*** o, hz. Peygamberdi. (sav)***

Konu sahibi son olarak 2622 gün önce görüldü
GÜL SEVGİMİZ

İbret nazarıyla bakan, basîret sahibi gözler için mahlukatta, Hâlık’a götüren, Rabbinin kudret ve azametine işaret eden nice ayetler vardır. Tasavvuf çevrelerinde kırlara çıkmak, tabiata ibret nazarıyla bakmak için dolaşmak vardır. Nebâtâttan, husûsiyle çiçeklerden mânâlar, temsiller çıkarılır, sembollerle anlatılır. Belli bir makâma gelenler onların tesbihlerini, zikirlerini duyarlar. Şemseddin Sivasî şöyle der:

Her baharda açılır, tesbih okur çiçekler
Birbirinden seçilir, tesbih okur çiçekler.

Tasavvufta gül, ilâhi güzelliği ifade ettiği gibi, Allah’ın Habîbi, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed sallallâhü aleyhi vesellemi de temsil eder. Yunus Emre, Sarı Çiçek İlâhî’sinde:

“Yine sordum çiçeğe, gül sizin nenüz olur?
Çiçek eydür ey derviş, gül Muhammed teridir.”
der.

Mevlid sâhibi Süleyman Çelebi de bir temsîli şöyle dile getirir:

Terlese, güller olurdu her teri,
Hoş dererlerdi, terinden gülleri.

Bundan dolayıdır ki Rasülullah Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellemin vasıflarının anlatıldığı Hilye-i Şerîfelerinin bazıları Gül-i Muhammedî ismiyle gül şeklinde tanzim edilmiştir. Gülün bu mânâsı dolayısı ile, İslâm sanatlarının her birinde (çini, tezhip, minyatür, kumaş boyama, kitap tezyini, taş oymacılığı ve ağaç işlemelerinde) gül nakşedilmiştir.
Mevlid-i Şerîf okunurken gülsuyu ikrâm edilir. Gülsuyu konulması için husûsi olarak, ağzı dar, gövdesi geniş, kıymetli madenlerden gülâbdânlar yapılmıştır. Tasavvufî şiirlerde, gonca hâlinde gül, birliği; Gülşen, gönül açıklığı gonca, halvet hâlini temsil eder. Gül, ömrünün kısalığı dolayısı ile hayatın geçici olduğunu da temsil eder. Yok olmaya mahkûm dünya için “Gülzâr-ı fenâ”, ebedî olan âhiret âlemi için de”Gülzâr-ı bekâ” tabiri kullanılır. Vâizlerimiz va’z öncesi Fahr-i Kâinât Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellemi “…ol andelîbi gülzâr-ı fesâhat..” diye vasıflandırmışlardır. Anadolu’da, Balkanlar’da, İslâm’ı yayan, öğreten dervişler, takkelerinin etrafını çiçeklerle, husûsiyle de güllerle bezemişler, hırkalarında, kavuklarında güller taşımışlar, “Gül Baba” olarak bu topraklara damgalarını vurmuşlardır. Şâirlerimiz, kitaplarını Güldeste, Gülşen, Gülzâr, Gülistan ile başlayan isimlerle isimlendirmişler, halkımız husûsiyle kız çocuklarına "Gül" ile bitişen isimler vermişler. Ramazan tatlısı, güllaç olmuş, hâsılı hayatımızın her yerine Gül sevgimizi götürmüşüz.
Sultan Birinci Ahmed Han, başında ayak izini taşıdığı Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellemi:

Gül
-i gülzâr-ı nübüvvet ol kadem sâhibidir,
Ahmedâ, durma yüzün sür kademine ol gülün.

diye tavsıf etmiştir.

Hanımlara Rehber Bilgiler ve Büyük İslam Hanmları, s.67, Fazilet Neşriyat

 
güzeller güzeli seni cok özledik...

bütün yaratılmışların en güzeli idi.

Kıyafetinde aşırılık yoktu, yakışıklı idi.

Mübarek vucudu güçlü ve kuvvetli idi.

Ne zayıf, ne de semizdi; orta halde idi, etleri sıkıca idi.

Nurlu cildi ipekten yumuşaktı.

Latif cisminin kokusu çok hoş idi.

Okşadığı şeylerden günlerce güzel kokular alınırdı.

Pak vucudu beyazdı, nurlu idi.

Bu beyazlık içinde hoş bir pembelik parıldardı.

Pek sevimli olan mübarek boyu ne kısa ve ne de uzundu.

Bununla beraber yanında bulunanlardan daima uzun görünürdü.

Göğsü berrak ve mübarek omuzlarının arası genişti.

Nurlu omuzlarının arasında güvercin yumurtası gibi bir

kırmızı ben vardı ki, bu "Nübüvvet Mührü" idi.

Parmaklari uzunca, bilekleri kalınca idi.

Mübarek başı uyumlu ve çok güzel bir ölçüde büyükçe idi.

Ön dişleri seyrekçe idi.

Söz söyledikçe inci danelerinden daha berrak olan dişlerinin parıltısı görülürdü.

Parlak alnı genişti.

Hilal kaşları uzunca idi.

Kaşlarının arası açıkça idi.

Iki kaşının arasında öfkelendiği zaman, kabarıp beliren bir damar vardı.

Letafet nişanı olan kirpikleri, uzun ve siyahdı.

Mübarek sakalı sıkça idi, bir tutam boyunda bulunurdu.

Ahirete göçmeleri sırasında mübarek başının ve sakalının beyaz kıllarının sayısı henüz yirmi kadardı.

Sünbüllerden daha zarif ve daha hoş kokulu bulunan saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü ve boyca kulak yumuşaklarını geçmezdi.

Hazret-i Enes (radıyallahu anh) demiştir ki: "Ben Allah'ın Reslünden daha güzel bir kimse görmedim. Mübarek yüzünde sanki güneşin nurları parlardı.O güzel yüzünde parlayan letafet nurları, gülümsedikçe latif dişlerinden saçılan berraklık parıltıları, karşısında bulunan duvarlara yansırdı."

Evet Peygamber Efendimizin bütün azaları, bütün duyuları ve kuvvetleri pek mükemmeldi.

Başkalarının göremeyecekleri ve duyamayacakları kadar uzak yerlerde bulunan şeyleri görür, sesleri de işitirdi.

Pek vakarlı olan yürüyüşü, yokuştan aşağı iner gibi hızlıca idi
Onda her yönden bir mükemmellik ve üstünlük görünürdü.
 
Ellerimiz ellerinizdir Efendim...

Ellerimiz ellerinizdedir Efendim....
Bildik ki, siz insanların en lütufkârısınız
Bir köleyi, bir çocuğu dahi geri çevirmezdiniz.
Birnin elini tuttuğunuzda,,
elinizi tutan kimse bırakmadıkça elini bırakmazdınız.

Çölün aziz misafiri.
Suskunların kutlu sözcüsü.
Hüzünlerin sabırlı bekçisi.
Teselli yağmuru.
Huzur pınarı.
Efendimiz..
Kokunuz duyuldu önce.
Saçları rüzgârın yakasına tutuşmuş çocuklardan biri ellerini kumlardan çekip koştu.
Gözlerini yukarı çevirdi.
Yukarıların habercisinin, yücelerin gezginin yüzüne bıraktı kalbini.
Kanatlarını sessizliğin avucuna yayıveren kelebekler asılı kaldı havada.
Rüzgâr nefesini tuttu.
Kum tanecikleri gül yüzünüzün kıvrımlarına koşuştu.

Billur elleri uzandı nur ellerinize.
Eline avucuna yığdı çocuk sevinçlerinin hepsini.
Bakışlarını akıttı yüzünüze.
Gözlerinize, ta gözlerinizin bebeğine baktı Efendim.
Varlığınızın çölü gül(l)e çevirdiğini, ölümü sonsuza bitiştirdiğini bilerek b/aktı gözlerinizin içine.
Kendisinden önce kardeşlerini yutan çölün tozları/nı temizle/n/di ellerinizle yüzünden.
Nefes aldı gözlerinizle buluşunca gözleri.
Belki de delice seğirtti ardınızdan.
Siz de onu beklediniz belki; hepimizi, her şeyimizi, bütün kızlarımızı kucaklayan, yitirdiklerimizi bize yeniden vaad eden tebessümünüzle beklediniz.
Kız çocuğunun dudağında sonsuza goncalanan tebessüm gülleri açıldı.
Sizin karanlıkları dağıtan, hüzünleri silen, korkuları boğan tebessümünüze dokundu bakışları.
Kal dedi gözleri, biraz kal, gitme
Avucunuza bıraktı avuçlarının huzurunu
Belki birkaç adımı birlikte attınız Efendim.
Yavaşladınız.
Ki hiç acelenizin olmadığını bilirdik.

Boyu hizasında eğiliverdiniz.
Bize döndüğünüz gibi, yükseklerin en yükseği miractan iner gibi.
Bizim hatırımıza indiğiniz gibi el üstünde tutulduğunuz semâdan arzın çölüne.
Gözümüzün yaşını silmek için alkışlandığınız göklerin cezbesinden sıyrılıp bulandığınız gibi dünyanın hüznüne.
Sırf bizi sevindirmek için Yakınlık makamından uzak kalmaya razı olduğunuz gibi..
Eğildiniz Efendim, eğiliverdiniz.
Yanımıza döndünüz.
Yüzümüze baktınız.
Hatırımızı saydınız.
Nazladınız.
Kız çocuklarımıza ebedî teselliler getirdiniz deste deste .

Kucakladınız sımsıcak.
Medineli kız çocuğunun elinden tuttunuz.
Adı kâh Hacer, kâh Maria, kâh Samaneh belki Rojda ya da Lena oluverdi.
Fıtratı İslam idi kız çocuğunun&
Onun sevincini öncelediniz; sonraya bıraktınız başkalarını.
Onu sevindirmeyi önemsediniz, bekleyenleri ötelediniz.
An dondu.
Mekan doğruldu.
Çöl dirildi.
Zaman yeniden kanatlandı bakışlarınızın göğünde.
Tebessüm ettiniz.
Küçük kız çocuklarının hatırını her şeyin önüne aldınız.
Onlar için çektiğiniz sancıları sakladınız onun gözlerinden.
Onlar için kanayan ayaklarınızı unuttunuz onun sevincinde.
Dualarınızın göğünde bir güneş gibi yükselttiniz kız çocuğu mutluluklarını. .

Ellerinizin nuruyla ışıdı kızın yüzü.
Ve kızın ışıyan yüzünden yansıyan ışığın aksi sevinç sevinç pencere önlerimize kadar taştı.
Ve kızın gözlerine nakşolan gül yanağınızın kokusu döndü dolaştı kızlarımızın yanağına bulaştı.
Şimdi, o kızın yanağından miras bir ışıltıyı ve kokuyu taşıyor kızlarımızın yanakları

Onların lüle saçlarında, ceylan titrekliğindeki iri gözlerinde, beyaz gülüşlerinde, yarım kalmış, acemi ve masum dualarında sizin tesellinizi içiyoruz her gün.
Küçük kızlarımızı seviyoruz Efendim sayenizde.
Onlar için umutlanıyorsak, sizin müjdenizle
Onları sevindirebiliyorsak, sizin hatırınıza Efendim
Ne varsa sevgiden yana elimizde avucumuzda, mayasını sizin tebessümünüzden devşirdik Efendim.

Efendimiz,
Neden hâlâ elini tutmaktan uzak düştüğümüz kızlarımız var bizim.
Elimize tutunan yetimleri, öksüzleri ötelere öylece düşüncesizce itiverdik biz.
Kızlarımızın sımsıcak tebessümlerini soluğumuzdan buz tutmuş dipsiz kuyulara savuran buzdan heykelleriz biz.
O masum dudakların Baba! deyişlerini huzursuz ve telaşlı saatlerin yüzünde par(ç)alayan babalarız biz
Şimdi, kapı arkalarında baba yolu bekleyen nazenin kız çocuklarını babasız bırakanlarla aynı şehirleri paylaşıyoruz biz.

Bir gün olsun, âh bir an olsun, kızımız tutunca elimizden, hiç bırakmamaya ahdederken biz, o bırakmadıkça onun elini bırakmamaya niyetlenirken biz, hatıranı ete kemiğe bürüyüp giyinebilir miyiz?
Nasıl olur da o billur elleri salıveririz ellerimizden nâr görüp çözülüvermiş buz gibi biz?
Niçin gözlerinizin içine büyüdüğümüz zaman da o ışıltıyla bakamayız o kız gibi biz?
Acaba biz kimlerdeniz?
Sizin tuttuğunuz eli tutamayıp itenlerden miyiz?
Ellerinizden kızlarımızın gül kokladığı Efendimiz
Özür dileriz..
Menbaı siz olan, kızlarımızın yüzünden bize yansıyacak bir sadakalık ışıltı dileniriz
Affımızı isteriz

Senai Demirci
 

Beni seven cennette benimle beraber olur”

Mihrabım!
Mihrabıma uğra saba yeli,huzuruna varıp edeple, selamımı ilet, heceler yarım yamalak,
heyecanlar salkım saçak

“Ant olsun kuşluk vaktinde...” onun saçlarını kıskanmaktan gecenin bağrı yanık;
gece yarısı hasretle uyanıktır.

“Güneşe ant olsun ...” ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedi ve ondan daha kıymetli bir
hazineyi hiç gizleyemedi.

Ahmet !... gönüller gıdası ruhlar şifası... Gözlerin feri ,şerefin zaferi... Dudağının değdiği bir güle bin can feda Ahmet, eline değişmiş bir ele cihanca cihan feda !

Işığım!
Göz kırpasıya Burakınla vardığın yere bin yılda varamazken berk uran melekler ,nasıl aşkına
dönmesin zeminler ve zamanlar, nasıl tutulmasın burçlar ve felekler. Sen var iken kıblem,gök ile yerin hangi varlığa adansın ya emekler,ya hangi renk iltica etsin dallarına çiçekler ? Cemalini gören aşık iken nurum, gamzene rüyada olsun ermesin mi tennure kelebekler ?

Günaydınım !
Tohum versende bize mahsul olabilseydik, kanat olsan da bize katına varabilseydik.
Şarkıların ürperdiği şebnem avuçlarında Medine rüzgarlarının ışıltılı kumlarınca
Yanabilseydik,sana kanabilseydik.
Bir kez olsun aşkınla döktüğümüz gözyaşlarından abdest alabilse ve denizine bir kez olsun dalabilseydik, ya denizinde kalabilseydik. Himalayalar kadar kara yüzümüzü kara yerlere sarabilseydik; bağrından raziye ve marziye
ilhamlar alabilseydik.

S e v g i l i m!
Kutlu gelişine yüz bin selam olsun, sen aydınlık içinde aydınlık,sen açıklık içinde açıklıktın. Seninle sevgiler sevgili olur , seninle muhalimiz hâle dururdu. Mühürleri kaldırmada son idin sen,can kilitlerini açmada sonuncu, gülümsesen. Seni görenlerin güneş düşerdi gözünden, seni sevenlerin ışık yayılırdı yüzünden. Birer efsaneydi iki yanağın;hayal ile hatıra eleğim sağmalarıyla karanın ve ağın.

Sultanım !
Adına altınlar bastıran sultanlar şehirler alırdı, şimdi şehirleri düşüyor adınsız sultanların, adını gizli anıyor aşık-ı nalanların.
Kulluk prangaları çözülünce ayağımızdan, azat oldu zülfünün zenciri solumuzdan ve
sağımızdan...

Ashabının kara ker***te gözsüz gördüğünü , biz cilalı aynalarda yitirdik de yaptık düğünü.
Tedavisinde hayat bulmuş hekime düşman hasta gibiyiz, mürebbisine kin güden çocuklara yasta gibiyiz.
İnsanlık güneşe nispet zulmete döndü , balıklar suya öfkelendi,kuzgun ete döndü,bahtımız hasrete döndü...

Hasretim !
Gümüş tenli Yusuf’u arayanlar gül teninde Yusuflar Ülkesine girdiler;cennet peşinde koşanlar gül cemalinde cennetlere erdiler...
“Körün elinden tutana Hak’tan yüzlerce ecir vardır!” buyurmuştun. Kıyam et, tut körlerin elinden ve İsrafilleyin kıyametten evvel bir kıyamet kopar. Yıllar yılı kendi yatağını öpen nehirlerce ak ezeli özlemlerimizin yokuşlarına ve öğüt, yine öğüt , yine öğüt aşk tanelerimizi değirmenlerinin nakışlarına...

Övüncüm!
Ruhlarımızdan kuşluklar geçti, gün geçti...
Akşam oldu,düğün geçti... ve gece olmadan, Yesrib’in güneşi,kerem kıl, tüllenen hayallerimize bir huzme bıraksın himmetin ve artık getirdiğin kutsal emanetin
kaybolacağından korkmasın ümmetin!
Kalbimizi kaydırmadan ,bize onu haşre dek baki kılma ruhsatı ver ve yalın unutuşların
poyrazında bırakıp bizi bir başımıza, belleklerimizin tereddüt dolu zembereklerinde
kıvrandırma yeter. Gel son kez ilk baharımızol!
Bu mevsim güller incitilmesin,gamküsarımız ol!

Ömrüm!
Tâhâ ve Yâsin aşkına...
Öncesinde senin aşkın yoksa neye yarar ölüM!
 
Senin gibi olmak zor geldi bize ya Rasul!
Senin gibi anlamak, senin gibi ağlamak, senin gibi olmak zor geldi bize...

Neler yapmadık ki,
neleri atmadık ki hayatımızdan,
düşünmeden, anlamadan geçen nice zamanlarımız oldu...

Neler demedik düşünmeden...
Hep biz olmalıydık, dedik
Her şeyi ben bilir ben yaparım, dedik
Herkes bana bakmalı, benimle ilgilenmeli, benim olduğum yerde başkası olmamalı, dedik...


En yakışıklı erkek, en güzel kız ben olmalıydım nidaları hiç düşmedi dilimizden, bu uğurda neler yapmadık, kimleri harcamadık ki...


Hep büyük olmak istedik,
her zaman her yerde tek olmayı, ulaşılmaz olmayı istedik...

Para dedik, parayı aradık ve onu bulduğumuz yerde herşeyi kaybettik...
Neler yaptırmadı ki bize, kimleri sevdirmedi, kimlerden nefret ettirmedi,
nice dostları kaybettik onu kazanmak için
ve nice düşmanlar kazandık onu kaybetmemek için...


Para dedik parayla yandık...
Şöhret dedik şöhretle yandık...
Hep ben dedik benlikle yandık...
Ama ALLAH deyip ALLAH aşkıyla yanmak zor geldi bize...


İnsanları küçük görmek en büyük zevkimiz oldu.
Makamımız, mevkimiz enaniyetimizi körükledikçe bizden daha büyük kimse yok dedik.
Her halimiz, her sözümüz benlik emarelerinden kurtulamıyordu...


İsmimiz altın harflerle yazılmalıydı kitaplara...
Resmimiz yapılmalı ve her yere asılmalıydı...
Dillerden düşmemeli, akıllardan hiç çıkmamalıydık...


Ve istediklerimiz oldu...
İsmimiz altın harflere olmasa da altın yaldızlı harflerle yazıldı kitaplara...
Resmimiz yapıldı ve resmimizin altına "işte o" yazıldı...
Heykellerimiz dikildi köşe başlarına ve herkes hayran gözlerle izledi...

Dillerden hiç düşmüyor, akıllardan hiç çıkmıyorduk.
İşte artık her şeye sahiptik...

Bütün bunları kazanırken birtek ve en önemli şeyi kaybettiğimizi hiç düşünemedik...
dünya öylesine sarmıştı ki bizi,
gözlerimiz öylesine perdelenmişti ki
kazandıklarımız öylesine tatlıydı ki...
en önemli kazancımızı
dünya ve ahiret saadetimizin anahtarını
gönlümüzün huzurunu
gözümüzün nurunu kaybettiğimizi göremedik, anlayamadık, hissedemedik.

Evet bunları kazanırken imanımız elden kaçıyordu.
Artık ALLAH'ı unutuyor, O'nun emirlerine karşı lakaydlaşıyorduk.
Bize sunulan nimetlere nankörlük
ve
emanetlere ihanet artık hayatımızın bir parçası haline gelmişti...
Bilemedik, anlayamadık...
Dönmek, doğruya yönelmek, hatalarımıza kalem çekmek zor geldi bize...


Ama ne pahasına olursa olsun; dünyanın her türlü nimetinden mahrum kalmak,
insanların alaylarına maruz kalmak,
itilmek,
kakılmak,
küçük düşürülmek
evet ne pahasına olursa olsun
artık vazgeçiyorum dünyanın bütün nimetlerinden.
Artık RABBİME yönelmenin, O'nu bulmanın, O'nu anlamanın
O'nun aşkıyla yanmanın, O'nun varlığında yok olmanın zamanı gelmişti...


Bütün insanlara,
bütün sahte dostlarıma,
bütün düşmanlarıma,
bütün fantazilere,
bütün günahlara,
bütün dünyaya sesleniyorum...


Ben Rabbimi buldum sizi kaybetsem ne olur...
Ben Rabbimi sevdim sizi sevmesem ne olur...
Ben Rabbime kul oldum size köle olmasam ne olur...
Ben gerçeği buldum siz anlamasanız, dinlemeseniz ne olur...


Artık bırakma vaktidir sizi,
artık yönelme vaktidir Rabbime,
artık secdeye varıp ağlama vaktidir bugün,
artık Azraille olan buluşmaya en güzel bir şekilde hazırlanma vaktidir bugün,
artık dünyadan göçüş müjdesi gelene kadar
ALLAH'a kul olma
ALLAH aşkıyla yanma
ALLAH'ın varlığında yok olma vaktidir bugün
 
bütün yaratılmışların en güzeli idi.
Kıyafetinde aşırılık yoktu- yakışıklı idi.
Mübarek vucudu güçlü ve kuvvetli idi.
Ne zayıf- ne de semizdi; orta halde idi- etleri sıkıca idi.
Nurlu cildi ipekten yumuşaktı.
Latif cisminin kokusu çok hoş idi.
Okşadığı şeylerden günlerce güzel kokular alınırdı.
Pak vucudu beyazdı- nurlu idi.
Bu beyazlık içinde hoş bir pembelik parıldardı.
Pek sevimli olan mübarek boyu ne kısa ve ne de uzundu.
Bununla beraber yanında bulunanlardan daima uzun görünürdü.
Göğsü berrak ve mübarek omuzlarının arası genişti.
Nurlu omuzlarının arasında güvercin yumurtası gibi bir
kırmızı ben vardı ki- bu "Nübüvvet Mührü" idi.
Parmaklari uzunca- bilekleri kalınca idi.
Mübarek başı uyumlu ve çok güzel bir ölçüde büyükçe idi.
Ön dişleri seyrekçe idi.
Söz söyledikçe inci danelerinden daha berrak olan dişlerinin parıltısı görülürdü.
Parlak alnı genişti.
Hilal kaşları uzunca idi.
Kaşlarının arası açıkça idi.
Iki kaşının arasında öfkelendiği zaman- kabarıp beliren bir damar vardı.
Letafet nişanı olan kirpikleri- uzun ve siyahdı.
Mübarek sakalı sıkça idi- bir tutam boyunda bulunurdu.
Ahirete göçmeleri sırasında mübarek başının ve sakalının beyaz kıllarının sayısı henüz yirmi kadardı.
Sünbüllerden daha zarif ve daha hoş kokulu bulunan saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü ve boyca kulak yumuşaklarını geçmezdi.
Hazret-i Enes (radıyallahu anh) demiştir ki: "Ben Allah'ın Reslünden daha güzel bir kimse görmedim. Mübarek yüzünde sanki güneşin nurları parlardı.O güzel yüzünde parlayan letafet nurları- gülümsedikçe latif dişlerinden saçılan berraklık parıltıları- karşısında bulunan duvarlara yansırdı."
Evet Peygamber Efendimizin bütün azaları- bütün duyuları ve kuvvetleri pek mükemmeldi.
Başkalarının göremeyecekleri ve duyamayacakları kadar uzak yerlerde bulunan şeyleri görür- sesleri de işitirdi.
Pek vakarlı olan yürüyüşü- yokuştan aşağı iner gibi hızlıca idi
Onda her yönden bir mükemmellik ve üstünlük görünürdü.
 
MEKKE'deyiz. Sımsıcak kumlardan yükselen buhar uzaktan bakanlara deniz dalgalarını hatırlatıyor. Gölgede bile yakan bir sıcaklık. Her esinti cehennem lavlarını...

MEKKE'deyiz. Sımsıcak kumlardan yükselen buhar uzaktan bakanlara deniz dalgalarını hatırlatıyor. Gölgede bile yakan bir sıcaklık. Her esinti cehennem lavlarını hatırlatan bir azap gibi ta saçların dibindeki deriyi kabartıyor.
Kábe'nin avlusunda yalnız başına bir zat. Düşünceli daralıyor. Anlayışsız insanlardan, sevgiye kapalı kalplerden, insan bilmez vicdanlardan, imana kapılarını sımsıkı kapatmış beyinlerden iyice bunalmış halde. Bir çıkış kapısı arıyor. Mekke'nin zalim, şımarık ve despot yöneticileri yolları kesmişler. Peygamberin baş olduğu bütün yoları kapatmışlar. Hem kendilerine hem insanlara. Ebu cehil, Ebu lehep, Şeybe gibi 'Mekke'nin patronları' senin getirdiğin dine burada hayat hakkı yok ültimatomunu vermişler bile.
Hz. Peygamber hayattaki bütün maddi dayanaklarını birbiri ardınca kaybetmiş, korumasız ve yorgun. Müslümanlar ise ya sindirilmiş veya Mekke'den uzaklara hicret etmişler.

İşte tam bu ortamda Hz. Peygamber bir gece evindeyken -veya Kábe'deyken- Cebrail tarafından alınıp önce Kudüs'e -Mescid-i Aksa'ya- ***ürülecek, oradan da göğe yükseltilecektir. Gökte tabaka tabaka yükselecek, peygamberlerle görüşecek ve en sonunda Sidre denilen özel bir makama varacak. Orada yüce Allah'ın birçok ayeti-mucizesi ile karşılaşacak ve sonra sabah olmadan yeniden Mekke'ye döndürülecektir. Mekkeliler bunu duyduklarında inkar edecek, sonra tozu dumana katacaklardı. Sonra Peygamberimizin daha önce görmediği Kudüs'ü ve yolları nokta nokta tarifi üzerine perişan olacaklardır. İşte bizler bu muhteşem yolculuğa İsra-Miraç yolculuğu deriz. Bu yolculuğu hatıraların tazelendiği geceye de Miraç kandili deriz.
Kuran-ı Kerim'deki Necm ve İsra sureleri bu büyük olaydan bahsederler. Miraç hadisesi hakkında elimizde birçok sahih hadis bulunmaktadır. İsra suresinde göğe yükselen Hz.Peygamber'den (abd=kul) diye bahsedilmesi dikkat çekicidir. Kul anlam itibarıyla eti ve kemiğiyle insan demektir. Buradan Peygamberimizin vücuduyla yükseldiği anlamı çıkarılmıştır. Diğer yandan en yüceye mertebeye yükselen peygambere kul sıfatının verilmesi; insanın ne kadar yücelirse yücelsin insan olarak kalacağına Rabbin ise hep Rab olduğuna en açık delildir. Burada biri insanı Allah'la eşitleyen (insanı ilahlaştıran), diğeri ise Allah'ı insan mertebesine indiren (Tanrı'yı kullaştıran) iki dine ciddi uyarı vardır. İslam ise kulu kul olarak bırakmış, Allah'ın yüceliğini ise o yüce makamda her daim öyle kabul etmiştir.

Miraç yolculuğunun Mekke'den Kudüs'e kadar olan bölümüne İsra (gece yürüyüşü), Kudüs'ten göğe yükselişine ise Miraç deriz. Hz. Peygamber o gece Mekke-Kudüs-Sema (gök) üçgenini aşarak tüm peygamberlerin kendinde topladığını ilan etmiştir. İlahi irade peygamberine yüklediği bu misyonu yerdekilere Sevgili Peygamberimiz tüm peygamberlere imamlık yaparak son peygamber olduğunu, mahşer gününde şefaatçisi olduğunu deklare etmiştir.
Göğün tabakalarında peygamberlerle görüşmüştür, sonra da Sidretül Münteha denilen ve yaratılmışların çıkabileceği ve kaderi yazan kalemlerin sesinin duyulacağı noktaya gelmiş, orada kendisini nurların ve ilahi yansımalarının içinde bulmuştur. Bu noktada neler olduğunu söyleyebilmek çok zordur, belki imkansızdır. Peygamberimizin; 'Ben orada Cebrail'in yere kapaklandığını görünce benden daha çok şey bildiğini anladım' sözü her şeyi özetliyor. Orada Peygamberimize cennet ve cehennemin halinden kesitler sunulmuştur.

Miracın şüphesiz en büyük hediyesi ise beş vakit namaz olmuştur. O yüzden Peygamberimiz 'Namaz müminin miracıdır' buyurur. Tabii ki namaz kişiyi olgunlaştırır ve kötülüklerden korursa gerçek namaz olur ve insanı miracın ufkuna taşıyabilir. Yerden göğe yükselen, orada daha da yücelen ve sonra yere inip insanlar içinde yaşamaya devam eden miracın nebisine sonsuz selam olsun...

Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu
 
Ya Rasûl! Senden özür diliyorum. Özrümü kabul eder bana "ümmetim" diye bakar mısın?
Bana "ümmetim" diye bakar mısın?
Kendimi karanlik bir zindanda gözleri bağlı hissediyorum. Çaresizliğimden utanıyorum...
Ya Rasûl bazı kimseler seni -hâşâ- "terörist" diye karikatürize ediyor bazı ülkeler de buna teşne oluyorlar! Kıyamet kopsaydı da bunları görmesek duymasaydık!..
Sen ki ALLAH senin güzelliğini tamamiyle belli etseydi yüzüne bakmaya kimse takat getiremezdi. Sen ki yetimlerin koruyucusu kimsesizlerin kimsesi ümmetinin sevgilisi bütün varlıkların rahmet güneşisin. Sen olmasaydın olmayacak olanlar sana hakaret ediyor Ya Rasûl! Ve bizler evlerimizde karılarımızın çocuklarımızın yanında oturuyor televizyon başında çekirdek çıtlatıyoruz!
Seni unuttuk Ya Rasûl ! Getirdiğin kitabı unuttuk sünnetini unuttuk. Kocaman devlet elimizden gitti uyanmadık! Örtümüz alındı "Ne yapalım?" dedik. İşgal edildik öldürüldük ırzımıza geçildi; "Elimizden ne gelir ki?" dedik! Şimdi dünyada yaşamamızı istemiyorlar! Zaten yaşıyor muyduk? Biz senin yolunu terk ettiğimiz günden beri yaşamıyoruz ki!
Ölmesini bilemedik Ya Rasûl!
"Cihad" kavramı gündeme geldiği zaman yüzümüz kızarır oldu "demokratik ülkeler"e karşı. "Şeriat" dendiğinde başımız yere düştü. "Demokrasi" vardı "insan hakları" vardı. Çağdaş insanların "çağdaş tanrıları dururken senin tanıttığın ALLAH ı dilimize almaktan utanır olduk!..
Sen gittikten sonra yavaş yavaş güneşimiz karardı Ya Rasûl ! Zaman zaman başımıza geçenler sırtımızı doğrultmamıza fırsat vermediler. İnsan olma kişilik kazanma "ümmet" olma bilincimiz öylesine aşındı ki işgalcilerimize kahraman demeye ırzımıza geçenlere âşık olmaya başladık!
Müthiş bir aşağılık kompleksi içerisindeyiz Ya Rasûl ! Senin getirdiğin İslâm'ın izzetini bir tarafa ko****** nefsimizin izzetinin (izzet-i nefs!) peşine düştük. Şimdi ben "ümmet" derken "şeriat" derken "tesettür" derken kimse duymasın istiyorum. Korkuyorum Ya Rasûl ! Bana "gerici" denecek diye korkuyorum; bana "yobaz" "terörist" "barbar" "çağdışı" denecek diye korkuyorum! Dinimi (kimliğimi) alnımdan bir nur gibi fışkırtmaktan korkuyor ve onu bir cüzam gibi ellerimle saklamaya çalışıyorum!
"Bunları o mu söyledi?"
"O söyledi!"
"O söylediyse doğrudur!"
diyen o Sıddık-ı Ekber'i düşünüyorum da "hayret" kelimesini yazarak kendimi onunla kıyaslarken hayret kelimesi bile bundan hayret ediyor!
Mekke'de seninle bulunup yüzünü doya doya seyredemedik; birlikte cihad edemedik!
Medine'de bulunup senin gelişinin heyecanını tadamadık "Talaâl bedrû aleynâ" diyemedik. Mekke'yi fethedişinde sana kan kusturanlar can korkusundan tir tir titriyorlarken sen Rabbine secde ettin onları affettin! Şimdi Mekke müşriklerinin torunları sana -hâşâ- "terörist" diyorlar.
Ya Rasûl !
"Ey insanlar! Kimin arkasına vurdumsa işte arkam gelip vursun! Kimin benden alacağı varsa işte malım gelip alsın!" "Zulüm işleyen bizden değildir" buyuran sensin. "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir" diyen bir dinin mübelliğisin.
Sen suç işleyenlerin İslâm hukukuna göre cezalandırılmasını emrederken "Fakat suçunu başına kakmayın!" diyecek kadar ancak peygamberlerin ve özellikle senin sahip olabileceğin bir gönüle ve rikkate sahipsin. Bütün bunların yanında seni tanımayanların sana dil uzatmalarına kahrolsam da Ya Rasûl beni esas kahreden gece vakti bu yazıyı yazdıktan sonra yatağıma girip mışıl mışıl uyuyacağım! Kendimi affedemiyorum! Kişiliğimiz paramparça oldu. Ümmetin şizofren dünyalarda geziniyor! Ümmetinin başına çöreklenenler kasalarındaki tapuları okşamakla meşgul!
Hani sana bir miktar mal ve para gelmişti. Sen onları ihtiyaç sahiplerine vermeden evine girmemiş sabahlamamıştın. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" dedin; ama biz bu sözünü kendimizi "onlar"a beğendirelim diye bir "aksesuar" olarak kullanmaktayız.
Ya Rasûl !
Her şeye rağmen bize "ümmetim" der misin? Hiçbir şeyimiz yok belki; ama bütün günahlarımıza rağmen seni çok seviyoruz! Sana karşı işlenen bu cinayetler aslında ümmetinin uyanmasına da vesile oluyor. Kömürün içinden elmas çıkacak gibi. Uykudan uyanılacak gibi.
Hz. Mevlânâ'nın bir sözü vardır:
"Köpek ısırdı beni ben onu ısıramazdım; çünkü insanım ben dudağımı ısırdım" diyor.
Yanağımızdan aşağıya doğru akan kanlar hürmetine bizleri "ümmetim" diye kucakla!
Sen ki sokakta yüksek sesle konuşmayan kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen bağışlayan affedendin.
Sen ki "Rabbim bana intikamı alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi; benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum bırakana vermemi emretmiştir" buyurdun.
Sen ki Taif halkının sana yapmış olduğu eziyete karşı Cebrail'in Taif'in altını üstüne çevirmesi dileğine karşılık "Hayır onların çocukları ALLAH a kulluk edebilirler" cevabını vermiştin!..
Sen ki bir mecliste istemediğin bir şey duyduğun zaman insanların yüzüne karşı bir şey söylemeyen.
Sen ki bir genç kızdan daha hayâ sahibi ve utangaç.
Senin olmadığın dünya senin olmadığın evren ne işe yarar? Ya Rasûl şikâyetimiz kimseden değil nefsimizden.
Ya Rasûl senden özür diliyorum ...​
 



Prof. Dr. Selim Hancıoğlu

Hayata gözlerimi açtığımda Allah'ın adıyla Senin adını bir arada duydum. Sağ kulağıma ezan, sol kulağıma kâmet okundu.
Kur'ân-ı Kerim'den tefe'ül tutup adımı, Muhammed koydular. Güzel sesli bir hâfız Seni anlatıyordu bana: "Çevre yanuma gelüp oturdular / Mustafa'yı birbirine muştular / Didiler oğlun gibi hiçbir oğul / Yaradılalı cihân gelmiş değil / Bu senin oğlun gibi kadri cemîl / Bir anaya virmemişdir ol Celîl." Dibi derin gecenin karanlığına girmeden önce bir kez daha Senin nurunla aydınlanıp âdeta Seninle vedâlaştım. Salavat getirmeyi, suyu oturup içmeyi, yemeğe besmeleyle başlayıp bitirince 'elhamdülillah' demeyi, sağ tarafıma dönüp uyumayı, yemeği sağ elimle yemeyi, yemeklerden önce ve sonra ellerimi yıkamayı, sokakta, yolda, okulda herkese selam vermeyi, tebessüm etmeyi, dişimi fırçalamayı, tabağımdaki yemeği bitirmeyi ve daha pek çok şeyi Senin kutlu sözlerinden öğrendim. Böylece hem mutlu ve sağlıklı bir hayata kavuşma hem de Senin yaptıklarını yaparak rehberliğinin bereketinden istifade etme imkânı buldum. Yıllar geçti... Okuduğum her kitapta Seninle karşılaştım. Kitapların girişinde Allah'a hamd ve senâ ile, Sana salât ve selam vardı. Bir hayat boyunca bizimle yaşıyordun. Bizim dünyamızdaki güzelliklerin ayakta kalması için âdeta bize mübarek bulutunun gölgesini salıyordun. Türkçenin güzelliklerini, Senin güzel ismini anarak öğrenmek ne büyük bahtiyarlıktı. Yunus'un güzel Türkçesiyle bir daha tanıdım Seni: Yedi kat gökleri seyrân eyleyen / Kürsünün üstünde cevlân eyleyen / Mi'râcında ümmetini dileyen / Adı güzel kendi güzel Muhammed (Yunus)
Hele o başımızı rüzgâra kapılan şakayıklar gibi bir o yana bir bu yana sallayarak okuduğumuz "güzel" İlâhî yok mu!.. "Canum kurban olsun Senin yoluna / Adı güzel kendi güzel Muhammed / Gel şefâat eyle kemter kuluna /Adı güzel kendi güzel Muhammed."
Muhammed'ül Emin'sin...
Bir avuç çocuktuk Mahalle Mektebi'nde. Oturup büyük bir heyecanla Senin kutlu adını en güzel yazma yarışına girerdik. Mim ha mim dal... Muhammed'den muhabbetin hâsıl olmasını sayılara döker, ebcedle bir oyuncak gibi oynardık. Temiz sinelerimize her şeyden önce Seni yerleştirdik: "Bir ismi Mustafa bir ismi Ahmed / Allahüme salli alâ Muhammed / Rûz-ı mahşerde bize eyle meded / Allahüme salli alâ Muhammed."
Şiirlerle, duâlarla, övgülerle adını binlerce kitaba yazdık. Sîreler, Mucizât-ı Nebîler, Mi'râcnâmeler, Hicretnâmeler, Gazavât-ı Nebîler, Esmâ-i Nebîler, Mevlîdler, Hilyeler, Şefaâtnâmeler, Kırk Hadisler, Yüz Hadisler, Bin Hadisler.... Hoca Ahmed Yesevî'ler, Mevlânâ'lar, Hacı Bektaş'lar, Hacı Bayram'lar, Fuzûlî'ler, Nâbî'ler, Niyâzî'ler, Gâlib'ler, şiir mecmualarını Senin güzel isminle süslediler. Şair diyor ki: "Na'tdan gerçi ümîd-i şu'arâ / İntisâb etmedir ey şâh Sana". İşte biz de hangi vesile olursa olsun, hep Seni anmak için fırsatlar aradık; Sana bağlılığımızı ve muhabbetimizi bildirmek için yarıştık...
Uzun kış gecelerinde babaları cepheden bir daha dönmeyen çocuklar, dedelerinden Muhammediye'yi, Ahmediye Şerhi'ni, Kara Davut'u ve Delâil-i Hayrat'ı, Hazreti Ali'nin cenklerini dinlediler. Bütün bir cemiyyet, Senin ve sahabilerinin, Hak dostlarının kahramanlıklarıyla bir diriliş şerbetine kavuştu. Ömer'lerin, Hamza'ların, Ali'lerin birer ümit kahramanı olarak yetim çocuklara varlık ve dirlik kaynağı oldular. Tıpkı şairler gibi, tarihçiler de Senin hayatının en ince ayrıntılarını anlatmak için kaleme sarıldılar. Hattatlar, maharetlerini ortaya koyup kutlu ismini en güzel yazma yarışına girdiler. Müzehhipler göz alıcı renkler ve nakışlarla kırk hadis mecmualarını süslediler. Ve nihayet müzisyenler, na't, tevşîh, salâ, salat ve salat-ı ümmiyelerle gökkubbede "bâkî kalacak âhenk örgüleri" ördüler: "Es-salâtu ve's-selâmu aleyke yâ Habîballah / Es-salâtu ve's-selâmu aleyke yâ Resûlallâh / Es-salâtu ve's-selâmu aleyke yâ Nebiyallâh..."
Kırk Hadisler, toplum fertleri arasında saygı, sevgi ve anlayışın teminatı oldu. "Rahmetim gazabımı geçti", "İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır", "Allah, insanlara acımayanlara merhamet etmez", "Güzel sözler sadaka yerine geçer", "Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, sevindiriniz, nefret ettirmeyiniz" gibi pek çok hadis-i şerif, affı, anlayışı, sevgiyi, dostluğu, merhameti, yardımı bütün bir insanlığa ahlakî bir sorumluluk olarak telkin etti. Birbirini yok eden, insanlığa acımayan ve önüne gelen her şeyi yakıp yıkan bir dünya, bir süre sonra Senin "insanlık medeniyetine" verdiğin mesajlarla yıkandı, aklanıp paklandı. Yunus'un: "Dövene elsiz gerek / Sövene dilsiz gerek / Derviş gönülsüz gerek / Sen derviş olamazsın" dediği gibi, "elsiz", "dilsiz" ve dünyaya karşı "gönülsüz" erenlerin saadet solukları bütün bir dünyayı çevreledi. Adalet, emniyet, güven ve merhamet dalga dalga yayıldı. Ama Senin soluklarından uzaklaştıkça, dünyamızı yeniden kara bulutlar kapladı. Dört bir yanda var olma mücadelesini yaşadığımız günlerde, hep Allah'a dayanıp yeniden Senin şefâatini istedik. Zor günlerdi onlar. Mehmed Âkif'in feryâdı ondandı: "Yıllar geçiyor ki yâ Muhammed / Aylar bize hep muharrem oldu! / Akşam ne güneşli bir geceydi.../ Eyvâh, o da leyl-i mâtem oldu!" "Allah için, ey Nebiyy-i mâsûm / İslâm'ı bırakma böyle bîkes, / İslâm'ı bırakma böyle mazlûm."
Ruh susuzluğunda Seni andık. Susuzluk, bütün bir cemiyetin ruh ve manâ köklerini kurutmuştu. Ellerini uzatıp sahabinin kana kana içtiği parmaklarının iştiyakını duyuyorduk: "Şimdi Seni ananlar / Arıyor ağlar gibi.../ Ey yetimler yetimi, / Ey garipler garibi! / Düşkünlerin kanadıydın / Yoksulların sahibi; / Nerde kaldın ey Resûl, / Nerde kaldın ey Nebi?" (Arif Nihat Asya)
Bir nesil, Senin uğruna geçici hayatı tepme yarışına girdi. Dost da Sendin, sevgili de Sen. Seni bir kez hayâlinde görmek isteyen âşıklarla doluydu çevren: "Hicranla yandı gönlüm hâlimi sormaz mısın? / Dil ucuyla olsun melâlimi sormaz mısın? / Bilmem ki yoksa, dost vefâsından şüphen mi var! / Lütfedip bir kere hayâlimi sormaz mısın?" (M.F. Gülen) Sultan I. Ahmed, Senin mübarek ayak izini başında taşımak için bir sorguç yaptırmıştı: "N'ola tacım gibi başımda götürsem dâimâ / Kademi resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rusülün / Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir / Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün." Senin âşkın şairlerin şahlara, vezirlere kafa tutmasına yol açtı. Mescid-i Nebî'ye yaklaşan kâfilede ayaklarını Senin mübarek beldene doğru uzatan veziri, şair şöyle azarlamıştı: "Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-ı Hudâ'dır bu / Nazargâh-ı İlâhîdir makâm-ı Mustafâ'dır bu." (Nâbî)
Senin mübarek saçının bir tek telini yere düşürmeyen ve onu asırlarca saklayarak Sana olan saygısını daima diri tutan âşıkların vardı. Yıllar sonra, bu soylu milletin son sultanlarından II. Abdülhamid Han'ın Medine'ye demiryolu döşenirken, rûh-ı azîzine hürmeten raylara keçe döşemesi de aynı ruh güzelliğini ortaya çıkarmıştı. Âleme teşrifinle birlikte, nice şair Senin için en güzel sözleri söyleme yarışına girmişti. Söz sultanları, Senin vasfını, el değmemiş incileri manâ ipliğine dizmek için ihsan ve lütuf ânını kollamak için bir ömür boyu anlam avcılığına çıktılar. Geceleri sabaha kadar Muhammedî esintilerin ilhâmını bekleyip durdular. İnim inim inleyip: "Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah!" feryatlarıyla yeri göğü çınlattılar.
İki cihan sultanısın...
"Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammedsin efendim / Hak'dan bize sultân-ı mü'eyyedsin efendim." diyen Şeyh Gâlib, Osmanlı'nın son derin nefesiyle, Senin aşkından döne döne inlemişti. Sen bütün imdat haykırışlarına şifasın yâ Resulallah! Hicranla yanan âşıkların sinesine devâsın yâ Resulallah!.. Sen varlık âleminin yaratılan ilk nuru ve âlemlerin yaratılış sebebisin efendim. Sıdk u vefâ madenisin, iki cihân sultanısın efendim. "Mustafa'nın cânı oldu ibtidâ / Evvelinde anı yaratdı Hudâ." (Kaygusuz Abdal) diyen şairin sözündeki hakikatsin efendim. Peygamberler serveri, dinin direğisin; âlemlerin övünç kaynağı ve ümmetine imân hil'atini giydirensin efendim. Şefaat sahibisin, gönüllerin tabibisin ve Hakk'ın habibisin, Sen İlâhî aşkın menbâısın efendim. Alnın dolunaydır Senin, kaşın nahif bir hilâl, mübarek yüzün bir güneş ve saçın Mi'râc gecesi... Yeryüzünün bütün çiçeklerinin kokusudur terin, gül-i Muhammed'in usâresidir. İşte bundandır bülbülün güle aşkı, âh u figânı... Ondandır güllere üşüşmesi bülbüllerin...
Sen o gülsün, biz ise etrafında halkalanmış nâlân bülbülleriz efendim. Sen peygamberlerin sultanısın, Allah'ın bize rahmetisin, nurunla kâinâtı aydınlatansın. Habîbsin, fahr-i âlemsin, habîb-i ekremsin, şâh-ı dinsin, fahrü'l-mürselînsin, nübüvvet gülüsün, emînsin, ruha şifâsın efendim. Muhammed'sin, Mustafa'sın, Mahmud'sun, Ahmed'sin, Nebî'sin, Şefî'sin, Server'sin, Habibullah'sın, Hayrülbeşer'sin, imân bünyâdısın, dinin metâısın, peygamberlerin hüccetisin efendim. Mübarek alnın dolunaya, kaşın hilâle benzer. Saçın mirâc gecesi, yüzün güneşe benzer. Yeryüzündeki bütün çiçeklerin kokusudur mübarek terin. Kutlu kademindeki bir toza yüz sürmek ve onu gözlerine sürme diye çekmek için şâhlar, gedâlar kapında toz toprak içinde yuvarlanmaktadır efendim.
Sen, peygamberler kervanının başısın, hakikat denizinin dürr-i yektâsısın. Hakkın nice gizli sırlarına mahremsin. Fütüvvetin tacısın, velâyetin mahremisin, nübüvvetin hâtemisin efendim. Âşıklara aşkın kaynağısın, fâkihlere nassların pınarısın, velilere hidayet rehberisin, ehl-i Hakka ilhâmsın, yetîmlere şefkat elisin, yolculara yoldaşsın, kölelere ihvânsın, dertlilere devâsın efendim. Gaziler, yalın kılıç "Muhammed'e salâvât" deyip düşman üzerine Seninle yürürler. Ordular, askerlerine Senin ism-i şerifini verirler. Dâimâ Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun. Hakkında medh ü senâda bulunan herkesin ömrü uzasın. "Her dem yeniden doğarız / bizden kim usanası" diyen şairin ağzına sağlık! Hoş geldin Efendim!..​
 
Bana Getirdigin Bu Gül....

Bir gün peygamber efendimiz Hz.Ali'ye sorar der ki:

Ya Ali ALLAH(c.c.)' ı seviyor musun?

Evet ya Resullah.

Peki beni seviyor musun?

Evet ya Resullah.

Peki eşini seviyor musun?

Evet ya Resullah.

Peki çocuklarını seviyor musun?

Evet ya Resullah.

Peki bunların hepsini bir kalpte nasıl yapıyorsun? diye sorunca Hz.Ali beklemediği bu soru karşısında şaşırmış ve cevap verememişti.Bunu düşünmem gerek diyerek oradan ayrılmıştı.Hz. Ali düşünceli bir şekilde dolaşıtken eşi Hz.Fatıma düşünceli olduğunu fark ederek kendisine sorar:

Nedir bu hal ya Ali? der.Eğer bu düşünceliğin dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz bırak gitsin.Yok bu halin Rahmani kaygılarından dolayı ise, anlat birlikte çözüm bulmaya çalışalım der.

Hz.Ali peygambder efendimiz ile arasında geçen diyaloğu birbir Hz.Fatıma ya anlatır.Hz.Fatıma durumu öğrenince tebessüm eder.Hz.Ali ye der ki;

Ya Ali babama git ve de ki:

Kişi ALLAH(c.c.)' ı aklı ve ruhu ile sever.
Peygamberimizi kalbiyle sever.
Eşini nefsiyle sever.
Çocuklarını şefkatiyle sever.

Hz.Ali aldığı bu aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve hemen Peygamber efendimizin yanına gelerekHz.Fatımadan öğrendiklerini Peygamber Efendimize anlatır.Peygamber efendimiz cevabıalınca tebessüm eder ve der ki;

Ya Ali bana getirdiğin bu gül nübüvvet ağacından koparılmıştır.

Alıntı

 
Nasıl söyledin tekrar söyle

Enes R.A. hazretleri biz rasulullah ile bereber bir halkada oturuyor idik bir kimse rasulumüze ve ashab'a selam verdi esselamü aleyküm ve rahmetullah dedi nebi s.a.v. ona ve aleykümselam ve rahmetüllahi diye mukabele etti ve o kişi oturdu ve şöyle söyledi اَلْحَمْدُ لله حَمْداً كَثِراً طَيِّباً مُبا رَكا فِيهِ كَمايُحِبُّ رَبُّنا اَنْ يُحمَدَ وَيَنْبَغَي لَهُ Elhamdülillahi hamden kesiran tayyiben mübareken fihi kema yuhibbü rabbüna en yuhmede ve yenbegı lehü Peygamber efendimiz sen nasıl söyledin tekrar söyle dedi o kişi tekrar okudu ve peygamber efendimiz nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederimki 10 melek o söze koştu o meleklerin hepside hırslıdır ama o kelimeyi nasıl yazacaklarını bilemediler Allah'a yükselttiler.Allahü teala o kulumun dediği gibi yazın buyurdu... (haytüssahabe)

burda şu konuya da dikkat çekmek istiyorum arkadaşlar selam alırken dikkat etmemiz gereken husus ve aleykümselem diyerek mukabelede bulunmak...

Selamün aleyküm diye selam vermek caiz ise de Esselamü aleyküm demek daha iyidir.

Selamün aleyküm denince, Ve aleyküm selam demek farzdır. Esselamü aleyküm denince de, Ve aleykümüsselam denir. Her ikisinde de "ve" harfini söylemelidir! (Ve aleyküm...) deki "ve", (dahi) manasındadır. Yani, (Allah’ın selamı bizim üzerimize olduğu gibi, sizin de üzerinize olsun!) demektir. Sadece (Aleyküm selam) ise, sanki (Selam bize değil size olsun) gibi uygunsuz bir manaya gelebilir.
 
Geri