Neden Bir Mezhebe Tâbiyiz? | Hayata Bakışınızı Değiştirecek Videolar

  • Kullanıcı Od
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Dini Videolar
Konu sahibi son olarak 1244 gün önce görüldü
[YOUTUBE]e2vZUiPk0Jw[/YOUTUBE]​

1- Bir mezhebe tabi olmanın lüzumuna dair akli deliller

Video Metni

Asrımız maalesef birçok manevi hastalığı içinde barındırmaktadır. Ahir zaman olması sebebiyle manevi hastalıklar hızla yayılmakta, panzehir hükmündeki ilimlerden yoksun olanlar da bu hastalıklara yakalanarak uhrevi hayatlarını perişan etmektedirler.

Bu hastalıklardan biri de mezhepsizlik hastalığıdır. Sizler de birçok kişiden şu sözleri duymuşsunuzdur: “Ben Kur’an’da olana bakarım. Kendi hükmümü kendim çıkartabilirim. Niçin bir mezhebe tabi olacağım ki? Peygamberin mezhebi mi vardı? Benim mezhebim peygamberin yoludur, ben mezhep falan tanımam.”

Bu ve benzeri sözleri mezhepsizlerin ağzından oldukça fazla duymuşsunuzdur. Dedik ya vakit ahir zaman, imanların kuş olup uçtuğu, manevi hastalıkların insanları kuşattığı bir zaman…

Feyyaz Bilişim Hizmetleri olarak bizler üzerimize imanı muhafaza vazifesini aldık. Manevi hastalıklara karşı şifa hükmündeki eserleri hazırlamayı kendimize bir vazife edindik. Bununla da Rabb’imizin rızasını talep ettik. Bu eserdeki maksadımız, Müslümanları tehdit eden bu mezhepsizlik hastalığına bir set çekmek, bu hastalıkla yaralanmış gönüllere bir derman ulaştırmak ve mezhebi terk ederek insanları mezhepsizliğe davet eden bedbahtların ne kadar yanlış bir yolda olduklarını akıl ve vicdan sahiplerine göstermektir.

Bu eserde iki hayali arkadaşa misafir olacak ve onların aralarındaki konuşmaları takip edeceksiniz. Bu arkadaşlardan birisi mezhepsiz ve mezhepsizliği savunan kişidir. Diğeri de bir mezhebe tabi olmanın gerekliliğine inanan kişidir.

Bu eseri kim aklını hakem yaparak vicdanıyla izlese, inşaallah mezhepsizlik hastalığından kurtulur. Bu eserde bir mezhebe tabi olmanın lüzumu iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edilmiştir. Yardım ve inayet, hidayet ve selamet Allah’tandır. Şimdi hayali iki arkadaşın münazarasına misafir oluyoruz…

A- Ben hiçbir mezhebe tabi olmam. Tabi olmamın gerekliliği bana ispat edilinceye kadar da bu görüşümden vazgeçmem. Hem bil ki, çok inatçıyımdır. Beni ikna etmek öyle kolay bir şey değildir.

B- Merak etme, sen ne kadar inatçı olsan da hak her zaman galiptir ve üstündür. İnşaallah seni ikna edecek ve Allah’ın izniyle mezhepsizlik hastalığından kurtulmana vesile olacağım. Ama senden bir isteğim var. Madem kader bu eserde ikimizi arkadaş yaptı, o zaman aramızda bir altın kuralımız olsun. Bu altın kural da şudur: Akıl ve vicdan aramızda hakem olsun. Birbirimizle inatla değil, hakkı ortaya çıkarmak için konuşalım. Aklımızın ve mantığımızın kabul ettiği bir şeyde inatla birbirimize muhalefet etmeyelim.

A- Tamam, akıl ve vicdan hakem olsun. Senin aklını ve vicdanını esir edip seni mezhebin esaretinden kurtaracağım.

B- Hadi bakalım! “Haklı olan galip olsun.” diyor ve şu sözlerimi iyi dinlemeni istiyorum. Cenab-ı Hakk’ın iki farklı ayeti vardır. Birincisi kelam sıfatından gelen Kur’an’daki ayetlerdir. İkincisi ise kudret sıfatından gelen kâinat kitabı dediğimiz şu âlemde yaratılan ayetlerdir. Bir kuştan tut ta yıldızlara kadar ve bir kelebekten tut ta galaksilere kadar her bir şey ve her bir varlık bu ikinci kitap olan “kâinat kitabının” birer ayetidir.

Bizler bu ikinci kitap olan kâinattaki ayetleri kendi aklımızla tam manasıyla anlayamamakta ve kâinat kitabını bizlere ders verecek muallimlere ihtiyaç duymaktayız.

Mesela gökyüzü sayfasında yazılan Güneş, Ay, yıldızlar ve galaksiler gibi ayetler için gök bilimcilerine başvuruyor ve merak ettiklerimizi onlardan öğreniyoruz. Yoksa teleskopu elimize alarak hemen incelemeye başlamıyor ve zannımızla hükmetmiyoruz.

Yine denizlerde yazılan balıklar, dalgalar, mercanlar ve diğer ayetler için deniz bilimcilerine başvuruyor ve işin hakikatini onlara soruyoruz. Yoksa hemen bir dalgıç elbisesi alıp denizlere dalmıyoruz.

Yeryüzü sayfasında yazılan diğer ayetler için de fizikçilere, coğrafyacılara, doktorlara ve sözün özü o ilmin mütehassısı olan insanlara başvuruyor ve onların bilgilerine ihtiyaç duyuyoruz.

İşte aynen bunlar gibi, birinci kitap olan Kur’an’ın ayetlerini ve Peygamberimizin hadislerini anlamak için de bu işin mütehassıslarına ve âlimlerine başvurmak zorundayız ve onlara muhtacız. Bu âlimleri rehber yapmadan birinci kitap olan Kur’an’ı anlamaya çalışan kimseyle, bilim adamlarını rehber yapmadan ikinci kitap olan kâinatı anlamaya çalışan kişinin durumu aynıdır. İkisi de yanılır ve ikisi de sadece zannıyla hükmeder.

A- Çok ikna edici konuşuyorsun ve zannımca bana akıl oyunları yapıyorsun. Neredeyse dediklerine ikna olacağım. Ama başta demiştim, beni ikna etmek hiç de kolay bir şey değildir.

B- Ama aramızda bir altın kuralımız vardı. Bu kural da şuydu: Akıl ve vicdan aramızda hakem olacaktı. Aklın ve vicdanın kabul ettiği bir meselede inat ederek birbirimize muhalefet etmeyecektik.

A- Bir dakika dur, çok hızlı gidiyorsun. Anlattığın meseleyi bana bir daha anlat, aklımı ve vicdanımı hakem yaparak dinleyeceğim.

B- Diyorum ki, şu kâinat kitabında yazılan varlık ayetlerini anlamak için bilim adamlarına müracaat ediyor ve onların sözlerini dinliyoruz. Zira bu konuda söz hakkı onlarındır. Mesela astronomi okumamış bir insan Güneş’i bir elma büyüklüğünde zannederken, bir astronomi âlimi Güneş’in Dünya’dan 1.300.000 defadan daha büyük olduğunu bilir.

Yine tıp ilmi okumamış bir insan kana baktığında sadece bir kırmızılık görürken; bir doktor kandaki alyuvarları, akyuvarları ve trombositleri temaşa edebilir.

Yine mühendislik okumayan birisi bir nehre baktığında yalnız su görürken, bir mühendis o nehrin arkasındaki barajı ve ondaki potansiyel elektrik gücünü görebilir.

Yine botanik ilminden haberdar olmayan birisi bir çiçeğe baktığında yalnız zahiri güzelliğini görürken, bir botanikçi o çiçekteki sırları görür ve o çiçek hakkında bir kitap yazabilir.

Misalleri çoğaltmamız mümkündür. Bütün bu misallerin ortak noktası şudur: Bizler Allah-u Teâlâ’nın kudret kalemiyle kâinat kitabında yazmış olduğu ayetlerden çok azını anlayabilmekte ve doğru bilgiye ulaşabilmek için o ilmin uzmanına başvurmaktayız.

Acaba kâinat kitabında yazılan ayetleri anlamak için işin ehline başvururken niçin birinci kitap olan Kur’an’ın ayetlerini anlamada işin ehline başvurmayalım ve bunu yapmayı garipseyelim? Asıl garip olan, dünyada en küçük bir işte bile rehbere ihtiyacı olan insanın âlemin en büyük işi olan dini anlamada bir rehber ve muallime ihtiyacı olmadığını zannetmesi değil midir?

A- Beni gerçekten zorluyorsun ve çok mantıklı konuşuyorsun. Ama hemen öylece silahımı sana teslim edip mağlup olacak değilim. Tamam, güzel ve mantıklı konuştun. Bunu kabul ediyorum. Ama sen dedin ki: Kâinat kitabındaki ayetleri anlamak için uzmanlarına başvuruyoruz. Aynı şeyi Kur’an’ın ayetlerini anlamada niçin yapmayalım?

Bu sözüne karşılık ben de şöyle diyorum: Ben kendi hükmümü kendim çıkarabilirim. Ben bu işin uzmanıyım. Dört mezhep âlimleri de Kur’an ve hadislerden hüküm çıkarmış. Kaynak belli, öyle ise bunu ben de yapabilirim.

B- Uzmanıyım demekle uzmanı olunmuyor. Uzmanı olup olmadığına geçmeden önce sana bir soru sormak istiyorum:

Bir eczacı çiçeklerden ilaç yapar. Hâl böyle iken, “Bütün ilaçlar çiçeklerden yapılmıştır. Eczaneden almaya ne gerek var?” diyerek dağlara tırmanmak akıl kârı mıdır?

Evet, ilaçlar çiçeklerden ve bitkilerden yapılmıştır. Bu doğrudur. Ancak o ilacı yapmak için yıllarca kimya okumak ve uzman bir kimyager olmak gerekir. Herhâlde kimya ilmini bilmeden dağdan topladığı çiçeklerle ilaç yapmaya çalışan kişi kendisine zarar vermekten başka bir iş yapmış olmaz.

Aynen bunun gibi, bizler de manevi ilaçlarımız olan Kur’an’ın ve sünnetin hükümlerini bu işin -tabiri caizse- eczacıları olan müctehid âlimlerden almak ve onlardan öğrenmek zorundayız. Çünkü bu ilim onlara ihsan edilmiştir. Demek dört mezhebi bir kenara bırakarak kendi bulduğu ile hükmeden kimse, ilaç yapmak için dağa tırmanan kişiye benzemektedir. Sence bu insan akıllı mıdır?

Ya da bu kişi şu sözü söyleyen kişiye benzer: “Bütün kanunlar anayasa kitapçığında mevcuttur. Ben bu kitabı baştan sona okudum mu anayasa profesörü olurum. Artık anayasa profesörlerini dinlemeye ihtiyacım olmaz.”

Evet, nasıl ki bu söz manasızdır ve anayasa kitapçığını bir defa okumakla anayasa profesörü olunamıyor. Aynen bunun gibi, Kur’an’ı da mealinden okumakla müctehid âlim olunmuyor.

Ya da bu kişi şu sözü söyleyen kimseye benzer: “Ben fizik kanunlarını tek başıma keşfedeceğim. Einstein ve emsallerini taklide ihtiyacım yok. Çünkü onlar da benim gibi bir insandır. Onlar da rakamları kullanmış ve hesap yapmıştır. Ben de aynı rakamları kullanarak aynı hesapları yapabilir ve doğru sonuçlara ulaşabilirim.”

Bu sözde doğru bölümler vardır. Evet, Einstein da onun gibi bir insandır ve mesleğinde rakamları kullanarak hesaplar yapmıştır. Yanlış olan ise bu kimsenin kendisini Einstein’ın yerine koyması ve onun kadar yetenekli olduğunu zannetmesidir. Onun kadar yetenekli olmadığına delil ise tarihin bir elin parmaklarından fazla Einsteinları nakledememesidir. Einstein olmak o kadar kolay olsaydı herhâlde binlerce emsalinin gözükmesi gerekirdi. Demek mesele rakamlarda değildir. Mesele o rakamları kullanarak doğru neticelere ulaşmaktadır.

Aynen bunun gibi, mesele, Kur’an’ın ayetlerini ya da hadisleri okumada değildir. Mesele Kur’an ve yüz binlerce hadisin içinden doğru hükmü çıkarmadadır. İşte bu özel yetenek de İmam-ı Âzam, İmam Şafi, İmam Malik, Ahmed İbni Hanbel ve emsallerine verilmiştir.

Belki sen iyi bir fıkıhçı ya da tefsir âlimi olabilirsin. Ama asla bir müctehid âlim olamazsın. Asla İmam-i Âzam ve emsallerine yetişemezsin. Çünkü Allah-u Teâlâ onlara farklı bir ihsanda bulunmuştur. Bu onların çalışarak kazandıkları bir yetenek değil, Allah-u Teâlâ’nın onlara lütfettiği bir ikramdır.

A- Seninle işimiz zormuş, bunu anladım. Dediklerine verecek cevaplar bulmakta zorlandığımı itiraf ediyorum. Ben bu münazaranın bu kadar zor geçeceğini tahmin etmemiştim. Ya bu kadar sözü nereden buluyorsun?

B- Sen ve senin gibi mezhepsizler zannediyorlar ki, bizim söyleyecek sözümüz ve davamızı savunacak delilimiz yok. Bu yüzden de kendinizi haklı zannediyorsunuz. Ama şunu bilin ki, savunduğumuz her meselede çok sözümüz ve çürütülemez delillerimiz vardır. Ve mesleğimizin hangi meselesi olursa olsun muhatabımızı mağlup eder, onu ikna ya da ilzam ederiz.

A- Ama beni yakalamak zordur. Bir deliği kapatsan başka bir delikten kaçarım. Bir soruya cevap versen başka bir soruyla karşına çıkarım.

B- Senin hünerin delikten deliğe kaçmaksa benim hünerim de her deliği kapamaktır. Bakalım münazaramızın sonunda kaçabileceğin bir delik bulabilecek misin?

A- Bak şimdi bir delikten girdim ve sana şu soruyu soruyorum: Ben de âlimim. Niçin ictihad yapmayayım? Onlardan ne eksiğim var?

B- Bak şimdi girdiğin deliği nasıl kapatacağım. Ama iyi dinle, aklını ve vicdanını hakem yap! İşte sorunun cevabı:

Hakikatin mahiyeti bir olmakla birlikte fertlerdeki tarz-ı tahakkuku farklı farklıdır. Mesela sinek de uçar, ama kartal gibi değil. Buğday da sümbül verir, ama ağaç gibi değil. Ayna da Güneş’i gösterir, ama okyanus gibi değil.

Aynen bu misaller gibi, ilim hakikatinin de tarz-ı tahakkuku fertlerde farklı farklıdır. İlmin İmam-ı Âzam ve emsallerindeki tecellisi ile bu asırdaki bizlerde tecelli bir olamaz. Evet, ikisi de ilimdir; ama mahiyetleri arasında yerden göğe kadar fark vardır.

Bu, şuna benzer: İlkokulda matematik okunur, ama oradan mühendis çıkmaz. Çünkü ilkokulda okutulan matematik mühendislik için yeterli değildir. İşte bu asır o asra kıyasla ilkokuldur. İçinde ilim okunur, âlim çıkar; ama müctehid çıkmaz. Çünkü bu asrın ilkokulu müctehid yetiştirmeye elverişli değildir. Müctehid âlimlerin nasıl emsalsiz bir yeteneğe sahip olduğundan ve onlara yetişmenin asla mümkün olmadığından ileride bahsederiz. Şimdilik bu kapıyı açmıyor ve sana sadece şunu diyorum: Maddi âlem ve içindeki eşya hakkında doğru bilgi edinmek için nasıl o ilmin mütehassıslarına başvuruyor ve onların sözüne itimat ediyorsak aynen bunun gibi, dini konularda da doğru bilgiye ulaşmak için bu ilmin mütehassıslarına başvurmak zorundayız. Bu kişiler de müctehid âlimlerdir.

A- Çok şey söyledin, ama ben hâlâ “Niçin ictihad yapamıyorum?” kısmını anlamadım. Buna engel olan şey nedir?

B- Buna engel olan şey senin bu meseledeki yeteneksizliğindir. Şimdi niçin ictihad yapamayacağını sana farklı bir cihetten anlatacağım. Herhâlde inadın ancak bu şekilde kırılacak.
 
[YOUTUBE]WXJU8Zh-wco[/YOUTUBE]​

2- Ben de alimim neden içtihad yapmayayım?

Video Metni

A- Çok şey söyledin, ama ben hâlâ “Niçin ictihad yapamıyorum?” kısmını anlamadım. Buna engel olan şey nedir?

B- Buna engel olan şey senin bu meseledeki yeteneksizliğindir. Şimdi niçin ictihad yapamayacağını sana farklı bir cihetten anlatacağım. Herhâlde inadın ancak bu şekilde kırılacak.

Her meslek dalında ‘bilgi birikimini’ ifade eden unvanlar vardır. Asistan, doktor, doçent yardımcısı, doçent, profesör gibi kavramlar bilgi birikimini ve bilgi yeterliliğini ifade eden unvanlardandır. Her meslekte bu tür unvanlar olduğu gibi, fıkıh ilminde de fıkıh âlimlerinin mertebe ve derecelerini bildiren unvanlar vardır. Her bir unvan o mertebedeki fıkıh âliminin bilgi seviyesini bildirmektedir. Fıkıh ilmindeki bu unvanlar ve bilgi mertebeleri yedi kısımdır. Bu mertebeler şunlardır:

1- Müctehid-i fi-ş şer mertebesi: Bu, mutlak müctehid olan âlimlerin mertebesidir. Bu âlimler dört delil olan Kur’an, sünnet, icma ve kıyastan hüküm çıkarmak için usul ve kaideler koymuşlar ve koydukları kaidelere göre hükümler çıkarmışlardır. İmam-ı Âzam, İmam Şafi, İmam Malik ve Ahmed İbni Hanbel Hazretleri bu tabakadaki âlimlerdendir.

2. mertebe müctehid-i fi-l mezheb tabakasıdır: Bunlar mezhepte müctehid olan âlimlerdir. Yani bunlar hüküm çıkarmak için usul ve kaideler koyamamışlar, ancak mezhep imamlarının koyduğu kaidelere göre dört delilden hüküm çıkarmışlardır. İmam Yusuf, İmam Muhammed ve benzerleri bu tabakadadır.

A- Yani şimdi İmam Yusuf ve İmam Muhammed ictihadın kurallarını belirleyememiş ve ictihad usulünde İmam-ı Âzam’ı mı taklit etmişler?

B- Evet. Hanefi mezhebinin o koskocaman allameleri İmam Yusuf ve İmam Muhammed usul-ü fıkıhta İmam-ı Âzam’ı taklit etmişler ve onun koyduğu usul kaidelerine göre ictihad yapmışlardır. Yoksa sen ne zannediyordun, bu iş bu kadar kolay mıydı?

Fıkıh âlimlerinin 3. mertebesi müctehid-i fi-l mesele tabakasıdır: Bunlar sadece bazı meselelerde ictihad yapabilen âlimlerdir. Bunlar mezhep imamının bildirmediği ve hakkında ictihad yapmadığı meselelerde, mezhebin usul ve kaidelerine göre hüküm çıkarırlar. Ancak bu hükmün mezhebin kaidelerine göre çıkartılması şarttır. İmam Tahavi, Ahmed b. Ömer, İmam Serahsi ve benzerleri fıkıh ilminin bu tabakasındadır.

A- Ne yani, şimdi İmam Serahsi mezhep imamının ictihad yaptığı bir konuda ictihad yapamıyor mu?

B- Evet, aynen öyle. İmam Serahsi gibi “Şemsü-l eimme” yani “İmamların Güneşi” lakabıyla meşhur bir âlim bile mezhep imamının ictihad yaptığı bir meselede kendi fikrini ileri süremiyor ve ictihad yapamıyor. Sadece mezhep imamının hakkında ictihad yapmadığı bir meselede o da mezhep imamının belirlediği usul ve kaidelere göre ictihad yapabiliyor. İşte bu din bu hassasiyet ile muhafaza edildi. Herkes kafasına göre hüküm verseydi bu din böyle indiği gibi muhafaza olur muydu? Acaba lakabı “İmamların Güneşi” olan İmam Serahsi Hazretleri ictihad yapamazken ve mezhep imamının sözünden dışarı çıkamazken, senin gibileri ne oluyor da ictihad yapmaya hevesleniyorsunuz?

Fıkıh âlimlerinin 4. mertebesi, ashab-ı tahric tabakasıdır: Bunlar ictihad derecesinde olmayıp sadece müctehidlerin çıkardığı kısa ve kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Bunlar delillerden hüküm çıkarmamışlardır. El-Cessas lakabıyla meşhur Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Razi bu tabakadaki bir âlimdir. Evet, meşhur el-Cessas sadece bir mukallid yani mezhep imamını birebir taklit eden bir âlim olup ictihad yapamamıştır. Merak ediyorum, acaba sen el-Cessas’tan daha mı âlimsin ki, onun yapamadığı bir işe cüret ediyorsun? Bil ki, bu cüretin cehaletinden ve cehaletin verdiği cesaretten geliyor.

A- Anlamakta zorlanıyorum ya! Benim kolayca yaptığım işi el-Cessas nasıl yapamaz? O nasıl bir mezhep imamına tabi olur?

B- Yapmadı ve yapamadı, çünkü o haddini biliyordu ve haddinden tecavüz etmiyordu. Ve hata yaparak Allah’ın gazabına maruz kalmaktan korkuyordu. Bu sebeple ictihad işini kendinden daha ehil olan ilk üç mertebedeki fakihlere bırakmıştı. Ama sen ve senin gibiler ne haddinizi biliyorsunuz ne de hata yaparım da Allah’ın gazabına uğrarım diye bir derdiniz ve endişeniz var. Aklınıza nasıl gelirse öyle konuşuyor, sözüm ona el-Cessasları bile geride bırakıyorsunuz!

Fıkıh âlimlerinin 5. mertebesi ashab-ı tercih tabakasıdır: Bunlar müctehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birisini tercih edebilen âlimlerdir. Bunlar mukalliddir. Mukallid, taklit eden demektir. Ashab-ı tercih tabakası fıkhî hükümlerde ictihad yapmamış, sadece mezhep imamlarını taklit ederek onların ictihadlarıyla amel etmişlerdir. Bunların özelliği, aynı meselede yapılan birkaç ictihaddan birisini tercih edebilmeleridir. Yani bir meselede birkaç görüş varsa bunlar bu görüşlerden tercih ettikleri ile amel edebilirler. Ebu-l Hasan Kudûri ve emsalleri bu tabakadadır. Şimdi bir düşün, Ebu-l Hasan Kudûri gibi bir zat ictihad yapamıyor ve sadece farklı görüşlerden birini tercih edebiliyor. O hâlde sizlere ne oldu da kolayca ictihad yapıyor ve pervasızca konuşabiliyorsunuz!

Fıkıh âlimlerinin 6. mertebesi ashab-ı temyizdir: Bu mertebede bulunanlar da mukallid olup bir mezhep imamına bağlıdırlar. Bunların özelliği, bir mesele hakkında gelen çeşitli rivayetleri kuvvetlerine göre sıralayıp yazabilmeleridir. Bunların kitaplarında reddedilen bir rivayet bulunmaz.

Ve geldik fıkıh âlimlerinin 7. mertebesine. 7. mertebe ashab-ı fetva tabakasıdır: Bu tabakaya özellikle dikkat etmeni istiyorum. Bu tabakadaki âlimler zayıf haberleri kuvvetlilerinden ayırabilen ve bir mezhep imamına bağlı olan mukallidlerdir. Bunlar okuduklarını iyi anladıkları ve anlayamayan diğer mukallidlere açıkladıkları için fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır. Yani bunlara fıkıhçı denmesinin sebebi, müctehidlerin eserlerini çok iyi anlayabildikleri içindir. Yoksa ictihad falan yapamazlar.

Ömer Nasuhi Hazretleri “Hukuk-u İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu” isimli eserinde müctehidlerin bu yedi tabakasını izah ettikten sonra İbni Abidin Hazretlerini yedinci tabakaya misal vermektedir. İbni Abidin Hazretleri dokuzuncu asrın en büyük Hanefi fıkıhçılarından olup her bir cildi dokuz yüzü aşkın sahifeden oluşan altı ciltlik “Reddü-l Muhtar” isimli fıkıh eserinin sahibidir.

Yani günümüzdeki bütün fıkıhçıların kaynak kitap olarak kullandığı “Reddü-l Muhtar” isimli eserin sahibi olan dokuzuncu asrın o büyük fıkıhçısı İbni Abidin hazretleri sadece mukallid olup ictihad yapamıyor ve fıkhi meselelerde İmam-ı Âzam Hazretlerini taklit ediyor, ona tabi oluyor.

Hâl böyle iken nasıl olur da sen, İbni Abidin Hazretlerinin yapamadığı ictihadı daha onun yazdığı eseri okumaktan ve anlamaktan âciz iken yapabilirsin?

İctihad yapmanın ne kadar zor olduğunu vereceğim şu örneklerle de anlayabilirsin:

“İnsanların ve cinlerin müftüsü” lakabıyla meşhur olan Şeyhülislam Ebu-s Suud Efendi asrının güneşi olan ve “Hüccetü-l İslam” yani “İslam’ın Delili” lakabıyla meşhur olan İmam-ı Gazali hakkında şöyle der: “İctihada ait meselelerde müctehid olmayan İmam-ı Gazali ve emsallerinin sözlerine itimat caiz değildir.”

Düşün bir kere, İmam-ı Gazali gibi bir Hüccetü-l İslam ictihad yapamıyor ve fıkhi meselelerde İmam Şafi’nin mezhebine girerek ona tabi oluyor. Ve Ebu-s Suud Hazretleri, “İmam-ı Gazali’nin kendi mezhebine ters düşen bir sözü olursa ona itibar edilmez.” buyuruyor.

Şimdi sana soruyorum: İmam-ı Gazali gibi asrının güneşi olan bir allame bile ictihad yapamazken ve İmam Şafi Hazretlerine tabi olurken sana ve emsallerine ne oldu da ictihada heveslendiniz ve kendinizi ictihada ehil görmeye başladınız? Acaba İmam-ı Gazali’den daha mı âlimsiniz ki, İmam-ı Gazali’nin girişemediği bir işe girişiyorsunuz?

Yine Celaleddin-i Suyuti Hazretleri ki, ezberinde 200.000 hadis-i şerif vardır. Ve yakaza dediğimiz uyanıklık âleminde tam 70 defa Peygamberimiz (s.a.v.) ile görüşmüştür. Yani Efendimiz (s.a.v.), vefatından sonra tam 70 kere Celalettin-i Suyuti Hazretlerine misafir olmuş ve ona temessül etmiştir. Acaba Celalettin-i Suyuti Hazretleri nasıl bir makama sahiptir ki, 70 defa Efendimizin sohbetine mazhar olmuş! Aynı zamanda bu zat değişik ilimlerde tam dört yüz eser yazmıştır. İşte böyle bir zat ictihad yapmak istediğinde zamanının âlimleri, “İctihad devri geçmiştir. Sen ictihad yapmaya muktedir değilsin.” diyerek onu ictihaddan menetmişlerdir.

Şimdi yine sana soruyorum: 200.000 hadis-i şerifi senetleriyle ve râvileriyle ezberleyen, 400 değişik eserin müellifi olan ve 70 defa Efendimizin sohbetine uyanıkken mazhar olan bir zat ictihad yapamıyor da sana ne oluyor da Celaleddin-i Suyuti’nin yapamadığını yapmaya çalışıyorsun? Acaba kendini Suyuti Hazretlerinden daha mı âlim zannediyorsun? Onun ezberinde 200.000 hadis vardı. Senin ezberinde 200 hadis var mı? Sen ve emsalin Suyuti Hazretlerinin eserlerini anlamaktan bile âcizsiniz. Nerede kaldı ona yetişmek ve onu geçmek! Geçtiğini zanneden ancak zannıyla hükmeder ve vehmiyle geçer. Hakikatte ise senin boğulduğun yerde onun topuğu bile ıslanmamıştır.

Yine Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri ictihadın zorluğunu şöyle anlatır: “Bir usul kaidesidir ki, fakih olmayan velev ki usul-ü fıkıhta müdtehid dahi olsa icma-ı fıkıhta muteber değildir. Çünkü onlara nispeten âmîdir.”

Bu ibareyi biraz açayım istersen. Gerçi sen büyük âlimsin, anlamışsındır; ama ben yine de biraz sadeleştirip açıyım. Usul-u fıkıh, fıkhın usul ve kaidelerini öğreten derin bir ilimdir. Değil bu ilimde müctehid olabilmek, bu ilmi öğrenmek bile bir ömür alır. Bununla birlikte, faraza bir kimse kendisine ihsan edilen özel bir yetenekle bu ilimde müctehidlik makamına ulaşsa yine de fetva veremiyor ve dört delilden hüküm çıkaramıyor, onun sözüne itibar edilmiyor. Bediüzzaman Hazretlerinin, “Onlara nispeten âmîdir.” sözü de çok manidardır. Âmî: Okuma-yazma bilmeyen kişiye denilir. Demek usul-u fıkıhta müctehid bile olsa mezhep imamlarına kıyasla okuma-yazma bilmeyen bir çocuk gibi sayılıyor.

Acaba usul-ü fıkıh ilminin müctehidleri mezhep imamlarına kıyasla okuma-yazma bilmeyen bir çocuk gibi olursa usul-ü fıkıhtan habersiz olan sen ve emsalin onlara kıyasla hangi mertebede olursunuz? Ve bir usul-u fıkıh müctehidinin yapamadığı dört delilden hüküm çıkarma işini sizler nasıl yaparsınız?

Hani adamın biri demiş ya: “Abdestsiz namaz olmaz diyorlar, ben kıldım oldu.” Yahu olmadı, sadece sen olduğunu zannediyorsun ve oldu kabul ediyorsun. Aynen bu adam gibi, siz de ictihad yaptığınızı zannediyorsunuz. “Yaptım oldu.” diyorsunuz. Lakin olmadı ve olmaz. Sözünüzün hakikatte hiçbir kıymeti yoktur. Siz yapıyorum zannediyorsunuz. Aslında yaptığınız kendinizi ateşe atmaktan başka hiçbir şey değil!

A- Bu yedi tabakayı kim belirlemiş. Ben bunları kabul etmiyorum. Kabul etmek zorunda da değilim.

B- O zaman ben sana bir soru sorayım: Asistan, doktor, doçent ve profesör gibi unvanları kim belirlemiş?

A- Kim belirleyecek, eğitim işiyle uğraşan akademisyenler belirlemiştir herhâlde!

B- Yani ilgili ilmin uzmanları ve mütehassısları belirlemiş, öyle mi?

A- Herhâlde öyledir!

B- Peki sen şimdiye kadar bu unvanlara hiç itiraz ettin mi? Ya da edeni hiç gördün mü?

A- Yo, hiç itiraz etmedim ve edeni de görmedim.

B- Peki şöyle bir şey görseydin: Faraza okuma-yazma bile bilmeyen birisi deseydi ki: “Bu unvanları kim belirlemiş ya! Ben bunları tanımam. Ben de profesörüm. Profesör unvanını almak için onların dediği eğitimleri yapmak zorunda değilim. Ben kendimi profesör kabul ediyorum. Bu kabul de benim için yeterlidir.” Böyle diyen bir kişi görseydin ona ne derdin?

A- Vallahi onun bu saçma sözlerine cevap bile vermez, sadece hâline gülerdim! Zaten bu kadar saçmalayabilen bir kişiye ne denilse boştur. Adam daha okuma-yazma bilmiyor, ama kendini profesör ilan etmiş. Ben bu adama ne diyeyim, divanedir der; kendi hâline bırakırım.

B- Peki senin bu kişiden farkın var mı? Sen de aynısın. O kişi doktor, doçent ve profesör gibi unvanlar için gereken bilgi birikimini inkâr ederek kendisini profesör ilan etmiş. Sen de fıkıh âlimlerinin tabakalarını inkâr ederek kendini müctehid kabul etmişsin. Hatta sadece müctehidlikle de yetinmiyor, ictihad yapabilen ilk üç tabakadan birinde olduğunu iddia ediyorsun.

Profesör olmadığı hâlde kendini profesör kabul eden kişiyi yine bir cihette anlamak mümkündür. Zira profesörlük unvanı öyle zor kazanılan bir unvan değildir. Lakin senin gibilerini anlamak oldukça zordur. Zira sizin kendinizi gördüğünüz makam ile o makamın hakikati arasında yer ile gök arası kadar mesafe vardır. Sizin hâliniz ağustos böceğinin kendisini Güneş zannetmesine benziyor!
 
devamı var ..
 
[YOUTUBE]VynW9d4mYeQ[/YOUTUBE]​

3- Bir mezhebe tabi olmayı emreden ayetler-1

Video Metni

A- Ya sen bu sözleri bırak, bana Kur’an’dan haber ver. Kur’an’da mezhep diye bir şey var mı?

B- Zaten her zaman böyle yaparsınız. Sıkıştınız mı hemen, “Kur’an’da var mı?” demeye başlarsınız. Sana bir şey soracağım: Her şeyin Kur’an’da olması mı lazım? Kur’an’da olmayan bir şey kabul edilemez mi? Eğer böyleyse ben sana soruyorum: Kur’an’da namazların rekât sayısı var mı? Mesela sabah namazının farzı kaç rekât ve nasıl kılınacak, bunu bana Kur’an’da gösterebilir misin?

Ya da Kur’an zekât verin diyor. Hangi maldan ve ne oranda zekât vereceğimizi sen bana Kur’an’da gösterebilir misin? Mesela balın zekâtı nedir? Hububatın zekâtı nedir? Develerin zekâtı kaçta kaçtır? Bunları ve zekâtın diğer meselelerini bana Kur’an’da gösterebilir misin? Hayır, gösteremezsin; çünkü zekât ile ilgili bu meseleler Kur’an’da geçmemektedir. Şimdi Kur’an’da zekâtın nisabı geçmiyor diye biz kafamızdan bir ölçü mü belirleyeceğiz yoksa sünnet-i seniyyeye bakarak ölçüyü ondan mı öğreneceğiz?

Misalleri çoğaltabilir, hatta sana binden fazla misal verebilirim. Sana demek istediğim şey şu: İslam’ın tek kaynağı Kur’an değildir. Kur’an ile birlikte sünnet, icma ve kıyas da birer şer’i delildir.

Hem sen, “Kur’an’da mezhep var mı?” derken Kur’an’da neyi bulmak istiyorsun? Yani Cenab-ı Hak kullarına dört mezhepten birini mi emredecek? Ya da İmam-ı Âzam’ın, İmam Şafi’nin ve diğerlerinin ismini zikrederek mesela, “Ey kullarım İmam-ı Âzam’a uyun ya da İmam Şafi’ye uyun.” gibi bir emir mi verecek? Bunu mu bekliyorsun?

Yahu sen Kur’an’ın ruhundan ve indiriliş gayesinden ne kadar gafilsin! Eğer Kur’an’ın indiriliş hikmetini bir parça anlasaydın, “Kur’an’da mezhep var mı?” diye bir soru sormazdın.

A- Kur’an’da mezhebi gösteremeyince böyle mi oldu? Ben bir daha aynı şeyi diyorum: Bana Kur’an’da mezhebi göster. Yoksa ben mezhep falan tanımam!

B- Bak kardeşim, Kur’an’da aşikâr bir şekilde elbette mezhep ve mezhep imamlarından bahsedilmez. Ancak Kur’an bize kendisiyle amel edeceğimiz ve hayatımızın her anını kuşatacak düsturları öğretir. Anladım ki, sen bu düsturların cahilisin. Hem beni de Kur’an’ı bilmez biri zannediyor ve Kur’an’la beni sıkıştıracağını zannediyorsun. Öyleyse ben de sana Kur’an’ın lisanıyla ve onun düsturlarıyla konuşayım. Bakalım Kur’an’ın bu düsturlarından ne kadar haberdarsın!

Nisa suresi 58. ayet-i kerimede, “Allah size emanetleri ehline vermenizi emrediyor.” buyrulmuştur. Bu ayet-i kerimede emanetleri ehline vermemiz emredilmiştir. Bu bir hayat düsturu olup bütün işlerimiz için geçerlidir. Madem Allah-u Teâlâ bizlere her emaneti ehline vermemizi emretmiş, o hâlde cevabını aramak ve bulmak zorunda olduğumuz soru şudur: Kitap ve sünnetten hüküm çıkarmak ve bir mesele hakkında fetva vermek -yani ictihad yapmak- bir emanettir. Acaba bu emanetin ehli kimdir? Ve bu emanet kime verilecektir?

Şimdi sana soruyorum:

Yüz bin hadisi senetleriyle birlikte ezberleyene hadis hafızı denir. Acaba hadis hafızlarının dahi fıkhi meselelerde kendilerine uydukları mezhep imamları mı ictihatta emanet ehlidir yoksa senin gibi yüz bin değil, yüz hadis bile ezberinde olmayan cahiller mi?

Fıkıh âlimlerinin ilk üç tabakası olan müctehid-i fi-ş şer, müctehid-i fi-l mezheb ve müctehid-i fi-l mesele mertebesinde olan âlimler mi delillerden hüküm çıkarmada emanet ehlidir yoksa senin gibi fıkıh âlimlerinin tabakalarından bile haberdar olmayan cahil cesurlar mı?

İmam-ı Gazali’den tut İmam-ı Rabbanilere kadar, El- Cessas’tan tut İmam-ı Suyutilere kadar her asırda gelmiş ve asrını ilmi ve takvasıyla aydınlatmış âlimlerin kendilerine tabi olduğu dört mezhep imamı mı fetvada emanet ehildir yoksa senin gibi takva ve ilim fakirleri mi?

İmamı Malik ki, sünnete son derece bağlı biriydi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e de ileri derecede saygılıydı. Yaşlandığı zamanlarda bile Medine’de herhangi bir hayvana binmez ve: “Allah’ın Peygamberinin medfun olduğu bu şehirde ben hayvana binemem. Resulullah’ın bedeninin gömülü olduğu bir toprağa hayvan üzerinde basmaktan hayâ ederim.” derdi. Hadis rivayet edeceği zaman önce abdest alır, temiz ve yeni elbiseler giyer, güzel kokular sürünür; sonra büyük bir saygı ve vakar içinde hadisi naklederdi. Acaba böyle bir edep abidesi mi fetvada ehildir yoksa senin gibi bu zamanın edepsizleri mi?

İmam-ı Malik kendilerinden hadis naklettiği kişilerin güvenilir, zühd ve takva sahibi olmalarına son derece dikkat ettiği gibi, aynı zamanda hadis ehlinden olmalarına da dikkat ederdi. Bu konudaki hassasiyetini şu sözleriyle dile getirmiştir: “(Mescid-i Nebevi’nin sütunlarını göstererek) Şu sütunların dibinde, ‘Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi.’ diyen yetmiş kişiye rastladım. Bunların hiçbirinden bir şey almadım. Bunlar belki beytülmal kendilerine emanet edilecek kadar güvenilir kişilerdi. Fakat onların hiçbiri hadis nakletmeye ehil değillerdi.” Acaba hadis kabul etmekte ve nakletmede bu kadar titiz olan İmam Malik mi ictihatta emanet ehlidir yoksa hadis ilminden haberi olmayan sen ve emsalin mi?

Söyle bana, Kur’an bize her işte emaneti ehline vermemizi emrediyor. İctihad emanetini vereceğimiz ehil kimdir?

A- Ya ben senden apaçık bir ayet istiyorum. Sen bana emaneti ehline verme ayetini gösteriyorsun. Emanetleri ehline verme ayeti mezhep hakkında mıdır?

B- Ben direk mezhep hakkında olmadığını başta söyledim. Ama bu bir düsturdur ve bütün emanetler için geçerlidir. Hatta gözün, dilin ve aklın gibi cihazlar bile birer emanettir. Bunları ehline vermek de onları asıl vazifelerinde çalıştırmaktır.

A- Sen bana başka ayet göster. Bununla tatmin olmadım. Başka göstereceğin ayet var mı?

B- Gösteririm göstermesine, ama göstermeden önce yine aynı şeyi söyleyeceğim. Ayet-i kerimenin direk bir mezhebe tabi olmaktan bahsetmesi gerekmez. Ayetlerin külli ve umumi düsturlarını hem mezhep konusunda hem de hayatımızın diğer işlerinde tatbik edebiliriz, hatta etmeliyiz de. Kur’an’ın indiriliş maksadı zaten budur.

Âli İmran suresi 110. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız.”

Bu ayet-i celilede bu ümmet ve bu ümmetin âlimleri Allah tarafından iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmekle vasfedilmiştir. O hâlde bu ümmetin ittifakla emrettikleri şeyin iyilik, ittifakla nehyettikleri şeyin de kötülük olması gerekmektedir. Aksi olamaz. Yani iyiliği men edip kötülüğü emredemezler. Zira bu Kur’an’ın mezkûr ayetinin beyanına zıt olur ki, bu da mümkün değildir.

Madem bu ümmetin ve bilhassa âlimlerinin emrettiği şey hayır ve nehyettiği şey de şerdir. O hâlde elbette mezhepsizlik haram ve bir mezhebe bağlanmak da vacip olmalıdır. Zira bu ümmetin âlimleri 14 asır boyunca mezhepsizliğin kötü bir şey olduğunu söyleyerek mezhepsizliği nehyetmiş ve bir mezhebe bağlanmayı emretmiştir. Şimdi bu beyanlardan bir kaçını nakledelim:

İmam-ı Gazali (r.a.) şöyle diyor: Müctehid olmayanın bir mezhep imamına tabi olması gerekmektedir. Mukallidin yani Kuran’dan ve hadislerden hüküm çıkarma gücü olmayanların, taklit ettiği ve uyduğu mezhep imamının sözü dışına çıkması caiz değildir. Çıkar diyen kimse de yoktur. Her yönden ona uyması gerekmektedir. Uyduğu mezhep imamına muhalefeti çirkin bir harekettir ve bu muhalefeti sebebiyle günahkârdır. Bu asırda yaşayanlar için de müctehid yoktur. Müctehid olmayanlar da kendilerine sorulan meseleye ancak bağlı bulundukları mezhep imamından naklederek cevap verirler. Mezhep imamının ictihadını terk etmesi caiz değildir.

Ahmed bin Muhammed Tahtavi Hazretleri şöyle diyor: Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Kurtuluş yolu Ehli Sünnet ve-l Cemaat denilen dört mezhepte toplanmıştır. Bu dört mezhep Hanefi, Maliki, Şafi ve Hanbeli’dir. Bu zamanda bu dört hak mezhepten birine tabi olmayan, ehli bid’a olup cehenneme gider.

Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri şöyle diyor: Hakikat namazında kıblen dört mezhep olsun.

Abdülgani Nablüsi Hazretleri şöyle diyor: Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Zira dört mezhepten başkasına uymak icmadan ayrılmak olur ki, bu caiz olmaz.

İmam-ı Rabbanî Hazretleri şöyle diyor: Mezhepten ayrılmak ve mezhepsiz olmak ilhad yani küfürdür. Dört mezhepten birini terk eden, boynundan İslam ipini çıkarmıştır.

İbni Melek şöyle diyor: Şimdi yeryüzündeki yaşayan bütün Müslümanlar mukallittir. Yani taklit ehli olup bir mezhebe bağlanması gerekmektedir. Bir mukallid ne kadar âlim olursa olsun ictihadda bulunamaz. Ancak müctehidlerin bildirdikleri hükümleri naklederler.

İbni Abidin ve Şevâhid-ül-hak Hazretleri şöyle buyuruyor: İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, hicretin dördüncü asrından sonra tek başına ictihad yapabilecek âlim dünyaya gelmemiştir. Şimdi bütün Müslümanların bilinen dört mezhepten birine uymaları lazımdır. Çünkü şimdi Kur’an-ı Kerim’i ve hadis-i şeriflerin tamamını anlayıp bunlardan ahkâm çıkarabilecek ilim sahibi yoktur. Zaten bir mezhebe uyulursa Kur’an-ı Kerim’e ve Resulullah’ın sünnetine uyulmuş olur.

Celâleddîn-i Süyûtî gibi büyük bir âlim müctehid olduğunu söyleyince zamanındaki âlimler Suyûtî Hazretlerine bir soru sordular ve ona, “Önceki âlimler bu mesele hakkında iki farklı cevap vermişlerdir. İctihadın en aşağı derecesinde olan bunlardan birini seçebilir. Sen müctehid isen bunlardan birini seçip bize haber ver.” dediler. Suyûtî Hazretleri Allah’tan korktuğu için isabet edememe endişesinden dolayı birini seçmeye cesaret edemedi.

İbni Hacer Hazretleri bu olay üzerine der ki: En aşağı derecedeki ictihad olan iki haberden birini tercih etme işi böyle güç olunca mutlak müctehid olmanın imkânsızlığı anlaşılmalıdır.

Şeyhülislam Zekeriyya Hazretleri şöyle der: Mezhep imamları kapalı olarak bildirilen hadis ve ayetleri izah edip açıklamasalardı, bunların hiçbirini anlayamaz ya da yanlış anlardık.

Büyük âlim Muhammed Hadimi Hazretleri Berika kitabında buyuruyor ki: Şer’i delillerin kitap, sünnet, icma ve kıyas olarak dört olması ictihad mertebesindeki müctehid âlimler içindir. Mukallidler yani müctehid olmayanlar için delil ve senet, bulunduğu mezhebin hükmüdür ve mezhep imamının görüşüdür. Çünkü mukallidler ayet ve hadisten hüküm çıkaramaz. Bunun için bir mezhebin bir hükmü ayet ve hadislere uymuyor gibi görünse de yine o mezhebe uymak gerekir. Çünkü ayet ve hadislerin tevili gerekebilir, neshedilmiş veya hükmü kalkmış olabilir. Bunu da ancak müctehid âlimler anlar.”

İmam-ı Şafi Hazretleri şöyle diyor: İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin görüş ve ictihadını beğenmeyene Allah-u Teâlâ lânet etsin! Çünkü bütün müctehidler İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin çocukları hükmündedir.

Taceddin-i Sübki Hazretleri şöyle diyor: Peygamberlerin varisi olan mezhep imamlarına karşı edepli olmalıdır. Din imamlarına dil uzatan felakete gider. Onların her sözü bir delile dayanır.

Muhammed Zahid el- Kevseri şöyle diyor: Mezhepsizlik dinsizliğe giden köprüdür.

Tahtavi Hazretleri şöyle diyor: Ehli Sünnet’in onlarca mezhebinden dört tanesi kitaplara geçmiş olup diğerleri kısmen unutulmuştur. Müctehid olmayanların bütün hareketlerinde ve ibadetlerinde bir müctehide tabi olması yani bu dört mezhepten birinde bulunması gerekmektedir.

Abdurrahman Silheti ve İmam-ı Nablusi Hazretleri şöyle diyor: Mezhep taklit etmek kitap ve sünnetten ayrılmış olmak demek değildir. Bilakis mezhep imamının kitap ve sünnetten bildiklerine uymak kitap ve sünnete uymak demektir.

Bu meselede söylenen sözlerin tamamını nakledecek olsak hususi bir kitap olabilir. Zira 14 asır boyunca her âlim bir mezhebe bağlanmanın şart olduğunu ve mezhepsizliğin caiz olmadığını beyan etmiştir. Meseleyi daha fazla uzatmamak için bu kadar nakille yetiniyor ve şimdi sana diyorum ki:

Âli İmran suresi 110. ayet-i kerime bu ümmetin hayırlı bir ümmet olarak insanlar için çıkarıldığını ve hayırlı ümmet olması altında yatan ana sebebin de iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmek olduğunu bildirmiştir. Demek iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmek bu ümmetin bir vasfıdır. Ve bu ümmet Efendimizin, “Ümmetim asla dalalet üzerinde birleşmez.” ifadesiyle asla batılda ittifak etmeyecektir. O hâlde şu muhakemeyi yapabiliriz:

Madem Kur’an’ın ifadesiyle bu ümmetin vasfı iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmektir.
Ve madem Peygamberimizin (s.a.v.) beyanıyla bu ümmet asla batılda ittifak etmeyecektir.

O hâlde hakkında ittifak edilen bir mesele batıl olmayıp hak olacaktır.

Ve madem hakkında ittifak edilen mesele hak olacaktır, o hâlde bir mezhebe bağlanmak da hak olmalıdır. Zira İslam âlimlerinin tamamı bu meselede ittifak etmiş ve hepsi bir mezhebe bağlanmanın şart olduğunu söylemişlerdir. Hatta sadece sözle yetinmeyip yüz bin hadisi senetleriyle birlikte bilen o büyük âlimler bile dört mezhepten bir mezhebe tabi olarak fıkhi konularda o büyük mezhep imamlarını taklit etmişlerdir.
 
[YOUTUBE]Ia7bqY1ljdk[/YOUTUBE]​

4- Bir mezhebe tabi olmayı emreden ayetler-2

Video Metni

A- Yaptığın izahlar mantıklı, kabul ediyorum. Ancak yine ayet-i kerimeyle kurduğun alaka bana göre çok uzak. Sadece bu ümmetin iyiliği emretmesi ve kötülüğü nehyetmesi vasfıyla bir mezhebe bağlanmanın gerekliliği ispat edilemez.

B- Ben, “Bu ayet sadece mezhep hakkında inmiştir.” demiyorum ki. Şunu diyorum: Bu ayet bu ümmetin ve bilhassa bu ümmetin âlimlerinin ittifakla emrettiği şeyin hayır, ittifakla nehyettikleri şeyin de şer olduğunu bildirmektedir. Sen şimdi bunu dilediğin meselede kullanabilirsin. Neyin iyi neyin de kötü olduğunu bulmanın bir kısa yolu da ümmetin o meseledeki ittifakına bakmaktır. Yani bütün ümmet bir şeye kötü diyorsa o şey iyi olamaz. İyi diyorsa da kötü olamaz. Bu ümmetin âlimleri mezhepsizliğe kötü demiş. Onların kötülüğünde ittifak ettiği bir mesele iyi olamaz. Ben bunu diyorum.

A- Bence kurduğun alaka yine de çok uzak. Dediklerin mantıklı, ama dolaylı. Bana daha kuvvetli bir ayet göstermelisin.

B- Daha çok ayetler gösterebilirim. Ama yine hatırlatıyorum: Ben bu ayet mezhep hakkında inmiştir demiyorum. Bu ayetin bildirdiği düstur ile mezhep meselesine baktığımızda bir mezhebe bağlanmanın gereği ortaya çıkıyor diyorum. Bu meseleyi iyi anla ki, beni ayetleri yanlış teville suçlama.

Âli İmran suresi 7. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Hâlbuki müteşabih ayetlerin tevilini (yani izahını) Allah’tan ve ilimde râsih olanlardan başkası bilmez.”

Ayette geçen müteşabih, manası gizli olup zahiri manasından başka manaya gelen ayetlerdir.

Râsih kelimesinin lügat manası ise ilim ve fennin derinliğine vukufiyet, sağlamlık, tam manasıyla sabit olmak ve yerleşmek demektir.

Bu ayet-i kerimede Kur’an’ın müteşabih kısmının manasını sadece Allah’ın ve ilimde râsih olanların bilebileceği, Allah ve râsih âlimlerden başkasının ise Kur’an’ın müteşabih kısmını anlayamayacağı beyan buyrulmuştur. O hâlde diyebiliriz ki, Kur’an’ın müteşabih kısmını anlayabilmek için tek yol ilimde râsih olmak ya da ilimde râsih olanlara başvurmaktır.

İlimde râsih olmayı İmam-ı Rabbani Hazretleri şöyle izah eder: “Râsih âlimler nefislerini tam manasıyla mutmain etmişler ve bu sebeple Efendimiz (s.a.v.)’e uymanın hakikatinden ibaret olan şeriatın hakikatini kazanmışlardır. Bu kemal başkalarında bulunmaz. Biz burada râsih âlimlerin bir alametini açıklayalım ki, zahiri bilen herkes ilimde râsih olduğunu iddia etmesin ve nefs-i emmaresini nefs-i mutmainne zannetmesin. Râsih âlim o kişidir ki, onun için kitap ve sünnetin müteşabih kısmının tevil ve izahında büyük bir nasip vardır. Ayrıca onlar için Kur’an-ı Kerim’in surelerinin başlarında bulunan mukattaa harflerinin sırlarından da büyük bir hisse vardır.

Demek ilimde râsih olanlar ilim ve amel ayaklarıyla ilimlerin madenlerine ulaşarak, çalışarak elde ettikleri ilimlerini Allah tarafından verilen ledünni ilimlerle birleştiren kimselerdir.

İlimde râsih olmak hususunda çok sözler söylenmiş ve pek çok izahlar yapılmıştır. Ben meselenin bu cihetini daha fazla uzatmamak için bu kadarla iktifa edip ayetin mezhep imamlarına uymaya işaret eden bölümüne geçmek istiyorum.

Bu ayet-i kerimede iki hususa dikkat çekilmiştir:

1- Kur’an’da müteşabih kısmın varlığına,

2- Bu müteşabih kısmın manalarını sadece Allah’ın ve ilimde râsih olanların bildiğine.

Şimdi sana sorum şu: Madem Kur’an’ın müteşabih kısmı var. Ve madem bu müteşabih kısmı sadece Allah biliyor ve ilimde râsih olanlar anlayabiliyor. Acaba sen ilimde râsih olanlardan mısın? Eğer değilsen -ki, olmadığın her halinden bellidir- Kur’an’ın bu müteşabih kısmını anlayabilmek için ne yapacaksın?

Elbette yapabileceğin tek şey ilimde râsih olanlara başvurmaktır. Eğer ilimde râsih olanlara başvurmayıp kendi başına Kur’an’ın müteşabih kısmının manasını anlamaya çalışırsan ya anlayamaz ya da yanlış anlar ve kendine yazık edersin. Çünkü Allah-u Teâlâ bu kısmı sadece ilimde râsih olanların anlayabileceğini bildirmiştir. İlimde râsih olmanın da ne demek olduğunu izah ettik ki, sen asla onlardan değilsin.

Ayrıca Kur’an’ın müteşabih kısmı olduğu gibi, hadislerin de müteşabihi vardır. Ve Kur’an’dakinden çoktur. O hâlde hadisin müteşabihini anlamak için de Kur’an’ın müteşabihini anlamak için başvurduğumuz yola başvurmak yani onu da râsih âlimlere sormak ve işin aslını onlardan öğrenmek zorundayız.

İlimde râsih olmayan bizlerin Kur’an’ın ve hadislerin müteşabihini anlamak için ilimde râsih olanlara başvurması gerekliliği ayan beyan belli olduktan sonra şimdi sana şu soruları sormak istiyorum:

Acaba bir milyon hadis-i şerifi senetleriyle beraber ezbere bilen Ahmed İbni Hanbel Hazretleri mi ilimde râsihtir yoksa ezberinde yüz hadis bile olmayan sen ve emsalin mi?

Acaba Kur’an-ı Kerim’in şer’i ve lügat manalarını ve bunların kısımları olan hass, âmm, müşterek, sarih, kinaye, zahir, nass, hafi, müşkil, müteşabih, dall-i bi-l ibare, dall-i bi-l iktiza, dall-i bi-l işare, nasih, mensuh ve diğer aksamı kendilerinde meleke hâline gelmiş mezhep imamları mı râsih âlimdir yoksa Kuran’ı ancak yüzünden okuyabilen sizler mi?

Acaba, sadece bir haftada Kur’an’ın tamamını ezberleyebilecek kadar zeki olan İmam Muhammed mi ilimde râsihtir yoksa kalbinde Kur’an’dan toplam on sayfa bile olmayan nasipsizler mi?

Acaba bir sayfayı okurken eliyle karşı sayfayı kapatan ve: “Niçin böyle yapıyorsunuz?” sorusuna, “Gözüm o sayfaya ilişince sayfanın tamamını ezberliyorum.” diyerek cevap veren ve bir sayfayı sadece bir defa görmekle ezberleyen İmam Şafi gibi bir deha mı ilimde râsihtir yoksa unutkanlık hastalığına müptela olmuş; bırak okuduğunu ezberlemeyi ve ezberlediğini unutmamayı daha bir gün önce yediği yemeği bile unutan sizler mi?

Acaba daha 10 yaşlarında iken 40 senede tahsil edilebilen bir ilmi sadece 3 ayda tahsil ederek 90 cilt kitabı kelime kelime ezberleyen Bediüzzaman Said-i Nursi mi ilimde râsihtir yoksa okuduğu kitabı bile anlamakta zorlanan cahiller mi?

Acaba İmam Şafi’nin beyanıyla bütün fıkıhçıların babası hükmünde olan İmam-ı Âzam mı ilimde râsihtir yoksa bu büyük âlimlere hakareti kemal bilen zavallılar mı?

Soruları çoğaltmak mümkün. Benim bu sorulara verdiğimiz tek cevap şu: Başta dört mezhep imamı olarak onların yolundan giden büyük âlimler ve allameler ilimde râsihtir. Ve biz hem Kur’an’ın hem de hadislerin müteşabihini onlardan öğreniriz.
 
[YOUTUBE]2J3KYz0xlgo[/YOUTUBE]​

5- Bir mezhebe tabi olmayı emreden ayetler-3

Video Metni

A- Ya, soruların aklımı biraz başıma getirdi; ama daha teslim olmama çok var. Söylediklerin mantıklı olmakla birlikte ben yine de bir mezhebe tabi olmayı daha açık emreden bir ayet-i kerime görmek istiyorum. Galiba hazinende böyle bir ayet yok. O yüzden evirip çeviriyorsun.

B- Var var, hem de birkaç tane var. Ama gördüğüm şey şu ki, sen açıkça İmam-ı Âzam’ın ve diğerlerinin ismini Kur’an’da görmek istiyorsun. Görmezsem kabul etmem diyorsun. Bunun olmayacağını sana söylemiştim. Senin amacın öğrenmek değil, inat ederek inkâr etmek. Hani aramızda bir altın kural vardı. Aklın ve vicdanın kabul ettiği şeyde inat ederek muhalefet etmeyecektik. Sana anlattığım şeyleri aklın ve mantığın kabul etmiyor mu?

A- Kabul ediyor da… Biraz daha açık olsa daha çok kabul edecek.

B- O hâlde ben de sana daha açık bir ayet-i kerime göstereyim:

Nisa suresi 115. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir!”

İmam Şafi Hazretleri icmanın (yani İslam âlimlerinin bir mesele hakkındaki ittifaklarının) şeriatta bir delil olduğuna ve hakkında icma olan bir hükme muhalefet etmenin haram olduğuna bu ayet-i kerimeyi delil göstermiştir. İmam Şafi Hazretleri bu ayetin icmaya nasıl delil olduğunu şöyle izah eder:

Bu ayet-i kerimenin beyanıyla “müminlerin yolundan başka bir yola uymak” yasaktır ve haramdır. O hâlde müminlerin yoluna uymak vacip olmalıdır. Müminlerin yoluna da icma denir. Ayrıca Cenab-ı Hakk bu ayet-i kerimesiyle müminleri iki şeyle tehdit etmiştir:

1- Allah’ın Rasulüne muhalefet etmek,

2- Müminlerin yolundan başka bir yola uymak.

Hâlbuki sadece Peygambere muhalefet etmenin böyle bir tehdidi tek başına gerektirdiği kati delillerle sabittir. Dolayısıyla “müminlerin yolundan başka bir yola uymak” tek başına tehdidi gerektirmemiş olsaydı o zaman bu, tehditte herhangi bir tesiri olmayan şeyin bu tehdidi tek başına gerektiren bir şeye lüzumsuz olarak ilave edilmiş olması demek olurdu ki, böyle bir şey caiz değildir ve belagat ilmine zıttır. Hâlbuki Kur’an belagat yani söz söyleme sanatının zirvesindedir. O hâlde hem Peygambere muhalefet etmenin hem de “müminlerin yolundan başka bir yola uymanın” tek başlarına tehdit sebebi olduğu meydana çıkmış olur. Bununla da hakkında ittifak edilmiş bir hükme yani icmaya muhalefet etmenin haram olduğu ve icmaya uymanın vacip olduğu sabit olur. Zira “müminlerin yoluna uymamak” ifadesi “müminlerin yolundan başka bir yola uymak” demek olur ki, müminlerin yolundan başka bir yola uymak haram olunca müminlerin yoluna yani icmaya uymak da vacip olur. Çünkü bu iki zıt tarafın dışına çıkılmaz.

Madem bu ayet-i kerime icmanın şer’i bir delil olduğuna ve İslam âlimlerinin ittifak ettiği bir meselede onlara muhalefet edilemeyeceğine aşikâr bir şekilde delildir. O hâlde mezhepsizlik haram olmalıdır. Çünkü İslam âlimleri müctehid olmayan Müslümanların bir mezhebe bağlanması gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Onların sözlerinden bir kısmını daha önce beyan etmiştim. Bu meselede âlimler arasında en küçük bir ihtilaf dahi yoktur. Hiçbir Ehli Sünnet âlimi mezhepsizliği ders vermemiş; hatta İmam Gazali’den tutun İmam Rabbanilere, İmamların Güneşi lakabıyla meşhur İmam Serahsi’den tutun İmam Kurtubilere kadar asırlarını güneş gibi aydınlatan âlimler dahi fıkhi meselelerde bir mezhep imamına tabi olmuş ve onu taklit etmişlerdir.

Şimdi sen mezhebe uymanın vacipliğini inkâr edebilmek için iki şeyden birini yapmalısın:

Birincisi, icmanın delil olmadığını ispat etmelisin. Zira ispat edemezsen icmayı şer’i bir delil olarak kabul etmek zorunda kalırsın. Bir mezhebe bağlanmak hakkında da İslam âlimlerinin icması olduğunu göre, icmayı kabul etmek aynı zamanda bir mezhebe bağlanmayı kabul etmek demektir. Bu da mezhepsizliğin icmaya muhalefet olduğundan dolayı caiz olmadığı neticesini verir.

Bunu yapman yani icmanın şer’i bir delil olduğunu inkâr etmen mümkün değildir. Zira tefsirini yaptığımız ayetin ve icmanın delil olduğunu bildiren diğer ayet ve hadislerin delaletiyle icmaya uymak vaciptir. Kimse bu ayet ve hadislerin beyanını çürütemez.

Madem 1. şıkkı uygulayamıyorsun, o hâlde mezhebi inkâr edebilmek için 2. yoldan gitmelisin. O yol da şudur:

Mezhepsizlik hakkında da bir icmanın olduğunu göstermek zorundasın. Bunu yapabilirsen icmaya uyduğunu iddia ederek mezhepsizliği savunabilirsin. Aksi takdirde icmaya muhalefet ettiğini kabul etmek zorunda kalacaksın.

Bunu yapman da mümkün değildir. Zira 14 asır boyunca İslam âlimleri ve Ehli Sünnet uleması mezhepsizliğin haram olduğu konusunda ittifak ederek büyük bir icmayı oluşturmuştur. Mezhepsizliği savunan ancak senin gibi bir, iki cahildir.
 
[YOUTUBE]1TymmfNfNlU[/YOUTUBE]​

6- Bir mezhebe tabi olmayı emreden ayetler-4

Video Metni

Sana başka bir ayet-i kerimeyi gösteriyim. Nisa suresi 59. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygambere ve sizden olan ulu-l emre itaat edin. Eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulüne götürün. Bu daha iyidir ve sonuç bakımından daha güzeldir.”

Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk bizden üç itaat istemiştir. 1. itaat ona karşı yapılan itaattir. 2. itaat Rasulüne yapılan itaattir. 3. itaat de ulu-l emre yapılan itaattir. Acaba buradaki ulu-l emr ile kimler kastedilmiştir?

Kur’an’ı en iyi anlayan İbni Abbas, Cabir İbni Abdullah, İmam Mücahid, İmam Hasan, İmam Ata ve birçok âlime göre “ulu-l emr” tabirinden maksat âlimlerdir.

İmam Kurtubi tefsirinde İmam-ı Malik’in de aynı görüşte olduğunu nakletmektedir.

İmam Dahhak’a göre de ulu-l emr dini en iyi bilen fıkıh âlimleridir.

Celalettin Suyuti gibi 200.000 hadisi ezberlemiş büyük bir âlim “Itkan” adlı eserinde ulu-l emrin din ve fıkıh âlimleri olduğunu bildirmiştir.

A- Ama “ulu-l emrin” âlimler olduğuna dair ayette açık bir beyan yok ki.

B- Bak sana genel bir kaide söyleyeyim: “Bir fende veya sanatta ihtilaf edilen bir meselede o fennin ve sanatın dâhilerinin sözü geçer. O fenden ve sanattan olmayan birisi ne kadar da dâhi olsa sözü orada geçmez ve onun sözüne itibar edilmez.”

Mesela küçük bir hastalığın keşfinde büyük bir mühendisin sözüne bakılmaz. Tıp konusunda söz doktorlarındır ve basit bir doktorun sözü bu fenden olmayan büyük bir dâhinin sözüne tercih edilir.

Şimdi Kur’an’ı en iyi anlayan ismini saydığımız ve sayamadığımız yüzlerce âlim ayette “kendisine itaat emredilen” ulu-l emrin din âlimleri olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu konudaki söz onlara aittir. Zira bu ilmin dâhileri onlardır. Onların bu ittifakına karşı başkalarının sözü, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin vızıltısı gibi sönük kalır.

Ayette geçen ulu-l emrin âlimler olduğuna dair başka bir delil de şudur: Allah-u Teâlâ bu ayet-i kerimede ulu-l emre itaati katiyetle emretmiştir. Allah-u Teâlâ’nın bu şekilde katiyetle itaati emrettiği kişinin mutlaka hatadan masum olması gerekmektedir. Çünkü hatasız olmazsa emir mutlak olduğu için Allah’ın ona hata hâlinde de uyulmasını emretmiş olması icap eder ki, bu mümkün değildir. Demek Allah’ın itaati emrettiği kişinin kesinlikle hatadan masum olması gerekir. Bu masum şahsiyet ise ya bu ümmetin fertleridir ya da ümmetin bir topluluğudur. Ümmetin fertleri olması mümkün değildir. Zira ümmet fertlerinin hatasız olması düşünülemeyeceği gibi, ümmetin böyle ender kimseleri bulup onlardan dini öğrenmeleri de mümkün değildir ve ümmetin bu konudaki âcziyeti aşikârdır. Dolayısıyla ayet-i celilede geçen ulu-l emrin bir topluluk olması gerekmektedir ki, bu da ümmet içerisinde fetva verme yetkisine sahip olan müctehid âlimler topluluğudur. Zira fertler hata yapsa da İslam âlimleri hata üzerinde toplanmaz. İşte bu mütalaa neticesinde de ayette geçen ulu-l emrin âlimler topluluğu olduğu sonucuna varılır.

Ayrıca âlimlere ulu-l emr denileceğine şu ayet de ispat eder: “Müminlerin hepsinin birden topluca savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah’ın azabından sakınırlar.” (Tevbe 122) İşte bu ayet-i celilede âlimlerin korkutmasıyla diğerlerinin sakınmasın gerektiği belirtilmiş ve korkutulanlara âlimlerin sözünü kabul etmeleri vacip kılınmıştır. Bu itibarla âlimlerin ulu-l emr ismini almaları çok isabetlidir.

Netice olarak diyebiliriz ki: Mezkûr ayette Allah ve Rasulü ile birlikte ulu-l emre de itaat edilmesi emredilmiştir. Burada kastedilen ulu-l emr bu ümmetin müctehid âlimleridir. Zira:

1- İbni Abbas gibi, “Devemin yularını kaybetsem Kur’an’da bulurum.” diyen bir âlim, Celalettin-i Suyuti gibi 200.000 hadisi ezberlemiş bir muhakkik ve bunlar gibi yüzlercesi ve binlercesi ulu-l emrin âlimler olduğunda ittifak etmişlerdir ki, bunların sözü yanında başkalarının sözünün hiçbir kıymeti yoktur.

2- Kendisine itaat emredilen ulu-l emrin mutlak manada masum olması lazımdır ki, her konuda kendisine itaat edilebilsin. Masum olmaması hâlinde günahta da itaatin olması gerekir ki, bu caiz değildir. Hâlbuki peygamberler hariç hiçbir fert mutlak manada hatadan masum değildir. O hâlde burada kendisine itaat emredilen ulu-l emr fert değil, bir cemaat olmalıdır. Zira fert hata yapsa da cemaat bir hatada ittifak etmez. Bu cemaat ise âlimlerden başkası olamaz. Zira sultan ve kumandanların böyle bir cemaati oluşturması mümkün değildir. Netice itibariyle âlimlerin ittifak ettiği bir konuda onlara itaat ayet-i kerimenin emridir ki, onlar da bir mezhebe bağlanma konusunda ittifak etmişlerdir.

Ayrıca ayetin devamına da dikkat çekmek istiyorum:

Ayetin devamında, “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulüne götürün.” buyrulmuş. Bu kavli şerif icmadan başka kıyasın da hak ve şer’i bir delil olduğunu ispat etmektedir. Şöyle ki: Ayet-i kerimede kendisinde ihtilafa düşülen bir meselenin Allah’a ve Rasulüne götürülmesi emredilmiştir. Bir meselede ihtilafa düşmek için o meselenin Kur’an’da ve hadislerde açıkça geçmemesi gerekmektedir. Zira kendisinde ihtilafa düşülen mesele Kur’an’da ve hadislerde açıkça beyan edilseydi zaten onun hakkında çekişmeye gerek kalmazdı. İşte böyle bir meselenin halli için takip edilecek yol, ayetin emriyle onu Allah’a ve Rasulüne götürmek yani Kur’an ve hadislerde hükmü açıkça bildirilmiş meselelere kıyas ederek hükmü çıkarmaktır.

Demek bu ayet kıyası emretmiştir ki, bu, hükmü açıkça belirtilenlerin arasından hükmü belirtilmemiş olan bir meselenin emsalinin arayıp bularak onları birbirine benzetip kıyas ederek hükmü ortaya koymaktır.

Şimdi sana sorum şu: Madem kıyas şeriatın bir delilidir ve kıyas ile hükmü bulunacak meseleler çoktur. Acaba bu kıyası kim yapacaktır?

● Bir milyon hadis-i şerifi ezberlemiş Ahmed İbni Hanbel mi yoksa ezberinde 100-200 hadis olmayan sen mi?

● Ya da bir haftada Kur’an’ın tamamını ezberleyen İmam Muhammed ve dört yaşında hafız olan Said İbni Uyeyne mi yoksa Kur’an’ı sadece mealinden okuyup kendini âlim zanneden sizler mi?

● Ya da İmam-ı Şafi’nin beyanına göre, bütün fıkıhçıların babası hükmünde olan İmam-ı Âzam mı yoksa fıkıh usulü ve kaidelerinden habersiz olarak sadece zannıyla hükmeden cahil cesurlar mı?

Hangisi kıyas edecek?

Bizler bir mezhebe bağlı olarak, “Bu işin erbabı olan mezhep imamları kıyas edecek.” derken; siz mezhepsizler, “Biz de kıyas ederiz.” demektesiniz. Hâlbuki kıyas edebilmek için kıyas edilecek Kur’an’ı ve hadisleri çok iyi bilmek gerekmektedir. Mezhep imamlarının her biri beş yüz binden fazla hadisi râvileri ile birlikte ezbere bilen dâhi zatlardı.

● Bu zamanda kendisini onlara kıyas edenlerin hıfzında acaba kaç hadis var?

● Kaç hadis râvisini tanıyorlar?

● Hadislerin cerh ve ta’dillerine, nâsih ve mensuhlarına, tarik-i vürudlarına vâkıf mıdırlar?

● Yine bunlar mezhep imamlarının son derece vâkıf olduğu Kuran’ı Kerim’in şer’i ve lugavi manaları ve bunların kısımları olan hass, âmm, müşterek, sarih, kinaye, nass, hafi, müşkil, müteşabih, dall-i bi-l ibare, dall-i bi-l iktiza, dall-i bi-l işare, nâsih, mensur vesaire aksam ve manalar bunlarda meleke hâlinde midir?

● Boş ver meleke halinde olmasını sen bu saydıklarımızın manalarını biliyor musun?

Hâl böyleyken hangi cesaretle ictihada kalkıyorsun? Allah’ın razı olmadığı bir hükmü vermekten korkmuyor musun? Çıkardığın hükmün hadislere zıt olmasından ve Peygamberimize muhalefet etmiş olmaktan endişe edip titremiyor musun? Herhâlde cesaretini cehaletinden alıyorsun.

Ne diyeyim, Allah böyle cahil olmaktan ve böyle cahillerin peşine takılmaktan bizleri muhafaza eylesin!

A- Vallahi ne diyeceğimi ve nasıl muhalefet edeceğimi bilemiyorum. Ben seninle münazaraya başlarken seni kolayca mağlup edeceğimi zannediyordum. Ama sen karşıma topla tüfekle değil, âdeta tankla uçakla çıktın. Ben senin anlattıklarını bugüne kadar hiç duymamıştım. İnadım iyicene kırıldı. Hatta daha fazla öğrenmeyi arzuluyorum. Bana başka ayetler de gösterebilir misin?
 
[YOUTUBE]3q_nxW3Io8c[/YOUTUBE]​

7- Bir mezhebe tabi olmayı emreden ayetler-5

Video Metni

A- Vallahi ne diyeceğimi ve nasıl muhalefet edeceğimi bilemiyorum. Ben seninle münazaraya başlarken seni kolayca mağlup edeceğimi zannediyordum. Ama sen karşıma topla tüfekle değil, âdeta tankla uçakla çıktın. Ben senin anlattıklarını bugüne kadar hiç duymamıştım. İnadım iyicene kırıldı. Hatta daha fazla öğrenmeyi arzuluyorum. Bana başka ayetler de gösterebilir misin?

B- Elbette gösteririm. Nisa suresi 83. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Peygambere ve kendilerinden olan ulu-l emre götürselerdi onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler elbette onu bilirlerdi…”

Bu ayet-i kerimede “sonuç çıkarmaya gücü yetenler” olarak mana verdiğimiz “istinbat” kelimesinin aslı “nebt”tir ki, nebt kuyudan ilk çıkan suyun ismidir. Bir fıkıh âliminin ictihad yaparak hadis ve ayetlerden hüküm çıkarması zorluğu ve güçlüğü bakımından kuyudan su çıkarmaya benzetildiği için “istinbat” diye isimlendirilmiştir.

İşte, “Onlardan istinbat edenler elbette onu bilirlerdi.” ayet-i celilesindeki “onlar” zamiri ulu-l emre râcidir ve ictihada delildir. Demek bu ayetin ifadesiyle istinbat ulu-l emrin sıfatıdır ve Allah-u Teâlâ istinbat yapabilen ulu-l emre müracaat edilmesini bizlere emretmiştir.

Bu ayette geçen, emrin kendilerine götürüleceği kişiler yani ulu-l emr Fahreddin-i Râzi gibi bir allameye göre de ilim ve ictihad sahibi âlimlerdir. Aynı manayı İbni Abidin Hazretleri de nakletmiş ve görüşüne Hz. Ayni’yi delil yapmıştır.

Fahreddin-i Râzi Hazretleri, “Bu ayet dört şeye delalet etmektedir.” der ve şöyle sıralar:

1- Hükmü açıkça belirtilmeyen meselelerde istinbat ve ictihad yapılması gerektiğine,

2- İstinbatın yani ictihadın şer’i bir delil olduğuna,

3- Rasulullah’ın istinbatla görevli olduğuna,

4- Müctehid olmayan avamın -yani bizlerin- fıkhi hükümlerde müctehid âlimleri taklitlerinin vacip oluşuna delalet etmektedir. Zira ayette meselelerin hükümlerine vâkıf olmayanların ehli istinbata yani müctehid âlimlere başvurmaları gereği açıkça beyan edilmektedir.

Bütün bu izahlardan sonra mezhepsizliği tercih ederek, “Ben de istinbat ehliyim.” dersen ben de derim ki:

Hıfzında kaç hadis var?

Bu hadisleri kimlerden öğrendin?

Senetlerindeki râvilerden kaçını tanıyorsun?

Hadislerin cerh ve ta’dillerine, nâsih ve mensuhlarına, tarik-i vürudlarına vâkıf mısın?

Ve en önemlisi hadis hafızı olarak 100.000 hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen zatların, İmam Gazalilerin, İmam Rabbanilerin, İmam Serahsilerin, Celalettin-i Suyutilerin cesaret edemediği istinbat ve ictihad işine hangi cesaretle soyunuyorsun?

Sana göstereceğim daha başka ayet-i kerimeler de var. Ancak, konuşmamıza misafir olan dinleyicileri daha fazla sıkmamak için diğer ayet-i kerimeleri nakletmiyorum. Eğer onları da görmek istersen, seyrangah.com sitemize girebilir ve bu videonun altındaki linkten bu eserin e-kitabını indirerek diğer ayetleri inceleyebilirsin.

A- O sayfaya girip diğer ayetlere de bakacağım. Ama aklımda bir şüphe kaldığından değil, bu meseledeki imanımı daha da kuvvetlendirmek için. Çünkü artık bir mezhebe bağlanmanın gereğine inanıyorum. Aslında en başta beni ikna etmiştin, ama inadım beni buraya kadar sürükledi. Kibrim sebebiyle bir türlü teslim olamadım. Ama şimdi teslim oluyor ve beni mezhepsizlikten kurtardığın için sana teşekkür ediyorum. Ancak aklımda mezheplerle ilgili çok sorular var. Bu soruları da yanıtlarsan beni bu hastalıktan iyicene kurtarırsın.

B- Sorularına geçmeden önce, Peygamber efendimizin (s.a.v.) hadis-i şeriflerinden de biraz nakil yapmak istiyorum. Bu hadisler de sana yol gösterecektir. Peygamber Efendimiz (sav) bir âlime uymamızı ısrarla tavsiye etmiş ve kötü âlimlerin şerlerinden bizleri sakındırmıştır. Bu bahisteki hadislerin birkaçı şöyledir:

Âlimlere tabi olun! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır. (Deylemi)

Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur. (İ. Neccar)

Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu. (İ. Maverdi)

Bilmediklerinizi salih âlimlerden sorup öğrenin. (Taberani)

İnsanların en hayırlısı benim asrımdaki Müslümanlardır. Bunlardan sonra en iyileri, bunlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra da en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir. Artık bunlardan sonra yalan yayılır, bunların sözlerine ve işlerine inanmayınız! (Buhari, Müslim)

Kimde şu iki haslet bulunursa sabreden ve şükreden kullar zümresine yazılır. Her kim dininde kendinden üstte olana bakıp ona tabi olursa ve dünyada kendinden altta olana bakıp, Allah’ın kendisine verdiğine hamdederse, işte bu kişiyi Allah şükredici ve sabredici yazar. (İbnu-l As)

Efendimiz (sav) kötü âlimlerin şerrinden de bizi birçok hadisiyle uyarmıştır. Birkaç tanesini zikredelim:

Allah-u Teâlâ, sizden ilmi almak için ilmi ile amil olan âlimleri kaldırır. Cahiller kalır. Dinden sual edenlere, kendi akılları ile cevap verip, insanları doğru yoldan saptırırlar. (Buhari)

Ahir zamanda âlimler ölür, cahiller din adamı yerine geçirilir. Onlar da bilmeden yanlış fetva verir, kendisi sapar, başkalarını da saptırır. (Buhari)

Ümmetim, kötü âlimler ve cahil abidler yüzünden helak olur. Kötülerin en kötüsü kötü âlimlerdir. İyilerin en iyisi de iyi âlimlerdir. (Darimi)

Sizin için Deccal’den daha çok, sapık imamlardan korkuyorum. (İ. Ahmed)

Ahir zamanda, âlim ve ilim azalır, cahillik artar. Cahil ve sapık din adamları, yanlış fetva vererek fitne çıkarır, doğru yoldan saptırırlar. (Buhari)

“Öyle bir zaman gelir ki İslam galip olur, hatta tüccarlar güven altında korkmadan deniz aşırı ticaret yaparlar ve süvariler Allah yolunda savaşa dalarlar. Sonra bir kavim çıkar, Kur’an’ı okur ve şöyle derler: ‘Kim bizden daha iyi okur? Kim, bizden daha iyi âlimdir? Kim, bizden daha fazla fıkıh bilgisine sahiptir?’ Sonra Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: ‘İşte bunlar, sizden, bu ümmettendir ve onlar Cehennem’in yakıtıdırlar.” (Taberani ve Bezzar)

Bu hadis-i şerifleri de kulağına küpe yap. Şimdi sıra geldi sorularının cevaplarına… Sor bakalım, inşallah sorularına ikna edici cevapları verir ve seni tam manasıyla bu hastalıktan kurtarırım.
 
[YOUTUBE]PJfE4UIB7Ao[/YOUTUBE]​

8- Mezheplerin çıkış sebebi

Video Metni

A- Birinci sorum şu: Bu mezhepler nereden çıktı? Bunu merak ediyorum.

B- “Mezhepler nereden çıktı?” sorusu, doktorluk nereden çıktı? Mühendislik nereden çıktı? Ya da terzilik nereden çıktı? gibi bir sorudur. Zira mezhep imamlığı, diğer meslekler gibi bir meslektir. Diğer meslekler ve o mesleklerin mensupları nereden ve niçin çıkmışsa, mezhepler ve mezhep imamlığı da aynı yerden ve aynı sebepten çıkmıştır.

Doktorluk mesleği çıktı, çünkü herkes hastalığın sebeplerine ve tedavi yollarına vakıf olamaz. Bu yüzden, doktorluk mesleğine yabancı olan bir hasta, hastalığının tedavisi için, bu mesleğin inceliklerine vakıf olan birisine danışmak zorundadır. İşte bu kişi de doktordur. Demek, doktorluk mesleğinin çıkış sebebi: İnsanların, hastalığın sebeplerini ve tedavi yöntemlerini keşifteki acizliğidir.

Mühendislik mesleği çıktı, çünkü herkes bina yapımı ile ilgili hesapları yapamaz ve projeleri çizemez. Bu yüzden bir bilene danışmak zorundadır. Bu kişi de mühendistir. Demek, bu mesleğin çıkış sebebi de; kişilerin, mühendislik ilmindeki bilgisizliği ve herkesin birer mühendis olamayışıdır.

Terzilik ve diğer mesleklerin çıkış sebebi de aynıdır: Kişilerin, o mesleğin inceliklerine vakıf olamaması ve yardıma ihtiyaç duyması…

İşte, mezhep imamlığı da böyle bir meslektir. Bu mesleğin çıkış sebebi ise; insanların, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkaramamaları ve hükmü olmayan meseleleri, hükmü olanlara benzeterek kıyas yapamamalarıdır.

Bizler, nasıl ki bilmediğimiz dini konuları, bilen hocalara soruyoruz. Hocalar da kitaplardan okuyup öğrendikleri fetvaları bizlere naklediyorlar. Aynı bunun gibi, Peygamber Efendimizden sonra, Müslümanların büyük bir çoğunluğu Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarma gücünde olmadıkları için, meselelerinin izahlarını, ictihad yapabilen âlimlere soruyor ve cevaplarını onlardan öğreniyorlardı. Bu âlimler, adeta bir peygamber vazifesini icra ederek, Kur’an ve sünnetin hükümlerini, bilmeyenlere öğretiyorlardı. Herhalde, “âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadisi, bu vazifeye işaret etmektedir.

Asrısaadette birçok müçtehid imam mevcuttu. Ancak bu müçtehitlerin fetvaları, bir sonraki nesillere taşınamamış; hikmet-i ilahiyyenin sevkiyle sadece 4 mezhebin imamları ve onların talebeleri ümmetçe kabul görmüş ve verdikleri fetvalar, çıkardıkları deliller, yaptıkları kıyaslar son derece sağlam bir şekilde kaydedilerek, tevatür kuvvetiyle bizlere kadar ulaşmıştır.

Demek, mezheplerin çıkış sebebi: İnsanların, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkaramamaları ve bu sebeple meselelerini bu güçte olan müctehid âlimlere sormalarıdır.
 
[YOUTUBE]fBLEyQEf030[/YOUTUBE]​

9- Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında mezhep var mıydı?

Video Metni

A- Evet, cevabın çok mantıklı. Şimdi 2. sorumu soruyorum: Peygamber Efendimiz (s.a.v.)zamanında mezhep var mıydı?

B- Peygamber Efendimiz (sav) zamanında mezhep yoktu, çünkü mezhebe ihtiyaç yoktu. Sahabeler, bilmedikleri meseleleri bizzat Peygamberimize danışır ve ondan öğrendiği gibi amel ederdi. Yani, bir asır sonra dünyaya gelecek olan mezhep imamlarının vazifesini, asrında bizzat Peygamber Efendimiz icra etmiştir.

Mezhepler, Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkmıştır. Soru sormak için Peygamberimizi bulamayan Müslümanlar, Efendimizin sünnetini ve Kur’an’ı çok iyi bilen müctehid âlimlere sorularını sormuşlar, bu âlimler de Kur’an ve sünnetten çıkardıkları cevapları ümmete ders vermişlerdir. Bu âlimlerin verdiği fetvalar da insanlar tarafından kabul görmüş ve neticede Ümmet-i Muhammed, Kur’an ve sünnetin fıkhi yönünü anlamada onları kendilerine rehber yapmıştır. Bir kısım nasipsizler müstesna…

Demek, Peygamberimiz zamanında mezhep yoktu, çünkü ihtiyaç yoktu. Herkes bizzat Peygamberimizin uygulamasını görerek taklit ediyor ve bilmediğini bizzat Efendimize sorarak öğreniyordu. Mezhepler, Peygamberimizden sonra çıkmış ve Efendimizin uygulamalarını ümmete ders vermiştir.
 
[YOUTUBE]h7JLf1aothM[/YOUTUBE]​

10- Peygamberimiz hangi mezheptendi?

Video Metni

A- Bu cevabı da beğendim. 3. sorum da şu: Peygamberimiz hangi mezheptendi?

B- Bu soru, mezhepsizlerin ve dinsizlerin, Müslümanları köşeye sıkıştırmak maksadı ile sordukları bir sorudur. Zira bu soruya muhatap olan kişi: “Peygamberimizin mezhebi yoktu” dese, bu sefer soru sahibi: “O zaman bu mezhepler nereden çıktı?” diyecek. Yok eğer, “Peygamberimiz Hanefi idi, ya da Şafi idi” dese, bu sefer de bir mezhebi Peygamberimize isnat ederek hata etmiş olacak. Eğer cevap vermeyip sükût etse, bu sefer de soru sahibine mağlup olmuş ve onun haklılığını tasdik etmiş olacak. Yani her halükarda zarar edecek…

Bu soruyu iyi ki sordun. Cevabını burada verelim ki, mezhebe tabi olanlar, mezhepsizlerin bu saçma sorusu altında ezilmekten kurtulsun. Sorunun cevabında misal dürbününü kullanacağız. Şimdi sana üç misal vereceğim. İyi dinle!

Misal: Bir su kaynağını ve bu kaynağın oluşturduğu bir havuzu hayal ediyoruz. Havuzun suyu dört farklı kanala dökülüyor olsun. Kaynaktan akan suyun da dört rengi var; mavi, kırmızı, sarı ve yeşil… Bu dört renk, havuzda karışık bir şekilde dururken, kanallara doğru yöneldiğinde, her kanala bir renk giriyor. Suyun mavi rengi bir kanala, kırmızı rengi bir kanala, sarı rengi bir kanala ve yeşil rengi de bir kanala…
Şimdi, havuzun yanında duran ve bu dört kanaldaki dört farklı rengi gören kişi soruyor: “Bu havuzun rengi nedir?”

Şimdi biz “sarı” desek, havuz sarı değil; “kırmızı” desek, havuz kırmızı da değil; “yeşil” desek, yeşil de değil; ve “sarı” desek, sarı da değil… Eğer, “Bu sular bu havuzdan gelmiyor” desek, bu da doğru değil… Yok eğer cevap vermesek, bu da soru sahibini sevindirecek.

O halde ona şu cevabı vermek gerekir ki, hem doğrudur, hem de hakikattir: Su kaynağı ve havuz, bu renklerin hiçbiri değildir, belki bu kaynak ve havuz öyle bir renktedir ki, bütün bu renkleri içinde barındırıyor ve bütün bu renkler ona aittir. Her kanal, kendi kabiliyeti nispetinde, havuzun bir rengini gösteriyor.

Aynen bunun gibi, Peygamberimiz (sav) de ilahî bir kaynak ve vahyin havuzudur. Bu havuzun ab-ı hayatı hükmünde olan şer’i hükümler ise, kanallar hükmünde olan mezhepler ile bize ulaşmaktadır. Her mezhep, bu havuzun -tabir-i caizse- bir rengini bizlere ulaştırmakta ve o ab-ı hayatı içmemize vesile olmaktadır. Demek Efendimiz (sav) ne Hanefidir, ne Şafidir, ne Malikidir ve ne de Hanbeli… Efendimiz (sav), bütün bu mezheplerin hükümlerini, şeriatında cem etmiş bir havz-ı ilahidir ve bir menba-ı hakikattir.

Misal: Bir ağaç hayal ediyoruz ki, bu ağacın dört dalı ve her dalında da farklı bir meyve var. Bir dalında elma, bir dalında üzüm, bir dalında hurma ve bir dalında da çilek…
Bir akılsız, bu muhteşem ağaca bakıyor ve diyor ki: “Bu ağaç ne ağacıdır?”

Eğer “Elma ağacıdır” desek, bu sefer daldaki üzümleri inkâr edecek; eğer “Üzüm ağacıdır” desek, bu sefer de hurmaları inkâr edecek; yok eğer “Hurma ağacıdır” desek, bu sefer de diğer meyveleri inkâr edecek.

Ona verilecek cevap şudur: Bu ağaç öğle bir ağaçtır ki, yetiştirdiği hiçbir meyvenin adı ile anılamaz. Belki bu ağaç, bütün bu meyveleri bünyesinde barındıran bir mucize-i kudrettir.

Aynen bunun gibi, Peygamberimiz de -tabiri caizse- böyle ilâhi bir ağaçtır. Bu ağacın dört dalı, dört mezheptir. Her dalında nübüvvetin farklı meyveleri vardır. Peygamberimiz (sav) ne Şafidir, ne Maliki, ne Hanefi, ne de Hanbelî… Peygamberimiz, bütün bu mezhepleri çekirdeğinde ve gövdesinde barındıran nurani bir ağaçtır.

Misal: Güneşin yedi renginin aksini gören bir akılsız sorar: “Güneş mavi midir? Kırmızı mıdır? Yeşil midir? Ve hâkeza…”
Şimdi “mavi” desek, Güneş mavi değil; “kırmızı” desek, Güneş kırmızı da değil; “turuncu” desek, Güneş turuncu da değil, ya da başka bir rengi söylesek, Güneş o renkte de değil…

O halde doğrusu şudur: Güneş, bütün bu renkleri içinde barındıran bir cism-i Rabbanidir ki, bu yedi renk onun madeninden çıkar.

Aynen bunun gibi, Peygamber efendimiz (sav) dahi böyle parlak bir güneştir. Dört mezhep, bu güneşin birer rengidir. Bu ilahî güneş, bu renklerin hiçbiri ile isimlendirilemez. Ancak denilir ki, bu dört renk, yani dört mezhep, bu güneşten süzülmüş ve güneşin bir cihetini gösteren akislerdir. Bu güneş, bu renklerin hepsine sahiptir. O’nun adı ne Hanefi, ne Maliki, ne Şafi, ne de Hanbelidir. O’nun adı, Şems-i Hakikat-i Muhammedidir. (Sallallâhû aleyhi ve sellem)

A- Gerçekten de çok güzel izah ettin. Bu izaha karşı söylenecek tek bir söz bulunamaz…
 
dort hak mezhep var diyor
bu hakki verdi onu demiyor
 
[YOUTUBE]k8toZiQOOAo[/YOUTUBE]​

11- Kur’an ve sünnet bir iken, görüşler niçin farklı oluyor?

Video Metni

A- Gerçekten de çok güzel izah ettin. Bu izaha karşı söylenecek tek bir söz bulunamaz. Şimdi cevabını çok merak ettiğim diğer bir soruya geçiyorum. Mezhepler arasındaki ihtilafın sebebi nedir? Bir mezhepte bir şey sünnetken diğerinde vacip ya da birinde helal iken diğerinde mekruh oluyor. Bu nasıl olur? Din bir iken aynı meselede böyle farklı hükümler nasıl olabilir?

B- Mezhepler arasındaki ihtilaf maalesef fıkıh konusunda bilgisi olmayan kişileri şüpheye düşürmekte ve onların kendi kendilerine şu iki soruyu sormalarına sebep olmaktadır: 1- Kur’an ve sünnet bir iken görüşler niçin farklı oluyor? 2- Bu görüşlerden hangisi doğrudur?

Şeytan ve İslam düşmanları da onların bu meseledeki cehaletinden istifade ederek bu iki soru ile onlara saldırıyor hatta bir kısmını aldatarak sırat-ı müstakimden uzaklaştırıyor. Şimdi bu iki soruyu cevaplayarak bu sorularla yaralanan gönüllere bir ab-ı hayat sunalım. İlk önce ikinci soru ile başlayalım.

2. sorumuz şuydu: Dört mezhebin farklı hükümlerinin hepsi nasıl hak ve doğru olabilir? Zira hak birdir ve değişmez?

Cevabı çok zor gibi gözüken ve cevabı bilinmediği için birçok Müslümanı mezhepler hakkında şüpheye düşüren bu sorunun cevabı son derece basittir. Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri mezkûr soruya son derece güzel ve ikna edici bir cevap vermiştir. Bu cevap sayesinde bir meseledeki farklı hükümlerin hepsinin hak ve doğru olabileceği son derece açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Şimdi bu cevabı Osmanlıcayı bilmeyenler için biraz da sadeleştirerek nakledeyim:

Eğer desen, “Hak bir olur, nasıl böyle dört mezhebin muhtelif hükümlerinin tamamı hak olabilir?”

El-Cevab: Bir su beş farklı mizaçtaki hastalara göre beş farklı hüküm alır. Şöyle ki:

Birisine hastalığının mizacına göre su ilaçtır. Demek su içmek tıbben ona vaciptir.
Diğer hastaya zehir gibi zararlıdır. Demek su içmek tıbben ona haramdır.
Diğer bir hastaya az zarar verir. Demek tıbben ona mekruhtur.
Diğer hastaya ise faydalıdır, menfaat verir. Demek tıbben ona sünnettir.
Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaat, afiyetle içsin. Demek tıbben ona mübahtır.
İşte hak burada farklılaştı. Su bir iken beş hastaya göre beş farklı hükme sebep oldu. Birine vacip, diğerine haram, bir diğerine mekruh ve diğerlerine de sünnet ve mübah oldu.

Simdi sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir; başka hükmü yoktur.” Elbette diyemezsin. Zira suyun hükmü hastalara ve mizaçlara göre farklılaşmaktadır.


Aynen bunun gibi, din ve şeriatın her bir hükmü insanlar için bir ab-ı hayattır. Misalimizdeki suyun hükmünün beş farklı mizaca göre beş farklı hüküm alması gibi, İlahî hükümler de mezheplere tabi olanlara göre değişir. Bir hüküm birisine vacip olurken diğerine mekruh, birisine haram olurken diğerine mübah olabilmektedir. Bunu inkâr etmek misalimizdeki suyun bütün hastalara göre hükmünün tek olması gerektiğini iddia etmek gibi bir safsatadır. Bunu inkâr etmek İslam’ın evrenselliğini inkâr etmek ya da her insanın aynı fıtratta olduğunu kabul etmek gibi bir şeydir.

İşte mezhep imamları âdeta bir doktor gibi, bulundukları coğrafyada yaşayan insanların mizaçlarına uygun hükümleri Kur’an ve sünnetten çıkarmıştır. O coğrafyada yaşayan bir Müslüman için ilaç hükmünde -yani vacip olan- bir emir başka bir coğrafyadaki Müslüman için zehir -yani haram- olabilmektedir.

Mesela İmam-ı Şafi’ye tabi olanlar genellikle Hanefilere nispeten köylülüğe ve bedeviliğe yakın olduklarından dolayı cemaati tek bir vücut hükmüne getiren sosyal hayattan mahrumdurlar. Bu sebeple her biri bizzat Allah’ın dergâhında kendi derdini söylemek ve hususi arzusunu istemek için imamın arkasında Fatiha’yı kendi başlarına okurlar. İmam-ı Âzam’a tabi olan Hanefiler ise ekseriyetle medeniyete ve şehirliliğe daha yakın ve sosyal hayatın daha içinde oldukları için bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam umum namına söyler, cemaat de kalben onu tasdik eder. Onun sözü umumun sözü hükmüne geçer. Bu sırra binaen Hanefi mezhebinde olanlar imamın arkasında Fatiha’yı okumaz. İmam onlar namına okur ve diğerleri rabıta-i kalb ile imamı tasdik ederler. O hâlde imamın arkasında Fatiha’yı okumak Şafilere göre hak ve doğrudur. Onların mizaç ve tabiatlarının bir gereği ve neticesidir. Hanefilere göre ise Fatiha’yı okumamak hak ve hikmet olup onların fıtratları da buna müsaittir. Bu sebeple İmam Şafi Kur’an ve sünnetten imamın arkasında Fatiha’nın okunacağı hükmünü çıkartırken, İmam-ı Âzam ise aynı delillerden imamın arkasında Fatiha’nın okunmaması gerektiğini çıkarmıştır. Mevcut deliller her iki hükmü de içinde saklamaktadır. Her bir mezhep imamı coğrafyasındaki insanların fıtratlarına uygun olan hükmü bu delillerden istinbat etmiştir. Allah-u Teâlâ ise iki hâlden de razı olmaktadır.

Bu mesele birazdan yapacağımız izahlar ile tam manasıyla anlaşılacaktır. Bu sebeple meseleyi daha fazla uzatmıyorum.

Şimdi “Kur’an ve sünnet bir iken görüşler niçin farklı oluyor?” sorusunun cevabını vereceğim. Ama cevaba geçmeden önce mezhepler arasındaki ihtilafı anlayamamanın ve buna hayret etmenin sebeplerini izah edelim. Bu sayede ihtilafın zaruri bir netice olduğu daha kolay anlaşılacaktır.

Mezhepler arasındaki ihtilafın nedenini anlayamamanın altında yatan en büyük sebep kişinin Allah’ın kelamı ile beşer kelamını birbirine karıştırmasıdır. Yani beşer kelamı sadece bir iki manaya gelebildiğinden dolayı, Allah’ın kelamını da böyle bir kelam zannetmekte ve ihtilafı aklına sığıştıramamaktadır. Hâlbuki Kelam-ı Ezelî, hadsiz manaları içinde bulundurma özelliği taşımaktadır. Âdeta Kur’an kelimeleri birer deniz olup içinde hadsiz manayı saklamaktadır. Her bir müctehid de o kelime ve ayetlerden farklı manalar çıkarmakta ve farklı neticelere ulaşmaktadır. Dolayısıyla ihtilafın olmamasını istemek ve tek bir mezhebin olmasını talep etmek Allah’ın ezeli kelamının insan sözü gibi sadece birkaç manaya gelmesini arzu etmek ve ezelî kelamın mahiyetinden gaflet etmektir. O hâlde düzeltilmesi gereken ilk iş Allah’ın ezelî kelamının mahiyetini öğrenmek ve bu kelamı beşer kelamına kıyas etmemektir.
Yine bir meselede sadece tek bir görüşün olmasını istemek İslam’ın evrenselliğini anlayamamaktan ötürüdür. Zira fıtratları, yaşam koşulları, kıtaları, örfleri ve daha birçok şeyi farklı olan insanların furuat denilen ayrıntıya ait meselelerde aynı hükme tabi olması mümkün değildir. O hâlde ihtilaf evrenselliğin zaruri bir neticesidir.
Yine tek bir mezhebin olmasını istemek Allah’ın rahmet ve kereminin mahiyetini bilmemektendir. Zira Allah-u Teâlâ dinin yaşanmasını kolaylaştırmış, bir meselede razı olacağı farklı hükümleri göstererek zaruret hâlinde başka bir mezhebin görüşüyle hüküm edilmesine müsaade etmiştir. Bu, Allah’ın rahmetinin ve kereminin bir neticesidir.
Yine tek bir mezhebin olmasını istemek, “Dinde zorluk yoktur.” hükmünü tersine çevirmeyi talep etmektir. Zira eğer bir meselede sadece tek bir hüküm olsaydı İslam’ı yaşamak insanlar için çok zor olurdu. Mesela Hanefi mezhebinde kadına değmek abdesti bozmazken, Şafi mezhebinde bozmaktadır. Hac ve umre vazifesinde tavaf ve say abdestli yapılmak zorunda olduğundan, Şafi mezhebine mensup hacılar bu ibadetlerde Hanefi mezhebini taklit ederek abdest almakta ve yanlışlıkla bir kadına dokunduğunda abdesti bozulmamaktadır. Eğer tek bir hüküm olup abdestte kadına dokunmak mutlak olarak abdesti bozsaydı hac ve umre vazifesi çok zorluklarla ancak eda edilebilirdi. Yine mesela Hanefi mezhebinde kan abdesti bozarken, Şafi mezhebinde bozmamaktadır. Yarası kanayan veya ameliyat olan bir Hanefi bu hâli geçinceye kadar -zaruret hâlinde- Şafi mezhebini taklit ederek bu mezhebin şartlarına uygun abdest alır ve bu abdest ile namazını kılar. Akan kan abdestini bozmaz. Eğer bu konuda tek bir hüküm olsaydı ve kan mutlak olarak abdesti bozsaydı yarası olanlar, kaza geçirenler v.s. için namaz kılmak çok zor olacak ve belki de kişi namazdan uzaklaşacaktı. Demek ihtilaf, “Dinde zorluk yoktur.” hakikatinin zaruri bir neticesidir.

Yine tek bir mezhebin olmasını istemek Efendimizin (s.a.v.) bir meselede sadece bir tek uygulama yaptığını zannetmekten ötürüdür. Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.v.) -namazının kılınış şekli dâhil olmak üzere- bir meselede birçok farklı uygulamalar yapmış ve her bir mezhep imamı bu uygulamalardan bir tanesini almıştır. Zaten Peygamberimizin farklı uygulama yapmadığı ve hakkında tek bir nas olan konularda ihtilaf olmamıştır. Demek ihtilaf Peygamberimizin farklı uygulamalarının bir neticesidir.

A- Evet, anlattıkların çok mantıklı. Bu anlattıklarını şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Kimseden de duymamıştım. Kendimi çok şey bilen birisi zannediyordum, ama bildiğim hiçbir şey yokmuş…

B- Zararın neresinden dönersen kardır. Yine Allah’a şükret ki, bu hal üzere ölmedin, Allah sana bu konuda hidayet etti. Şimdi, mezhepler arasındaki ihtilafın sebeplerine geçelim. Bir mesele hakkındaki görüşlerin farklı olmasının bir dizi sebebi vardır. Bizler bu sebeplerden sadece “ayetlerin ve hadislerin farklı anlamlara gelebilmesini” inceleyeceğiz. Birinci örneği Kevser suresinden vermek istiyorum:
 
[YOUTUBE]qAAOBzLoXpE[/YOUTUBE]​

12- Ayetlerin farklı manalara gelmesiyle oluşan ihtilaf -1

Video Metni

A- Evet, anlattıkların çok mantıklı. Bu anlattıklarını şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Kimseden de duymamıştım. Kendimi çok şey bilen birisi zannediyordum, ama bildiğim hiçbir şey yokmuş!

B- Zararın neresinden dönersen kârdır. Yine Allah’a şükret ki, bu hâl üzere ölmedin. Allah sana bu konuda hidayet etti. Şimdi mezhepler arasındaki ihtilafın sebeplerine geçelim. Bir mesele hakkındaki görüşlerin farklı olmasının bir dizi sebebi vardır. Bizler bu sebeplerden sadece ayetlerin ve hadislerin farklı anlamlara gelebilmesini inceleyeceğiz. Birinci örneği Kevser suresinden vermek istiyorum:

Kevser suresinde şöyle buyrulmuş: “Muhakkak ki biz sana Kevser’i verdik. Öyleyse Rabb’in için namaz kıl ve kurban kes.” (Kevser 1-2)

Kurban kesmenin hükmü İmam-ı Âzam’a göre vacip; İmam Şafi, İmam Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise sünnettir. Bu ihtilaf fıkıh ilmini bilmeyenleri şaşırtmakta ve “Bir şey bir mezhepte vacip olurken, diğer bir mezhepte nasıl sünnet olabilir?” dedirtmektedir. Hâlbuki şimdi göreceğimiz gibi bu mümkündür ve ayetin farklı manalara gelebilme ihtimalinin zaruri bir neticesidir. Şöyle ki:

İmam-ı Âzam hazretleri, Kevser suresinin bu iki ayetini şöyle izah etmiştir: Surenin 1. ayeti olan, “Muhakkak biz sana Kevser’i verdik.” ifadesindeki muhatap Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Buradaki Kevser Efendimize verilen bir ihsandır. 2. ayet olan, “Rabb’in için namaz kıl ve kurban kes.” emrine muhatap ise Peygamber Efendimiz olmayıp ümmet-i Muhammed’dir. Buradaki namaz ümmete emredilen beş vakit namazdır. Kurban kesme emri de bu ümmetin bizzat kendisine yapılmıştır. Dolayısıyla kurban kesmek vaciptir.

İmam Şafi ve İmameyn ise ayetleri şöyle tefsir eder ve derler ki: Surenin her iki ayetinde de muhatap Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. 1. ayet olan, “Muhakkak ki biz sana Kevser’i verdik.” ifadesiyle Efendimize verilen bir ihsan beyan edilmiştir. 2. ayetteki, “Rabb’in için namaz kıl ve kurban kes.” emri de Peygamberimizedir. Buradaki namaz beş vakit namaz olmayıp gece namazıdır. Zira gece namazı Peygamberimize farz idi. Ayetteki, “Kurban kes.” emri de bizzat Peygamberimize yapılmış, kurban kesmek sadece Efendimize farz edilmiştir. Ümmete ise peygamberimize tabi olması cihetiyle sünnettir.

Görüldüğü gibi, surenin 2. ayetinin muhatabının hem ümmet-i Muhammed hem de bizzat Efendimizin kendisinin olması muhtemeldir. Ayet iki şekilde de izah edilebilir. Siyak ve sibak -yani ayetin gelişi ve gidişi- buna müsaittir. Eğer 2. ayetteki muhatap ümmet-i Muhammed ise ayetteki namaz ile beş vakit namaz kastedilmekte, kurban da bize emredilmektedir. Bu itibarla kurban kesmenin vacip olması gerekir. Ama İmam Şafi ve İmameyn’in görüşü de mümkün olup 2. ayetteki muhatap yine Efendimiz (s.a.v.) olabilir. Bu hâlde namaz Efendimize farz olan gece namazı olup kurban kesme emri de ümmete değil, bizzat Peygamberimizin kendisine yapılmıştır. Bu ihtimale binaen kurban kesmek bize vacip değil, sünnettir.

Hem görüldüğü gibi, ihtilaf kurban kesmenin bir ibadet olup olmadığı konusunda değil, bu ibadetin hükmü hakkındadır. Zira ayetin açık ifadesiyle kurban kesmek bir ibadettir. Bunda ihtilaf yoktur. İhtilaf sadece hükmünün ne olduğundadır ve bunun sebebi de ayetin her iki manayı da kendinde cemetmesidir. Ayrıca her bir mezhep imamı görüşlerine hadislerden de deliller getirmiştir. Bizler bu başlıkta sadece Kur’an’ı anlamadaki ihtilafı işlediğimizden meselenin hadis bölümüne geçmiyoruz.

O hâlde kurbanın bir mezhebe göre vacip, diğer mezhebe göre sünnet olduğunu anlayamamak ve sadece tek bir hükmün olmasını istemek İlahî kelamın mahiyetinden habersiz olmanın bir neticesidir. Ezelî kelam insan kelamı gibi değildir ki, sadece tek bir manaya işaret etsin.

A- Evet, çok ilginç. Bu yaşıma geldim, böyle bir ders dinlemedim. Keşke anlattıklarını daha önce öğrenmiş olsaydım. Geçen vaktime yanıyorum. Bu ilim ne kadar zevkliymiş!

B- Zevklidir, ama kendimiz mana vermeye çalışmayıp ehlinden dinlersek zevklidir. Ehli de hakiki âlimlerdir. Şimdi Kur’an ayetlerinin farklı manaları cemetmesine dair 2. örneğe geçelim:

Âli İmran suresi 97. ayette şöyle buyrulmuş: “Oraya (Kâbe’ye) giren emin olur.”

İmam-ı Âzam Hazretlerine göre, şer’an öldürülmesi gereken bir kimse Harem-i Şerif’e sığınsa kendisine dokunulmaz ve orada ceza uygulanmaz. Sadece ona yiyecek ve içecek verilmeyerek oradan çıkmaya mecbur edilir ve çıkınca kısas yapılır.

İmam Şafi Hazretlerine göre ise Kâbe’ye sığınan oradan çıkmazsa çıkması için beklenmez, orada kısas edilir.

Yine fıkıh ilmini ve ezelî kelamın mahiyetini bilmeyenleri şaşırtacak bir durum!

Aynı meselede iki farklı hüküm! Hâlbuki kişi İlahî kelamın mahiyetini bilseydi bu farklı hükümlerin son derece normal ve ezelî kelamın bir hususiyeti olduğunu anlayacaktı. Şimdi ihtilafın sebebini öğrenelim:

Ayet-i kerimede, “Kâbe’ye giren emin olur.” buyrulmuş. Buradaki “emniyet” İmam-ı Âzam’a göre, dünyevi emniyettir ve Kâbe’ye girenin her türlü dünyevi tehlikeden emin olması gerekmektedir. İmam-ı Âzam Hazretlerine göre, can emniyeti de bunlardan biridir. O hâlde kendisine kısas yapılması gereken bir kişi Kâbe’ye sığınsa ona dokunulmaz. Çünkü Allah-u Teâlâ kitabında Kâbe’ye girenin tehlikeden emin olması gerektiğini buyurmuştur.

İmam Şafi ise ayetteki “emniyeti” ahiret azabından emin olmakla tefsir etmiştir. Yani İmam Şafi’ye göre, Kâbe’ye giren dünyevi tehlikelerden değil, uhrevi tehlikelerden emin olur. Yaptığı tavaf, say ve diğer ibadetlerle kendisini Allah’a affettirir ve cehennem azabından kurtulur. Dolayısıyla İmam Şafi’ye göre, ayetin hükmü dünyaya değil, ahirete bakmaktadır. Netice olarak da kısas gereken bir kişi Kâbe’ye sığınsa çıkması emredilir, eğer çıkmazsa orada hükmü icra edilir.

Görüldüğü gibi, ayetteki “emniyetin” farklı manalara gelebilme ihtimali hükmün farklılığına sebep olmuştur. Eğer ayetteki “emniyet” dünyevi emniyet ise orada kısas yapılamaz. İmam-ı Âzam bu ihtimali tercih etmiştir. Yok, eğer ayetteki emniyet ahiretteki azaptan emin olmaksa orada kısas yapılabilir. İmam Şafi de bu ihtimali tercih etmiştir. Ayrıca her bir mezhep imamı görüşlerine hadislerden de deliller getirmiştir. Bizler bu başlıkta sadece Ku’ran’ı anlamadaki ihtilafı işlediğimizden meselenin hadis bölümüne geçmiyoruz.

Demek “Kâbe’ye sığınan bir kimseye kısas yapılıp yapılamayacağı” konusunda sadece tek bir hükmün olmasını istemek ayetin bu iki vechini bilmemekten ve Allah’ın kelamını beşer kelamı gibi tek manaya gelen bir kelam zannetmekten dolayıdır.

“Eğer bu hükümlerden hangisi doğrudur?” dersen bu sorunun cevabını daha önce vermiştik. Burada şu kadar diyelim ki, Cenab-ı Hakk her iki hükümden de razıdır.

A- Sen anlattıkça heyecanlanıyorum. Ben izahını yaptığın ayeti kaç defa okumuştum, ama anlattıklarının hiçbiri aklıma gelmemişti. Ayetin altında ne kadar geniş manalar varmış. Başka bir örnek daha verir misin? Seni dinlerken bal yiyor gibi lezzet alıyorum.

B- Allah şevkini ve zevkini bozmasın. Madem öğrenmekten bu kadar zevk alıyorsun sana bir örnek daha vereyim. Nisa suresinin 11. ayetinde şöyle buyrulmuş: “ …bu paylar, ölenin borçları ödenip vasiyeti de yerine getirildikten sonra hak sahiplerine verilir.”

Cenab-ı Hakk Nisa suresi 11. ve 12. ayetlerde miras taksiminin nasıl yapılacağını beyan buyurmuş ve taksimden önce borçların ödenmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu ayete göre, miras taksim edilmeden önce vefat edenin borçları ödenir ve eğer varsa malının üçte birlik kısmından yaptığı vasiyeti yerine getirilir. Daha sonrada Allah’ın belirttiği şekilde kalan mal mirasçılara taksim edilir.

İmam-ı Âzam Hazretleri ayette geçen “deyn (borç)” kelimesini “kullara ait borçlar” olarak tefsir etmiştir. İmam-ı Âzam Hazretlerine göre, ölen bir kimsenin kullara ait borçları vasiyeti olmasa da mirastan çıkarılır ve alacaklılara ödenir. Ancak Allah’ın hakkı olan zekât ve hac gibi borçlar vasiyeti olmazsa mirastan çıkarılmaz. Buna göre ölü Allah’a ait hakların mirastan ödenmesini vasiyet etmez ve mirasçılar da kendi rızaları ile bu borçları ödemek istemezlerse Allah’a ait borçlar miras malından çıkarılmaz ve bu borçlar ödenmez.

İmam Şafi Hazretleri ise ayette geçen “deyn (borç)” kelimesini “hem kullara ait hem de Allah’a ait borçlar” olarak tefsir etmiştir. İmam Şafi Hazretlerine göre, ölenin vasiyeti olmasa da ödemediği zekât ve eda etmediği hac gibi Allah’a ait borçları mirastan çıkarılır. Bu hususta mirasçıların izin verip vermemesine bakılmaz.

İşte ayet-i kerimedeki “deyn” kelimesinin mutlak bırakılması ve her iki manaya da gelebilme ihtimali hükmün ihtilafına sebep olmuştur. Eğer ayette “kullara ait borçlar ödendikten sonra” ya da “hem Allaha hem de kullara ait olan borçlar ödendikten sonra” denilseydi ayet açık olduğu için ihtilaf olmazdı. Demek ihtilafın sebebi, ayetin mutlak bırakılması ve her iki manayı da içinde cemetmesidir. Ayrıca her bir mezhep imamı görüşlerine hadislerden de deliller getirmiştir. Ancak bizler bu başlıkta sadece Kur’an’ı anlamadaki ihtilafı işlediğimizden meselenin hadis bölümüne geçmiyoruz.

Netice olarak deriz ki, Kelam-ı Ezelînin mahiyeti anlaşıldıkça ihtilafın zaruri bir netice olduğu daha iyi kavranacaktır. Zira “vasiyet edilmediği takdirde miras malından Allah’a ait borçların çıkarılıp çıkarılmaması” hususunda sadece tek bir hükmün olmasını istemek ayetteki “deyn” kelimesinin bu iki manayı da içinde cemettiğini bilmemekten ileri gelmektedir.
 
[YOUTUBE]T_o3hZbsIx0[/YOUTUBE]​

13- Ayetlerin farklı manalara gelmesiyle oluşan ihtilaf -2

Video Metni

A- Bu örnek oldukça güzeldi. Sen anlattıkça Kur’an’da bilmediğim ve hiç duymadığım ne kadar çok mesele varmış diye düşünüyorum.

B- Rabb’im bilmediklerimizi bize öğretsin ve bildiklerimizle ameli bize nasip etsin. Heyecanın beni de heyecana getiriyor. Dur sana bir örnek daha vereyim: Maide suresi 90. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın işinden birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”

İhtilafın olduğu bir diğer konu da kolonyanın kullanılıp kullanılamayacağı ve kendisine kolonya bulaşmış bir elbise ile namazın kılınıp kılınamayacağı meselesidir. İmam-ı Âzam ve İmam Yusuf’a göre, kolonya kullanmak caiz olup üzerine kolonya dökülmüş bir elbise ile namaz kılınabilir. İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imamına göre ise kolonya kullanmak caiz olmayıp üzerine kolonya bulaşmış bir elbise ile namaz kılınamaz.

Yine bu ihtilaf fıkıh ilminden habersiz olanları şaşırtmakta, bir kısmını ise şüpheye düşürmektedir. Bu şaşkınlığın ve şüphenin sorumlusu ise kişinin kendisidir. Yani suçlu odur. Eğer vaktinin bir kısmını dinî ilimlerin tahsiline ayırsaydı bu şüpheye düşmeyecek ve vesveseye mağlup olmayacaktı. Zira şimdi göreceksin ki, ihtilafın sebebi izah edildiğinde ve anlaşıldığında bu konuda hiçbir şüphe ve vesvese kalmayacaktır.

Allah-u Teâlâ, “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın işinden birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.” buyurarak içkinin bir pislik olduğunu bildirmiştir. Malumdur ki, namazda necasetten taharet yani pisliklerden temiz olmak farzdır. Yani kişinin elbisesi ve namaz kıldığı yer temiz olmalıdır. Necis bir elbise ile namaz kılınamaz. Şimdi gelelim ihtilafın sebebine:

Mealde “şarap” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası “hamrdır”. Allah-u Teâlâ ayet-i kerimede “hamrın” pis olduğunu beyan buyurmuştur. Ayetin hükmü açık olduğundan dolayı “hamrın” pisliğinde ihtilaf yoktur. Dört mezhebe göre de hamr pistir. İhtilaf hamrın ne olduğundadır. Zira ayette hamrın ne olduğu açıkça belirtilmemiş ve mutlak bırakılmıştır.

İmam-ı Âzam ve İmam Yusuf’a göre, hamr sadece üzümden yapılan ve pişirilmeden bekletilmesiyle keskinleşip köpük atan sarhoş edicinin adıdır. Diğer sarhoş edicilere hamr değil, “nâbiz” denilir. Nâbizi içmek hamrı içmek gibi haramdır. Ancak nâbiz pis değildir. Pis olan sadece üzümden yapılan sarhoş edicidir. Dolayısıyla nâbiz kısmından yapılan bir sarhoş edici kişinin elbisesine bulaşsa nâbiz pis olmadığı için namaza mâni değildir. Namaza mâni olan, hamrın elbiseye bulaşmasıdır. Kolonya ise hamrdan değil, nâbizden yapılmaktadır. İçmek haramdır, ancak pis değildir. Kullanmak caiz olup elbiseye bulaşması namaza mâni olmaz.

İmam Muhammed ve üç mezhep imamına göre ise hamr her sarhoş edicinin adıdır, üzümden yapılması şart değildir. Dolayısıyla bütün sarhoş ediciler pistir ve namaza mânidir. Kolonyadaki alkol de sarhoş edicidir ve hamrdır. O hâlde onu kullanmak caiz olmayıp bulaştığı elbise ile namaz kılınamaz.

Bir daha özetlersek: İmam-ı Âzam ve İmam Yusuf’a göre, kolonya namaza mâni değildir. Çünkü kolonyadaki alkol üzümden yapılmamaktadır. Yani hamr değil, nâbizdir. Nâbiz ise pis değil, temizdir.

İmam Muhammed ve üç imama göre ise kolonya namaza mânidir. Çünkü bunlara göre, hamr sadece üzümden yapılan alkol olmayıp her sarhoşluk verenin adıdır. Madem kolonyadaki alkol sarhoş edicidir, o hâlde hamrdır. Hamr da ayetin beyanıyla pistir. Pislikten temiz olma ise namazın bir farzıdır. Dolayısıyla kolonya namaza mânidir.

Görüldüğü gibi, ihtilaf hamrın manası hakkında olup “hamrın temiz mi yoksa pis mi?” olduğu hakkında değildir. Zira ayette geçen “hamr pistir” ifadesi ictihada mahal bırakmamaktadır. İctihad hükmü açıkça bildirilen konularda olmaz. Ayet ise hamrın pis olduğunu açıkça bildirmiştir. Açık olmayan şey hamrın ne olduğudur.

İşte “hamr” kelimesinin manası hakkındaki ihtilaf sebebiyle farklı hükümler çıkmıştır. “Din birdir, hüküm de bir olmalı.” demek ‘hamr’ kelimesinin bu derin manasını ve her iki hükmü de içinde cemettiğini bilmemekten ötürüdür.

“Peki, biz hangi görüşle amel edeceğiz?” diyecek olursan ona da şöyle cevap verilir:

“Ruhsatı tercih ederek kolonya kullanılabilir ve kolonyanın bulaştığı bir elbise ile namaz kılabilirsin. Ancak takva ve azimet ile amel edip kullanmamak daha evladır. Kullananlar ise en azından namazdan önce kolonya sürdükleri uzuvları yıkayarak takvayı tercih edebilirler.”

A- “Kolonya kullanmak caiz midir değil midir?” meselesini daha önce de duymuş ve gülüp geçmiştim. Şimdi sen meselenin detayını anlatınca, “Vay be!” diyorum. Ama biraz da kızıyorum. Bu bilgileri bizlere öğretmeyenlere kızıyorum.

B- Kızmakta haksız değilsin. Baksana hakiki vazifedarlar vazifelerini unutmuşlar, iş bize kadar düşmüş. Ne diyeyim, beni bununla nasiplendiren Rabb’ime şükrediyorum. Şimdi sana son bir örnek daha vereyim:

Maide suresi 6. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: “Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin ve iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın.”

Abdestin dört farzı bu ayeti kerimede beyan edilmiştir. Bizim üzerinde duracağımız farz yüzün yıkanmasıdır. Ayet-i kerimede açık bir şekilde abdestte yüzün yıkanması emredilmektedir. Ayetin hükmü açık olduğundan dolayı dört mezhepte de yüzün yıkanması abdestin bir farzıdır. Bunda ihtilaf yoktur. İhtilaf, yüzün neresi olduğu ve kulakların yüze dâhil olup olmadığı hususundadır. Bu ihtilafın sebebi ise yüzün sınırlarının ayet-i kerimede belirtilmemiş olmasıdır.

Hanbeli mezhebine göre, abdestte kulakların meshi vaciptir. Hanbeliler, “Kulaklar baştandır.” hadisini ve Peygamberimizin her abdestte kulaklarına meshettiğini delil gösterirler.

Diğer üç mezhebe göre ise kulakların meshi sünnettir. Üç mezhep âlimleri Hanbelilerin gösterdiği, “Kulaklar baştandır.” hadisini zayıf bulurlar. Hatta İbni Salah, “Hadisin zayıflık emareleri çoktur. Çok yollarla nakledilmesi ile kuvvetlenmez.” der. Yine İmam Şekvani, “Varid olan hadisler bu hususu teyit etmez, sadece müstehap olduğuna işaret eder. Vacibe ancak açık bir delil ile gidilir.” der.

Görüldüğü gibi, yüzün sınırlarının neresi olduğu hakkındaki ihtilaf hükmün ihtilafına sebep olmuştur. Hanbeliler, “Kulak yüzdendir.” hadisiyle amel ederek kulağın meshine vacip derken; Hanefi, Şafi ve Maliki mezhebi âlimleri hadisin zayıflığına hükmederek kulağın meshine sünnet demişlerdir.

Şu noktaya dikkat çekmek istiyorum: Abdestte yüzün yıkanmasının farziyeti hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Zira ayetin hükmü açıktır, ictihad buraya giremez. Yine abdestte kulağın meshedilmesi hususunda da bir ihtilaf yoktur. Zira Peygamberimiz (s.a.v.) abdest alırken kulaklarını meshetmiştir. İhtilaf sadece kulağın meshedilmesinin hükmü hakkındadır. Hanbelilere göre vacip iken, diğer üç mezhebe göre sünnettir. Bu konuda ihtilafın olmaması için şunlardan birisinin olması gerekiyordu:

Ayet-i kerimede yüzün sınırları açıkça belirtilseydi ihtilaf olmazdı.

“Kulak yüzdendir.” hadisi zayıf değil, mütevatir olsaydı ihtilaf olmazdı.

Ya da bu konuda başka bir mütevatir hadis olsaydı yine ihtilaf olmazdı.

Demek ihtilafın sebebi, hükmün Kur’an ve sünnette mutlak bırakılmasıdır.
 
[YOUTUBE]qjeIo5hGRXk[/YOUTUBE]​

14- Sahabe ve müctehidlere karşı üstünlük davasını kim çıkarıyor?

Video Metni

A- Gerçekten mezheplerin ihtilafı tam bir hikmetmiş ve bu konu son derece açıkmış. Ama anlattıkların bilinmeyince ihtilaf sebeb-i kusur zannediliyor. Kıssadan hisse olarak şunu da anladım ki: Bu zamanda her Müslüman’a ilim lazım. Gördüm ki, ilim sayesinde müşküller kolayca hallediliyor. Şimdi cevabını merak ettiğim başka bir soru soracağım. Niçin bu asırdaki bazı kişiler Sahabelere ve müctehidlere karşı üstünlük iddia ediyor? Sahabelere ve müctehid âlimlere karşı bu üstünlük davası nereden çıkıyor? Ve kim çıkarıyor?

B- Sahabeye karşı üstünlük davasını ve müctehid âlimlere karşı denklik iddiasını ileri sürenler 4 gruptur:

Bunlardan birinci grup, Sahabeye karşı üstünlük davasını ve müctehid âlimlere karşı denklik iddiasını ileri sürenler son derece gururlu, takva dairesinden çıkmış, sefahate dalmış ve farzları dahi yerine getiremeyen insanlardır. Bu kişiler mezhepsizliklerini o büyük müctehid âlimlere denklik davası altında neşrediyorlar, dinsizliklerini de Sahabeye karşı üstünlük davası altında icra ediyorlar.

Bu mezhepsizlerin müctehid âlimlere karşı olan üstünlük iddiasının sebebi şudur: Bu mezhepsizler haram dairesine girmiş, hevasına tabi olmuş ve sefahatte tiryaki olmuştur ki, sefahatten kurtulamıyor ve sefahate mâni olan farzları eda edemiyorlar. Kendilerine bir bahane bulmak için de şöyle diyorlar: “Şu mesele ictihaddır. Bu meselede mezhepler birbirine muhalif gidiyor. O hâlde bu hükme uymak gereksizdir. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hata yapabilirler. Öyle ise biz de onlar gibi ictihad ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara tabi olmaya ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar şeytanın bu desisesi ile başlarını mezhebin zincirinden çıkarıyorlar. Demek mezhepleri inkâr etmenin temel sebebi İslamî hükümlerin ağır gelmesi sebebiyle nefislerine uygun bir İslam’ı ortaya çıkarmak arzusudur. İçinde beş vakit namaz, zekât, kurban ve tesettür gibi emirler olmayan; sefahatin ve nefsi arzularının helal olduğu bir dini…

Bunların davalarının ne kadar çürük olduğunu mezhep imamlarının mertebeleri başlığında işlediğimizden burada tekrara lüzum görmüyoruz.

Ancak iş bununla bitmiyor. Çünkü mezhep imamlarının omzunda olan yalnız dinin nazariyat kısmıdır, farzlar ve haramlar değildir. Hâlbuki mezhepsizler dinin farzlarını dahi terk etmek ve değiştirmek istiyorlar. Eğer “Onlardan daha iyiyiz.” deseler işleri tamam olmuyor. Çünkü müctehid farza değil, nazariyata ve kati olmayan teferruata karışabilir ve burada ictihad yapabilir. Hâlbuki bu mezhepsizler namazı dahi zar zor kılmakta hatta bir kısmı beş vakit namazı bir iki vakte indirmektedirler. Kadın olanları ise tesettür ve miras taksimi gibi emirleri inkâr edip İslam’ın farzlarına karşı gelmektedirler. O hâlde bunların meselesi müctehidleri inkâr etmekle tamam olmuyor. Zira bunlar dinin farzlarını dahi değiştirmek ve İslam’ın farzlarına ve erkânlarına karşı gelmek istediklerinden dolayı İslamî hükümlerin nakilcileri, direkleri ve hadislerin râvileri olan Sahabelere ilişiyorlar ve onlar tarafından nakledilen hadisleri inkâr etmeye yelteniyorlar.

A- Sübhanallah, ben de hep merak ederdim bu zamanda yaşayan biri kendisinden binlerce yıl önce yaşayan sahabeden ne ister ne diye ona ilişir diye! Demek bunların derdi farklıymış. Kur’an’ı kendi hevalarına göre anlatmak için hadisleri inkâr etmek istiyorlar. Hadisi inkâr içinde bu hadislerin râvileri ve taşıyıcıları olan Sahabeye ilişiyor ve onları kötü göstermeye çalışıyorlar. Çok tehlikeli bir hastalık!

B- O hâlde mezhepsizlik ile tamamlanan basamakları şöyle maddeleyebiliriz:

Sefahate dalıyor ve kendini haramlardan kurtaramıyor. Sefahate mâni olan farzları da eda edemiyor.

İstiyor ki, işlediği haramlar helal olsun ve eda edemediği farzlar olmasın.

Bu arzunun sevkiyle müctehid imamlara ilişiyor ve: “Ben de onlar gibi ictihad yapabilirim, onlar da benim gibi insandır.” diyerek nefsinin arzusu doğrultusunda ictihad yapıyor. Bununla kendisini rahatlatıyor.

Ama bakıyor ki, iş müctehidleri inkâr etmekle olmuyor. Çünkü onlar sadece dinin nazariyat kısmında Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarmışlar. Dinin farzlarında ictihad yapılmamış ve yapılamıyor. Hâlbuki bu kişi dinin farzlarını da eda etmekten uzaktır. Bu sefer gözünü bir üste dikiyor ve dinî hükümlerin taşıyıcıları, direkleri ve hadislerin râvileri olan Sahabelere ilişiyor. Onları -hâşâ- yalancılıkla itham edip hadisleri inkâr ediyor.

Ancak iş bununla da bitmiyor. Çünkü farzlar hakkında çok açık Kur’an ayetleri mevcuttur. İşte bu sefer de gözünü Kur’an’a dikiyor. Ayetlerini dilediği gibi tevil ediyor. Nefsinin arzularına göre hükümler çıkarıyor. Ve sonunda şefkati dahi hakketmeyen zavallı bir mezhepsiz oluyor.


Heyhat! Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakiki insanlar ve hakiki insanların en kâmilleri olan evliyanın büyükleri dahi, Sahabenin küçüklerine karşı denklik davasını kazanamadıklarında bütün ehli hak ve hakikat ittifak etmiştir. Gözünü güneşe kapayan sadece kendisine gece yapar!

A- Evet, çok haklısın. Kur’an’da övgüyle bahsedilen Sahabe Efendilerimiz hakkında böyle konuşmak gerçekten büyük bir nasipsizlik. Peki 2. grup kimdir?

B- Sahabeye ve müctehid âlimlere karşı üstünlük iddia edenlerden 2. grup, kendini âlim zanneden zavallılardır. Bunlar bir parça ilim tahsil etmişler ve bu ilim de onlarda benlik ve kibre sebep olmuştur. Kendi büyüklüklerini nazara vermek için Sahabe ve müctehidlerin küçüklüğünü ispat etmeye çalışırlar. Bunların hâli Güneş’e karşı meydan okuyan mumun hâli gibidir. Güneş’i kıskanan mum, ışığının sözde büyüklüğünü ispat etmek için Güneş’e ilişir ve der ki: Ey ahali! Onunki de ışık mı? Siz benim ışığıma bakın. Işığım onun ışığından daha büyüktür, gelin benim ışığımda aydınlanın.

Mum, bu sözleriyle Güneş’i bilmeyenleri aldatır. Bu aldananlar Güneş’i görmediklerinden mumu Güneş bilirler.

Aynen bunun gibi, bu zamanın bir kısım mezhepsizleri de mum ışığı hükmündeki ilimleriyle müctehidlerin güneş hükmündeki ilimlerine meydan okuyorlar. Diyorlar ki: Biz onlardan daha iyi biliriz. Onlardan daha âlimiz. Onlara değil, bize tabi olun.

Ezberinde 500 hadis bile olmayan bu kişilerin 500.000 hadisi senetleriyle birlikte ezberleyen müctehidlere meydan okumasına şaşalım mı gülelim mi, biz de şaşırdık!

A- Hayretler içerisindeyim şu an. Demek asıl ilim kişinin bir şeyler bilmesi değil, evvela haddini bilmesi. Bunların Sahabe ve müctehidleri küçük görmesi kendi büyüklüklerini nazara vermek için ha. Çok acı bir durum. Peki 3. grup kimdir?

B- Sahabeye ve müctehid âlimlere karşı üstünlük iddia edenlerden 3. grup, Ehli Sünnet dışındaki batıl mezheplerin mensuplarıdır. Bunların Sahabe ve müctehidlere ilişme sebepleri ise şudur: Bunlar bakarlar ki, kendi itikatlarıyla Sahabenin itikadı ve ameli farklıdır. Sahabeden nakledilen hadisler ve bu hadislerden müctehidlerin çıkardığı hükümler de onların inancına tamamen zıttır. Bunlar kendi batıl itikatlarını terk edeceklerine Sahabeye ve müctehidlere ilişerek onlara karşı büyüklük iddiasında bulunurlar ve derler ki: “Onlar da bizim gibi insan. Bu hadisleri nakleden şu şu Sahabeler şöyle şöyledir. Onların sözüne güvenilmez. Bu hadisler uydurmadır. Hem müctehidler de yanılmış ve yanlış ictihadlar yapmışlardır. İşin doğrusu budur.”

İşte bu 3. grup, kendi batıl itikatlarını kabul ettirmek için Sahabeye ve müchehidlere ilişerek onları ve sözlerini çürütmeye çalışırlar. Kendi batıl fikirlerini satmak için hak söz sahibi Sahabelere ilişirler, müctehidleri küçümserler.

A- Evet, bence en tehlikelisi bunlar. Çünkü kendilerini İslamî bir yaşayış altında ve hak üzerinde gibi gösteriyorlar. Bu hâl ile insanların ilgi ve teveccühlerini kazanıyorlar, daha sonra da batıl itikatlarını hak suretinde göstermeye çalışıyorlar. İlim olmazsa bu insanlara kanmak ve onların peşinden gitmek ne kadar kolay. İlim, ilim, ilim diyorum!

B- Makamın buraya gelmesi sebebiyle bunları da uyarır ve deriz ki: Ey bedbahtlar! Siz nasıl olur da Allah’ın Resulünün Sahabesine ilişir ve onları küçümsersiniz! Hiç Allah’ın Resulünün Sahabesi hakkındaki hadis-i şeriflerini işitmediniz mi? Yarın mahşer günü o güzide Sahabeler yakanıza yapıştıkları zaman hâliniz nice olacak! Bundan hiç korkmuyor musunuz? Gelin, vakit varken bu yaptığınız hıyanetten vazgeçin ve tövbe edin!

A- Peki Sahabeye ve müctehid âlimlere karşı üstünlük iddiasında bulunan 4. grup kimdir?

B- Sahabeye ve müctehid âlimlere karşı üstünlük iddia edenlerden 4. grup, Ra’d suresinin 4 ayet-i kerimesinde anlatılan gruptur. Bu ayet-i kerime şöyle der: “Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatını ahirete tercih ederler, (insanları) Allah’ın yolundan çevirirler ve onun eğrilmesini isterler. İşte bunlar çok büyük bir sapıklık içindedirler.”

İşte bu 4. grup İslam karşıtı mihraklar tarafından tutulmuş insanlardır. Tek vazifeleri Müslümanların arasında fitne yaymak ve Müslümanların itikadını bozmaktır. Bu vazifeye mukabil de kendilerini tutan odaklardan dünya menfaati sağlarlar. Bunlar dinlerini dünya için satarlar. Elbette Rabb’imiz bunlardan da hesap soracak ve aldıkları altın ve gümüşleri eriterek bunların vücutlarını cehennem ateşinde dağlayacaktır.

A- Dinini dünyaya satmak diye buna diyorlar herhâlde. Kişinin imandan nasibi olmayınca böyle oluyor demek ki.

B- Cenab-ı Hakk seni, beni ve Ümmet-i Muhammed’i bu 4 grubun fitnesinden muhafaza etsin!

A- Aaamin! Allah senden razı olsun! Bana çok şey öğrettin ve hidayetime vesile oldun.

 
Geri