ne olacağını bilmiyorlar. Önümüzdeki on bir yıl içinde yaşanacaklar
ise akıllarının ucundan bile geçmez.
Belinde kuşağı, sırtında yeleği, ayağında poturları ile bir eşeği
sürükleyerek yanımdan geçen genç köylüye baktım. İki haftayı bulmadan
cephe yollarına düşecek olan şu saf delikanlı vatanı kurtarmaya
gideceğini zannediyor. Ama ben? Ben öyle olmayacağını biliyorum.
Koca devlet göz göre göre gidiyor. Benim gözlerimle bakınca göz göre
göre geliyor gelecek olan. Ateş yoksa da duman çoktan boğula boğula,
kıvrıla kıvrıla yükselmeye başlamış. Gemi batıyor.
Şu mahşer kalabalığına dönsem, meydanı hıncahınç dolduran
bu insanları, kırmızı fesli efendileri, kıranta beyleri, hâkî üniforma
içinde kılıç parlatan zabitleri, mülâzımları, mektep çocuklarını tutsam,
yakalarından silksem, bildiğim onca şeye rağmen yine de bildiğimden
en fazla emin olduğum şeyi onlara söylesem. “Gitmeyin” desem.
Kareli çarşafları içinde yüzleri kapalı kadınları yakalasam kollarından
sonra, “Göndermeyin” desem. Ama sesim yoktu, duymazlardı beni.
Hoş, duysalar da ne fark ederdi. Bana mı inanacaklardı? Hangi birine
mani olabilirim ki? Hem üçünü beşini engellesem bile ne değişirdi?
32
Kassandra lâneti bu. Olup bitecekleri bilip, görüp de önüne geçememek.
Önüne geçememek çünkü buna kimseyi inandıramamak.
Troya’nın son kralı Priamos’un kızıydı Prenses Kassandra. Verdiği
sözü tutmamanın bedelini ağır ödemişti. Kendisine âşık olan tanrı
Apollon’dan, aşkına mukabil, geleceği görme yetisi istemiş fakat Apollon
ona bu yetiyi bahşettiğinde derin bir ikileme düşmüştü Kassandra
çünkü bedenini tertemiz saklamak ve rahibe olmak istiyordu. Daha
yüksek bir gerekçeyi sahiplenerek dönmüştü sözünden. Ancak öfkeli
tanrı ona öyle bir karşılık vermişti ki Kassandra bundan böyle olacakları
bilecek, görecek ama buna kimsecikleri inandıramayacaktı. Büyük
ceza. Tahta atın karnında şehre kendi elleriyle aldıkları savaşçıların,
Troyalıların sonu olacağını ayan beyan görmüştü Kassandra ama buna
kimsecikleri inandıramamıştı.
Meydan’daki mahşerin ortasında Kassandra’ydım ben şimdi. Şu
farkla ki kâhin Prenses’in görüp göreceği tek yangın vardı. Benimse
dört bir yanda şimdiden tütmeye başlayan dumana bakılırsa göreceğim
alevler yüzlerce Troya şehrini yakmaya yetip artacaktı.
Nazan Bekiroğlu //Nar Ağacı
Tellâl iki sokak ötede bir kez daha “Seferberliktir!” diye bağırdığında
düşüncelerimden sıyrıldım. Yaslandığım ağaca doğru yürüyen
siyah çarşaflı yaşlı bir kadına baktım. Kırışıklar içindeki esmer yüzü
açıktı ve gözleri yaşlıydı. İki adım attım sırtımı ağaçtan ayırarak. Durumumun
garipliğine aldırmadan “Af edersiniz teyzeciğim” dedim.
Bakışları beni delerek geçti, hiçbir şey duymamış gibi ileriye bakarak
yürümeye devam etti. Bir daha sersemledim, kanım damarlarımda
dondu sanki. O zaman sadece yaşlı kadının değil, yanımdan geçip
giden onca insanın da bu kadar farklı görüntüme rağmen bir kez olsun
dönüp yüzüme bakmadıklarını fark ettim. Oysa giydiğim kot pantolon
da, yüzümdeki makyaj da en önemlisi açık saçlarım da onlara çok
yabancıydı. Dönüp bakmaları lâzımdı doğal olarak ama bakmıyorlardı
işte. Öyleyse evet, beni görmüyorlardı. Sağıma soluma bakındım, az
ötedeki bir zücaciye dükkânına yaklaştım. Camekânının tam önünde
durdum, baktım. Camların temiz yüzeyi de gökler kadar boştu. Elimi
bastırdım kalbime, yerinden çıkmasın diye. Başım dönerken dükkânın
30
kapısına tutundum. Görüyor ama görünmüyordum. Öyle mi? Konuşuyor
ama işitilmiyordum. Dokunuyor ama fark edilmiyordum.
Vardım ama yoktum. Gölgeydim sadece.
Bana tam anlamıyla ne olduğunu ancak o an anlayabildim. Ben
de, Alice’i, Harikalar Diyarı’na geçiren ayna gibi bir fotoğraf kartonunun
arkasına geçmiş, eski zamanın içine girmiş olmalıydım. O kadar
istediğim, yakıcı bir hasret duyarak, imkânsızlığını bile bile içimde
büyüttüğüm şey gerçek olmuştu ve en önemlisi de şuurum, bugünkü
şuurumdu, yaşadığım zamana, şimdiki zamana aitti.
Ya Rabbi, bu benim zaman zaman öğrencilerimle oynadığım bir
oyun değil miydi? Ve bir oyun kadar da hacimsiz değildi, hayatımın en
büyük dileği, hatta cennet tasavvurumun aslî parçasıydı. Beş Şehir’in
“İstanbul” bahsinde son bölümü sınıfta okurken oynardık bu oyunu,
Tanpınar’ın “mazi ile hangi seviyede ilişki kurmamız gerektiğini” irdelerken
uyardığı şeyi anlamaya çalışırken.
“Bugünün rüzgârında yıkanan mazi gülü” diyordu üstat. Geçmişi
bizim için manalı kılan şey, ona bugünden bakıyor olmamızla alâkalıydı.
Onun bugün ve yarın için bize vereceği hızdı aslolan.
Söz buraya gelince her yıl aynı neşeyle sorardım öğrencilerime.
“Şimdi bir zaman makinesine bineceğiz. Nereye gitmek istersiniz?”
Zaman sınırlı bir şeydi ve her yıl üç aşağı beş yukarı benzer cevaplar
gelirdi: “Kanuni devrine. Fatih zamanına. Fransız İhtilâli’ne. Bolşevik
Devrimi’ne. Osman Bey’in yanı başına. Göktürkler zamanına. Orta
Asya’ya. Asr-ı Saadet’e.”
“Peki” derdim. “Pekâlâ, gidiyoruz. Ama yanımıza almamız gereken
bir şey var, o nedir?”
Çocuklaşırlardı ardına kadar açık pencerelerden Mayıs kokuları
sınıfımıza dolarken.
“Defter, kalem, fotoğraf makinesi, cep telefonu, internet, şarj
aleti.” Gülüşürdük.
“Yoo” derdim. “Bunlar değil.”
Ciddileşirlerdi bu kez. Dururduk biraz. Ses yok. Cevabı ben
verirdim.
“Şu anki şuurumuzu alacağız yanımıza. Aksi takdirde bu yolculuğun
hiçbir anlamı olmaz ki. Düşünsenize XVI. asra gitmişiz ama XXI.
31
asırdan geldiğimizi bilmiyoruz. O zaman ne anlamı var bunun? XVI.
asırda yaşayan herhangi bir Osmanlı’dan ne farkımız kalır?”
Her şey gelip, bilmekte çözülürdü, onda düğümlendiği gibi.
“Bir daha düşünsenize” derdim. “Ya biz şu anda XXV. asırda bir
zaman makinesine doluşarak XXI. asra seyahat etmiş zaman seyyahları
isek. Ama o zamanki şuurumuzu yanımıza almadığımız için olup
biteni anlamıyorsak. Görüyorsunuz işte, eğer bilmiyorsak bir anlamı
yok ne olup bittiğinin. Biliyorsak her şey var.”
Tellâlın davuluna inen tokmak damarlarımdaki kanı dondurmasa
tadını çıkarabilirdim mucizeye benzer bu tecrübenin. Ama benim
bildiklerimi şu kalabalığın bilmediğini, birkaç hafta, birkaç ay, birkaç
yıl içinde olup bitecekleri düşününce ürperdim. Neler olacağını
keşke ben de mi bilmeseydim? Keşke o kadar okumasaydım ya da
şuurumu çalışma masamın başında bıraksaydım. Keşke aralarında
kaderdaşlarından biri gibi ne olacağını bilmeden yaşayıp gitseydim.
Bilgim de bilincim de yanımda oysa. Ben biliyorum ama onlar yarın
ne olacağını bilmiyorlar. Önümüzdeki on bir yıl içinde yaşanacaklar
ise akıllarının ucundan bile geçmez.
Belinde kuşağı, sırtında yeleği, ayağında poturları ile bir eşeği
sürükleyerek yanımdan geçen genç köylüye baktım. İki haftayı bulmadan
cephe yollarına düşecek olan şu saf delikanlı vatanı kurtarmaya
gideceğini zannediyor. Ama ben? Ben öyle olmayacağını biliyorum.
Koca devlet göz göre göre gidiyor. Benim gözlerimle bakınca göz göre
göre geliyor gelecek olan. Ateş yoksa da duman çoktan boğula boğula,
kıvrıla kıvrıla yükselmeye başlamış. Gemi batıyor.
Şu mahşer kalabalığına dönsem, meydanı hıncahınç dolduran
bu insanları, kırmızı fesli efendileri, kıranta beyleri, hâkî üniforma
içinde kılıç parlatan zabitleri, mülâzımları, mektep çocuklarını tutsam,
yakalarından silksem, bildiğim onca şeye rağmen yine de bildiğimden
en fazla emin olduğum şeyi onlara söylesem. “Gitmeyin” desem.
Kareli çarşafları içinde yüzleri kapalı kadınları yakalasam kollarından
sonra, “Göndermeyin” desem. Ama sesim yoktu, duymazlardı beni.
Hoş, duysalar da ne fark ederdi. Bana mı inanacaklardı? Hangi birine
mani olabilirim ki? Hem üçünü beşini engellesem bile ne değişirdi?
32
Kassandra lâneti bu. Olup bitecekleri bilip, görüp de önüne geçememek.
Önüne geçememek çünkü buna kimseyi inandıramamak.
Troya’nın son kralı Priamos’un kızıydı Prenses Kassandra. Verdiği
sözü tutmamanın bedelini ağır ödemişti. Kendisine âşık olan tanrı
Apollon’dan, aşkına mukabil, geleceği görme yetisi istemiş fakat Apollon
ona bu yetiyi bahşettiğinde derin bir ikileme düşmüştü Kassandra
çünkü bedenini tertemiz saklamak ve rahibe olmak istiyordu. Daha
yüksek bir gerekçeyi sahiplenerek dönmüştü sözünden. Ancak öfkeli
tanrı ona öyle bir karşılık vermişti ki Kassandra bundan böyle olacakları
bilecek, görecek ama buna kimsecikleri inandıramayacaktı. Büyük
ceza. Tahta atın karnında şehre kendi elleriyle aldıkları savaşçıların,
Troyalıların sonu olacağını ayan beyan görmüştü Kassandra ama buna
kimsecikleri inandıramamıştı.
Meydan’daki mahşerin ortasında Kassandra’ydım ben şimdi. Şu
farkla ki kâhin Prenses’in görüp göreceği tek yangın vardı. Benimse
dört bir yanda şimdiden tütmeye başlayan dumana bakılırsa göreceğim
alevler yüzlerce Troya şehrini yakmaya yetip artacaktı.
Nazan Bekiroğlu //Nar Ağacı