Okunmaya Değer Hikayeler, Duygusal Hikayeler, Ders Alinacak Hikayeler..

K
  • Kullanıcı Külkedisi
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Roman ve Hikayeler

lhff5.jpg




Yaşlı bir adama sokakta yürürken bisikletli
çarpmış ve hafif yaralanmış.
Etraftakiler hastaneye götürmüşler.
Hemşireler, röntgen çekerek her hangi bir kırık
veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini
söylemişler.
Yaşlı adam huzursuzlanmış; “acelesi olduğunu,
röntgen istemediğini” söylemiş.
…Hemşireler merakla acelesinin nedenini
sormuşlar.
“Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte
kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum”
demiş.
Hemşire “Eşinize haber iletir gecikeceğinizi
söyleriz” diyince;
Yaşlı adam üzgün bir ifade ile:
“Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey
anlamıyor,hatta benim kim olduğumu dahi
bilmiyor” demiş.
Hemşireler hayretle:
“Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden
hergün onunla kahvaltı yapmak için
koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar.
Adam cevaplamış:
“Ama ben onun kim olduğunu biliyorum” .



 

lhfhj.jpg



NewYork’ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci birgün, bir şairin dikkatini çeker.
Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır.
Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.
Dilencide sekiz dolar kadar olduğunu söyler.Bunun üzerine şair,dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek birşeyler yazar;

‘Şimdi buraya senin kazancını arttıracak birşeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin’ der ve oradan ayrılır.

Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca…

Dilenci:

‘Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?

Bunun üzerine şair gülümser ve:

Tabelada ” Doğuştan körüm, yardım edin ” yazıyordu.

Bense ” Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim diye yazdım “der.

Önemli olan, anlatılmak istenen seyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre; Her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.

Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye uğraşalım . . .
 

Herkesin birbirini tanıdığı küçük bir kasabada, bir ayyaş yaşıyordu. Bütün gününü, gecelerinin çoğunu kasabanın meyhanesinde geçiriyordu. Evini, işini, çoluk-çocuğunu çoktan unutmuştu.

Bu yüzden herkes kendisinden nefret ediyordu. Kimse kendisiyle ne doğru dürüst konuşuyor, ne de selam alıp veriyordu.
Bu haldeyken günün birinde vakti saati doldu ve öldü. Kendisine yaşarken duyulan hoşnutsuzluk öl
ümünden sonra bile sürdürüldü. O kadar ki, namazını kılacak kimse çıkmadı. Cenazesi ortada kaldı.

Adamın karısı, kocasının ölüsünü bir küfeye koyup sırtına yüklendi ve gömmesi için o çevrede yaşayan ve iyilik severliği ile tanınan bir çobana götürdü.

Çoban bir çukur açıp adamı gömdü. Ardından herkes "Cehennemi boylamıştır" diye dünüşünüyordu. Aradan bir müddet geçti. Beldenin ileri gelenlerinden biri rüyasında ayyaş adamı cennette gördü. "Adam sende, rüyadır, rüyada herşey görülür" diye geçiştirdi. Ama her gece aynı rüya tekrarlanıyordu.

Hemen imama gidip durumu açtı. İmam da aynı rüyayı epeydir kendisinin de görmekte olduğunu söyledi. Bunun üzerine akıllarına bu adamı gömen çobana gidip nasıl gömdüğünü, arkasından ne söylediğini sormak geldi. Birlikte çobana gittiler.

Selam sabahtan sonra hemen konuya girdiler: -Bir süre önce defnetmen için hanımı tarafından sana bir cenaze getirildi. Sen onu nasıl gömdün? Gömerken ne dedin?

-Biliyorsunuz ben cahil biriyim. Cenazeden falan anlamam. Bir çukur açtım, adamı koyup üstünü kapatıverdim.-Peki bu sırada hiç birşey söylemedin mi? Bir dua falan?

-Ben pek dua bilmem Yalnız şunu söyledim: "Rabbim, şimdiye kadar sen bana birçok misafir gönderdin. Allah misafiriyiz diye bana geleni senin rızan için ağırlamaya, memnun etmeye çalıştım. Kırk yılda bir, bir misafir de ben sana gönderiyorum. Sen de onu şanına uygun bir şekilde ağırla.".

 
Gencin birisi Kabede hep,

- "Ey doğruların yardımcısı olan Allahım, Ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allahım, sana hamdü sena ederim," diye dua eder.

Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi:

- "Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka birşey bilmiyor musun?," der.

O da anlatır:

Yedi sekiz sene önce yine Kabede iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam bin altın vardı. İçimden bir ses:

- "Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın" diyordu. Hayır dedim kendi kendime. Bu benim değil. Başkasının malı, kullanmam haram olur dedim. Bu sırada birisi

- "Şöyle bir torba bulan var mı?" diye bağırıyordu. Çağırdım onu.

- "Nasıl bir torbaydı? İçinde ne vardı?" diye sordum. Torbayı tarif etti ve "İçinde bin altın vardı" dedi.

- "Torban burada." diyerek verdim. Adam torbayı açıp bana otuz altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim,

- "Bu köle için ne istiyorsunuz?" dedim. "Otuz altın dediler". Adamdan aldığım otuz altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,

- "Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın. Onlara otuz bin altından aşağıya satma." dedi. O kişiler yanıma geldi.

- "Bu esiri bize satar mısın?" dediler. "Satarım." dedim. "Altmış altın verelim." dediler. Ben de "Olmaz." dedim.

- "Sen bunu pazardan otuz altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz" dediler.

- "Öyleyse gidin pazardan alın." dedim. Arttıra arttıra yirmibin altına kadar çıktılar. Otuzbin altından aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Ben o otuzbin altın ile işyerleri açtım. Ticaret yaptım. Daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlarım,

- "Çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim." dediler.

- Ben de "Olur." dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, "Bu nedir?" dedim.

- "İçinde 970 altın var. Babam Kabe&de bunu kaybetmiş. Bulan gence otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. Çeyizine koyarsın dedi" diye anlattı. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese idim haram yoldan gelecekti. Şimdi helal yoldan yine bana geldi. Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.
 

Kıymetli eş vefakar dost Hazret i Hatice ilk kızı doğduğunda sevgili Peygamberimiz doğum müjdesini alır almaz sevgili hanımının yanına girdi.Hazret i Hatice üzgündü çünkü O’na bir erkek evlat vermek istiyordu.Ancak kız çocuğu olmuştu.Cahiliyye bakışlarının Onu incitmesinden korkuyordu.Peygamberimiz minik yavruyu sevinç ve huzurla kucağına aldı bağrına bastı.Öptü kokladı.Annesini tebrik etti ve:

-‘’Kızımın adı Zeynep olsun.’’ dedi.

Herkes şaşkındı.Zeynep ha yani babasının süsü…

Cahiliye devrinde kız çocuklarının kaderini değiştirecek ilk adımdı bu…Bundan böyle kızlar artık utanç değil babalarının süsü olacaktı…
O, çocuklarına hep en güzel isimleri koydu ve:

“Çocuğun babası üzerindeki haklarından biri, rûhâniyetli bir isim koyması ve güzel bir edep vermesidir.” (Beyhakî, Şuâbu’l-Îmân, VI, 401-402) buyurarak güzel isimler koyulmasını da tavsiye etti.

 

lhfq3.jpg



Evleneli oniki yıl olmuştu. Çocuk sahibi olamamıştık.
Tedavi için gittiğimiz doktorların hemen hepsi aşağı yukarı aynı şeyleri söylemişlerdi. Bu gerçekleri duymak eşim için de benim için de her seferinde yıkım oluyordu. "Çocuk sahibi olabilmeniz imkansız görünüyor"
Bu kelimelerin her tekrarlanışı umudumuzu iyice
yitirmemize neden olmuştu.
-Neden evlatlık edinmiyoruz? dedim eşime
-Sahipsiz onca çocuk varken...
Belki de Tanrı onlardan birine sahip çıkmamızı istiyor.
Ve belki de bu yüzden bir bebek sahibi olmamızı dilemiyor.
Yetimhanede bebeklerin bulunduğu bölüme
girer girmez, ilk onu gördüm. Ayaklarını havaya dikmiş, elleri ile onlara ulaşmaya çalışıyordu.
Harukulade bir bebekti ve ben ondan gözlerimi alamıyordum.

-Bu... bunu kendimize evlat edinelim dedim.
Daha ilk bakışta ona karşı öylesi güçlü bir sevgi hissettim ki, sanki doğurduğum çocuğumu emanet bıraktığım bir yerden
geri almak üzere gelmişim hissine kapıldım.

Ancak yetimhane yetkilileri bu konuda beyazlar kadar
şanslı olmadığımızı, zencilerin evlat edinebilmelerinin biraz daha güç olduğunu söylemişlerdi.
-Ben bu bebek için sonuna kadar mücadele edeceğim.
dedim eşime Oda zaten bu konuda en az benim
kadar kararlıydı. O günden sonra, gerçekten de onun
için çok mücadele etmek zorunda kaldık.
Bir çok araştırma, soruşturmaya tabi tutulduk.
Aylarca uğraştık ama sonunda onu bize verdiler.

Kızımızın hayatımıza girmesi ile birlikte yuvamızın
tek eksiği de artık tamamlanmıştı. O harika bir bebekti.
Eşimle ben onun için çıldırıyorduk.
Jacklyn okul çağına geldiğinde ona gerçeği anlattık.
Artık kendisinin öz anne ve babası olmadığımızı biliyordu. Bu gerçeği öğrenmiş olması onda tahmin ettiğimiz şoku yaratmadı. Küçücüktü fakat inanılmaz derecede olgun bir çocuktu. Birgün arkadaşı Laura’yla sohbetlerine tanık oldum. Sevgili kızımın o gün arkadaşına söylediği sözler, benim hayatımda aldığım en güzel ödül oldu.
"Ben evlatlığım" dedi Jacklyn
Laura şaşkın bir ifade ile sordu;
"Evlatlık ne demek?"
Küçük kızım şöyle yanıt verdi.
"Annenin karnında değil, yüreğinde büyümektir."
 

Kanuni Sultan Süleyman Han, haçlı saldırılarına son vermek için ordusuyla sefere çıkmıştı. Ordu, ağır ağır ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcak olduğundan asker susuzluktan kıvranıyordu.
Çok güzel üzümleri bulunan, bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopararak biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

Çok geçmeden mola verildi. Asker, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiğini gördü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni’nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:
- Nedir bu hâlin, kan ter içinde kalmışsın, yoksa askerler sana zarar mı verdi?
- Ben şikayet için değil memnuniyetimi bildirmek için geldim. Böyle bir askeri, böyle bir komutanı tebrik etmemek insafsızlık olur.

- Askerlerim sizi memnun edecek ne yapmışlar?
- Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir kese gördüm. İçini açtığımda para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez.

Kanuni, derhal o askerin bulunmasını emretti. Hıristiyan köylü, bu askere ne gibi mükafat verecek diye merakla beklemeye başladı. Nihayet asker bulunup, Padişahın huzuruna getirildi. Kanuni, (Niçin izinsiz iş yaparsın? Parası verilmiş olsa bile, sahibinden habersiz mal almanın caiz olmadığını bilmiyor musun?) diye askeri azarladı. Sonra da, (Bu asker derhal ordudan uzaklaştırılsın) diye emir verdi.

Hıristiyan köylü heyecanla Kanuni’ye sordu:
- Ben bu askerin mükafatlandırılması için gelmiştim, siz onu niye cezalandırdınız?
- Kursağında, haram lokma bulunan bir askerle zafer kazanılmaz. Bunun için ordudan attım. Eğer aldığı üzümün parasını bırakmamış olsaydı, zalimlerden olurdu. İşte o zaman kellesini bile zor kurtarırdı...

Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı. Bir manastırın yakınında çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, rahip, birkaç rahibeyi iyice süsleyip, çeşmenin başına gönderdi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, süslü kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden rahip, hemen Haçlı kumandanına şunları yazdı: “Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, Allah yolunda savaşıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Siz onlardaki bu özellikleri ortadan kaldırmadan, onlarla savaşırsanız, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!”

 

Küçük kız hüzünlü bir yabancıya gülümsedi.
Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu.

Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı yolladı. Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki her öğle yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.

Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Aksam eve giderken kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.

Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki... İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını ilk defa doyurduktan sonra bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki bir saçak altında titresen köpek yavrusunu görünce kucağına alıverdi.

Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu.

Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı.
Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki önce fakir adam uyandı sonra bütün apartman halkı... Anneler babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp ölümden kurtardılar...

Bütün bunların hepsi beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu .
 

Yataktaki adam,basucunda bekleyen genç doktora:

- Allah senden razi olsun evlâdim, dedi.
Benim için yurtdisindan zahmet edip buraya kadar gelmeni, yasadigim sürece unutmayacagim.

Ameliyat edilen kisi, büyük bir hastahanenin bashekimiydi.
Tedâvisi ancak yurtdisinda mümkün görülen hastaligi aniden artinca,
doktor arkadaslari onun böyle bir yolculuga dayanamayacagini anlamis ve kurtarma umudunun azligina ragmen ameliyati üstlenmeye karar vermislerdi.
Ameliyatin zor ve yeni bir ihtisas sahasi olmasindan dolayi biraz tereddütleri de var idi.
Fakat o konuda sayili bir uzman olan bu genç doktor nereden haber almissa almis ve hizir gibi yetisip onu kurtarmisti.

Yasli doktor,kendisine yapilan bu iyilige nasil mukabele edecegini bilemiyor ve hemen yaninda oturan genç adamin ellerini sikarcasina tutuyordu.
Hayata yeniden dönmenin sevinciyle hiç durmadan konusurken;

- Ameliyat için beni bayilttiginizda, her nedense gençlik yillarima döndüm, diye devam etti.
Henüz toy bir asistanken, anne karnindaki bir bebegin sakat oldugunu anlamis ve onu bu sekilde yasatmaktansa öldürmeyi düsünürken, kalp atislarini duyup kiyamamistim.
"Plânlama" bahanesiyle sapasaglam yavrulari bile katleden canavarlara ragmen o yavrunun yasamasini istedigim için, Allah seni imdadima göndermis olmali.

Genç doktor, ancak bir babanin evlâdina karsi gösterebilecegi sicaklikla kavranan ellerini kurtarip biraz geriye çekildi ve dizlerinden asagisi takma olan bacaklarini gösterirken;

- Allah hiçbir iyiligi karsiliksiz birakmaz efendim, diye gülümsedi. Kurtardiginiz o çocuk bendim . .

 

''Ben katillerle forma degismem!''-

Cuma günü oynanan Israil-Portekiz 2014 Dünya Kupasi grup maçina, Portekizli dünyaca ünlü Cristiano Ronaldo'nun sergiledigi davranis damga vurdu.

Berabere biten maçin arindan Israilli futbolcu formasini çikartip Ronaldo'ya giymesi için uzatti, ardindan ondan da kendi formasini istedi, C.Ronaldo ise Israil bayragi tasiyan formayi giymeyi kabul etmeyerek, Israilli futbolcunun teklifini reddetti.

Ronaldo'ya soyunma odasinda neden Israilli futbolcuyla formasini degistirmedigini sorduklarinda, Ronaldo aynen su cevabi verdi: ''Ben katillerle forma degismem!''

Ronaldo bundan önce de Israil'in bombaladigi Filistin için, altin ayakkabisini açik arttirmayla satisa çikarip elde ettigi parayi Filistin'e yollamisti.
...........

Bir profesör konferans vermek üzere salona girmis.
Ama bakmis ki salon, ön sirada oturan seyis disinda bosmus. Konusup konusmama konusunda tereddüde düsen profesör sonunda seyise sormus:
-Buradaki tek kisi sensin. Sana göre konusmali miyim,
yoksa konusmamali miyim?

Seyis cevap vermis:
-Hocam ben basit bir insanim, bu konulardan anlamam.
Fakat ahira gelseydim ve bütün atlarin kaçip bir tanesinin kaldigini görseydim, yine de onu beslerdim.

Bu sözlere hak veren Profesör konferansa baslamis.
Iki saatin üzerinde konusmus durmus, konferanstan sonra da kendini mutlu hissetmis, dinleyicisinin de konferansin çok iyi oldugunu onaylanmasini isteyerek sormus:

-Konusmami nasil buldun?

Seyis cevap vermis:

-Hocam sana daha önce basit bir adam oldugumu ve bu konulardan pek anlamadigimi söylemistim. Gene de eger ahira gelir, biri disinda tüm atlarin kaçtigini görseydim, onu beslerdim; ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvani çatlatmazdim.

"Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karsidakinin anladigi kadardir."

 

Deniz yavaslamadan önceTakometreye bakti: Hiz limitinin 90km oldugu yerde 110km ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafindan durduruluyordu. Bir insan nasil bu kadar sanssiz olabilirdi ? Deniz arabasini saga çekti."Insallah su anda yanimizdan daha hizli bir araba geçer" diye düsünüyordu. Polis elinde kalin bir not defteri ile arabadan indi. Ali? Bu Polis camiden tanidigi Ali degil mi? Deniz iyice arabasinin koltuguna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Camiden tanidigi bir Polis hemde hizli gidip trafik kurallarini ihlal ettigi için.

- Iyi günler Ali. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç .

- Iyi günler Deniz. Ali gülümsemiyordu.

- Beni; Esimi ve çocuklarimi görmen için eve giderken yakaladin.

- Evet öyle .

Ali umursamaz görünüyordu.

- Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarim beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrica zeliha bana bu aksam manti içli köfte ve biftek yiyecegimizi söyledi. Ne demek istedigimi anliyor musun ?

- Evet ne demek istedigini anliyorum.Ayrica trafik kurallarini ihlal ettigini de biliyorum."

diye cevapladi Ali.

- Eyvah! Bu taktik fazla ise yaramayacak gibi. Taktik degistirmek gerekli diye düsündü Deniz .

- Beni kaç ile giderken yakaladin ?

- 110. Lütfen arabana girer misin? dedi ALI.

- Ah Ali bekle bir dakika lütfen. Seni gördügüm anda Takometreye baktim. Sadece 85 km ile gidiyordum.

- Lütfen Deniz arabana gir diye üsteledi Ali.

Deniz cani sikkin bir sekilde arabasina girdi kapiyi çarparak kapatti. Ali not defterine bir seyler yaziyordu.

- Ali niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatimi istemiyor ki diye düsündü.

Deniz ne olursa olsun bundan sonra camide de bu adamin yanina oturmaktansa bir kaç gün Deniz camiye gitmeyecekti.

Ali kapiyi tiklatiyordu. Deniz arabasinin penceresini 5 cm kadar açti. Ali Deniz'e bir kagit verdi ve gitti.

"Ceza degil bu" diye kendi kendine söylendi Deniz. Bir anda sevinmisti. Bu bir yaziydi ve kagitta sunlar yaziyordu:

"Sevgili Deniz benim bir kizim vardi. Alti yasindayken çok hizli araba kullanan biri tarafindan öldürüldü. Bu kazadan dolayi adam cezalandirildi. 3 yil hapishane cezasiydi bu. Bu adam hapishaneden çikinca kendi çocuklarina sarilip öpüp onlari tekrar koklayabildi ama ben öpebilmek için cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adami affetmeye çalistim Bin kerede basardigimi zannettim. Belki basarmisimdir ama hala kizimi düsünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Deniz tek bir oglum kaldi . . . "

Deniz 15 dakika kadar bir süre yerinden kipirdayamadi. Daha sonra kendine gelip yavas yavas evine gitti. Evine varinca çocuklarina ve esine sikica sarildi. Hayat çok degerli sürekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve baskalarinin hakkina saygi göster. Hiç bir zaman unutma istedigin kadar araba satin alabilirsin AMA INSAN HAYATINI ASLA !
 

Arkadaslari, yeni evli gence, bir çay sohbetinde:

-“Sen evleneli neredeyse bir sene oldu, ama masallah sizin evden çit çikmiyor, siz hiç tartismaz misiniz?” diye sorarlar.

“Hayir” diye cevaplar yeni evli genç ve ilave eder:

-“Aksam isten geldigimde, kapi açilinca hanima söyle bir bakarim. Eger hanim, eteginin ucunu belinde topladiysa bilirim ki hanimin günü iyi geçmemis ve havasi yerinde degil.

Hiç ekmek, yemek sormadan usulca mutfaga süzülür, aceleyle birkaç lokma atistirir ve ortaliktan toz olurum. Olur ya bazen de benim asabim bozuk olur. O zaman fesin püskülünü her zamankinin aksine soldan sarkitirim.

O da bunu görür, asabi oldugumu anlar ve hiç sesini çikarmaz, hemen yemegimi, çayimi hazir eder. Etrafimda pervane gibi döner. Bu nedenle biz hiç kavga etmeyiz.

Dinleyenlerden biri:
-“Peki birader, kapi açildi, yenge etegin ucunu belinde toplamis, sen de fesin püskülünü soldan sarkitmissin. Iki taraf da asabi, o zaman ne olacak?” diye sormus.

Ötekiler de “Hah! Simdi ne olacak?” demis.

Genç gülümsemis;
-“Bundan kolay ne var, fesin püskülünü hafif bir fiskeyle soldan saga atarim” demis.

 

NEDEN BEN?

Meshur Wimbledon’un ilk zenci Sampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptigi AIDS’den ölüm dösegindeydi..
Hayranlarindan biri sordu.. “Tanri böylesine kötü bir hastalik için neden seni seçti?”
Arthur Ashe cevap verdi..
“Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya baslar, 5 milyonu tenis oynamayi ögrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarismalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erisir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4'ü yari finale, 2’si finale kalir. Elimde sampiyonluk kupasini tuttugum zaman Tanri’ya Neden ben? diye hiç sormadim. Simdi sanci çekerken, Tanri’ya nasil Neden ben? derim?”
Mutluluk insani hos yapar. Basari isil isil..
Zorluklar güçlü..
Hüzün insani insan yapar, yenilgi mütevazi..
Herseyden önemlisi, bütün sorularin ve bilinmezlerin, mutlaka bir cevabi vardir…
“Sabir” da bir cevaptir!

 

Maddi durumumuz küçükken çok yoktu,
babam eve biraz baklava almisti.
O aksam çayla beraber bir güzel yedik.
Ertesi gün yerli mali haftasi vardi sinifta...
Annem de kavanozun içine 1 tane baklava koydu
bir kaba da zeytin peynir falan,
her neyse sinifa girdim herkesin önünde börekler falan...
Sinifin en gicik çocugu basima dikildi ve gülmeye basladi..

-O baklavayi fareler için getirdin galiba dedi

Ben o anda utancimdan yerin dibine girdim herkes gülmeye baslamisti. Aglayarak okuldan çiktim eve gelip anneme bagirmaya basladim.

-Nasil bir tane baklava koyarsin siniftakilerin çantalarinda bir sürü yiyecek vardi bende ise bir baklava biraz zeytin yarim ekmek beni rezil ettin dedim. O anda annem kirgin bir sekilde;

-Baklavalardan benim payima düsen sadece buydu yavrum dedi.

O anda kendimden nefret ettim anneme sarilmaya bile yüzüm kalmamisti...Biliyorum annem bana kirilmaz ama ben kendime kirildim böyle bir anneye bunu yaptigim için 10 yasimdan beri her gece Allahin beni affetmesi için dua ederim...

O zamandan bu zamana agzima almadigim tek tatlidir baklava...
 

Ayakkabi.....

Sanki gelecek ay gökten para yagacak. Hem ev sahibim de zengin biri sayilmaz ki. Kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadi. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artik beklemez, 5 de ona. Kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”.
Adam evine geldigini farketti. Içeri girdi, sikintilarini olabildigince ailesine yansitmayan biriydi. Yüzündeki sikintili ifadeyi zorla da olsa degistirdi, güler yüzle içeri seslendi;
–Alo !. . . kimse yok mu? Bu yorgun ve yasli adami karsilayacak kimse yok mu?
Hanimi kosarak geldi, ceketini aldi;
-Kusura bakma bey, geldigini duymadim.
-Eh elimiz bos olunca yüzümüze bakilmiyor, ne yapalim.
-Öyle deme bey.
-Saka yaptim canim saka yaptim, hemen darilmaaa. . . elim dolu olsa da yüzüme bakilmiyor, diyecektim !. .
Onun sakalarina alismis olan karisi bu kez ses çikarmadi, sadece gülümsedi.
-Yorgun görünüyorsun.
-Biraz yorgunun hanim.
-Acikmissindir, hemen yemegini getireyim.
-Hanim aciktim acikmasina da, zahmet olmazsa baska bir sey rica edecem.
-Estagfurullah bey, buyur !. . .
-Ya sen de yorgunsundur ama ayaklarim çok agrimis, bir legene az bir su koysan, sana zahmet.
-Tabi hemen getiriyorum.
Adam esofmanini giyip oturmustu ki, hanimi bir legen suyla girdi. Adam yorgun ayaklarini suya daldirmadan merakla sordu;
- Benim tatli kizim nerde bakayim, saklandi mi yaramaz?
Anne basini önüne egdi,
-Ne oldu, bir sey mi var? …Söylesene canim.
-Içerde…agliyor.
-Agliyor mu !. . . Niye?
-Ayakkabi istiyor.
-Daha önce konusmustuk, alamayacagimi söylemistim. Hem ayakkabisi eski degil ki?
-Eskidigi için degil, arkadaslarinda gördügü, yeni çikan bir ayakkabidan istiyor.
-Hanim biliyorsun para durumunu…
-Ben biliyorum da…
-Bir daha konusayim bakalim, benim kizim anlayislidir. Çagir gelsin.
Kadin kizini çagirdi, kalkmak istemeyen kizini, zor da olsa ikna ikna etti, babasinin yanina getirdi. Babasi yanina oturttu. Olabildigince kirmamaya çalisarak konustu;
-Kizim, seninle daha geçen aksam konusmustum. Ayakkabi alacak kadar paramiz yok, hem ayagindakiler de eski degil.
-Baskasi nasil aliyor?
-Yavrum onlarin durumu daha iyiyse alabilirler. Bizim simdi iyi degil. Bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz.
-Banane arkadaslarim aldi, ben de alacam.
Yine aglamaya baslamisti.
-Ne kadarmis o ayakkabi fiyatini biliyor musun?
-4 milyon.
-Kizim sana o ayakkabiyi alirsak elimizde para kalmiyor. Getir bakayim sen simdi giydigin ayakkabilarini.
Kiz hisimla getirdi, yere atti. Adam çocugun saygisizligini görmemezlikten geldi. Küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli oldugunu biliyordu. Hele arkadaslarindan biri onu kiskandirdiysa, o küçük dünyasinda tüm hayali o ayakkabi olmustur, baska birsey düsünemez bile, diye aklindan geçirdi. Fakat adamin da yapacak birseyi yoktu. Çok uzun bir sessizlik oldu, adam kizini kirmadan nasil çözüm bulacagini düsünüyordu. Hanimi ise kocasinin, ayakkabilarin yere atilisina sinirlendigini düsünüp endise ile bekliyordu. Adam umutsuzca kizina bir daha sordu;
-Kizim, bu ayakkabilar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen.
-Eski iste eski, giymem. Bunlar eski !. .
Adam’in içi içini yiyordu. Bir medet arar gibi hanimina bakti. Yillardir sikinti içinde yasayan ama eve her gelisinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karisi, yapacak birseyi olmadigini göstermek için, ellerini iki yana açti. Adam birden ayaga kalkti, giyinmeye basladi.
-Kizim madem benim, “Ayakkabin eski degil” sözüme bakmiyorsun, giy ayakkabilarini disarda az öne gördügüm bir çocugun yanina gidelim. Sen ona da soracaksin. Eger sordugun çocuk, bu ayakkabilar için, eski derse veya begenmezse söz istedigin o ayakkabilari alacagim.
Ayakkabi alinmasindan tamamen ümitsiz olan kiz bunu duyunca heyacanlandi. Hemen hazirlandi. Baba kiz el-ele sokaga çiktilar. Hiç konusmadan bir kaç sokak geçmislerdi ki, babasi az ilerdeki köseyi gösterdi;
-Bak su kösede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaslarinda. Sor bakalim ayakkabilarin güzel mi degil mi !. . .
Kiz hevesle çocugun yanina kostu ama durdu kaldi. Çocugun saskin bakislari arasinda birkaç saniye orda kaldiktan sonra aglayarak babasina dogru kostu. Soramamisti.
Babasi aglayan kizini birakip, kösedeki çocugun yanina gitti. Cebindeki bozuk paralari, çocugun önündeki mendile birakip döndü. Adam oldukça üzgün, “-Çok mu zalimce oldu. Ama baska çare de birakmadi” diye kendi kendine düsündü.
Kösede oturan çocuk, hâlâ saskin saskin, aglayarak uzaklasan kiza bakiyordu, duvara yasladigi koltuk degneklerinin arasindan.

 

Adamin biri Afrika´da safariye çikarken, yanina minik köpegini de almis.

Minik köpek bir gün ormanda dolasip, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kayboldugunu fark etmis. Ne yapacagini düsünürken bir de bakmis ki karsidan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyecegini ariyor.

- Simdi basim dertte, diye düsünmüs köpekcik . . .

Etrafina bakmis yerde kemik parçalarini görmüs. Hemen arkasini leoparin geldigi yere dönerek kemikleri kemirmeye baslamis, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalisiyormus.

Leopar tam saldiracakken minik köpek kendi kendine konusmus:

- Ne kadar lezzetli bir leoparmis. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mi?

Bunu duyan leopar bir anda donmus kalmis ve en yakindaki agaca tirmanarak dallarin arasina saklanmis:

- Tam zamaninda kurtardim yoksa bu köpege yem olacaktim, diye düsünmüs leopar...

Bütün bunlar olup biterken bir baska agacin üstündeki bir maymun olanlari izliyormus, bildiklerini kullanarak bundan sonra kendisini leopardan kurtaracagini düsünmüs. Leoparin yanina giderek neler oldugunu anlatmis. Leopar köpegin yaptiklarina çok sinirlenmis ve maymuna, "atla sirtima, gidip sunu yakalayalim" demis.

Az önceki yerde bekleyen minik köpek, bakmis kizgin leopar sirtinda maymunla birlikte süratle kendisine yaklastigini fark etmis.Ne yapacagini düsünürken, kaçmaya da kalkmamis.
Bunun yerine arkasini leoparin geldigi yöne dönerek kemikleri kemirmeye devam etmis.

Tam leopar saldiracakken, yine kendi kendine konusarak leopara duyurmus:

"Su aptal maymun da nerede kaldi? Yarim saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok ! "

DIPLOMASI DENEN SEY BU...

Yapabiliyorsan; hizli düsün, sakin ol, güçlü görün, düsmanini kendi silahi ile yen . . .

 

Uzun yillar önce Çinde Li-Li adli bir kiz evlenir ve ayni evde kocasi ve kaynanasi ile birlikte yasamaya baslar. Lakin kisa bir süre sonra kayinvalidesi ile geçinmenin çok zor oldugunu anlar. Ikisinin de kisiligi tamamen farklidir bu da o
nlarin sik sik kavga edip tartismalarina yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hos bir davranis degildir ve çevrenin oldukça tepkisini alir.

Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarindan ev, onun ve kayinvalidesi ile arada kalan esi içinde cehennem haline gelmistir. Artik bir seyler yapmak gerektigine inanan genç kadin dogru babasinin eski bir arkadasi olan baharatçiya kosar ve derdini anlatir. Yasli adam ona bitkilerden yaptigi bir ilaç hazirlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanasi için yaptigi yemeklerin içine koymasini söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdügü belli olmayacaktir. Yasli adam genç kadina kimsenin ve esinin süphelenmemesi için kaynanasina çok iyi davranmasini ona en güzel yemekleri yapmasini söyler.

Sevinç içinde eve dönen Li-Li yasli adamin dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yaparak kaynanasinin tabagina azar azar zehri damlatiyordu. Kimseler süphelenmesin diye de ona çok iyi davraniyordu. Bir süre sonra kayinvalidesi de çok degismisti ve ona kendi kizi gibi davraniyordu. Evde artik baris rüzgârlari esiyordu. Genç kadin kendisini agir bir yük altinda hissetti yaptiklarindan pisman bir vaziyette baharatçi dükkâninin yolunu tuttu ve yasli adama su ana kadar kaynanasina verdigi zehirleri onun kanindan temizleyecek bir iksir için yalvardi. Yasli kadinin ölmesini artik istemiyordu. Yasli adam yasli gözlerle karsisinda konusup duran Li-Li ye bakti ve kahkahalarla gülmeye basladi.

Sevgili Li-Li dedi;

Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayinvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandi. Sen ona iyi davrandikça oda dagildi ve yerini sevgiye birakti böylece siz gerçek bir ana kiz oldunuz dedi.

Eski bir Çin atasözü söyle der: "Gül veren elde gül kokusu kalir."

Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandir.

Içinizde bir damlacik bile zehir olmamasi dileklerimle . . .
 
Annesiyle beraber bir bakkaldan alış veriş yapan küçük çocuğa dükkân sahibi şeker kutusunu açıp, “İstediğin kadar al yavrum” der. Çocuk el uzatıp almaz, çekingen davranır. Bakkal, bir avuç şekeri kendi uzatır, verir. Dışarı çıktıklarında annesi;

“Yavrum, bakkal amca al dediğinde niye almadın?” der.

Çocuk:

“Anneciğim, benim ellerim ufak, bakkal amcamınkiler daha büyüktü. Onun vermesini bekledim,” der.

İşte biz de bu çocuk gibiyiz Allahım. Sen bizim küçücük ellerimizle istemelerimize, o sonsuz büyük kerem elinle ve o sonsuz büyük rahmet elinle ver.

Senin hazinen hiç bitmez... Küçük büyük verdiğin her nimete hamd olsun. Gönderdiğin o Sevgili Peygamberimize (asm) de salât ve selâm olsun . .
 

Bundan yüzyillar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış.
Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve
tabii ki bir de prensesi varmis. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış.
Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları
ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiginde halk eğilir ve gözlerini kapatır,
ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış.

Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü
delikanlı herşeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze
gelmişler... O an fakir delikanlı prensese inanilmaz bir aşkla tutulmuş.
Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce
uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi
bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de
onu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış.
Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın
bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.
Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda
saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanli ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duydugu aşkını anlatmış.

Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına
dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş...

Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı
prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış...
Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış
ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Zamanla
prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar
aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki... Bir sabah
sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine
ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii
korkulduğu gibi olmamış... Martıların bile aracı olduğu İki gencin
arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve
ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir
delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.

Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup
yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen
martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş.
Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için
yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı
arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek
için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte
mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar...

Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğu
mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz
ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmış...

Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için
yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini
fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın
gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...

İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup,
o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi
düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.
 
Evde yaşayan yaşlı dedenin elleri o kadar titriyordu ki, yemek yerken sürekli
üstüne başına döküyor, sofra örtüsünü kirletiyor, tabak çanağı kırıyordu.

Son zamanlarda sofrada bu tür kazalar artınca bundan rahatsız olan anne
ve baba bir çözüm düşündüler; Dedeye tahta çanak, kaşık-çatal alındı.

Artık dede yer sofrasında ayrı yiyor, hiç bir şey kırmıyor dökmüyordu. Böylece
anne de daha az çamaşır yıkıyor, değerli tabaklar da kırılmamış oluyordu.

Yaşlı dede tahta çanakla çorbasını içerken son derece mahçup bir şekilde
etrafına bakıyordu.

Evin küçük torunu dedesinin bu durumunu tam anlamamış da olsa uzaktan izliyordu.

Bir gün anne ve babası dışarıdayken Hasan eline geçirdiği bir tahta parçasını oymaya başladı.

Anne ve babası eve gelince ne yaptığını sorduklarında 'tahta çanak yapıyorum;
siz yaşlanınca ben de size vereceğim' dedi.

Anne ve baba bir süre sessizce birbirlerine baktı ve yaptıklarından utandılar,
Babalarına kendi rahatları uğruna ne büyük bir utanç verdiklerini anladılar.

LÜTFEN YAŞLILARIMIZA, BÜYÜKLERİMİZE KARŞI SAYGILI OLALIM. ONLAR BİZİM GİBİ GENÇ OLMAYACAKLAR AMA, BİR GÜN BİZDE ONLAR GİBİ YAŞLANACAĞIZ…
NE EKERSEN ONU BİÇERSİN, BOŞUNA SÖYLENMEMİŞ...




 
Geri