Önce söz vardı

Konu sahibi son olarak 2615 gün önce görüldü
c3b6ncesc3b6zvardc4b1.jpg


Önce söz vardı…

Yusuf Yavuz

‘Sözüm söz olsun mu?’ Olsun! ”Tutmayan ‘böyle’ olsun mu?” Olsun!.. Yetmişli yıllarda bir çocukluk sataşması olarak sıklıkla kullanılan bu tekerlemedeki ”böyle” cümlesi kullanıldığı yere ve kullanıcısının niyetine göre anlam değiştirse de söz olgusunun, bu gün için o yıllardaki geçerliliğini ve önemini koruduğunu söylemek neredeyse olanaksızdır. Anadolu köylüsünün “pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” özdeyişi, sözün bu coğrafyada nasıl ifade edildiğinin en yalın anlatımıdır. Sözün, çocuk oyunlarında bu denli sıklıkla kullanıldığı dönemlerin “söz- iktidar” , “ritüel ve iktidar” kavramlarıyla ilişkilendirilmesi durumunda, ortaya, tutulmamış sözlerin, hükümsüz vaatlerin ve sözün kayıp hanesine yazılan kırılmaların çetelesi çıkar.

Söz, antik çağ ozanlarından, İran’lı bilgelere, Dede Korkut’dan, İskandinav mitolojisine kadar çok geniş bir coğrafyada hayatın anlamıdır. İnsanın varoluşunu anlamlandırdığı büyülü bir dünyadır söz… Bütün kadim kültürlerin toplumsal hukukunun ve ailevi ilişkilerinin de belirleyicisi olmuştur. Sabahları geç kalkan Karadeniz köylüsü, “Guguya yenilmişim” diyerek, bir daha geç kalkmayacağına dair kendine söz verirken, “Destur” Alevi- Bektaşi kültüründe toplumsal sorumlulukların altının çizildiği bir yaptırımdır ve sözün, kişinin yaşamı üzerindeki denetimini belirler.

Semavi dinlerin sözü inanç sistemlerinin tam ortasına yerleştirmeleri de ayrıca anlamlıdır. Yazar Giray Ercenk, söz ve inanç ilişkisini şöyle vurgular: “…Çölde kendisini çağıran tanrının sesinden irkilen Hz. Musa, korkuyla sorar; ‘Sen kimsin?’ Tanrı ‘söz’ olur ve yanıt verir; ‘Ben, ben olanım…’

Tek tanrılı dinlerdeki bu “Söz ve tanrı” geleneği, Hristiyanlık dönemi ve İslamiyet döneminde de sürer ve tanrı kendisini, Marcos ve Yuhanna İncilinde ‘kelam-söz’ olarak ortaya koyar. Hz. Muhammed’e Cebrail aracılığı ile gönderilen ‘Alak’ Suresinin birinci ayeti olan, ‘Oku…’ emri ile Tanrı kendisini önce söz olarak duyurur. Bu yüzden, İslami ilimlerin Tanrı Felsefesini inceleyen dalına ‘ Kelam İlmi’ denir. Kelam ilmi, sözün ses, sesin nefes, nefesin ruh, ruhun tanrı olduğu olgusunu işler…”

Tek tanrılı dinlerdeki sözün, tanrının bir tür kendini ortaya koyuş biçimi olduğuna ilişkin bu inanç, sözün kutsallığını da birlikte getirir. Yüzlerce yıldır dilimize yerleşmiş olmasına karşın, son yıllarda kullanmaktan imtina ettiğimiz, ” Söz bir, Allah bir ” özdeyişi, bu inanç biçiminin halk dilindeki karşılığını oluşturur.

İnsanlığın yarattığı bütün değerlerin birer antropolojik tanımlamaya dönüştüğü bu zaman diliminde, söz de bundan nasibini almakta gecikmedi. Gittikçe büyüyen ve bir yalnızlık türküsü halini alan anlamsızlığın içinde kaybolan kimliklerin; metroların, garların, caddelerin ve kentlerin devasa blokları içinde kaybettiği söz, Hollywood yapımlarının birer imaj nesnesi haline geldi. Standart aşklar, yuvarlak hatlar, belirgin imajlar ve belirsiz bir geleceğin arasında, eti kemiği olmayan cümlelerin gölgeleri vuruyor suretlerimize.

Bu yüzden, hep aceleci, bu yüzden hep zamansız, bu yüzden arada bir “bir dur yaa!” diyeceğimiz dostlarımız çoğalıyor gittikçe. Kendimize binlerce kez söz vererek başladığımız güne, başımız dönerek ve bir daha söz vermeyeceğimize söz vererek veda ediyoruz.

Sözün mekanik seslere dönüştüğü kentlerin, kasabaların ve kapı duvar evlerin arasında, birbirimizin acısını alacak; bir cümle, bir hece, bir harf kaldı mı?

Yine de sözün, bu coğrafyanın ruhunu besleyen o büyülü tınısına; Mağrip kıyılarından Balkanlara, Kafkaslardan, bütün Anadolu topraklarına kadar uzanan bu geniş coğrafyada karşılığını bulmasını beklemek, bu konuda bu topraklara “söz vermek” o kadar da uzak değil.

Çocukların o muzip tekerlemelerini ödünç alarak bir kereliğine daha sormalıyız birbirimize:
Sözümüz söz olsun mu?

Fotoğraf: “Yer Bize Çimen Verdi” belgeselinden
 
Geri