*** o, hz. Peygamberdi. (sav)***

Konu sahibi son olarak 2621 gün önce görüldü
Bana Ümmetim Diye Bakar Mısın?

Ya Rasûl! Senden özür diliyorum. Özrümü kabul eder bana "ümmetim" diye bakar mısın?
Bana "ümmetim" diye bakar mısın?
Kendimi karanlik bir zindanda gözleri bağlı hissediyorum. Çaresizliğimden utanıyorum...
Ya Rasûl bazı kimseler seni -hâşâ- "terörist" diye karikatürize ediyor bazı ülkeler de buna teşne oluyorlar! Kıyamet kopsaydı da bunları görmesek duymasaydık!..
Sen ki ALLAH senin güzelliğini tamamiyle belli etseydi yüzüne bakmaya kimse takat getiremezdi. Sen ki yetimlerin koruyucusu kimsesizlerin kimsesi ümmetinin sevgilisi bütün varlıkların rahmet güneşisin. Sen olmasaydın olmayacak olanlar sana hakaret ediyor Ya Rasûl! Ve bizler evlerimizde karılarımızın çocuklarımızın yanında oturuyor televizyon başında çekirdek çıtlatıyoruz!
Seni unuttuk Ya Rasûl ! Getirdiğin kitabı unuttuk sünnetini unuttuk. Kocaman devlet elimizden gitti uyanmadık! Örtümüz alındı "Ne yapalım?" dedik. İşgal edildik öldürüldük ırzımıza geçildi; "Elimizden ne gelir ki?" dedik! Şimdi dünyada yaşamamızı istemiyorlar! Zaten yaşıyor muyduk? Biz senin yolunu terk ettiğimiz günden beri yaşamıyoruz ki!
Ölmesini bilemedik Ya Rasûl!
"Cihad" kavramı gündeme geldiği zaman yüzümüz kızarır oldu "demokratik ülkeler"e karşı. "Şeriat" dendiğinde başımız yere düştü. "Demokrasi" vardı "insan hakları" vardı. Çağdaş insanların "çağdaş tanrıları dururken senin tanıttığın ALLAH ı dilimize almaktan utanır olduk!..
Sen gittikten sonra yavaş yavaş güneşimiz karardı Ya Rasûl ! Zaman zaman başımıza geçenler sırtımızı doğrultmamıza fırsat vermediler. İnsan olma kişilik kazanma "ümmet" olma bilincimiz öylesine aşındı ki işgalcilerimize kahraman demeye ırzımıza geçenlere âşık olmaya başladık!
Müthiş bir aşağılık kompleksi içerisindeyiz Ya Rasûl ! Senin getirdiğin İslâm'ın izzetini bir tarafa ko****** nefsimizin izzetinin (izzet-i nefs!) peşine düştük. Şimdi ben "ümmet" derken "şeriat" derken "tesettür" derken kimse duymasın istiyorum. Korkuyorum Ya Rasûl ! Bana "gerici" denecek diye korkuyorum; bana "yobaz" "terörist" "barbar" "çağdışı" denecek diye korkuyorum! Dinimi (kimliğimi) alnımdan bir nur gibi fışkırtmaktan korkuyor ve onu bir cüzam gibi ellerimle saklamaya çalışıyorum!
"Bunları o mu söyledi?"
"O söyledi!"
"O söylediyse doğrudur!"
diyen o Sıddık-ı Ekber'i düşünüyorum da "hayret" kelimesini yazarak kendimi onunla kıyaslarken hayret kelimesi bile bundan hayret ediyor!
Mekke'de seninle bulunup yüzünü doya doya seyredemedik; birlikte cihad edemedik!
Medine'de bulunup senin gelişinin heyecanını tadamadık "Talaâl bedrû aleynâ" diyemedik. Mekke'yi fethedişinde sana kan kusturanlar can korkusundan tir tir titriyorlarken sen Rabbine secde ettin onları affettin! Şimdi Mekke müşriklerinin torunları sana -hâşâ- "terörist" diyorlar.
Ya Rasûl !
"Ey insanlar! Kimin arkasına vurdumsa işte arkam gelip vursun! Kimin benden alacağı varsa işte malım gelip alsın!" "Zulüm işleyen bizden değildir" buyuran sensin. "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir" diyen bir dinin mübelliğisin.
Sen suç işleyenlerin İslâm hukukuna göre cezalandırılmasını emrederken "Fakat suçunu başına kakmayın!" diyecek kadar ancak peygamberlerin ve özellikle senin sahip olabileceğin bir gönüle ve rikkate sahipsin. Bütün bunların yanında seni tanımayanların sana dil uzatmalarına kahrolsam da Ya Rasûl beni esas kahreden gece vakti bu yazıyı yazdıktan sonra yatağıma girip mışıl mışıl uyuyacağım! Kendimi affedemiyorum! Kişiliğimiz paramparça oldu. Ümmetin şizofren dünyalarda geziniyor! Ümmetinin başına çöreklenenler kasalarındaki tapuları okşamakla meşgul!
Hani sana bir miktar mal ve para gelmişti. Sen onları ihtiyaç sahiplerine vermeden evine girmemiş sabahlamamıştın. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" dedin; ama biz bu sözünü kendimizi "onlar"a beğendirelim diye bir "aksesuar" olarak kullanmaktayız.
Ya Rasûl !
Her şeye rağmen bize "ümmetim" der misin? Hiçbir şeyimiz yok belki; ama bütün günahlarımıza rağmen seni çok seviyoruz! Sana karşı işlenen bu cinayetler aslında ümmetinin uyanmasına da vesile oluyor. Kömürün içinden elmas çıkacak gibi. Uykudan uyanılacak gibi.
Hz. Mevlânâ'nın bir sözü vardır:
"Köpek ısırdı beni ben onu ısıramazdım; çünkü insanım ben dudağımı ısırdım" diyor.
Yanağımızdan aşağıya doğru akan kanlar hürmetine bizleri "ümmetim" diye kucakla!
Sen ki sokakta yüksek sesle konuşmayan kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen bağışlayan affedendin.
Sen ki "Rabbim bana intikamı alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi; benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum bırakana vermemi emretmiştir" buyurdun.
Sen ki Taif halkının sana yapmış olduğu eziyete karşı Cebrail'in Taif'in altını üstüne çevirmesi dileğine karşılık "Hayır onların çocukları ALLAH a kulluk edebilirler" cevabını vermiştin!..
Sen ki bir mecliste istemediğin bir şey duyduğun zaman insanların yüzüne karşı bir şey söylemeyen.
Sen ki bir genç kızdan daha hayâ sahibi ve utangaç.
Senin olmadığın dünya senin olmadığın evren ne işe yarar? Ya Rasûl şikâyetimiz kimseden değil nefsimizden.
Ya Rasûl senden özür diliyorum ...
 
Gönüllerin Gülü Hira Mağarasında..

Küçük bir mağaraydı Hira görenler bilir. Bir kişiye ancak yetebilen iki kişiye dar denebilecek türden bir mekan. Girişinde büyük büyük kara taşlar. Kapısından girip çıkarken bile zorlanır insan. Kapısı Mekkeye bakar. Kabe siyah giysisi içinde ışık huzmeleri gönderir akşamları oraya. Bu bizim gözümüzle mağaranın maddi boyutu elbette.
Gönüllerin Gülü Hira mağarasında.. Ama o küçücük yer belki de doğudan batıya uzanan bir cennet bahçesi gibi geniş ve huzur dolu geliyordu Efendimize(sav). Azık çıkınını ve su kırbasını bıraktı bir köşeye. Yorgundu. Yere serecek sergisi de yoktu. Uzandı mis kokulu serin toprağa. Mağara bir süre hem mescidi hem mektebi hem düşünce mekanı hem de evi olacaktı. Orada ibadet edecek oradan Kainatın Kitabını okuyup derin derin düşünecekti.

Gündüzleri bazen mağarasından dışarı çıkıyor dağları çölü uzun süre ibretle izliyordu. Sarı altınlarla süslenmiş güzel bir gelin gibi görünen güneşin Ona gülücükler gönderdiğini görürdü sanki. Düşünmeye başlardı birden. Kim bilir belki de o an atası İbrahim Peygamberin sözlerini hatırlardı:”güzelsin. Ama kaybolup gidiyorsun. Demek güzelliğin senin değil. Başka bir ‘Güzel’ var. Her güzel şeye güzelliğinden minik bir parça yansıtan Bir zat. Tüm güzelliklerin Kaynağı. Her güzel şey Onun güzelliğinin bir aynası. Gerçek sevgi ve saygıya sadece O layık. Senin gibi batıp gidenler değil!”
Yaşadığı yörenin halkı kırılan dökülen batan ve kaybolanlara saygı gösterirken O bunlardan nefret ederdi. Gönlünde “bir” ve “tek” olan Yüce Allah cc. vardı. Onu sever ve rızasını arardı.
Bazen de yerde durmadan koşuşturan bir karıncayı dönüp dolaşan bir böceği kocaman güneşi seyreder gibi dikkat ve hayretle izlerdi. O minik hayvanların bıkmadan usanmadan rızıkları peşinde koşuşturmalarını bir temizlik işçisi gibi yeryüzünü temizleyişlerini ibretle gözlerdi. Dünyamızdan binlerce defa büyük o gök cismini de ayaklar altında dolaşan o minik canlıları da bir gaye için kusursuz yaratan Yüce Allahın sonsuz gücü karşısında saygıyla secdeye kapanırdı.
 
CaNıMıN iCi Ya ReSuLALLaH...



fonnnbp5.jpg


Kac kereler yazmaya calistim seni ya Resul
Allah.jpg
,düsündüm ne düsündügümü bilemedim,saatlerce öyle kalakaldimda yine de kelimeleri toparlayamadim,sana yazmaya yüzüm yokki ey Resul
Allah.jpg
..

Seni anlatamamki ben,kalemler kirilir,kagitlar tutusur,kelimeler savrulur ya Resul
Allah.jpg
.Senin ümmetin olmak ne büyük bir mutluluktur ey gül yüzlü Peygamberim.Islesem adini elmaslarla yakutlarla,daglara taslara,doguya batiya yinede az kalir bütün bunlar sana.Elmaslarim yok,yakutlarim yok,ben seni yüregime isledim,yüregime adini yazdim,her sabah her aksam dilimdesin ya Resul
Allah.jpg
..

Senki güllerin efendisi,öksüzlerin yetimlerin babasi annesi,ben senden utanirim,seni bu basit kelimelerle nasil yazarim,nasil anlatirim??

Adi güzel,kendi güzel Peygamberim yemin olsunki,sana olan sevgimi anlatmakta daha fazla ihtisamli kelimem yok,sen ihtisami sevmezsin zaten ya Resul
Allah.jpg
.Dualarimda,tesbihatimda,sabah dogan güneste,gece batan ayda hep sen varsin ya Resul
Allah.jpg
.Icim titriyor bu kör karanlikta,ellerim kalemi kavrayamiyor,sen ne görkemlisin,ne nurlusun,gül kokulusun seni cok s eviyorum güzel Peygamberim..

Ne mutlu banaki bir Ramazan ayina daha kavustum,bol sevapli,bol duali,bin aydan daha hayirli..Simdi bu ayda müslüman kardeslerimiz can cekisiyor ya Resul
Allah.jpg
.Sen duacilari ol ins
Allah.jpg
,gül kokulu Peygamberim.Benki bu günahlarla ölmeye bile yüzüm yok güzel önderim...

Sen ne kelimelere,ne sayfalara nede daglara taslara sigarsin,sen acan ciceklerin yapraklarindasin,kuslarin kanadindasin,güllerin kokusundasin.Ben seni nasil bulayim,nasil yüzümü kaldirip sana bakayim ya Resul
Allah.jpg
.Utanirim seni anlatmaya,ben neyim ,ben kimimki seni dökeyim kagitlara.Sen askin gercek sahibi,sevginin ta kendisi,canimizdan bir parca degil,canimizin ta icisin,söyle ya Resul
Allah.jpg
(sav) ,sen olmadan bülbül gülü,gül kokusunu nasil sevsin..

Sen yardimcimiz ol,ahirette sefaatcimiz ol,seni herseyden cok seviyoruz ya Resul
Allah.jpg
...(Sav)
 
Gül Efendim



Sonsuz selam, sonsuz salat, sonsuz muhabbet ve ihtiram sana.



Elimin müjdesi, dilimin muştusu,

Gönlümün hakikat ruhu, ufkumun kahramanı, dünyamın zimamdarı,

Hilkaten fatiham, Nübüvveten hatimem, ezelen ve ebeden Efendim.

Varoluş varlığım, gül çağında gül ıtırım,

Gül Efendim.



Canların cananı, güllerin gülistanı,

Sonsuzluk aşkımın nur-u ummanı, gönül dünyamın mihveri,

Hayat eksenimin odağı, en mühim nokta-i nazarım,

Her halükarda başvuru kaynağım, rehberi furkanım,

Yegane sığınağım, barınağım ve limanım,

Gül Efendim.



Tesellim, bahar iklimim,

Hayatıma hayat sunan biricik modelim,

İnsanlığın iftihar tablosu Hazreti Peygamberim,

Âlemlere rahmet olarak gönderilen,

İnsanlığa armağan olarak vazifelendirilen,

İlâhi ikramım, canım, cananım,

İnsanlığa, insanlığı ve imanı soluklayan muhbir-i sadıkım

Gül Efendim.



Teri Gül kokan, gönlü Gül kokan, ömrü Gül kokan,

Gül Efendim.



Tebliğden önce temsil gücüm,

Korkutmayan, ürkütmeyen, nefret ettirmeyen, sevdirenim,

Zorlaştırmayan, kolaylaştıran, iyilikle, güzellikle davrananım,

İnsanlık âlemine nümune-i imtisalim,

Muhabbetiyle, hoşgörüsüyle, yaklaşımıyla,

Eşsiz özellik ve güzelliğiyle yaşayan Kur’ân’ım,

Gül Efendim.



Başlara baş, kalplere ilaç, ruhlara ışık ve ufuk,

Rengime renk, çizgime çizgi, ölçüme ölçü,

Renk, renk, huy, huy, çizgi, çizgi, yol, yol izdüşümler halinde,

İçimde, metafizik yönümde yaşayanım,

Gül Efendim.



Ahengim, rengim, özümde biçimlenen irfanım,

Hayat seyrimin fethi, damarlarında dolaşan imanım.

Kafa, kalp ve ruh bütünlüğümde şekillenen Sultanım,

Beni nice ümitlerle hülyalandıran hayalim, gerçeğim,

Düşüm, gülüşüm.

Gül Efendim.



Gecelerimin ışığı dolunayım, Gül baharım,

Nazenin fidanlarımın üstünde çiçek çiçek açıverenim,

Şafak serinliğimi, bakış derinliğimi dupduru sularıyla yıkayanım,

Kutlu zaman dilimim, ölümsüz bahar atmosferim,

Sevgi oymağımda sevincim, sevgilim,

Hiç başımı yastığımdan kaldırmadan, gözümü kırpmadan,

Asırlarca sürüp gitmesini istediğim tatlı rüyam,

Misk-i anberim, solmayan boyam,

Dimağımda elvan elvan lezzetim, izzetim, şerefim,

Gül Efendim.



Ahmedim, Mahmudum, Muhammedim,

Halık-ı Yezdanımdan, Sultan-ı Müeyyedim.

Gül Efendim.



Hayatımın siyeri, vasfımın şemaili,

Yakınlığına yakınlığımın ifadesi hilyem,

Şanına layık mi’racım, namına layık mesnevim,

Terennümlerim üzerine bestelenmiş ilahim,

Kağıt kağıt, kalem kalem, kitap kitap, söze layık, kelama layık,

Aşkım, vecdim, muhabbetim,

Gül Efendim.



Gönlümün gülü, sinemin sünbülü,

Yüreğimin bülbülü, derdimin dermanı, ruhumun fermanı,

Nazlı ve nazenin gözbebeğim, nur-u dilaram,

Andelib-i Zişanım, sevda iklimim, güzel kokan mevsimim,

Rahman ve Rahimin kudretiyle, İbrahimce, Ahmedi nefesli yarim,

Gül Efendim.



Güneşim, yıldızım, ışığım,

Medine’deki nurum, ak kalbime Banu Cihanım,

Güçsüzlüğümün gücü, çaresizliğimin çaresi, şanım,

Gül Efendim.



Sonsuz selam, sonsuz salat, sonsuz muhabbet ve ihtiram sana

Gül Efendim.



Senin olmadığın yıllarda,

Çölün ortasında alevler almış başını gidiyordu.

Küfürler kavurarak, har vurup harman savuruyordu.

Gündüzler anlamını yitirmişti.

Geceler büsbütün yalanları solukluyordu.

Dalga dalgaydı nefesler, kısılmıştı, titrek titrekti sesler

Gündüzler de, geceler de hiç yaşanma imkanına erişemediler,

Yetimdi sözcükler ve sevgiler, acılar besteliyordu yürekler

Cahilce işleniyordu cinayetler, kızlarını diri diri toprağa gömüyorlardı babalar.

Cinnet karargahına dönmüştü kalpler, hırpalanmıştı bünyeler,

Hor hakir görülüyordu, insandan bile sayılmıyordu kadınlar,

Çarmıha geriliyordu masum ve narin kelebekler,

Hayat hakkını bulamıyordu bebekler, körpeler

Güçsüzlerin gücünü emerek güçleniyordu güçlüler,

Dünyaya dünya olduğunu hissettirmediler,

Özleminle dolup taşıyordu özlem yüklüler,

Senin olmadığın yıllarda, zamanlarda,

Gül Efendim.



Ah keşke ne olur hep aşkınla oturup aşkınla kalkabilsem,

Ruhların yükselişleri gibi ufuklarında dolaşabilsem,

Ne yapıp edip de taa iç dünyalarına derinlemesine akabilsem,

Mecnun gibi arkandan yorulmadan koşabilsem,

İçime bir kor gibi düşerek, ocaklar gibi yanabilsem,

Sensiz geçen her türlü acılardan ah bir kurtulabilsem

Gül Efendim.



Yine karanlıklar bastı, ışıklar kesildi, ipler gerildi,

Bulutlar üstümüze karargah kurdu, çıkmaz sokaklar çoğaldı,

Yollar çatallandı, insanlar yoruldu, daraldı, bunaldı,

Varlık içinde yokluk çektiriliyor can taşıyanlara,

İmdat çığlıkları dağlar boyunca dalgalandı,

Kara çizgiler belirdi kara bahtımızda,

Yitirdik kendimizi, senin aşkını yitirdik.

Tuzakların esaretinde inlemekte kulaklarımız.

Feri kesildi gözlerimizin, tesiri kalmadı sözlerimizin,

Divanelere döndüğümüz muhakkak, yaya kaldığımız muhakkak.

Kendimizi unuttuğumuz muhakkak, Seni bilmez olduğumuz muhakkak.

Gül Efendim.



Sana her zamankinden daha muhtacız Efendim,

Uyandır gaflet uykularından bizleri Efendim,

Yeniden içime, gönlüme, metafiziğime doğ Sen

Ey Sevgili.

Gül Efendim.



Öyle bir doğuşla doğ ki, öyle bir gelişle gel ki,

Öyle bir sarışla sar ki; dünyam başkalaşsın, gönlüm yenilensin,

Ufkumda ısı ve ışık yüklü güneşler doğsun.

Gecelere renk veren aylar semalarımı kaplasın,

Yıldızlar saf saf etrafımda dizilsin, hakikatler sezilsin.

Bilinmesi gerekenler bilinsin, derilmesi gereken güller derilsin.

GülEfendim.



Gel ey aşk ikliminin Sultanı,

Gel ey güzellik şahikalarımın dolunayı,

Gel ey vefa ve safa göklerinin hilali, cemali,

Gel ey güzellikler ordusunun hakanı, varlık aleminin özü, kemali.

Gel, gel de dağıt şu zulmeti. İkram et, yitirdiğimiz cenneti.

Deriver içimize layık gülleri, sünbülleri,

İtiverme ne olur elinin tersiyle bizleri.

Aklımıza sun akılları, basiretleri,

Gül Efendim.



Gel, kine kilitlenenlerin kilidini kırmak için,

Nefrete odaklananların nefretini ortadan kaldırmak için,

Düşmanlığa sadık kalanların, zavallı ruhların,

Boyunlarındaki zincirleri çözüp açmak için,

GülEfendim.



Gel, Senin sevginle sevgilerimizi, Senin merhametinle merhametimizi,

Senin şefkatinle şefkatimizi, Senin sinenle sinelerimizi,

Senin muhabbetinle muhabbetimizi,

Senin hoşgörünle hoşgörümüzü

Coştur Efendim, bizleri koştur Efendim

Gül Efendim.



İçimize bir Gül, gönlüzüme bir Gül, özümüze bir Gül

Gül Efendim.



Sonsuz selam, sonsuz salat, sonsuz muhabbet ve ihtiram sana

Gül Efendim.
 
EY RESUL; Senden sonra aşkın gözünü kör etti insanlık


Hâlâ senin yetimliğin düşer payıma
Hâlâ senin öksüzlüğün gelip oturur
En onmaz bir yanıma.

Sensiz üşüdüm dehlizlerinde zamanın
Gülen yüzlerin ruhları mahkum
Sen heybetini dağlara bıraktın
Sıcaklığını çöllere
Gidişini sakladın bir hurma çekirdeğinde
Vuslatları alıp gittin bir başına
Sarı takvimleri bana bıraktın
Firakları devşirdim zamanın aynalarında
Kum saatlerine bakarak bekledim gelişini
Heyhâtlara gömüldüm
Hangi gecenin sabahında bulurum ben seni
Günde beş defa iyi-kötü savaşı çıkartır kelimelerim
On dört asırlık uzaklıktan geliyorum kapına
Suskunluğum, susuzluğum bu yüzden
Bu yüzden sensizliğinde gurbetlerin dili lâl şairiyim.

Senden sonra aşkın gözünü kör etti insanlık
Bizlere âmâlık miras kaldı cedlerimizden
Kör bir yılan Sevr’de bin yıldan beri yolunu bekler
Benim de beklediğim bu duraktan
Yolun geçer mi senin
Gülüşün kadar sıcak gül kokuna hasret çekerim
Senden sonra güllerini kana buladılar
Gönlümün gözyaşları çoğaldı mısralarda
Yetim kalmak ve öksüz olmak
Manasını yitirdi zamanla
Oysa bütün yetimlikler, bütün öksüzlükler
Firakının tam manasıydı
Gidişine alışamayanların dilinde
Hendek’te karnına bağladığın taşlar
Seni anmadan her nefes alıp vermemde
Gelip boğazıma düğümlenir şimdi
Senin için canından geçenler de kimdi
Üç bin meleği etrafında pervane yapan
Yoksa Allah’ın yerdeki kudret eli miydi!

Bedir’den payıma hâlâ bir “keşke” düşer
Senin için hâlâ canından geçenler aklıma düşer
Senin için tahtına küsenler, yardan geçenler
Senin için korkmadan atını denize sürenler var
Hâlâ gelmeni bekleyenlerin sabrı umman kadar
Karen’de Üveys’in yalın ayaklarından
Senin yolunu bulmak için iz sürenler delikanlılar
Çağların ötesinden, taşların dilinden
İzleri kaybolan yedilerin şehrinden
Binler selam yollamakta sana Sevgili.

Hira’da kurşunî bir ses akar sayfalara
Hira’da sakladığın o sır
Güneşten daha aşikardı oysa
Sana benzemek için
Birbiriyle yarıştı bütün gülleri dünyanın
Kameri bir işaretiyle ikiye böldü Ahmed’î nazar
Gül bahçesinin sultanı ey gül-i yar
Sendendir her çiçeğin adı gül konulmadı
Efendisinden kaçan köleler çoğaldı
Koyunu kurda kaptırdı çobanlar
Yorgun zamanlara hapsedildi hasretlerimiz
Bir tek sana olan sevdamıza gem vurulamadı
Bir tek sen olunca manalar yüklenir firaka!

Hâlâ senin yetimliğin düşer payıma
Hâlâ senin öksüzlüğün gelip oturur
En onmaz bir yanıma
Tahammülü yok dedim bu firakın
On dört asırlık uzaklıktan kaçıp geldim kapına
Sevdalar zaman mekan tanımaz
Ve ey zaman mekan aşmış Sevgili’m
Ben senin gelişinin dilencisiyim
 

Herkes kız çocuğuηu diri diri toprαğα gömerkeη,kızıηı omzunα αlıp Mekke sokαklαrıηdα dolαşαη ilk kişi;❤ ʍuhαmmed ❤ ʍustαfα’dır❤
 
Aşkımın tahtına oturan, Naz makamının Efendisi!… Dünya insanının sana muhtaç anları, nisan sabahlarıydı. Olmadığın iklimlerin yağmurları bulanıktı. Ötelerden bir Rahmet düşmüyor, gönül yamaçları baharı bilmiyordu. Kainata teşrifinle gönüller cennet yamaçlarının rengini aldı. Ve hayat çeşmesinin ufukları damla damla görünmeye başladı.
Ne büyük şerefti Seni bilmek!..
.
Seni bize bildiren Rab’be şükürler olsun…
Adını konuşmaya başladığımız zaman öğrendik, ilk ezberlediğimiz belki senin ismindi.
Doğduğun yerin ismini, hicretini ve Rab’bimin izniyle seni himaye eden büyüklerin adlarını…
Sonra mübarek annelerimiz olan zevcelerini ve sana evlat olma şerefine erişen çocuklarını…
Daha biz ufacık bir çocukken, oturmuştun yüreğimizin en güzel yerine…
Ya biz sana lâyık bir ümmet olabilmiş miydik acaba?
Şimdi bu ızdırabı yaşıyorum.
Gönül heybemde gözyaşlarım, yürek tezgahımda işlenen sancılarım ve senden dilendiğim şefaatin var dilimde.
İçim en derin yerinden sızlıyor.
Öyle bir sızı ki, seslendirsem deli divane derler bana.
Ey, kendisine yollanan selâmları işiten vefalı Dost!…
Sana ümmet olmak için seni sevmek yeterse eğer, ben seviyorum.
Elbette Seviyorum…
Nasıl sevmem?
Kalbimin bütün zincirleriyle nasıl bağlanmam sana?
Kimler seni ölesiye sevmedi ki,
Ya Rasulallah?
Hz. Bilal’e kızgın kumlar üzerine dayanma gücü veren, sana olan bağlılığı ve sevgisi değil miydi?
Hz. Ebu Bekir’e, ‘anam, babam sana feda olsun Ya Rasulallah!’ dedirten şey neydi?
Nasıl sevmem Seni ?
Elbette seviyorum…
Bir ömür boyu…
Daha niceleri Efendim!…
Daha nice kalp seninle, sevginle dolup mübarek olmamış mıydı?
Mübarek sevgin daha nice kalbe ışık olup hayat vermemiş miydi?
Bir güvercin seni korumak adına türlü oyunlar oynamamış mıydı?
İspatlamamış mıydı, sensiz kalan yüreklerin, gözlerin kör olduğunu?
Ve hepsinden önemlisi ,
Cenab-ı Hak sana olan sevgisini, ‘Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım’ şeklinde ifade etmemiş miydi?
Sevginle doluyum Ya Rasulallah!
Gönlüme hayat, gözlerime ışık olur musun?
Bir hurma kütüğününki kadar olamayan muhabbetimi kabul eder misin?
Sen özümsün, tutkunun oldum,
Ya Rasulallah!
Beni de yoluna düşenlerin içine alır mısın?
Şemsiyende gölgelendirir misin, aşkınla ve hasretinle kavrulmuş gönlümü?
Duy lütfen feryadımı, tut elimden, Ümmetin olmak istiyorum.
Ey özümüze kor düşüren ateşli Gönül!
Biliyor musun, göz pınarlarım çorak çöller gibi, kupkuru.
Gözlerime rahmetinin yağması için yağmurlarına ihtiyacım(ız) var.
Ne olur yağmur gibi yağ üzerimize, çisil çisil…
Yarım kalmış yanımı tamamlayan Sevgili!…
Hüzünlüyüm, ama bir o kadar da umutluyum.
Zamanımız çok çetin, sana çıkan yollar sarp.
Biz gurbette mahsun, gözlerimiz ışığa muhtaç.
Senden uzakta gözlerimiz dolu ve buğulu…
Biz gökte yankılanacak ‘taleal bedru’larla kalbimize karışacağın günlerin hasreti içindeyiz.
Ey sevgili, En Sevgili!…
Ey gönüller Fatihi!…
Elimizde bir demet Gül, Seni beklemekteyiz.
 
Sana dokunan rüzgar ne zaman gelir Ey Sevgili?
Ayaklarının altından bir toz düşer mi diye,
Arkandan bir ümit yürüyenler var.
Sana dokunan rüzgar ne zaman gelir Ey Sevgili?

Okyanusun tam ortasında çakılıp kalmış,
Nefessiz yelkenler, yorgun kaptanlar var.
Azat ettiklerin gidemedi, bir ümit kapının önünde.
Sensizliği ebedi esaret sayan kölelerin var.
Saraylarının önünde çağrını bekliyor bak,
Tacını, tahtını yakıp sana koşacak sultanların var.
Analar, babalar uğruna feda olmadı mı bir bir?
Daha feda olunacak canlar, cananlar var.
Adım adım gezdiğin topraklar bahtiyar En Sevgili,
Ayaklarını öpmemiş daha nice mekanlar var.
Bir gör başını okşadığın çocukların mutluluğunu.
Başları tozlu, avuçlarına hasret nice yetimlerin var.
Seni gören gözler ışıltıya gark oldu, sırrına erdi görmenin
Gözünün yaşı silinmemiş daha bekleyenlerin var.
En güzel şarkısını sana saklıyor bülbül,
Güllerin de senin için ayırdığı bir demet gülü var.
Şair son noktasını koyamadı şiirinin,
İlhamına muhtaç son dörtlüğü var.
Bir sürü eksik renk paletinde ressamların,
Fırçalar bir bir boşluğa vurup duruyor…
Ab-ı Hayat terin’e banıp tamamlanacak resimler var…
Müezzinler’in yetmiyor nefesleri bir duy,

La İlahe İll’ınla tamamlanacak ezanların var.
Kucağında binlerce şehid gözlerini yummadı mı?
Bak ufuklara mıh gibi çakılmış kalmış
Mübarek ellerini bekleyen açık kalmış gözler var.
Mezarların başında yazısız taşlar, isimsiz ölüler;
Gelip kaleminle ümmetimdir yazarsın diye,
Sabırla bekleyen naaşlar var, ölüler var!
Ordular dağınık, kumandanlar şaşkın,
Eğeri hazırlanmış başıboş duruyor en önde,
Seninle şaha kalkacak, bembeyaz küheylanın var.
Cehenneme götürüyorlarken günahkarlar saf saf,
İçlerinde dönüp dönüp ardına bakanlar var.
Ne kadar olsalar da günahkar,
Son anda yetişecek peygamberi var.
Dünya döner, şems döner…
Aşkınla feza döner,
Daha ellerinden tutup dönecek Mevlana’lar var.
Sevgisi tükeniyor Yunus’un tereddütü bundan,
Sevgisini tazeleyeceği sevgilisine ihtiyacı var.
Var olanlar Senin varlığınla vardı…
Her varlığın Sana ihtiyacı var.
Sensiz çıkılan yollar yokluğa vardı,
Varlığımızın sebebi EFENDİM;
ÜMMETİN SANA İHTİYACI VAR!…
 
Seni anlatamam Ya rasulellah


Dediler bana “Bu dünya O var diye yaratıldı”

Geldim dünyaya, açtım gözlerimi, aradı bu gözler seni
Ama sen yoktun...
Haber göndermişsin
-Kardeşlerime selam olsun- demişsin...
Seni göremeyen kardeşlerine selam
Senden gelen selama can kurban Ya Resûlallah.
Sen ki eşsiz tebessümüyle
kalpleri anahtarsız açan,
Sen ki dört mevsim açan gül,
Sen ki bir yavrucağın kuşu ölmüş diye
taziyeye giden ince gönül,
Sen ki harbe en önde giden, korkusuz cengaver.
Çocukların bile fikrini soran ,büyük düşünür,
İsmi Allah la yazılacak kadar şereflisin.

Bir hayvan ölüsünden herkes uzaklaşırken
Onun güzel dişlerini görecek göz vardı sende...
Selam vermeyi çok sevmene rağmen
Tembellik yapana
bunu layık görmeyecek kadar çalışkandın sen.

Çocuklarla oyun oynayan
alçak gönüllü sevgi güneşi,
İki kurbanlığın oğlu olarak asildin sen.
Can düşmanlarının malını emanet ettiği,
Sözüne güvendiği emindin sen

Hz. Yusuf tan güzel,
tüm insanlar içinde özeldin sen
İnci dişlerinin arasından çıkanlarla
kimsenin incinmediği yürektin sen.

Sen yürüyünce dağlar erirdi,
mahlûkat selam verirdi sana,
İftira atanlar üzünce seni,
melekler öperdi yanaklarından …

Münkirler ağlatınca
Amine yoktu ki kucaklasın seni?
Abdullah görmedi,
nasıl cezalandırsın kafirleri?
Ama Rabbin vardı,
alemleri senin için yaratan Rabbin...
Miraca çıkardı seni,
sevgiliyi görmek herşeye değerdi.

Bahiranın bahçesindeki
kuruyu yeşerten sevgili !
Gel ey nebi.
Gönlümün bozkırları seni bekler.
Seni sevmek her ruhun yiyeceği, içeceği,
İlahi aşkın gıdası seni sevmekten geçer.

Benim sevgim nedir ki?
Ayçiçeğinin güneşe olan sevgisi...
Önemli olan güneşin,
ayçiçeğine ışık göndermesi.

Sana öylesine muhtacım ki...
Ölesiye muhtaç...
Yine de SEN'den bir şey
anlatmış sayılmam Ya Rasulellah.
Binlerce salât selam olsun Sana ey Gül yüzlü Nebi....
 
Doyunca hep ağlarım...

Doyunca hep aglarim...
Hz. Muhammed (asv) 'in vefatından sonraki yıllardır.
Bir akrabası Hz. Ayşe (r.anha)'yi ziyaret eder.
Hz. Ayşe (r.anha) onun için bir sofra kurdurtur.
Ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar.
Akraba sebebini sorar.
Hz. Ayşe (r.anha):

"Ben doyuncaya kadar her yemek yiyişim de ağlarım," der.
Akraba daha da meraklanıp, sorar:

"Niçin?"

“Çünkü Allah'ın Elçisi bütün ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi.
Sıkıntı içerisindeydi.
Bir günde iki öğün yemedi.
Ekmek yediği zaman hurma yemedi,
hurma yediği zaman ekmek yemedi.
Sürekli başkalarını kendine tercih ettiği için hep böyle yaşadı.


Şimdi ise insanlar yediklerini eritmek için ilaç kullanıyor.
Hz. Muhammed (asv) bütün ömrü boyunca kızartılmış bir koyunu hiç görmemiştir.”
 
*** O, HZ. PEYGAMBERDİ. (SAV)***

Çatlarsa bir gün kalbim;
'Ahmedim..'
yazsın her damla kan!

...Ahmedim
* Daima düşünceliydi.

* Susması konuşmasından uzun sürerdi.
* Luzumsuz yere konuşmazdı.
* Konuştuğunda ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı.
* Dünya işleri için kızmazdı.
* Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.
* Kötü söz söylemezdi.
* Affediciliği tabii idi, intikam almazdı.
* Düşmanlarını affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
* Kimseyle çekişmezdi.
* Çok konuşmazdı.
* Boşşeylerle uğraşmazdı.
* Umanı umutsuzluğa düşürmezdi.
* Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.
* Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı.
* Kimsenin kusurunu araştırmazdı.
* Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.
* Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.
* Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.
* Her zaman ağırbaşlıydı.
* Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı.
* Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.
* Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü.
* Yürürken ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmazdı.
* Adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilirdi.
* Vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.
* Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
* Dostlarına şöyle derdi: “ Dünya da garip bir kimse, yahut bir yolcu gibi ol “
* Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir haletle dururdu.
* Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı.
* Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.
* Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilmezdi.
* Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.
* Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmezdi.
* Bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.
* Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi: “ İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve
Saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve
Haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım “

*Sıradan değildi. Ama sıradan insanlar gibi yaşardı..

*** O, HZ. PEYGAMBERDİ. (SAV)***
 
Bir tomurcuk patladı. Ses etti gecenin dinginliğinde. Söz muştuladı semadan. “Bekle” dedi. “O gelecek” dedi. Bekledim.
187.gif

Beyaz yaseminlerle süsledim düşlerimi. Gelinciklerle bezedim gülüşlerini. Laleler ektim saksılara, erguvanlar ısmarladım güneşin ziyasına. Nergisler dizdim satırlara, duvarlara karanfiller döşedim, geceye bir sümbül, gündüze papatyalar diledim. Menekşeler sırlanırken saksılarda, ben geleceğin gün için şebnemleri ıslak beklettim.

Gülmedi hiçbiri. Sen gelmeden gülmeyecekti.

Gelmedin. Hiçbiri gülmedi.

Karanfil küstü önce, yasemin boynunu büktü. Sırlandı menekşeler kendi koyu karanlıklarına. Nergisler soldu, laleler soğan oldu. Gelincikler söz kesti geceye. Gece sümbüllere mezar oldu. Papatyalar yapraklarını döktü bir bir. Gelecek, gelmeyecek, gelecek, gelmeyecek… Son yaprak papatyada, son matem oldu. Sen gelmeyecektin.

“Bu düşte eksik bir şey var.” deme Efendim. “Bu öyküde GÜL eksik.” deme. Bu öykünün “Gül”ü sensin. Sen yoksan gülistana ne hacet? Solsun hepsi. Gül yoksa hepsi toprak olsun.
 
Efendim

ARAP%25C3%2587A.JPG

Ruhum sana aşık, sana hayrandır Efendim

Bir ben değil alem sana kurbandır Efendim
 
Salavat Peygambere bağlılığın muhabbetin ve teslimiyetin bir ikrarıdır. Bunun devamı gelmelidir. Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerden anlaşıldığına göre Peygamberimize Salavat-ı Şerife getirmenin bir çok faydası vardır. Salavat getirmenin faziletlerini şöyle sıralayabiliriz.

1-"Allah ve melekleri Peygamber'e çok salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin. Allah ve Resulünü incitenlere Allah dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır. " Ahzab suresi 56-57.

Bu ayeti kerimeye göre Allah'ın emrine itaattir.

2-Salavat günahların affına vesiledir.

3-Peygamberimiz(s.a.v)'e yakın olmanın en güzel ve en kolay yoludur.

4-Peygamberimiz de kendisine salavat getirene mukabelede bulunur.

5-Her salavat getirenin ismi Peygamberimize arz edilir.

6-Salavat okuyan kimse Allah ve Resulünün muhabbetini diğer muhabbetlere tercih eder. Onun ahlakı ile ahlaklanmada seviye alır kötü ahlaktan kurtulur fazilete erer.

7-Allah'ın rahmetinin üzerine inmesine vesile olur.

8-Salavat unutulan bir sözün hatırlanmasına vesile olur.

9-Salavat duanın kabulüne vesiledir.

10-Yine salavat kıyametin o zor günde arşın gölgesinde gölgelenmeye vesiledir.

Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: Kıyamet gününde üç kişi Allah'ın arşının gölgesinde gölgelenir:

1-Üzüntülü kişinin sıkıntısını teselli eden kişi
2-Benim sünnetimi ihya eden kimse
3-Benim üzerime çok çok salavat eden kimse

Allah Resulü(s.a.v.) buyuruyor: ""Dua ile sema arasında bir engel vardır.Üzerime salavat getirilince engel açılır DUA YERİNE ULAŞIR."

""Üzerime bir günde bin defa salavat getiren kimseye cennetteki makamı gösterilmedikçe ölmez."

""Bana en yakın olanlar üzerime en çok salavat getirenler olacaktır."

""Her kim farz namazını kıldıktan sonra bana on defa salevat okursa Allah Teala onun namazını kabul buyurur. Onun bu namazını Adem'e secde eden meleklerden daha üstün meleklerin makamı olan İlliyyine ulaştırır.O makamdan bir melek şöyle seslenir: -Artık dileğin neyse dile her dileğin yerine getirilecektir."

"Vefatımdan sonra sizden kim bana selam gönderirse Cebrail(a.s.) gelir ve bana şöyle der: -Ya Muhammed! Ümmetimden falan kimsenin sana selamı var.Bana karşılık ben şöyle selam alırım: -Benden de ona selam olsun.Ayrıca onun için Allah'tan rahmet ve bereket diliyorum."

""Kim altından kalkamayacağı güç bir işle karşı karşıya gelirse üzerime çok çok salavatı şerife getirsin.Çünkü Allahü Teala üzerime getirilen salavat-ı şerife sebebi ile onun sıkıntılarını kederlerini giderir rızkını çoğaltır Allah'ın yardımı ile muradına nail olur."

""Kıyamet gününde katımda insanların en değerlisi bana en çok salatü selam getirenlerdir."

Allah Resulü(s.a.v.) buyuruyor: ""İsmimi duyunca salavat getirmeyen insanların en cimrisidir."

"Adımı duyunca salavat getirmeyen insanların en acizidir."

"Üzerime salavat getirmeden dağılan bir topluluk pişman olacaklardır."

"Adımı duyunca salavat getirmeyen insanların en acizidir."

"Üzerime salavat getirmeden dağılan bir topluluk pişman olacaklardır."

"Adımı duyunca salavat getirmeyen yüzü koyun sürünsün."

"Üç kişi yüzümü göremeyecektir.Ana babasına isyan eden sünnetimi terk eden üzerime salavat getirmeyen."

"Adımı işitip te salavat getirmeyen sonu mutsuz kimsesizdir."

"Cuma günü ve geceleri üzerime yüz defa salavat getirenin Allah Teala otuzu dünyaya yetmişi ahirete ait olmak üzere yüz hacetini kabul eder."

"Sırat üzerinde kalmış hurma yaprağı gibi tirtir titreyen bir adam gördüm. O anda üzerime getirdiği salavat-ı şerife gelip bu durumdan onu kurtardı."

"Meclislerinizi salavat ile süsleyiniz."

"Cuma günü üzerime seksen defa salavat getirenin seksen senelik günahı affolunur."

"Karşılaşan iki mü'min salavat getirerek musafaha ederlerse geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır."

"Üzerime yüz defa salavat getirene Allah(c.c.) bin defa rahmet nazarı ile bakar.İştiyakla daha fazla getiren için kıyamet gününde şefaat ve şahitlik ederim."

"Üzerime salavat getirirseniz Allah ta sizin üzerinize salavat getirir."

"Cuma günü kim bana seksen kere salat getirirse seksen yıllık günahı bağışlanır.Kim de günde beş yüz defa bana salavat getirirse asla kimseye muhtaç olmaz."

"Muhammed isminin anıldığı yerde işten kimse hemen kendine gelip baş parmağı ile yanındaki parmağını gözlerine sürüp üzerinde gezdirirse artık o kimse hiç göz ağrısı görmez onun gözlerine zarar gelmez."


"Eğer kalplerin öldüğü gün kalbinin ölmesini istemiyorsan bir günde on defa şu ilahi isimleri oku: "Ya Hayyu ya Kayyum" Sonra hiç yorulmadan bana her gün salavat getir."

Hazreti Aişe(r.anha) validemiz şöyle buyuruyorlar: "-Bir hacet gidermenin anahtarı hacet arz etmeden önce sunulan hediyedir." Sözlerine devam ederek: "Allah'a hamd ü senada bulunarak O'nun rızasını almış oluruz. Efendimiz(s.a.v)'e salat ve selamda bulunursak o hacetin gerçekleşmesinde Allah katında bizlere şefaat ve yardımını sağlamış oluruz.

Zira Hakk Teala Kitabı'nda şöyle buyururyor: "Allah'a yaklaşmak için vesileler arayın." Salavat getirmenin fazileti hakkında İmam-ı Şarani Hazretleri şöyle buyuruyorlar: "-Büyük veli Aliyyül Havass'ın şöyle konuştuğunu duymuştum": "Allah'tan bir şey isteyeceğiniz zamanAllah Resulü(s.a.v.)'in adıyla o şeyi isteyiniz ve şöyle dua ediniz": "Ey Allah'ım! Sevgili Peygamber'in Muhammed Mustafa(s.a.v.) hürmetine senden şunu isterim." Şeklinde dileğinizi arz ediniz. Çünkü Allah'ın bir meleği vardır ki bu isteğinizi anında Efendimiz (s.a.v.)'e bildirir ve O'na: "Filanca kişi şu haceti için senin Allah katında aracı olmanı istemektedir." der. Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in dua ve istekleri Allah Teala tarafından geri çevrilmez."

Peygamber (s.a.v.)'e salat getirmek aynı zamanda cennette onunla buluşup sohbet etmeyi sağlar. Şeytan çok ibadetlere el uzatır lakin salavatı şerifeye el uzatamaz. Çünkü Ruhaniyet-i Peygamberi salavat-ı şerife getirilen yerde bulunur. Hazreti Peygamber'in feyz ve ruhaniyetinden istifade etmek için mübarek salavat-ı şerifeler iştiyakla çokça okunmalıdır.Emeği azderecesi çok yücedir. Dileği olan bir kimse ihlaslı kalp ile Resulü Ekrem(s.a.v.)'in üzerine 1000 defa salat ü selam getirirse Allah onun dileğini yerine getirir.

Feyz Nisan 2008Sayı: 202
 
Eğer özlemek istiyorsan...
Seni yaratana kavuşturacak zamanı özle
Seni Harem-i Şerife götüren toprağın kokusunu özle
Medine-i Muharremin yeşil kubbesini özle

Eğer özlemek istiyorsan...
Asr-ı Saadet’in nurlu yolunu özle
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in nur cemalini gül kokusunu özle
Sıddık-Ekberin dostluğunu özle
Ömer-i Faruğun yiğitliğini özle adaletini özle
Hz. Osman’ın hayâsını özle
Hz. Ali’nin âlim aşkını özle

Eğer özlemek istersen...
Hz. Bilal’in Davudî sesindeki ezanı özle
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in miracını özle…

Eğer özlemek istiyorsan...
Hz. Hatice’nin vefasını özle
Ashabı Kiram’ın muazzam kardeşliğini özle
Anam babam sana feda olsun Ya Rasulallah diyen dilleri özle
Mushab’ın malını mülkünü kenara itip imana koşmasını özle
Bir yılanın yıllar sonrada olsa bir sevgiliye olan hasretini gidermesini özle
Hz. Ebubekir’in dikenli cübbesini özle
Nebi nin kütüğünün hüngür hüngür ağladığını özle
Hz. Aişe’nin iffetini özle
Hz. Ali’nin cesaretini özle
Ashabın gece döktüğü gözyaşını özle
Aşere-i mübeşşereyi özle
Hz Nebi’nin geçtiği topraklardan geçebilmeyi özle
O mübarek ele değen bardağı özle

Özlemek mi istiyorsun?
O zaman olup da şimdi olamayan milyonlarca şeyi özlemeyi bilmeyi özle
Nebinin Nübüvvet mührünü özle
O’nun ayağındaki çarık olabilmeyi özle
Ashabın samimiyetini özle
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in verdiği ibretlik cevapları özle
Hıradaki geceyi özle
Uhud’un üzerindeki yükü kaldırmayıp sallanmasını özle
Üveys-i karani’nin hırka-i şerifini aldıktan sonraki sevmemi özle
Hz. Peygamber-i zişanın Allahu Ekber deyip namaza duruşunu özle
Hz. Nebinin Karnına bağlandığı iki taştan biri olabilmeyi özle
Bedir deki Nusretullah’ın heceli etiğini özle
Tarifteki Hz peygambere gerilen çelik duvarın amacını özle
Kabe’nin Allah Allah sesleriyle yankılandığı günü özle
Hz. Eyyüb’ün yüreğindeki temizliği özle
Hz. Esma’nın kuşağını özle
Sırf öptüğü için Hecerül Esvedi’ni öpebilmeyi özle

Medinelilerin biatlarını özle
O mübarek parmakların ayı ikiye bölmesini özle
Peygamber hürmetine yağmurların bahşedildiğini özle

Özlemek mi istiyorsun?
Yaradana lâyık bir kuli
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'e lâyık ümmet olabilmeyi özle…
 
gul02.gif
gul02.gif
gul02.gif



Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ
Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn.


EY GÜLLER ÜLKESİNİN SULTANI
gul02.gif

EY EN BÜYÜK SEVGİLİNİN SEVGİLİSİ

SANA AŞKIMI İLAN EDİYORUM

SENİ SEVİYORUM YÂ RASÛLLALLAH



EBEDİ GÜLŞENİNDE TEK AYAK ÜSTÜNE DURACAK BİR YERDE

BİZE VERMEZMİSİN GÜLÜM?

Âdem aleyhisselam, Arşta Muhammed aleyhisselamın nurunu görünce, neyin nuru olduğunu suâl etti. Hak teâlâ da,

(Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur.

O olmasaydı, seni de, yerleri ve gökleri de yaratmazdım.) buyurdu (Mevahip)

Sevgi Pınarının doyumsuz tadına varanlar

allah.gif
ve Resûlüne gönül verenlerdir.

Ey alemlere Rahmet olarak gönderilen sevgili!

Ey kâinatın göz bebeği!

Ey varlık nuru Efendim!

Bu mektup vesilesiyle sana hitap edebilmek ne güzel Yâ Resûl!

Sana sunabileceğim kelimeler muhabbetimi ifade edemez.

Sana verebileceğim avuç avuç göz yaşlarım var Yâ Resûl

Ey Nurdan Sevgili!

Tek tesellim tek ümidim, sana olan muhabbetim ve Salavatlarım.

Bu selamlarda;

Zerreler adedince, Salat-ü Selam olsun Sana Yâ Resûl!

Çiçekler yapraklar adedince, Salat-ü Selam olsun Sana Yâ Resûl!

Yıldızlar adedince, Salat-ü Selam olsun Sana Yâ Resûl!

Yağan yağmurlar adedince, Salat-ü Selam olsun Sana Yâ Resûl!



Nurundan yoksun karanlık gecelerimde gözyaşlarıyla ellerimi açıp

Seni istiyorum Yâ Resûl

Anam, babam Sana feda olsun, bu günahkar kul yoluna kurban olsun Yâ Resûl

Yüreğim , çorak bir toprak gibi, kızgın bir çöl gibi Sana susadı Yâ Resûl

Senin aşkına susadım, Aşkınla yandım Ya Resûl
gul02.gif


Sen benim Sevgi yağmurumsun,

Aşkını yağmur gibi yüreğime yağdır Yâ Resûl

Sonsuza kadar sağanak aşkın yağsın kalbime

Sevgi yağmurlarınla, binbir çeşit güller açtır gönlümde Yâ Resûl

Her bir güle Muhammed ismini vereyim.

Her birini ayrı ayrı koklayıp seveyim.

Ne olur Yâ Resulallah

Duy sesimi!...

Ya Resulallah Aşkımı feryadımı duy Resûlallah

Duy efendim.

Her bir güle Muhammed ismini vereyim.

Her birini ayrı ayrı koklayıp seveyim.

Kırmızı güllerle yüreğimin tam ortasına Seni Seviyorum Yâ Resûlallah yazayım.

Beyaz güllerle Ne olur Efendim... Sen de beni Sev diye yazıp Sana yalvarayım...

Ne olur Sen de beni Sev.

Şevkatli ve merhametli kollarına sar beni Yâ Resullâllah

Sadece benim yüreğim değil, tüm yürekler Senin sevgi yağmuruna muhtaç...

Tüm Canlar Sana aşık... Senin aşkınla pervane oldu canlar Ya Resulallah

Küçük elleri büyük yürekleriyle ebabiller gibi, Sevgini gönder bize

Ey güller ülkesinin sultanı!...

Sevda ülkesinin şahı

Ey en büyük sevgilinin Sevgilisi

Sana aşkımı ilan ediyorum

Seni Seviyorum

Seni Seviyorum Ya Resûllallah

(Feyzullah Koç-Resûlallah'a mektup'tan)
gul02.gif
gul02.gif
gul02.gif
 
”Allah kulu” olmak demek, Allah’ın tüm mahlukata rahmeti ve şefkati gibi insanlara ayırım yapmadan, hiçbir tefrik gözetmeden faydalı olmaya çalışmak demektir.

Karşılıksız, insanlara birşeyler verebilmek demektir.

İnsanları ellerinde olmayan şeyler yüzünden suçlamamak, kınamamak, küçük görmemek, hor görmemek demektir.

Sevgi demektir; aşk demektir; rahmet, merhamet demektir. Verici olmak demektir; Muhammedi olmak!

Biz Alevi’yi de severiz, Sünniyi de severiz, Türk’ü de severiz, Kürt’ü de severiz, Arab’ı da severiz.

Biz Allah’ın tüm kullarını severiz!.

Tüm kullarına hizmet etmeye çalışırız.

İnsanların kendi menfaatleri için ortaya çıkarttıkları şartlanmalar bizi bağlamaz!
Siz, Kürt bir aileden doğmuş olabilirsiniz; Türk bir aileden doğmuş olabilirsiniz… Alevilerin arasında yetişmiş olabilirsiniz… Sünnîlerin arasında yetişmiş olabilirsiniz…

Bütün bunlar, sizi dışardan çeşitli fikirlere şartlandırabilir; ama bizim için bunlar hiç önemli değil!.

Bizim için önemli olan, sizin ”Allah kulu’‘ olmanızdır!.

İster Türkiye’de dünyaya gelin, ister Afrika”da, ister Amerika’da… Herbirimiz aynı Allah’ın kuluyuz!

”Muhammedi olmak”, insanlar arasında fark gözetmemek demektir; İnsanları sevmek demektir; insanları hoşgörmek demektir..Çünkü ‘‘Muhammedi olmak’‘ demek, insanların kalbinde, özünde, şuurunda ”Allah”ı görmek demektir!.
 
Güller



Baharda açan çiçekler vardır, ömürleri kısadır belki;ama anlattıklarını bir ömür boyu unutamayız .
Uyanısın müjdesini verirler kalplerimize . Bizi sevgiye ve sevgiliye uyandırırlar.
An gelir; sevdiğimizin başında taç olurlar.
An gelir; sevgilinin hasretini anlattığımız dert yoldaşı olur ve bizi susturmadan dinlerler.
Sevgiliye sunulacak en güzel armağandır onlar.
Renk renk,koku koku,her biri ayrı bir nağmenin notası gibidirler.
Karda açan çiçekler vardır. Karları cesaretle delip geçer ve yüzümüze gülümserler. Baharın akıncılarıdır onlar . Kışın kasvetli ülkesini fethedip burçlara bayrak diken akıncı beyleridirler. Her biri bir fedakarlık destanının kahramanıdırlar.
Tozlarda taşlarda açan çiçekler vardır. Sanki açtıklarına pişman gibidirler. Tozdan dumandan silikleşen renklerini utangaç bir şekilde gösterir gibidirler. Kırları, dağları, yaylaları özlerler.Sükuneti, huzuru, barışı ararlar. Ve onlar da bizim gibi mutluluğu şehirde bulamazlar.
Açmadan solan çiçekler de vardır. Kim bilir hangi sevgilinin yasını tutmaktadırlar. Hangi ayrılığın hüznü ile solmuşlardır, kim bilir ?
Rahmet yağmurları bile onların solgun yüzünü güldüremez ama sevgilinin bir tek dokunuşu onları hayata döndürür. Bir öpücük yeter onlara; hemen gülüverirler .
Ama…Hepsinden Ötesi… Kalpte açan çiçekler vardır.Gıdaları aşktır.
Adı GÜL’ dür o kalp çiçeklerinin Kalpten başka bir yerde yetişmez. Başka bir yerde büyüyemezler

O GÜLLER aşkın sevdalısıdır.

O GÜLLER kalbin meyvesidir.

O GÜLLER cennetin aynasıdır.

O GÜLLER Muhammed rayihasıdır.

O GÜLLER hasretin kanlı yarasıdır.

O GÜLLER ötelerin rüzgarıdır.

O GÜLLER SEVGİLİNİN AYNASIDIR
 
Bir Bakıver Ya RESULLALLAH

Yâ Rasulallah! Haddim değil; ama bana misafir olsanız, Sizi kapıda karşılar; ellerinizi değil, ayaklarınızı öperdim. Sonra âb-ı hayat sunan yüzünüze doya doya bakar, yılların hasretini az da olsa gidermeye çalışırdım. Eğer müsaade ederseniz, Sizi ufak bir gezintiye davet ederdim.

Önce gecenin bir vakti, meslekleri, memleketleri farklı ama, duygu ve düşünceleri bir; aynı türküyü söyleyen, sîneleri yaralı, dertleri aynı, on beş-yirmi kişinin dertleştiği bir salona götürürdüm Sizi. Gecenin bir yarısı olmuş, herkes evinde çay keyfi yaparken, onlar Sen’in yolunun Mecnûn’u olmuş. Başka insanlar taksitlerden, ev kirasından, çoluk çocuktan dem tutarken, onların derdi de, ızdırabı da Sen’in garip kalan ismin olmuş Yâ Rasulallah! “Şu okul için şu kadar, bu yurt için bu kadar ihtiyacımız var. Önümüz Ramazan, ihtiyaç sahiplerine de bir Ramazan paketi hazırlasak nasıl olur? İşte mesele böyle ağabeyler, yük ağır, yollar yolcusuz, çeşmeler susuz ve yine başınızı ağrıtmaya geldik. Ne yapalım derdimizden başka anlayan yok ki, gidip kapısını çalalım.” diyerek konuya girilir yavaş yavaş. “Sen ne verirsin Mehmet Ağabey? denince, vallahi hocam işlerin de tam durgun zamanı, bir de şu ödemelerimiz var, bilmem ki ne diyeyim? Aslında şu kadar verecektim; ama bu durumlar...” İşte o an, ortalığın sessizliğe büründüğü andır. Bakışları buğulanmış bir hâlde başını yavaşça kaldırır Mehmet Ağabey, önceki titrek ses, yerini gök gibi gürleyen bir nidâya bırakmıştır: “Olsun be hocam! Üç diyecektim; ama beş olsun! Allah kerîm!” deyiverir. Sonra gözler başka bir ızdırap insanına çevrilir. Ahmet Ağabey durur mu? “Bana da şu kadar yazın! Mehmet Ağabey’den geri mi kalayım, burada beraber gidelim ki, öbür tarafta da ayrılmayalım!” der. Ve daha kim bilir ne kadar ismini bile bilmediğimiz fedakâr ağabeylerimiz, vermek bizden, yardım Allah’tan deyiverir. Bu uğurda hayat arkadaşlarının altınlarını, gelinlerinin bileziklerini, çocuklarının sünnet paralarını, hattâ ve hattâ kefen paralarını gözlerini kırpmadan veren; Ömerler gibi, Ebu Bekirlerle vermekte yarışan şu ağabeylerimizin hâline bir bakıver Yâ Rasulallah!

Buradan çıkıp kimselere fark ettirmeden Sizi başka bir yere götürmek isterdim. Gece yarısı olmuş; ama hâlâ ışığı sönmemiş bir mutfağa uğrardık Sizinle. İçeride Nesibe Hatunları hatırlatan birini, Saadet Hanım annemizi göreceksiniz. Annemizi yanında gelini Zeynep ve komşuları Nursel Abla ile kurabiyeler, mantılar yaparken göreceksiniz. Biz, ‘Gecenin bu vaktinde nedir hâliniz?’ demeye kalmadan o anlatmaya başlayacaktır, bu telâşın niye olduğunu. Belli ki yarın yapılacak kermes için hazırlık yapıyorlar. Kim bilir kaç saattir ince ince ter döküyorlar? İşte onları gece yarılarına kadar uykusuz bırakan Sen’in sevdan ve derdindir.

Saadet Hanım Annemizi ve yanındakileri bırakalım kendi hâllerine ve Sizinle başka bir yere gidelim. Sabahın erken saatlerinde hareketlilik başlamış, belli ki akşama kadar sürecek. İşten çıkan, okuldan ayrılan kendini buralara atıyor. İnsanlar, çölün ortasında bir vahâya koşuyor gibi. İçeriye bir girelim, nedir bu insanların derdi? Bu nasıl bir dert ki, kimini kendinden geçiriyor, kimine evinin yolunu unutturuyor? Kapıyı çaldığımızda karşımıza kim bilir kim çıkacak? Kapıyı açan bu genç Emre’dir Yâ Rasulallah! “Vicdanın ziyâsı, ulûmu diniyedir; aklın nuru, fünûn-u medeniyedir.” sözünü kendine düstûr edinmiş bir muhabbet fedâisi. Bu evin bütün odaları misafirlerle doludur Yâ Rasulallah! Şu odadan gelen seslere bir kulak verelim: “Yâ Cemîlü yâ Allah, yâ Karîbü yâ Allah...” Sanki cennet bahçesinin bülbülleri bizlere senfoni sunuyor. Ya şuradan gelen sesler: “Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, bir harf kâtipsiz olmaz, olamaz biliyorsun...” Sanki kitâb-ı kâinat konuşuyor. Yâ Rasulallah şu odadaki kasetten öyle feryatlar yükseliyor ki, seslere kulak veren kendini Asr-ı Saadet’te sanıyor. Hatip, öyle anlatıyor ki, insan kendini mânen Yemame’de buluyor. “Ya lel ensâr! Kerraten kekarrete Huneyn!” (Ey bozguna uğrayıp kaçan ensar, toparlanın ve Huneyn’deki gibi tekrar hücuma geçin.) denince Ebû Akil canlanır gözümüzde. Oradan ayrılırken, ikinci bir gül devrinin bülbüllerini muştulayan şu başı gözü polatlara bir bakıver Yâ Rasulallah!

Sizinle yaptığımız bu küçük gezide şimdi sıra muhacirleri tanımaya geldi Ya Rasullallah! Müsaade edersiniz şimdi Siz’inle Türkistan diyarına, Asya steplerine, tâ Sibiryalara gidelim. Herkese insan olduğundan dolayı değer veren ve bu niyetle ülkesinden çok uzaklara annelerini, babalarını ve hayat arkadaşlarını bırakarak gelen, vatanını, yuvasını Mus’ablar gibi terk etmiş şu yiğitlere bir misafir olalım! ‘Nâm-ı Celîl-i Muhammedî buralarda da garip kalmasın.’ diyerek, renkleri ve dilleri farklı, şu mâsum yavrulara Sizin sevginizi duyurmak, vatan millet sevgilerini oralara kadar götürmek için gelen, ay yıldızlı al bayrağı oralarda da göndere çeken, şu garip öğretmenlere belki bir tebessüm edip, alınlarından öpersiniz! Şu öğretmenimizin söylediklerine bir kulak verebilir misiniz: “İmkânsızlıklar içinde güller kolay yetiştirilmiyor. Her şey Türkiye’den geldiği için biraz maddî sıkıntımız var. Eğitim son teknoloji ile yapılıyor, bizim ise ne fizik, ne de kimya lâboratuvarımız var, ama korkmuyoruz Yâ Habiballah! Allah ve Resulü bizlerle beraber ya, bu bize yeter.” Bu konuşmanın ardından güzel işler yapmanın huzurunu taşıyan Ahmet Bey söze başlar: “Geçen ay, yüzlerce özel okul ve devlet okulu arasında yapılan ülke olimpiyatlarında şampiyon olduk Yâ Rasulallah! Çok uzaklarda Sizin kardeşleriniz, şampiyonlar yetiştirmiş. Kara kışta kardelen çiçekleri gibi açan şu genç öğretmenlere bir bakabilir misiniz Yâ Rasulallah!”

Müsaade ederseniz Yâ Rasulallah; okyanuslar, dağlar, tepeler hattâ kıtalar geçerek, gurbetin bir köşesinde, dört duvar arasında Sizinle oturup, Sizinle kalkan, bir muzdarip insana uğrayalım. Gerçi Siz onu bizden daha iyi tanırsınız. O gençliğinden beri milletinin ve insanlığın derdiyle dertlendi, ağlamaktan göz altı torbaları şişmiştir. O bizlerin bu yola girmesine vesile olmuştur. O öyle bir yiğittir ki, kendisine husumet besleyenlere bile muhabbetle bakar. Onun: “Ne olur Allah’ım, Sen’i tanımayan tek bir sîne dahi kalmasın yeryüzünde.” duasına şahit olmuştur birçok kimse. Onun: “Başlattığınız şu işe sahip çıkmanızı istirham ediyorum, şafak emareleri belirmeye başlamışken, aydınlık şafakların müjdecisi horozlar öterken, bu işe sahip çıkın, bir kırık plâk gibi yarıda kalmasın, bu beste tamamlansın Allah aşkına…” sözleri ile nasıl iki büklüm olup, inlediğine şahit olacaksınız.

Bu turnikeye girenler; mutluluğu, çilede ve ızdırapta buldular. Sen’in de en büyük dostun çile ve ızdıraptı. Sen de gün yüzü görmemiştin, yaşadığın müddetçe. Sana da çok çektirmişlerdi Ebû Cehiller, Utbeler, Şeybeler. Onlar uzaklarda kaldı derken, meğer talebelerini bırakmışlar inananlara. Ama olsun, madem yol Sen’in yolun, kahrı da hoş lûtfu da! Biz de büyüklerimiz gibi diyor ve bütün çektirenlere hakkımızı helâl ediyoruz. Sana da yalvarıyoruz! Ne olur bizleri yalnız bırakma! On dört asır sonra Mus’ablar, Hamzalar gibi, Ebu Bekir ruhlu Alileri, Ahmetleri, Mehmetleri bulmuşken bizleri onlardan ayırma! Bizler, hakikatte birer saksağan olsak da, ikinci bir gül devrinin bülbülleri olmaya tâlibiz. Ne olur Sen bizleri garip bırakma Yâ Rasullallah! “Nasıl olsa bir gün Allah, nurunu tamamlayacak” diye müjdeyi ilk Sen’in ağzından duymuştu sahabi efendilerimiz. Karaya oturmuş, İslâm gemisini yüzdürmede, bizlere de vazife ver. Âlem-i mahşerde insanlar fevc fevc cehenneme giderken, hakkımızda hüsn-ü şahadetini esirgeme. Yaptığımız hatalardan dolayı pişmanız ve çok günahkârız. Huzuruna varacak yüzümüz kalmadı. Kaç defa üzerimizi kirlettik, huzuruna işte böyle pürkusur geldik. Ama şirk koşmadık Allah’a. Mücrim de olsak, ihlâsın hakkını tam veremediğimiz için riyâ şüphesi içimizi kemirse de, başka bir kapı olmadığı için, yine Sana yalvarıyoruz ve son bir isteğimizi Sana sunuyoruz. Ne olur, o hesap gününde Sana her şeyleri ile teveccüh etmiş olan bu ümmetini yalnız bırakma! Belki bizler Sana lâyık ameller işleyemiyoruz, Sen’in şefaatini hak edemiyoruz; ama sana lâyık olanlar ile beraberiz. Gittiğimiz sefînenin kaptanına güveniyoruz ve sonuna kadar ahdimizi koruma azmi içinde, ister fırtınada boğulalım, ister sağ selâmet karaya çıkalım, biz bu geminin tayfalarıyız ve emrine âmâdeyiz Yâ Nebiyallah! İşte bizi bırakıp gidiyorsun yine ait olduğun hakiki âlemine, Hamzaların, Ebu Ubeydelerin, o vefakâr arkadaşlarının yanına. Sen, Sevgili’nin yanına giderken ardında tek vücut olmuş, vuslat arzusu ile yanan âhirzaman gariplerine bir tebessümünü esirgeme Yâ Rasulallah.
 
HAKK’IN KEREMLİ KULU

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular: “Musâ aleyhisselâm ‘Yâ Rabbi, bana senin lütuf ve ihsânına en çok nâil olan kulunu haber verir misin?’ diye duâ etti.

Şöyle buyuruldu; “O kimsedir ki benim râzı olacağım şeye kartalın avına gittiği gibi hızlı gider, sabî çocukların insanlarla ülfet (ettiğ)i gibi benim sâlih kullarıma dostluk ve muhabbet eder, harâm kıldığım (birşey) işlendiği vakit kaplan gibi öfkelenir.”
 
Geri