1856 Ağustosunda bir gün,
kuzeybatı Almanya'da Neander
Vadisi'ndeki bir taş ocağında, bir
işçi kireçtaşı içinde mağara
ayısına ait olabileceğini
düşündüğü bazı kemikler buldu.
Bulduklarını o yörede öğretmenlik
yapan, doğa tarihine meraklı
Johann Fuhlrott'a göstermek için
bir kenara ayırdı.
Fuhlrott, ayı kemiklerinden çok
daha önemli bir olayla karşı karşıya olduğunu hemen kavradı.
Kafatası hemen hemen bir insanın kafatası boyutlarındaydı
ama farklı bir biçime sahipti, alnı daha basıktı. Gözlerin
üzerinde kemik çıkıntısı vardı, geniş basık bir burun, iri ön
dişler ve eğik bir sırt görülüyordu. Bulunan kemiklere
bakılırsa, onların sahibi olan yaratık, normal insanlardan
daha kısa, bodur ve çok daha güçlüydü ama yine de bu
kemikler bir insan iskeletini andırıyordu. Fuhlrott, kemiklerin
çok eski jeolojik tortuların arasında bulunmuş olmasının, onları
daha da önemli kıldığını anlamıştı.
Öğretmen, Bonn Üniversitesi'nde anatomi profesörü olan
Hermann Schaaflhausen ile temas kurdu. Profesör de
kemiklerin olağandışı olduğunu kabul etti. Daha sonra,
bunların "bugüne dek bilinmeyen doğal bir yapı" olduklarını
söyleyecekti. Gerçekten de Schaaflhausen, işçinin bulduğu ve
Neandertal olarak adlandırılacak olan iskeletin, yeni -daha
doğrusu çok, çok eski- bir insan tipi olduğuna inanıyordu.
Hatta, Schaaflhausen, Neandertallerin modern insanın eski
atası olduğundan bile kuşkulanmış olabilirdi.
Eğer profesör ve öğretmen, buluşlarının bilimsel çevreler
tarafından onurlandıracağını ummuşlarsa, büyük bir düş
kırıklığı yaşamış olmalılar. Darvin'in evrim teorisini öne
sürdüğü Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasına (1859) daha üç yıl
vardı. Bilim insanlarının çoğunluğuna göre, insanın bırakalım
şu kemiklerin ait olduğu türü, bir başka türden evrimleştiği
fikri tam bir saçmalıktı. Zamanın önde gelen patologu, Rudolf
Virchow, kemikleri inceledi ve bunların pek bilinmeyen bir
hastalıktan ölen normal bir insana ait olduğunu açıkladı.
Diğer uzmanlar da bu kervana katıldılar.
Ne var ki, on dokuzuncu yüzyılın sonunda, Darvinizm artık
bilimsel çevrelerin çoğunluğuna egemendi. Fransa'da Gabriel
de Mortillet gibi bazı bilim adamları, kemikleri yeniden
inceleyip, modern insanın Neandertallerden türediğini öne
sürdüler. Fransa, Belçika ve Almanya'da daha çok Neandertal
kalıntısının bulunması, savlarını güçlendirdi. 110 bin ile 35 bin
yıl öncesine ait olan fosiller, ya hastalıklı ya da modern insan
olduklarını öne sürerek, bu türü göz ardı etmeyi olanaksız
kılmıştı.
Ama bir başka Fransız'ın, Marcellin Boule'nin başını çektiği
bilim insanlarının çoğunluğu, Neandertallerin insanın atası
olduğunu hala inatla reddediyordu. Boule, iskeletlerin eski
olabileceğini kabul etmekle birlikte, kendisiyle akraba
olamayacaklarını söylüyordu. Boule, bu bükük dizli, kambur,
eğik belkemikli Neandertallerin insandan çok, insansı maymun
olduğunu ileri sürdü. Ona göre, eğer modern insanın onlarla
herhangi bir ilişkisi olmuşsa, bu ilişki her kim olurlarsa
olsunlar, bizim gerçek insan atalarımızın bu "yozlaşmış türü"
yeryüzünden silmesiyle sınırlı olmalıydı.
Yirminci yüzyılın büyük bölümünde bilimsel ayrılık sadece
derinleşti. Bir yanda ilkel olsalar da Neandertalleri doğrudan
atamız olarak gören Mortillet'nin izleyicileri vardı. Diğer
yanda, Boule gibi, Neandertalleri en iyimser tahminle uzak
kuzenlerimiz, yerlerini modern insana bırakmaya mahkum bir
evrimsel çıkmaz sokak olarak görenler vardı. Ancak, bilimciler
son birkaç yıldır bu derin ayrılığı gidermeye yeni yeni
başladılar.
Boule'un izleyicilerinin, yirminci yüzyılın uzunca bir bölümünde
bile Neandertalleri göz ardı edebilmesinin tek nedeni, insanın
atası olarak çok iyi bildikleri ve güvendikleri kendi adaylarım
öne çıkarabilmekti. Bu aday 1912'de keşfedilen ve daha sonra
bir sahtekarlık olduğu anlaşılan 'Piltdown' insanıydı. Charlos
Dawson adlı bir amatör fosil avcısı, Piltdown kemiklerini
İngiltere'de, Sussex'te bir çimenlikte buldu ve kemikler anında
sansasyon yarattı. Neandertal kafatasının tersine,
Piltdown'unki birçok açıdan modern insanınkine tıpatıp
uyuyordu. İlkel görünen sadece maymunlarınkini andıran
dişlerdi ama burada bile üstleri düzleşmiş dişler kafatasına
insan özelliği katıyordu. İşte bu Boule'un kendi atası olarak
kabul etmekten mutluluk duyabileceği türdü!
Sorun Piltdown insanının bir sahtekarlık olmasıydı. Birisi, belki
de Dawson bir modern insan kafatasından parçalar almış,
bunları bir orangutanın çene kemikleriyle birleştirmiş ve
kemiklerin iyice eski görünmesini sağlamak için boyamıştı.
Törpülenen dişler araştırmacıları yanlış yola sürüklüyordu. En
sonunda, 1953'te bilim insanları dişleri mikroskop altında
incelediklerinde törpü izlerini açıkça görebildiler.
Şimdi bilimde ağırlık, Neandertallerin insanın ataları olduğuna
kaymıştı. Bilimciler, onların bizden ne kadar farklı olduğunu
vurgulamak yerine, benzerlikler üzerinde odaklanmaya
başladılar. 1957'de iki Amerikalı anatomisi, William Straus ve
A. J. E. Cave, Boule'un Neandertalleri vahşi ve insantürü
dışında tanımlamasına kaynaklık eden, hemen hemen aynı
fosili yeniden incelediler. Bu, 1908'de Güney Fransa'da bir
mağarada bulunan La ChapelleauxSaints fosiliydi.
Straus ve Cave'in ilk dikkatini çeken, La ChapelleauxSaints
insanının raşitik olmasıydı. Bu Boule'un da gözünden
kaçmamıştı ama etkilerini göz ardı etmişti. Straus ve Cave'e
göre, raşitizm Neandertallerin dik duruşuna kanı
oluşturduğundan, Neandertal insanın diğer bölümleri bir anda
modern insandan çok farklı görünmedi. İki anatomisi, buradan
eğer Neandertal insanı "yeniden yaratılabilse ve yıkanmış,
tıraş olmuş bir şekilde ve modern giysilerle, New York metro
istasyonuna bırakılsaydı, şehrin diğer sakinlerinden daha çok
dikkat çekmezdi" sonucuna vardı.
Piltdownsonrası dönemde, Neandertallerin görünüşleri kadar
davranışlarının da yeniden değerlendirildiğini gördük.
1960'larda Amerikalı antropolog C. Loring Brace, Neandertal
aletleri, teknolojisi ve örgütlenmesiyle ilgili yeni çalışmalarıyla
yeni bir yol açtı. Örneğin, Brace, geride bıraktıkları küllerin
yapısından. Neandertallerin yiyeceklerini, daha sonra gelen
insaniarmkinden çok farklı olmayan alçak çukurlarda
pişirdikleri sonucunu çıkarmıştı. Diğer antropologlar, birçok
Neandertal kalıntısının bilinçli bir şekilde gömüldüğünü ve
bunun tartışılmaz bir biçimde insanlara özgü bir uygulama
olduğunu bildirdiler. Ayrıca, çeşitli Neandertal alanlarında
özenle sıralanmış kemiklerin bir çeşit kurban törenine işaret
ettiği görülüyordu ve Yugoslavya'daki Krapina alanında
Neandertal kemikleri yamyamlık izlenimi verecek şekilde
parçalanmıştı. Bunlar ne denli dehşet verici olursa olsun,
kesinlikle insana özgüydü.
Neandertallerin yüceltilmesi, 1971'de Ralph Solecki'nin
Shanidar diye bilinen bir Irak mağarasındaki çalışmalarını
yayınlamasıyla doruğa çıktı. Oradaki bir Neandertal
mezarlığından alınan toprak örneklerinde, rüzgarın
taşıyabileceği ya da hayvanların getirebileceğinden çok fazla,
olağandışı yüksek miktarda dağ çiçeklerinin polenlerine
rastlandı. Solecki, buradan Shanidar Neandertallerinin
mezarlık alanlarına çiçek bıraktıkları sonucuna vardı ve
kitabına "The First Flower People" (İlk Çiçek Çocukları) adını
verdi. Solecki, orada gömülü yaşlı birisine ait kemiklerden
adamın sağ kolunun olmadığının ve kör olduğunun anlaşıldığını
belirterek, bunların Neandertallerin insan olduğunu gösteren
ek bir kanıt olarak kabul edilmesi gerektiğini bildirdi. Bu
durum aile ya da klan üyeleri tarafından bakılmaması
koşuluyla kesinlikle adamın erken ölümüne yol açmış olmalıydı.
Solecki'nin kitabıyla birlikte, Neandertallerin dönüşümü
tamamlanmıştı. Boule'un imgelemindeki kuyruksuz iri maymuna
benzeyen vahşiler olmaktan çıkıp, şimdi bir çeşit hippilerin ilk
örneğine, modern insanlardan birçok yönden daha insani
özellikler taşıyan bir topluluğa dönüşmüşlerdi. Aynı zamanda,
modern insanın Avrupa ve Ortadoğu'da Neandertallerden ve
başka bölgelerdeki benzer eski insanlardan evrimleştiğini öne
süren "çok merkezli evrim" teorisi olarak bilinen teorinin doruk
noktasıydı bu. Ama Neandertal imgesi (ve onunla birlikte, çok
merkezli evrim teorisi) bir başka darbenin eşiğindeydi. Bu kez
saldın arkeolog ya da antropologlardan değil, moleküler
biyologlardan gelecekti.
Biyologlar, ne fosiller ne de arkeoloji ya da antropoloji
hakkında yeterli bilgiye sahipti. Ama kalıtım materyalinin
Mitokondriyal DNA ya da kısaca mtDNA diye bilinen küçük bir
kesiti konusunda yeterince bilgileri vardı. Berkeley
Üniversitesi biyologlarından oluşan bir ekip Rebecca Cann,
Mark Stoneking ve Allan Wilson insan mtDNA'sının mutasyon
süresini hesapladı ve 1987'de insanın kökenini yaklaşık iki yüz
bin yıl öncesine tarihlendirdi.
İnsan soyunun bu hipotetik anasına uygun bir isim de bulundu:
Havva.
Artık elimizde insanın yeni bir atası vardı ve Piltdown'un
tersine, bu bir sahtekarlık ürünü değildi. Eğer biyologlar
yanılmamışsa ve Havva iki yüz bin yıl önce yaşamışsa, o
zaman modern insan, bilim insanlarının eskiden
düşündüğünden yüz bin yıl önce tarih sahnesinde boy
göstermiş olmalıydı. Bu ilk modern insanların Neandertallerin
soylarının tükenmesinden uzun zaman önce İber Yarımadası
'nda bulunan fosillerden daha yirmi sekiz bin yıl öncesine
kadar bazı Neandertallerin hala yaşadığı sonucuna varıyoruz
ortaya çıkmış olduğu anlamına geliyordu.
Neandertallerin atamız olduğunu savunanlar zor duruma
düşmüştü. En başta, eğer bazı Neandertaller, bazı modern
insanlardan daha yeniyse, o zaman daha eski bir türün daha
yenisinden türemesi epey olanaksız görünüyordu. Eğer bugün
mümkün olduğunun anlaşıldığı gibi, Neandertallerin ortaya
çıkışından önce bile modern insanlar görülmüşse, o zaman
modern insanın Neandertallerden evrimleşmesi tam anlamıyla
olanaksızdı.
Yeni tarihleme yöntemleri, modern insanın Neandertallerden
çok daha eski olmasa bile, onlar kadar eski olduğuna dair
daha çok kanıt sağladı. Bilimciler, eski tahminleri hemen
hemen doğrulayarak, Neandertallerin yaklaşık altmış bin yıl
önce, Ortadoğu'nun çeşitli bölgelerinde yaşadığını tahmin
ettiler. Ama modern insanla ilgili yeni tarihlemeler gerçek bir
şok yaratmıştı: Modern insanının Ortadoğu'da yaklaşık doksan
bin yıl önce, yani eskiden düşünüldüğünden çok daha önce
yaşadığı ortaya çıkmıştı.
Bu arada, arkeologlar yüz bin yıllık, bazı tarihlemelere göre,
iki yüz bin yıllık modern insan kalıntıları buldukları Afrika'nın
Sahraaltı bölgelerinde yeniden tarihlendirme çalışmalarına da
başlamışlardı. Biyologların Havva'nın yurdunun -Cennetinin-
Afrika olduğuna ilişkin bulguları buna tıpatıp uygun düşmüştü.
Cann, Stoneking ve Wilson, modern Afrikalıların mtDNA'sının
diğer ırklarınkinden çok daha büyük bir çeşitlilik gösterdiğini
buldular. Bunu, Afrikalıların çok daha uzun bir evrimleşme
süreci geçirmesine bağladılar; bu yüzden ilk insanlar Afrikalı
olmalıydı.
Dolayısıyla, "Afrika'dan çıkış" teorisi olarak bilinen teoriye
göre, insan soyu önce Afrika'da ortaya çıktı, sonra
Ortadoğu'ya yayıldı ve en son Avrupa'ya ulaştı. İnsanlar daha
sonra geldikleri iki kıtada, daha ilkel Neandertallerle karşılaştı
ve sonuçta insanlarla temasa geçen diğer birçok türün de
yazgısını paylaşan Neandertaller tükendi. 1990'ların başında,
egemen teori haline gelen "Afrika'dan çıkış" senaryosu, çok
merkezli evrimin yerini almıştı.
Çok merkezli evrime son darbe, 1997'de yine moleküler
biyologlardan geldi. Matthias Krings ve Münih
Üniversitesi'nden çalışma arkadaşları, gerçek bir
Neandertal'in -aslında, Fuhlrott'un orijinal Neandertal
insanının- kol kemiğinden küçük bir parçadan mtDNA
numunesi almayı başardılar. Daha sonra, Neandertal
mtDNA'sını yaşayan insanlarınki ile karşılaştırarak,
araştırdıkları 379 diziden 27'sinde farklılık saptadılar.
(Tersine, diğer modern insanlarınkinden çok daha büyük bir
çeşitlilik gösteren, Afrikalıların DNA'sı birbirinden sadece 8
dizide farklılık gösteriyordu.) Krings, Neandertaller ve modern
insanlar arasındaki genetik uzaklığın, Neandertallerin atamız
olmasını çok büyük ölçüde olanaksız kıldığı sonucuna ulaştı.
Bölgesel sürekliliği savunanlar bu kanıtların hiçbiri karşısında
pes etmediler. Genetik ve tarihlemeye dayanan kanıtların
geçerliliğini sorgularken, 1999'da, kendi yaptıkları büyük
buluşlardan biri onları sırtlarından vurdu. Lizbon'un yaklaşık
yüz otuz kilometre kuzeyinde, Portekizli arkeologlar yarı-
insan, yarı-Neandertal olduğu ortaya çıkan 24.500 yaşında
bir erkek çocuğunun iskeletini buldular. Çocuk anatomik
bakımdan modern insana özgü bir yüze sahip olmakla birlikte,
gövdesi ve bacakları Neandertaldi. Çocuğu an Neandertallerin
tükendiği bir tarihten sonraki zaman dilimine yerleştiren
tarihleme, çocuğun Neandertal ve modern insanın melez
kuşaklarının atası olduğunu gösteriyor gibiydi.
Çok merkezli evrimi savunanlar, eğer Neandertaller ve modern
insanlar melezleşmişse, Afrika'dan çıkış teorisinin
yandaşlarının ileri sürdüğü gibi, bu durumun, birbirlerinden o
kadar uzak olamayacaklarını gösterdiğini söylemekte
gecikmediler.
Portekiz keşfi, her iki tarafı uzlaşmaz görünen kanıt ve
teorileri savunmaya zorlayarak, tartışmayı daha sivri uçlara
kaydırabilirdi. Bir ölçüde bu gerçekleşti: İki görüşü de öteden
beri savunanlar yeni bulguyu ya selamlamak ya da göz ardı
etmek için kuyruğa girdiler. Ama, belki de, tartışma odağı
değişmeye başladığı için eski keşiflerden sonrasına kıyasla
söylemleri bir parça yumuşamıştı. Bilim insanları, artık
Neandertaller ya da diğer arkaik insanların evrimleşerek
modern insana dönüştüğünü öne sürmek yerine, gitgide
Neandertaller ve modern insanın ne tür bir etkileşim içinde
olduğu sorunu üzerinde odaklanıyorlardı.
Birbirleriyle savaşmışlar mıydı? Birbirlerinden öğrenmişler
miydi? Birbirleriyle konuşmuş ya da melezleşmiş ya da yoksa
birbirlerini sadece görmezlikten mi gelmişlerdi?
Belki ya arkeologlar ya mikrobiyologlar -ya da tamamen
farklı disiplinlerden gelen araştırmacılar- bir gün bu sorulan
yanıtlayabilecek. Şimdilik, yanıtlar ne kadar ilginç olursa
olsun, çok spekülatif. Örneğin, Alman antropologu Günler
Brauer, Afrika'dan göç senaryosunun çok daha ılımlı bir
çeşidini önermiştir. Brauer'e göre, modern insan gerçekten de
Afrika'da ortaya çıkmış, sonra dünyanın diğer yerlerine
gitmiştir. Ama Ortadoğu ve Avrupa'da karşılaştığı
Neandertallerden birçok yönden farklı olmasına rağmen,
onları melezleşmeyecek kadar farklı görmemişti. Dolayısıyla
Brauer, Neandertal genleri bizim yapımızın ancak çok küçük
bir parçasını bile oluştursa, modern insanın bazı Neandertal
ataları olabileceğini öne sürdü.
Diğer kampta, Tennessee'li antropolog Fred Smith gibi, çok
merkezliliğin bazı savunucuları, insan yapısında temel genetik
değişimin Afrika'da gerçekleştiğini teslim ettiler. Ancak Smith
Avrupalı ve Ortadoğulu Neandertallerin, yeni gelenler
tarafından ortadan kaldırılmadığını, tam tersine onları
içlerine alarak, genetik üstünlüklerini kendilerine geçirdiklerini
ileri sürdü.
Ne Brauer'un ne de Smith'in bulduğu orta yol tamamen
benimsendi. Bunun gibi, Neandertallerin insanın tarih
öncesindeki yeri konusunda, herhangi bir uzlaşma ufukta
görülmüyor. Oysa, bilimcilerin çoğunluğu, Neandertaller ve
modern insan arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu ikisinin
zaman ve belki mekanda çakışmış olduğu konusunda artık
uzlaşmış bulunuyor. Dolayısıyla, başlangıçta bu iki türe ait
topluluklar -her biri bazı görünebilir insan özelliklerine sahip
olmakla birlikte günümüzün ırklarına göre birbirlerinden çok
daha farklı topluluklar- bir yer-lerde, en büyük olasılıkla,
ilkin Ortadoğu, ardından Avrupa'da birbirleriyle
karşılaşmışlardı.
Daha sonra ne olduğunu kesin olarak bilen hiç kimse yok.
"Bu yazı Paul Aron'un Tarihin Büyük sırları adlı kitabından
alıntıdır."
kuzeybatı Almanya'da Neander
Vadisi'ndeki bir taş ocağında, bir
işçi kireçtaşı içinde mağara
ayısına ait olabileceğini
düşündüğü bazı kemikler buldu.
Bulduklarını o yörede öğretmenlik
yapan, doğa tarihine meraklı
Johann Fuhlrott'a göstermek için
bir kenara ayırdı.
Fuhlrott, ayı kemiklerinden çok
daha önemli bir olayla karşı karşıya olduğunu hemen kavradı.
Kafatası hemen hemen bir insanın kafatası boyutlarındaydı
ama farklı bir biçime sahipti, alnı daha basıktı. Gözlerin
üzerinde kemik çıkıntısı vardı, geniş basık bir burun, iri ön
dişler ve eğik bir sırt görülüyordu. Bulunan kemiklere
bakılırsa, onların sahibi olan yaratık, normal insanlardan
daha kısa, bodur ve çok daha güçlüydü ama yine de bu
kemikler bir insan iskeletini andırıyordu. Fuhlrott, kemiklerin
çok eski jeolojik tortuların arasında bulunmuş olmasının, onları
daha da önemli kıldığını anlamıştı.
Öğretmen, Bonn Üniversitesi'nde anatomi profesörü olan
Hermann Schaaflhausen ile temas kurdu. Profesör de
kemiklerin olağandışı olduğunu kabul etti. Daha sonra,
bunların "bugüne dek bilinmeyen doğal bir yapı" olduklarını
söyleyecekti. Gerçekten de Schaaflhausen, işçinin bulduğu ve
Neandertal olarak adlandırılacak olan iskeletin, yeni -daha
doğrusu çok, çok eski- bir insan tipi olduğuna inanıyordu.
Hatta, Schaaflhausen, Neandertallerin modern insanın eski
atası olduğundan bile kuşkulanmış olabilirdi.
Eğer profesör ve öğretmen, buluşlarının bilimsel çevreler
tarafından onurlandıracağını ummuşlarsa, büyük bir düş
kırıklığı yaşamış olmalılar. Darvin'in evrim teorisini öne
sürdüğü Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasına (1859) daha üç yıl
vardı. Bilim insanlarının çoğunluğuna göre, insanın bırakalım
şu kemiklerin ait olduğu türü, bir başka türden evrimleştiği
fikri tam bir saçmalıktı. Zamanın önde gelen patologu, Rudolf
Virchow, kemikleri inceledi ve bunların pek bilinmeyen bir
hastalıktan ölen normal bir insana ait olduğunu açıkladı.
Diğer uzmanlar da bu kervana katıldılar.
Ne var ki, on dokuzuncu yüzyılın sonunda, Darvinizm artık
bilimsel çevrelerin çoğunluğuna egemendi. Fransa'da Gabriel
de Mortillet gibi bazı bilim adamları, kemikleri yeniden
inceleyip, modern insanın Neandertallerden türediğini öne
sürdüler. Fransa, Belçika ve Almanya'da daha çok Neandertal
kalıntısının bulunması, savlarını güçlendirdi. 110 bin ile 35 bin
yıl öncesine ait olan fosiller, ya hastalıklı ya da modern insan
olduklarını öne sürerek, bu türü göz ardı etmeyi olanaksız
kılmıştı.
Ama bir başka Fransız'ın, Marcellin Boule'nin başını çektiği
bilim insanlarının çoğunluğu, Neandertallerin insanın atası
olduğunu hala inatla reddediyordu. Boule, iskeletlerin eski
olabileceğini kabul etmekle birlikte, kendisiyle akraba
olamayacaklarını söylüyordu. Boule, bu bükük dizli, kambur,
eğik belkemikli Neandertallerin insandan çok, insansı maymun
olduğunu ileri sürdü. Ona göre, eğer modern insanın onlarla
herhangi bir ilişkisi olmuşsa, bu ilişki her kim olurlarsa
olsunlar, bizim gerçek insan atalarımızın bu "yozlaşmış türü"
yeryüzünden silmesiyle sınırlı olmalıydı.
Yirminci yüzyılın büyük bölümünde bilimsel ayrılık sadece
derinleşti. Bir yanda ilkel olsalar da Neandertalleri doğrudan
atamız olarak gören Mortillet'nin izleyicileri vardı. Diğer
yanda, Boule gibi, Neandertalleri en iyimser tahminle uzak
kuzenlerimiz, yerlerini modern insana bırakmaya mahkum bir
evrimsel çıkmaz sokak olarak görenler vardı. Ancak, bilimciler
son birkaç yıldır bu derin ayrılığı gidermeye yeni yeni
başladılar.
Boule'un izleyicilerinin, yirminci yüzyılın uzunca bir bölümünde
bile Neandertalleri göz ardı edebilmesinin tek nedeni, insanın
atası olarak çok iyi bildikleri ve güvendikleri kendi adaylarım
öne çıkarabilmekti. Bu aday 1912'de keşfedilen ve daha sonra
bir sahtekarlık olduğu anlaşılan 'Piltdown' insanıydı. Charlos
Dawson adlı bir amatör fosil avcısı, Piltdown kemiklerini
İngiltere'de, Sussex'te bir çimenlikte buldu ve kemikler anında
sansasyon yarattı. Neandertal kafatasının tersine,
Piltdown'unki birçok açıdan modern insanınkine tıpatıp
uyuyordu. İlkel görünen sadece maymunlarınkini andıran
dişlerdi ama burada bile üstleri düzleşmiş dişler kafatasına
insan özelliği katıyordu. İşte bu Boule'un kendi atası olarak
kabul etmekten mutluluk duyabileceği türdü!
Sorun Piltdown insanının bir sahtekarlık olmasıydı. Birisi, belki
de Dawson bir modern insan kafatasından parçalar almış,
bunları bir orangutanın çene kemikleriyle birleştirmiş ve
kemiklerin iyice eski görünmesini sağlamak için boyamıştı.
Törpülenen dişler araştırmacıları yanlış yola sürüklüyordu. En
sonunda, 1953'te bilim insanları dişleri mikroskop altında
incelediklerinde törpü izlerini açıkça görebildiler.
Şimdi bilimde ağırlık, Neandertallerin insanın ataları olduğuna
kaymıştı. Bilimciler, onların bizden ne kadar farklı olduğunu
vurgulamak yerine, benzerlikler üzerinde odaklanmaya
başladılar. 1957'de iki Amerikalı anatomisi, William Straus ve
A. J. E. Cave, Boule'un Neandertalleri vahşi ve insantürü
dışında tanımlamasına kaynaklık eden, hemen hemen aynı
fosili yeniden incelediler. Bu, 1908'de Güney Fransa'da bir
mağarada bulunan La ChapelleauxSaints fosiliydi.
Straus ve Cave'in ilk dikkatini çeken, La ChapelleauxSaints
insanının raşitik olmasıydı. Bu Boule'un da gözünden
kaçmamıştı ama etkilerini göz ardı etmişti. Straus ve Cave'e
göre, raşitizm Neandertallerin dik duruşuna kanı
oluşturduğundan, Neandertal insanın diğer bölümleri bir anda
modern insandan çok farklı görünmedi. İki anatomisi, buradan
eğer Neandertal insanı "yeniden yaratılabilse ve yıkanmış,
tıraş olmuş bir şekilde ve modern giysilerle, New York metro
istasyonuna bırakılsaydı, şehrin diğer sakinlerinden daha çok
dikkat çekmezdi" sonucuna vardı.
Piltdownsonrası dönemde, Neandertallerin görünüşleri kadar
davranışlarının da yeniden değerlendirildiğini gördük.
1960'larda Amerikalı antropolog C. Loring Brace, Neandertal
aletleri, teknolojisi ve örgütlenmesiyle ilgili yeni çalışmalarıyla
yeni bir yol açtı. Örneğin, Brace, geride bıraktıkları küllerin
yapısından. Neandertallerin yiyeceklerini, daha sonra gelen
insaniarmkinden çok farklı olmayan alçak çukurlarda
pişirdikleri sonucunu çıkarmıştı. Diğer antropologlar, birçok
Neandertal kalıntısının bilinçli bir şekilde gömüldüğünü ve
bunun tartışılmaz bir biçimde insanlara özgü bir uygulama
olduğunu bildirdiler. Ayrıca, çeşitli Neandertal alanlarında
özenle sıralanmış kemiklerin bir çeşit kurban törenine işaret
ettiği görülüyordu ve Yugoslavya'daki Krapina alanında
Neandertal kemikleri yamyamlık izlenimi verecek şekilde
parçalanmıştı. Bunlar ne denli dehşet verici olursa olsun,
kesinlikle insana özgüydü.
Neandertallerin yüceltilmesi, 1971'de Ralph Solecki'nin
Shanidar diye bilinen bir Irak mağarasındaki çalışmalarını
yayınlamasıyla doruğa çıktı. Oradaki bir Neandertal
mezarlığından alınan toprak örneklerinde, rüzgarın
taşıyabileceği ya da hayvanların getirebileceğinden çok fazla,
olağandışı yüksek miktarda dağ çiçeklerinin polenlerine
rastlandı. Solecki, buradan Shanidar Neandertallerinin
mezarlık alanlarına çiçek bıraktıkları sonucuna vardı ve
kitabına "The First Flower People" (İlk Çiçek Çocukları) adını
verdi. Solecki, orada gömülü yaşlı birisine ait kemiklerden
adamın sağ kolunun olmadığının ve kör olduğunun anlaşıldığını
belirterek, bunların Neandertallerin insan olduğunu gösteren
ek bir kanıt olarak kabul edilmesi gerektiğini bildirdi. Bu
durum aile ya da klan üyeleri tarafından bakılmaması
koşuluyla kesinlikle adamın erken ölümüne yol açmış olmalıydı.
Solecki'nin kitabıyla birlikte, Neandertallerin dönüşümü
tamamlanmıştı. Boule'un imgelemindeki kuyruksuz iri maymuna
benzeyen vahşiler olmaktan çıkıp, şimdi bir çeşit hippilerin ilk
örneğine, modern insanlardan birçok yönden daha insani
özellikler taşıyan bir topluluğa dönüşmüşlerdi. Aynı zamanda,
modern insanın Avrupa ve Ortadoğu'da Neandertallerden ve
başka bölgelerdeki benzer eski insanlardan evrimleştiğini öne
süren "çok merkezli evrim" teorisi olarak bilinen teorinin doruk
noktasıydı bu. Ama Neandertal imgesi (ve onunla birlikte, çok
merkezli evrim teorisi) bir başka darbenin eşiğindeydi. Bu kez
saldın arkeolog ya da antropologlardan değil, moleküler
biyologlardan gelecekti.
Biyologlar, ne fosiller ne de arkeoloji ya da antropoloji
hakkında yeterli bilgiye sahipti. Ama kalıtım materyalinin
Mitokondriyal DNA ya da kısaca mtDNA diye bilinen küçük bir
kesiti konusunda yeterince bilgileri vardı. Berkeley
Üniversitesi biyologlarından oluşan bir ekip Rebecca Cann,
Mark Stoneking ve Allan Wilson insan mtDNA'sının mutasyon
süresini hesapladı ve 1987'de insanın kökenini yaklaşık iki yüz
bin yıl öncesine tarihlendirdi.
İnsan soyunun bu hipotetik anasına uygun bir isim de bulundu:
Havva.
Artık elimizde insanın yeni bir atası vardı ve Piltdown'un
tersine, bu bir sahtekarlık ürünü değildi. Eğer biyologlar
yanılmamışsa ve Havva iki yüz bin yıl önce yaşamışsa, o
zaman modern insan, bilim insanlarının eskiden
düşündüğünden yüz bin yıl önce tarih sahnesinde boy
göstermiş olmalıydı. Bu ilk modern insanların Neandertallerin
soylarının tükenmesinden uzun zaman önce İber Yarımadası
'nda bulunan fosillerden daha yirmi sekiz bin yıl öncesine
kadar bazı Neandertallerin hala yaşadığı sonucuna varıyoruz
ortaya çıkmış olduğu anlamına geliyordu.
Neandertallerin atamız olduğunu savunanlar zor duruma
düşmüştü. En başta, eğer bazı Neandertaller, bazı modern
insanlardan daha yeniyse, o zaman daha eski bir türün daha
yenisinden türemesi epey olanaksız görünüyordu. Eğer bugün
mümkün olduğunun anlaşıldığı gibi, Neandertallerin ortaya
çıkışından önce bile modern insanlar görülmüşse, o zaman
modern insanın Neandertallerden evrimleşmesi tam anlamıyla
olanaksızdı.
Yeni tarihleme yöntemleri, modern insanın Neandertallerden
çok daha eski olmasa bile, onlar kadar eski olduğuna dair
daha çok kanıt sağladı. Bilimciler, eski tahminleri hemen
hemen doğrulayarak, Neandertallerin yaklaşık altmış bin yıl
önce, Ortadoğu'nun çeşitli bölgelerinde yaşadığını tahmin
ettiler. Ama modern insanla ilgili yeni tarihlemeler gerçek bir
şok yaratmıştı: Modern insanının Ortadoğu'da yaklaşık doksan
bin yıl önce, yani eskiden düşünüldüğünden çok daha önce
yaşadığı ortaya çıkmıştı.
Bu arada, arkeologlar yüz bin yıllık, bazı tarihlemelere göre,
iki yüz bin yıllık modern insan kalıntıları buldukları Afrika'nın
Sahraaltı bölgelerinde yeniden tarihlendirme çalışmalarına da
başlamışlardı. Biyologların Havva'nın yurdunun -Cennetinin-
Afrika olduğuna ilişkin bulguları buna tıpatıp uygun düşmüştü.
Cann, Stoneking ve Wilson, modern Afrikalıların mtDNA'sının
diğer ırklarınkinden çok daha büyük bir çeşitlilik gösterdiğini
buldular. Bunu, Afrikalıların çok daha uzun bir evrimleşme
süreci geçirmesine bağladılar; bu yüzden ilk insanlar Afrikalı
olmalıydı.
Dolayısıyla, "Afrika'dan çıkış" teorisi olarak bilinen teoriye
göre, insan soyu önce Afrika'da ortaya çıktı, sonra
Ortadoğu'ya yayıldı ve en son Avrupa'ya ulaştı. İnsanlar daha
sonra geldikleri iki kıtada, daha ilkel Neandertallerle karşılaştı
ve sonuçta insanlarla temasa geçen diğer birçok türün de
yazgısını paylaşan Neandertaller tükendi. 1990'ların başında,
egemen teori haline gelen "Afrika'dan çıkış" senaryosu, çok
merkezli evrimin yerini almıştı.
Çok merkezli evrime son darbe, 1997'de yine moleküler
biyologlardan geldi. Matthias Krings ve Münih
Üniversitesi'nden çalışma arkadaşları, gerçek bir
Neandertal'in -aslında, Fuhlrott'un orijinal Neandertal
insanının- kol kemiğinden küçük bir parçadan mtDNA
numunesi almayı başardılar. Daha sonra, Neandertal
mtDNA'sını yaşayan insanlarınki ile karşılaştırarak,
araştırdıkları 379 diziden 27'sinde farklılık saptadılar.
(Tersine, diğer modern insanlarınkinden çok daha büyük bir
çeşitlilik gösteren, Afrikalıların DNA'sı birbirinden sadece 8
dizide farklılık gösteriyordu.) Krings, Neandertaller ve modern
insanlar arasındaki genetik uzaklığın, Neandertallerin atamız
olmasını çok büyük ölçüde olanaksız kıldığı sonucuna ulaştı.
Bölgesel sürekliliği savunanlar bu kanıtların hiçbiri karşısında
pes etmediler. Genetik ve tarihlemeye dayanan kanıtların
geçerliliğini sorgularken, 1999'da, kendi yaptıkları büyük
buluşlardan biri onları sırtlarından vurdu. Lizbon'un yaklaşık
yüz otuz kilometre kuzeyinde, Portekizli arkeologlar yarı-
insan, yarı-Neandertal olduğu ortaya çıkan 24.500 yaşında
bir erkek çocuğunun iskeletini buldular. Çocuk anatomik
bakımdan modern insana özgü bir yüze sahip olmakla birlikte,
gövdesi ve bacakları Neandertaldi. Çocuğu an Neandertallerin
tükendiği bir tarihten sonraki zaman dilimine yerleştiren
tarihleme, çocuğun Neandertal ve modern insanın melez
kuşaklarının atası olduğunu gösteriyor gibiydi.
Çok merkezli evrimi savunanlar, eğer Neandertaller ve modern
insanlar melezleşmişse, Afrika'dan çıkış teorisinin
yandaşlarının ileri sürdüğü gibi, bu durumun, birbirlerinden o
kadar uzak olamayacaklarını gösterdiğini söylemekte
gecikmediler.
Portekiz keşfi, her iki tarafı uzlaşmaz görünen kanıt ve
teorileri savunmaya zorlayarak, tartışmayı daha sivri uçlara
kaydırabilirdi. Bir ölçüde bu gerçekleşti: İki görüşü de öteden
beri savunanlar yeni bulguyu ya selamlamak ya da göz ardı
etmek için kuyruğa girdiler. Ama, belki de, tartışma odağı
değişmeye başladığı için eski keşiflerden sonrasına kıyasla
söylemleri bir parça yumuşamıştı. Bilim insanları, artık
Neandertaller ya da diğer arkaik insanların evrimleşerek
modern insana dönüştüğünü öne sürmek yerine, gitgide
Neandertaller ve modern insanın ne tür bir etkileşim içinde
olduğu sorunu üzerinde odaklanıyorlardı.
Birbirleriyle savaşmışlar mıydı? Birbirlerinden öğrenmişler
miydi? Birbirleriyle konuşmuş ya da melezleşmiş ya da yoksa
birbirlerini sadece görmezlikten mi gelmişlerdi?
Belki ya arkeologlar ya mikrobiyologlar -ya da tamamen
farklı disiplinlerden gelen araştırmacılar- bir gün bu sorulan
yanıtlayabilecek. Şimdilik, yanıtlar ne kadar ilginç olursa
olsun, çok spekülatif. Örneğin, Alman antropologu Günler
Brauer, Afrika'dan göç senaryosunun çok daha ılımlı bir
çeşidini önermiştir. Brauer'e göre, modern insan gerçekten de
Afrika'da ortaya çıkmış, sonra dünyanın diğer yerlerine
gitmiştir. Ama Ortadoğu ve Avrupa'da karşılaştığı
Neandertallerden birçok yönden farklı olmasına rağmen,
onları melezleşmeyecek kadar farklı görmemişti. Dolayısıyla
Brauer, Neandertal genleri bizim yapımızın ancak çok küçük
bir parçasını bile oluştursa, modern insanın bazı Neandertal
ataları olabileceğini öne sürdü.
Diğer kampta, Tennessee'li antropolog Fred Smith gibi, çok
merkezliliğin bazı savunucuları, insan yapısında temel genetik
değişimin Afrika'da gerçekleştiğini teslim ettiler. Ancak Smith
Avrupalı ve Ortadoğulu Neandertallerin, yeni gelenler
tarafından ortadan kaldırılmadığını, tam tersine onları
içlerine alarak, genetik üstünlüklerini kendilerine geçirdiklerini
ileri sürdü.
Ne Brauer'un ne de Smith'in bulduğu orta yol tamamen
benimsendi. Bunun gibi, Neandertallerin insanın tarih
öncesindeki yeri konusunda, herhangi bir uzlaşma ufukta
görülmüyor. Oysa, bilimcilerin çoğunluğu, Neandertaller ve
modern insan arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu ikisinin
zaman ve belki mekanda çakışmış olduğu konusunda artık
uzlaşmış bulunuyor. Dolayısıyla, başlangıçta bu iki türe ait
topluluklar -her biri bazı görünebilir insan özelliklerine sahip
olmakla birlikte günümüzün ırklarına göre birbirlerinden çok
daha farklı topluluklar- bir yer-lerde, en büyük olasılıkla,
ilkin Ortadoğu, ardından Avrupa'da birbirleriyle
karşılaşmışlardı.
Daha sonra ne olduğunu kesin olarak bilen hiç kimse yok.
"Bu yazı Paul Aron'un Tarihin Büyük sırları adlı kitabından
alıntıdır."