Kitabın en dikkate değer yanı dilidir. Gücünü seçilmiş kelimelerinden alır. Sürprizlerle, betimlemelerle uğraşarak metnin tadını bozmaz. Dili olayın gelişimine kurban etmez. Bu romanda da aslında olayın gelişiminin nereye varacağı az çok kestirilir ama dilin nereye varacağı pek kestirilemez. Sözcükler Hakkâri’nin dağlarına, soğuk iklimine uzak olmadığı, tam da onun içinden olduğu gibi dünyanın herhangi bir yerindeki yazgıyı söyler bize.
Oldukça sade ve anlaşılır bir dile sahiptir. Sadeliğini işçiliğinden alır. Başlangıçta söylediğimiz yalınlaşmak tam da burada çok etkili olur.
Çünkü bu bir ‘varmak’tır. Karmaşık olandan kurtulup sade ve yalın olana varmak. Fısıltıyla ama unutulmaz bir ezgiyle sunulan bir dil. ‘Kendine özgü’ sözlerinin anlamını hakkıyla taşıyan bir yazar. Kuşkusuz dil Edgü’nün bütün eserlerinin aracı değil, temeli ve yapısıdır da.
Eserlerini sonraki zamanlarda bir konunun muhteşemliği üzerine değil kelimelerin büyüsünün üzerine kurar.
Düş ile gerçeğin, şiir ile düzyazının, kelime ile cümlenin tarafsız bölgesinde yani hem ikisine de ait ama ikisine de uzak, kendine ait bir dünya yaratan, başka yazarları anımsatmayan ama başka yazarlara anımsatan bir yazar Edgü.” Azad Şahin
“O”yu [Hakkari'de Bir Mevsim] sadece gerçekçi bir roman saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü,şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü’nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesine hayran oldum. Çünki “O” gözlem gücünü, anlatı ustalığından alıyor.
“Ferit Edgü ilk basımı 1977 yılında yapılan ‘Hakkâri’de Bir Mevsim’de, bir hata sonucu dünyadan koparılmışların dünyasına gelen birinin, dilini, kültürünü bilmediği bu insanlarla iletişime geçmesini ve yeni yaşam yolları denemesini anlatır.
Yılların içinden geçtikçe kişi, yalınlaşmak dünyanın bütün karmaşıklığına sırtını dönüp, daha basite, en basite varmak ister. Kişi karmaşık olandan basite varmak için çabalar. Büyük, yaşamı topluca sırtlayan dertlerden sıyrılıp, daha çok bireyin yaşam içindeki yerine, onun var olma sebebine, küçük yaşamların ve ayrıntıların kalbine yürümeyi öğretir hayat.
Edgü, edebiyat dışındaki bütün kaygıları bir tarafa bırakıp, yazıda kendini yok eden, kelimelerin gücüne ve kudretine yaslanan, paragrafları aşan cümleleri bir kenara bırakan az, daha az kelimelerle üreten bir kelime avcısıdır.
Çehov “Vaktim olsaydı daha kısa yazardım” der. Metinlerinin işçiliğini göstermeyen bir doğallığı vardır. Herkese kelimeler üstündeki ustalığını göstermez. Dikkatli bakan, o ustalığın ayırdına varmaktadır.
Ferit Edgü’nün ilk olarak 1977 yılında, yeni baskısı bugünlerde yapılan Hakkâri’de Bir Mevsim romanı Onat Kutlar’ın senaryosuyla Erden Kıral tarafından filme de çekilmiş, 33. Berlin Film Festivali’nde (1983) ve 2. Akdeniz Kültürleri Film Festivali’nde ödüller almıştı (1984).
Gerçekliği hikâyenin sonuna kadar da kestirilemeyen bir deniz kazasından sonra (Yoksa bir sürgünlük mü?) kendini karla kaplı kayaların üzerine kurulmuş, bütün dünyadan uzak düşmüş ve mecburen kendine bir dünya yaratmış bir Kürt köyünde bulur kendini öğretmen/anlatıcı/O. Hakkâri’nin Pirkanis Köyü. Gerçek ile düş arasında gidip gelir. Çoğu zaman hangi tarafta olduğu kestirilemez ve tam da bu yüzden Borges’in aktardığı meşhur, ‘Chuang Tzu’nun Düşü’ masalını anımsatır. “Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi.”
O buraya fırlatılmıştır. Sürgündür artık. Başlangıçta bir düşten öte bir kâbusun içindedir. Yabancıların arasında bir yabancıdır. Dünyadan fırlatılmışların arasında bir fırlatılan. Ötekinin ötekisi. Başlangıçta buradan kurtulamama duygusunu yaşar. Sonra bu duyguyu da unutup o da tam da köylülerin mantığıyla bu dünyanın içinde bir dünya kuracaktır kendine. Yaşadığı dünyayı (köyü) reddetmez anlamaya çalışır. Oradan kaçıp, kurtulmak yerine orada yaşamanın olanaklarını arar. Hakkâri’de Bir Mevsim en üst bakışla bir hata sonucu, (sürgün olarak geldiği ya da kahramanın düşe inanıp buraya bir kaza sonucu geldiği inancı) oraya, dünyadan koparılmışların dünyasına gelip, dilini, kültürünü bilmediği bu insanlarla iletişime geçmenin ve yeni yaşam yolları denemenin de romanıdır.
Dışarıdan gelen bir şahittir. Anlatıcı bir sürgün olarak geldiği bu yerde, devletin ve onun temsillerinin ona biçtiği rolün dışına çıkar. Bir ceza olarak sürgün edildiği bu yerde yeni olanaklar arar. Oradaki günlerini anlamlı kılar. Bu yüzden de hayat köylüler için umutsuz ve karamsarsa da onun için yine de umut vericidir. Hâlâ bir umut vardır. Bir yanıyla da insanın olduğu yerde umudun da olduğunu söyler bütün olumsuzluklara, halden bilmezliklere rağmen.
Belki de Nuh…
Anlatıcı aslında köye nasıl geldiğini bilemez. Kafka’nın romanlarında olduğu gibidir. Akılla, mantıkla, dünyevi gerçekliklerin diliyle açıklanamayan bir durum söz konusudur. Anlatıcı da buraya nasıl geldiğini tam kestirememekte ya da kendinin uydurduğu bir yalana inanmak istemektedir. Belki de bu yüzden geçmişine dair başlangıçta hiçbir şey hatırlamaz. Ancak köylülerle iletişim kurdukça, yeni yaşam olanakları buldukça geçmişine dair izler de belirmeye başlar. “Bir kazazede miyim? Yoksa bir sürgün mü? Yoksa bir mahkûm mu? Öyleyse neydi suçum?” başlangıçta böyle bir sorgulamaya giderken sonrasında durumu kabullenir.
“Buraya, nerden, nasıl düşmüş olmamın da önemi yok! İster tekneyle uzak denizlerin birinde batıp, kurtulmuş bir kazazede olayım, ister kendimin ya da başkalarının sürgünü, hükümlüsü, ister trenle ister kağnıyla ister yalınayak gelmiş olayım buraya. Neyi değiştirir?” ve dünyaya ya da o köye fırlatılmış bir peygamber gibi davranıp on emri yazar. Aslında bir yönüyle de Tanrı’nın cezalandırdığı yeni bir Nuh peygamberdir. Kendini bile taşıyamayan bir peygamber. Yeryüzüne dolayısıyla o köye sürgün edilmiş bir peygamber.
On emri yazdıktan sonradır ki oraya bir kaza sonucu değil de bir sürgün olarak atıldığını kabullenir. Hep orayı, denizleri özler. Bir denizciyken dağa düşmüştür. Tam da bir sürgünün duygularıyla davranır. Sürgün orda olmasına rağmen burada olandır. Sürgün burada olmasına rağmen orda olandır.
Öte yandan doğanın, iklimin çetinliğinin, hayatın kesinliğinin bilgeleştirdiği köylüler de anlatıcıya düşsel olarak gelmektedir. Yazgılarını kabullenmiş, başka yazgılara şahit olmuş, acılarının katmerinden zerre şikâyet etmeyen insanlar Anlatıcı’yı oldukça şaşırtmaktadır. Okula başlayan çocuklar sadece anadilleri Kürtçeyi bilmektedir. Oysa o çocuklara yeni bir dil öğretmeye gelmiştir. Çocukların tek bildiği Türkçe kelimeler bile ölüm ve hastalıkla ilgilidir. Bu kelimeler köylülerin yazgısını da özetler. Sonra bu şaşkınlık yatışır ve bir yaşam felsefesine (Anlatıcı bunu anlar, ama köylüler yaşar) dönüşür. Bir aydınlanma süreci yaşar. Başlangıçta çevresine bir masaldaymış gibi şaşkınlıkla bakmasına rağmen o da gittikçe o yazgıların içinde yerini bulur. Hakkâri köylüsü çaresizdir. Ezikliğin, çaresizliğin, yokluğun içinde ve ölümün eşiğinde yaşayan insanlar. Ki bu eşik çoğu zaman atlanır. Yazgılarını kabullenmişlerdir. Bir isyan söz konusu değildir. Oranın devleti pek dikkate almayan ‘dağın hukuku’ vardır. Ve bu yazgılarını belirler.
Melih Cevdet Anday