Notundibi

  • Kullanıcı Yek
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Forum Meydanı
Konu sahibi son olarak 1054 gün önce görüldü
2893195-rahat-bir-uyku.jpg


Herhalde insan o hayalini kurduğu huzur dolu uykuya sadece ölünce kavuşabiliyordu. Bu dünyada böyle bir şeye insanlar izin vermiyordu çünkü.

Ölünce de kimliği oluyor muydu insanın acaba? Ölünce meslek soruluyor muydu? Eğer soruyorlarsa okulu bırakıp bahçıvan olacağım. O zaman beni cehenneme göndermek yerine cennetin peyzaj işleri bölümüne gönderirler belki. Ben de her yeri gülle donatırım.

Yaşar TURAN - Cam Kenarındaki Hayalet​
 
şu forumda sanırım takip edeceğim tek anlam yüklü ciddi bir konu.

teşekkürler yek.
 
Senin içini yerim:)
Ne güzel seyler paylasmışsin teşekkurler bebiş
 
Vicdanın Evrimi

İnsanoğlunun, hikayenin başlangıcında karanlık dünyaya daha karanlık korkularla uyandığına şüphe yok.

Doğanın önündeki aczi onu daha çok korkmaya itiyor, korkuları, kendisini yeni bir yol bulmak için zorluyordu Homo Habilis (1,9 milyon yıl öncesi) ile başlayan doğanın önündeki biyolojik zayıflığın farkındalığı ile alet icat etme başarısının arkasında, doğanın büyüklüğü altında ezilen ve tek itkisi hayatta kalmak olan insanoğlunun yolculuğu iyiden iyiye şekillenmeye başlıyordu.

11509_11_42_10.jpg


Yolculuğun en önemli noktalarından biri ise insanın ölümü keşfetmesi, daha doğrusu ölümü kabullenmeyişidir. Neanderthal gömülerinden tespit edilen cenin pozisynuna göre kayıpların sanki tekrar doğumlara yatırıldığı düşünülmektedir.

HOIufDi.jpg


Ölü bedenlerin rahatsızlıkları varsa yanlarına iyileştirici olduğu düşünülen bitkiler bırakılarak, tekrar doğumunda rahatsızlıkları bertaraf etmesi dilenirdi. Yapılan gömü araştırmalarına göre en önemli görülen bulgu ise "The Old Man" gömüsüdür. Bu yaşlı adam bırakın eklem rahatsızlıklarını dişleriyle yemek bile yiyememektedir.

1326807963_IMG_3731adp.jpg


O dönemdeki insanlar ise, anlatılana göre besinlerini çiğneyip yumuşatarak beslenmesini sürdürebilmekteydi. Kimileri bunu hayal ürünü görse de, günah fikri ve doğa korkusunun bunlara yardımcı olabileceğini ifade etmekte. Ancak yazar, bu yardımcılara "Vicdan Sahibi Bireyler" demeyi uygun görüyor.

images


Yazar, bu olgulardan bahsettikten sonra, günümüzdeki vicdan olgusuna geçiş yapmakta ve bunu şu şekilde ifade etmektedir:

images


"Ne garip! İnsanoğlu Homo Habilis'ten bu yana icat yeteneğini geliştirmiş, aradan geçen on binlerce senede tekerleği, motoru, motorlu taşıtı, motorlu taşıtın egzozunu, bir hüzün karesini anında kaydedebilen fotoğraf makinalarını, o fotoğrafların anında dünya ile paylaşılabilmesini mümkün kılan interneti keşfedebilmiş... Ama çoğu bilim insanının 'İnsan Atası' olduğunu dahi kabul etmediği Neanderthal'de bulunan -bana göre- vicdana sahip çıkamamış.

Yazık bunca evrime."

Halil Mert ERDOĞAN - Vicdanın Evrimi, Sinada Dergisi, S:8, syf: 10

Kısaltılmış ve uyarlanmıştır.​
 

Gerçekten paylaşabiliyor musunuz acıları?

erdogan-meliha-erin-cenaze-torenine-katildi-rize-1.jpg


Diyor ki Ahmet Menteş; "Ve cenaze törenleri, iki yüzlülerin sayıca en çok olduğu yerlerden biri. Sahi ya siz nasıl bilirdiniz kendinizi?"

Ve sonrasında ekliyor en sonuna, can vurucu bir noktayla sonlandırıyor ölüm kokan cümlelerini.

"İnsan, kendi çektiği acıları hep en büyük acılar olarak görür. Bilmez ki daha koyusu yaşanır gecenin, kimi yüreklerde. Karanlık bazen öyle çöker ki şehrin üzerine, toplu acılar yaşanır böyle saatlerde. Buna katlanmak istemeyen cılız ruhlar, uzatırlar kendilerini, tüm kaçışlara yataklık yapan yataklarına.

İnsan... Bir gül gibi solmaktan korkan insan... Kaçan insan, kaçak insan..."​
 
Teşekkürler Üstadım hepsi bir birinden anlamlı yazılar.
 
Bir Kütüphane Hikayesi / Yıl: 1943

1977467_746958795402938_1429244636555317962_n.jpg


Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.
Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?

– Alıyorum.

– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.
İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

Kütüphaneye de bir yazı asar:
“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”
Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır.

Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.
Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.
Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.

Zenith ve Singer’e mektup yazar:
“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye.

Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.



Girişimcilik ne biliyor musun?
Bulunduğun yere yenilik katmalısın.
Mutlaka adım atmalısın.
Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.
Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

Alıntıdır.​
 
Huzurevinin İçinde Anaokulu

18717_744593395639478_5869484415442794808_n.jpg


Burası Amerika'da 400 kişinin yaşadığı bir huzurevi

11423403_744593418972809_6083091930183253612_n.jpg


11401362_744593438972807_450149039492591936_n.jpg


11401020_744593458972805_1164284798888323437_n.jpg


10336749_744593535639464_3022137376938711011_n.jpg


11536098_744593552306129_384841140023728061_n.jpg


11140274_744593568972794_3692429807393955331_n.jpg


11062132_744593602306124_2482813514379688042_n.jpg


10649695_744593615639456_3083479264516546511_n.jpg


10629819_744593665639451_2567938178339445723_n.jpg


10449181_744593708972780_8534251735079413318_n.jpg


11536057_744593728972778_5952373632483307998_n.jpg


11031129_744593748972776_3075170904491451066_n.jpg


11535876_744593775639440_118679479429793791_n.jpg


1549286_744593802306104_6755838358216762758_n.jpg


10420356_744593822306102_1638031768304004929_n.jpg


11401102_744593848972766_3515719674474537476_n.jpg


11536134_744593875639430_7915904571976148416_n.jpg


Kaynak: Habertürk / Sinada Dergisi Facebook Sayfası

Aslında yaşlılarımızın ölümü bekler bir hal almasının en önemli sebeplerinden biri sosyal yalnızlıklarıdır. Daha önceki paylaşımlarımdan birinde yaşlı intiharlarına ilişkin detaylı bilgi bulabilirsiniz. Yaşlıların özellikle, gündelik aktivitelerde yapabilecekleri sosyal etkinlikler, yaşamla etkileşimlerini artırarak doyum verici kaliteli zaman geçirmelerine yardımcı olacaktır. Psikiyatrik eğilimlerin arttığı bu yaşamsal dönem içinde tıpkı gençlik evresinde olduğu gibi toplumun tüm bireyleriyle iletişim halinde olmaları bu eğilimlerini azaltacaktır.

Bu yaklaşım aslında birçok psikiyatri kliniğinde de yer almaktadır. Sosyalleşmenin en yaygın olduğu üretken dönemin bitmesi de bu yaklaşıma gereksinimi ortaya koymakta. Özellikle kayıp unsurunun en belirgin olduğu bu dönemde kaybın yalnızca yaşamsal bir kayıp olmadığı üzerine durmakta fayda vardır. Bu açıdan bakıldığında ise; sağlık kaybı, iş kaybı/emeklilik, eş kaybı, sosyal çevre kaybı, akran kaybı, organ kaybı, görme, işitme, tat alma gibi biyolojik kayıplar kayıptan kaynaklı olağan yas sürecini uzatabilmektedir.

Bütün bu bilgiler göz önünde bulundurularak yaşlılara sosyal bir değnek olmak onları yaşamlarının son dönemini kaliteli geçirmelerini ve ölüm korkularını kontrol etmede başarılı olmalarını sağlayacaktır.

images
 
Onların dünyasına ucundan bile dokunamazsanız, "bana göre" aklınızın denizinde kulaç atmadan yüzüyorsunuz.

11692684_899215773482335_7658663894155068273_n.jpg


Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde bir dönem personele okuma yazma eğitimi vermiş olan Bedia Tuncer, bir taraftan da akıl hastalarıyla ilgilenmiş ve akıl hastalarının yazdıkları şiirleri derleyerek bir şiir kitabının yayınlanmasına vesile olmuş. 1964 senesinde Matbaa Teknisyenleri Basımevince İstanbul’da basılan kitap, belki de dünyada türünün tek örneği.

11050811_899215840148995_3751604329237390803_n.jpg


11701162_899215890148990_6365339075472902437_n.jpg


11659254_899215973482315_3485911715257877828_n.jpg


11701186_899216100148969_4403706065643416695_n.jpg


11667394_899216150148964_415640627578813493_n.jpg


11009111_899216240148955_6991017632090779020_n.jpg


11666079_899216346815611_2529420448413865300_n.jpg


11698630_899216390148940_4328687343624442704_n.jpg


11659279_899216476815598_2204012454081817123_n.jpg


11694137_899216576815588_6376750786573823416_n.jpg


11138612_899216650148914_1675711223106868604_n.jpg


10985286_899216720148907_2865815958175175348_n.jpg
 
Göz attım takip edeceğim konuyu, gayet anlamlı paylaşımlar yapmışsın canım.
 
Bana sorsanız hayatınızın küçücük bir bölümünde dahi "Bir başkasının mutluluğu için" yaşayabilmelisiniz.

11252158_1021504707860316_5014075501123747574_n.jpg


Jono Lancaster isimli güzel adam, 50.000'de 1 kişide görülen TCS (Treacher Collins Sendromu) hastalığına yakalanmış. Bu hastalık insanların kemik ve doku gelişimini etkileyerek yüz deformasyonuna neden oluyor. Hastalığın tedavisi için tıbbi zorlukların yanında duygusal olarak da büyük sorunları aşmak gerekiyor. Yüzleri deformasyona uğrayan hastalar kendilerine küsüp, moral olarak büyük bir çöküntüye giriyor. Kendi yüzünü kabullenmesi ve sevmesi Jono'nun da 20 senesini almış.

11008470_1021504727860314_59343264398551162_n.jpg


Yaklaşık 20 sene sonunda kendisiyle barışan ve hastalığını kabullenen 30 yaşındaki Jono, bu aydınlanmasını diğer insanlarla da paylaşmaya karar vermiş.

11230582_1021504777860309_8473561706236026991_n.jpg


Jono dünyayı dolaşıyor ve TCS hastalığına yakalanmış çocuklarla tanışarak, onlara kendileri gibi ve "mutlu" olan birisini göstermeye çalışıyor. Kendilerini sevmeleri için yardımcı olmaya çalışıyor.

11665436_1021504774526976_5847979801087326580_n.jpg


Avustralya'lı Zackary Walton'da bu hastalığa yakalanmış çocuklardan biri. Jono onu görmek için Avustralya'ya gitmiş.

11694920_1021504757860311_2468842646544475073_n.jpg


Dünya'nın başka yerlerinde TCS hastalığına yakalanmış bir çok çocukla daha bir araya gelen Jono, onları cesaretlendiriyor, yalnız olmadıklarını hatırlatıyor ve bu halleriyle de güzel olduklarını anlatmaya çabalıyor.

11695969_1021504754526978_1551941074875503894_n.jpg


Jono, küçükken kendisi ile aynı hastalığa sahip insanlarla karşılaştığında çok mutlu olduğunu, bu yüzden çocuklara bu hissi yaşatmak ve bu hastalığa sahip insanların da utanmadan, sıkılmadan sokaklarda dolaşıp, eğitimlerine devam edip, meslek sahibi olacaklarını anlatmak istediği için bu yola çıktığını anlatıyor. Jono'yu takip etmek için onun Facebook sayfasını takip edebilir, destek mesajlarınızı iletebilirsiniz. Biz de bu güzel adamı yaptığı bu güzel davranışlardan dolayı kutluyor ve geçmiş olsun diyoruz.

Alıntıdır.​
 
En büyük engel, kendine inanmamaktır. Evet.

11755855_1028410123836441_574268385683487580_n.jpg


Suya dalış yapan Henry Fraser'ın boynu çıktı ve el ve kollarını hareket ettiremez hale geldi. Bu kaza hiç şüphe yok ki Henry'nin hayatını değiştirdi ancak o bunun tutkularının ve hayallerinin önüne geçmesine izin vermedi.

11760112_1028409987169788_2094767539514935960_n.jpg


Henry her gün fiziksel terapiden sanata kadar bir dolu şey yaparak kendisini hem fiziksel hem de zihinsel açıdan daha güçlü hale gelmeye zorluyor. Hatta söz konusu sanat olduğunda Henry oldukça yetenekli ve sadece ağzını kullanarak çizim yapabiliyor.

11737915_1028410020503118_7040849791791269244_n.jpg


Bu Henry'nin kazadan bir gün önceki ve kazadan üç hafta sonraki fotoğrafı.

11781843_1028410053836448_8627852375649300536_n.jpg


Başlarda, nefes almak da dahil her şeyi kendisine yeni baştan öğretmek zorunda kaldı ama artık dünyanın farklı yerlerinden insanların dikkatini çeken harika sanat eserleri oluşturuyor.

11752464_1028410197169767_4584730545645838322_n.jpg


11264986_1028410277169759_3730757655916351323_n.jpg


Alıntıdır.​
 
Çok faydalı,önem arzeden düsturlar,paylaşımınız için şükranlar Yek.:hi:

Yaşamın en zor sınavı kendi olma cesaretini göstermek diyor bir üstat.
Kişi hayatta tıpkı örümcek ağındaki bir tel gibidir.Yapacağı katkı kendinedir,yine zarar da kendine.
O yüzden alın teri,emek,ilke ve umutla gerçek hayata dahil olarak yaşamına vereceği anlam, başkalarına katkı olmanın yanında kendi yaşamına da bir zenginliktir.
Üretmeye ve duyarlılığa odaklı yaşamak özbenliği de güzelleştirir.
 
Çavlan her yorumunda insanın hafızasına çok etkili dokunuşlar yapabilecek kaliteye sahipsin. Destek ve şükranların için teşekkür ederim. Senin de paylaşımlarını sayfamda görmek, beni çok mutlu edecektir. Sevgiyle kal.
 
Günün dersini alalım..

11866337_918692374868008_7555019361872432261_n.jpg


Başarıya giden yollarda parmak iziniz varsa;

11900020_918692384868007_4282817412422923252_n.jpg


Daha az suyla kanıyorsanız, daha çok içebilecekken,

11889528_918692404868005_1867288960372151319_n.jpg


Göstererek mutlu ediyor, yaşayarak umursamıyorsanız,

11855881_918692431534669_3316767912671615989_n.jpg


Mutluluğu bulduğunuz şey değişmişse, nakitleşmişse,

11873781_918692458201333_2093684994363779785_n.jpg


Bu bence en güzeli, bilmem kaç piksellik ekranlardan uzanıyorsa yalanlarınız,

11880456_918692498201329_7585921185468724386_n.jpg


Görmeden bakıyorsanız, geçebileceğiniz kapılardan,

11899948_918692628201316_269500907774113100_n.jpg


Beğenileriniz yalnızca bir tuşsa,

11889504_918692668201312_6147485998900837392_n.jpg


Genetikleştirmişseniz şiddetin her türlüsünü,

taziye.jpg


Başınız sağ olsun. Kendinizi kaybettiniz çünkü.​
 
Geri