Neo-Osmanlıcı hûlyalar, Cumhuriyet ülküsüne karşı

🕒 Konu sahibi 22 saat önce aktifti

Bugünlerde Erdoğan'ın Neo-Osmanlıcı hûlyalarını, Cumhuriyet Halk Partisi'ne yakıştırmak isteyenlerin olduğu da medyada çokça konuşuluyor. Belli ki Erdoğan, Cumhuriyet geleneğine doğrudan karşıt cüretkâr politikaları için millî mutabakat arayışında ve bunu tüm Türkiye'ye ulusal ve sorgulanamaz bir doktrin olarak dayatmayı hedefliyor. Fakat bu konuda CHP'yi kazanamayacağını da iyi idrak etmesi gerekiyor. Zira, Neo-Osmanlıcılık Cumhuriyet ülküsü ile bağdaşmaz, Cumhuriyet ilkelerinin olmadığı yerde de CHP olamaz​


Türkiye Cumhuriyeti, kadim imparatorlukların parçalandığı ve ulus devletlerin çoğaldığı bir dönemde tarih sahnesine çıktı. Genç Cumhuriyet emsallerine göre şanslı sayılabilirdi, zira 600 yıllık güçlü bir imparatorluğun mirasını devralmıştı. Yalnızca Türk ve İslam devletlerinin değil, Doğu Roma'nın birikimini de taşıyan bu imparatorluk, adının hakkını verecek şekilde güçlü bir "emperyal" geleneğe sahipti. Devleti kuran ve yükseltenler, ucu dünya hakimiyetine dayanacak sınırsız bir yayılmayı, hatta cihan hakimiyetini hedeflemiş; hükümdarlar devasa bir coğrafi alanı tek bir başkentten yönetmişti. Oysa 20. Yüzyılın toplumsal, siyasal ve ekonomik koşulları, artık tek bir devletin tüm dünyaya hükmedebileceği koşullardan fazlasıyla uzaktı. Üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu bile, çok değil 25 yıl sonra tarih sahnesinden yavaş yavaş çekilecekti.

Genç Cumhuriyetin kurucusu, yaşadığı dünyayı iyi okuduğu için, Osmanlı mirasının ne kadarının benimsenip benimsenmeyeceğini de idrak etmekteydi. Yeni Türkiye'nin, ruhu ve zihniyeti de yeni olmalı, devleti yönetenler ecdadın dünya görüşünün ötesine geçmeliydi. Mustafa Kemal Paşa'nın birlikte yetiştiği bazı sınıf arkadaşları, artık Kanuni devrinde yaşamadıklarını görmezden gelmiş ve devleti son nefesini vereceği bir dünya savaşına sürüklemiş; hazin yenilgilerden bile ders almamış; Osmanlı mülkü yok olmanın eşiğinde, İzmir Yunan askerinin çizmesi altında ezilirken Türkistan'da yeni vatan arayışına girmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa için ise karar belliydi. Yeni Türkiye, emperyal geçmişin izinde gücünü ve hayallerini tüketen bir ülke olmayacak, önce kendi milletini barış içinde yaşatacak, gücü yettiği ölçüde de dünya barışına katkı koyacaktı. Bazıları onun bu tutumunu savaştan çıkmış Türkiye'nin kırılganlığına bağlasa bile Ulu Önder, Türkiye'yi 15 yıl sonra hatırı sayılır bir konuma getirdiğinde de Cumhuriyetin barış ülküsünden vazgeçmeyecekti.

Bu Cumhuriyetin zihniyeti bir anda zuhur etmedi ve karşıtlarının iddia ettiği gibi dışarıda birilerini taklit ederek meydana gelmedi. Toplumun uç kesiminde, köksüz, kimliksiz dar bir zümrenin fantezisi olmadı hiçbir zaman... Aksine, Atatürk ve silah arkadaşlarının da içinde bulunduğu, derin tarih bilincine sahip; kan, ateş ve çelikle hayatta kalma sınavını vermiş bir kuşağın eseriydi. Bu öncülerin çoğunluğu konaklarda büyümüş, dedelerinden yüklü maddi mirasa sahip seçkinler değildi. Onların seçkinliği, eğitimlerinden, birikimlerinden ve güçlü vatansever karakterlerinden ileri gelmekteydi. Eğitimi ve zenginleşmeyi ülkenin her yurttaşı için mümkün kılmayı da ülkü edindiler. Dini, mezhebi, sosyal sınıfına bakmadan herkese eşit bakan bir Cumhuriyeti yaratmayı amaçladılar. Laik bir bakış açısını benimsediler ve dış dünyada da muhataplarına, kimlik ayrımı gözetmeksizin, saygı duydular. Kendi ülkelerinin varoluş hakkına dışarıdan saygı görmenin yolunun, aynı saygıyı başkalarına duymaktan geçtiğini anladılar.


Cumhuriyetin ülküsü, işte böyle bir dış politikaya ilham verdi. Türkiye, kendi ulusal sınırların ötesinde hak iddia etmedi. Kendi toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına koşulsuz saygıyı buna dayanarak talep etti. Yaptığı tek büyük askeri operasyon, soykırım tehdidiyle karşı karşıya olan Kıbrıs Türklerinin yaşam hakkını korumayı, hem Türklere hem Rumlara barış getirmeyi amaçlamıştı.

Türkiye 2000'li yıllara kadar komşularını Müslüman, Hıristiyan, Yahudi olarak ayırmadı. Bu yüzden tüm halklar ve devletlerin saygısını kazandı. İsrail ve Araplar arasında, 1980'lerde Irak'taki Sünni yönetim ve İran'daki Şii yönetim arasında, aynı anda iki tarafın da güvendiği tek ülke olabildi. Bölgesinde ve dünyadaki birçok kanlı çatışmanın çözümü için elini taşın altına koydu. Böylelikle belki de nice canlar kurtardı.

2010 yılından sonra ise bambaşka bir dış politika yönetimine şahit olduk. Erdoğan'ın bütün kadrolarının hevesle benimsediği bu yeni anlayış, "herkesin Cumhuriyeti olan Türkiye" ilkesine muhalefet ediyor, Türkiye'ye nüfusundaki çoğunluğa binaen Sünni Müslüman kimliği atfediyor ve tüm uluslararası meseleleri dinî bir kimlikle yorumlamaya ve halka benimsetmeye çalışıyordu. Erdoğan'ın ve taraftarlarının yaklaşımı, Osmanlı geçmişinin ihtişamından sözde ilham alıyordu; fakat Osmanlıların dış dünyada muhataplarını salt din kimliğine göre kategorize etmediğinden bile habersizdiler. Osmanlı padişahları hilafet makamını 400 yıl ellerinde tutmuş, fakat 1914'e kadar Cihad-ı Ekber ilanına girişmemisti.

Neo-Osmanlıcılar, ne Rusya ne İngiltere ne de imparatorluk geçmişi olan başka modern devletlerin tevessül etmediği, zamanımızın anlayışından kopuk bir üstencil bakışla eski Osmanlı coğrafyasında hak iddia ettiler. Bosna-Hersek'ten Libya'ya kadar Osmanlı'nın bir zamanlar elinin değdiği her yerde, başka devletlerin içişlerine karışmaya teşebbüs ettiler. Güçleri yetse Macaristan ve Avusturya'ya kadar uzanabilirler miydi, bilinmez. AKP liderleri kendileri açıkça söylemese de TV kanallarında ve sosyal medyada onların sözcülüğünü üstlenen kıymeti kendinden menkul bazı şahıslar, Türkiye'nin Ortadoğu ve Balkanlarda her yere müdahale hakkı olduğunu öne sürdüler. Halkın milliyetçi duygularını istismar etmekten hiç çekinmediler. Bu medya figürleri, Suriye İç Savaşı sırasında, Esad Hükümeti ve İran'ı dinî/mezhepsel kimliklerinden ötürü Türkiye'ye doğal düşman ilan etmekten, bunu yaparken Türkiye'nin hem Alevi hem de Şii inanca mensup vatandaşları incitmekten imtina etmediler.

Erdoğan'ın gönül coğrafyası ilan ettiği bölgelerde Türkiye eskisinden çok farklı bir kimliğe büründü. Arabuluculuğuna kimse başvurmaz oldu. Uyuşmazlıklarda net taraf tuttuğu için kendi siyasal manevra alanını da daralttı. Örneğin, Erdoğan kendisini Filistin'in hamisi ilan ederken öyle keskin bir çizgi seyretti ki, Türkiye İsrail üzerinde etki gücüne sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke olma sıfatını yitirdi. Büyük iddialarla yola çıkan Erdoğan Hükümeti Filistin'e tek uçak dolusu yardım malzemesi ulaştıramazken dünya aylarca İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'i alkışladı. Filistin konuşulan hiçbir uluslararası ortamda Erdoğan hatırlanmadı. Sonunda Erdoğan, Gazze'nin İsrail tarafından ilhakını meşrulaştırmayı amaçlayan Barış Kuruluna üye oldu ve Filistin konusundaki tutumunu Trump'tan yana açık etti. Kısacası Erdoğan'ın Neo-Osmanlıcı söylem ve eylemleri, Osmanlı coğrafyasında hiçbir halktan karşılık görmedi. Uğruna büyük bedel ödedikleri Suriye ABD'yi, Hamas ise Katar'ı temel ortak kabul etti. Libya'da Batı ve Doğu Hükümetleri arasında zikzak çizerken ne kadar büyük tutarsızlık sergilediklerinin farkında bile olmadılar.

Mısır, Irak, Bosna-Hersek, Arnavutluk derken, Erdoğan'ın "Osmanlı Devletler Topluluğu" hayalleri uçuk fantezilerden öteye gidemedi. Sonradan iktidar ortağı yaptıkları MHP'nin kısmen Turancı ideallerini de benimseyemediler. Erdoğan bir konuşmasında Azerbaycan ordusunun Karabağ Savaşı sırasında verdiği binlerce şehidi yok sayarak "Karabağ'ı biz kurtardık" dediğinde sadece Azerbaycan lideri İlham Aliyev'i değil, büyük ihtimalle milyonlarca Azerbaycanlıyı da incitti. Orta Asya Coğrafyasında Türk Keneşini kurduk sandıkları bir noktada dört Türkî Cumhuriyetin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tanımasıyla büyük bir hezimet yaşadılar, daha doğrusu Türkiye'ye yaşattılar.

İttihatçı yoldaşlarından ders alan ve başka bir yol çizen Atatürk'ün aksine, AKP'in siyasal elitleri başarısızlıklarından ibret almadılar. Atatürk, canı gibi sevdiği Selanik için bir kere dahi ah çekmemişken, AKP liderleri bir kere dahi görmedikleri toprakların hâmiliğine soyundular. Örneğin, Kudüs Valiliğine öykünenler dahi çıktı.

Bugün Neo-Osmanlıcılığa nefes veren güncel bir gelişme, Trump yönetimindeki ABD'nin, Erdoğan Türkiyesi de dâhil olmak üzere çeşitli ülkeleri içine katarak uygulamak istediği yeni emperyalist hamleler oldu. Kendisi emperyal genişleme peşindeki anlayış, ABD'nin Türkiye'ye tayin ettiği Büyükelçi Tom Barrack'ın Türkiye'nin devlet rejimi, dış politika doktrini ve siyaset yapma iradesini hedef alan cüretkâr sözlerine karşı tek karşılık veremedi. ABD'nin güncel yönetimi, kendi emperyalist yönetimlerini Türkiye'de halk nezdinde kabul ettirmek için Osmanlı geçmişini ve Erdoğan'ın Neo-Osmanlıcı politikasını sinsice övdü. Erdoğan ise kendi halkına, kendi milletine dayanan Cumhuriyet ülküsü yerine; bir başka devletin teşviki ve desteğine dayanan Neo-Osmanlıcı hayallere sarıldı. Erdoğan ve şurekâsı muhtemelen uzak coğrafyalarda yeni ekonomik kazanç kapıları açacağı umuduyla bu yola girmek istiyorlar ve bunun tüm ülkeye ekonomik kazanç getireceğini düşünüyorlar, fakat bizatihi kendi ekonomisi kan ağlayan Türkiye'yi böyle bir maceraya sürüklemenin nelere mâl olacağını göz ardı ediyorlar.


Bugünlerde Erdoğan'ın Neo-Osmanlıcı hûlyalarını, Cumhuriyet Halk Partisi'ne yakıştırmak isteyenlerin olduğu da medyada çokça konuşuluyor. Belli ki Erdoğan, Cumhuriyet geleneğine doğrudan karşıt cüretkâr politikaları için millî mutabakat arayışında ve bunu tüm Türkiye'ye ulusal ve sorgulanamaz bir doktrin olarak dayatmayı hedefliyor. Fakat bu konuda CHP'yi kazanamayacağını da iyi idrak etmesi gerekiyor. Zira, Neo-Osmanlıcılık Cumhuriyet ülküsü ile bağdaşmaz, Cumhuriyet ilkelerinin olmadığı yerde de CHP olamaz.


Haber Kaynaği
 
boşuna kıvranmayın
temizlik vakti
 
Geri