odabaşoğlu
Üye
-
- Katılım
- Aralık 21, 2015
-
- Mesajlar
- 12
-
- Tepkime puanı
- 0
-
- Puanları
- 251
-
- Yaş
- 68
Mezhepler Dini Bozmak için mi çıktı?
Dini hayatın bütünü içinde akla mezheplerin gelmemesi mümkün değildir. Hemen şunu söylemek gerekiyor ki hiçbir alim, mezhep kuruyorum diye yola çıkmamıştır. O günkü hengamede bilinçli ya da bilinçsiz İslam’ı yanlış yollara saptırma gayretleri sürerken, ismi bugünlere ulaşan ve ulaşmayan bir çok alim, boş durmamış camilerde mescitlerde eğitim kurumlarında doğruları anlatmaya devam etmişlerdir. Bu süreçte talebeler yetiştirmiş, güncel sorunları Kuran, sünnet ve hadisler ışığında yorumlama gayretini sürdürmüşlerdir. İmamlar, meselelere farklı yaklaşım sergilemişlerdir. Kimi Kuranı ve aklı, kimi Kuran’ı ve hadisleri öncelemiş Mevcut uydurmalardan azami uzak kalma gayretleri elden bırakmamışlardır. Bu alimlerden bir kısmının talebeleri öğrendiklerini sistematik hale getirip kurumsallaşmışlardır. Kendi dönemlerinin sorunlarını çözerek, islamı o günlerden bugüne taşımada köprü vazifesini görmüşlerdir. Yine bu kişiler ortaya koyduğu eserlerinde, yorumlarının altına, en doğrusu budur yerine “Doğrusunu Allah bilir” deme ferasetini göstermişlerdir. Çünkü onlar, günlük sorunlara buldukları cevabın, Allah ın cevabı değil, kendilerinin yorumu olduğunun bilincindeydiler. Ancak, katı taraftarlık burada da kendini göstermiş, mezhepçiler kendi mezhep imamlarıyla ilgili öyle hadisler uydurmuşlar ki, söz konusu imamların yakın zamanda geleceğini, onlara tabi olanların kurtuluşa ereceğini. Hz. Peygambere söyletmişlerdir.
Bu sürecin devamında bu faaliyetler o kadar da masum gelişmelerle kalmamıştır. Farklı bakış acılarından dolayı değişik görüşlerin çıkmasıyla, çok acımasız suçlamalar, tahammülsüzlük, hatta bir birinin kanını dökmeye kadar yaşanılan örnekler yaşanmıştır.
Devrin büyük imamı, İmamı Azam, meselelere yaklaşımda; Kuran ve onun ışığında akla önem verdiği, bundan dolayı rey ekolünü temsil ettiği söylenmektedir. Onun hadisler konusundaki görüşü, Allah’ın peygamberi Allah’ın kitabına muhalefet etmez. Zaten Allah’ın kitabına muhalefet eden de, Allah’ın Peygamberi olamaz. Nebi’nin adını kullanarak, Kuran’a aykırı olarak hadis rivayet eden kimseyi ret etmek, Peygamberi ret ve onu yalanlama değildir. Bu ancak Peygamberden batıl rivayette bulunan kimseyi reddetmek demektir. Dolayısıyla, Hz peygamberin Kuran’a aykırı her hangi bir söz söylemesinin mümkün olmadığını, Rivayetlerden Kur’an’a aykırı olanların Peygamberimizin sözü olmayacağını ifade etmiştir. Her kelimesiyle Hz. Peygamber’in sözü olan hadis (mütevâtır hadislerin) sayısı nın öyle söylendiği gibi çok olmadığını, bunların dışında kalanların tamamında az veya çok, şu veya bu yönden tartışılabileceğini hiç çekinmeden ifade etmiştir. Bunlarla birlikte Kuran ve Hz. Muhammed dışında her kitabın ve kişinin eleştirilebileceğini açıkça ifade etmiştir.
Siyasetin din adına yaptığı haksızlığa, zulme emevi ve Abbasî dönemlerinde ortak olmamış her fırsatta yanlışları eleştirmiştir. Bu sebeplerden dolayı, bir kısım çağdaşları ile, daha sonraki süreçte gündemi belirleyen hadis ekolü temsilcileri, ona muhalefet ederek, acımasızca tenkit etmişlerdir. Onun mürcie, Cehmiyye gibi sapık mezhep mensubu olmakla suçlanmış, yalancı olduğu, zaman zaman müşrik duruma düştüğü bile dillendirilmiştir. Bunlardan bir kısmını örneklendirmek gerekirse;Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde “Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.” Hadisçi İbn Hibbân (ölm.354/965), ‘Kitabu’l-Mecrûhîn adlı eserinde, İmamı Âzam’ı ‘itikadı bozuk’ yani ‘kâfir’ ilan ederken, iddialarını, İmamı Âzam hakkında görülen bazı rüyalara dayandırmıştır.
Hambeli mezhebi imamı, Ahmed b. Hanbel ‘El-İlel’ adlı eserinde başkalarından naklen diyor ki:
(Ahmed b. Hanbel, Kitabu’l-İlel, II, 264, 428) yine Ahmed b. Hanbel’in oğlu başkalarının ağzından Ebu Hanife’nin sapık mezhepli olduğunu savunur: Ebu Hanife mürcie idi. (Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, es-Sunne, I, 207) Hadisçi Ebu Davud şöyle der:
Malik b. enes, şafii ve ahmed b. hanbel ebu hanife’nin sapıklık içinde olduğunda ittifak ettiler (hatib el-bağdadi, tarih, xııı, 383-384) ahmed b. hanbel malik b. enes’ten şunu nakleder: az kalsın ebu hanife dini yıkacaktı.
Başka örnekler, İbn-i Hibban Ebu Hanife için; Hadis bilgisi zayıf 130 hadisin 120 sinde hata etmiş, küfürden iki defa tövbeye davet edilmiş, Ümmetin fitnecisi, Muhammed’in dinini değiştiren, Peygamberin hadisine hurafe diyen, Sika ve emin olmayan .. gibi ithamlarda bulunmuştur. İmam Buhari ise; Ebu Hanife’nin reyine ve hadislerine itibar edilmeyeceğini Tarihu’l Kebirinde belirtmiştir. Yine O, Tarihu’l sağirinde ise, Nuaym bin Hammad yoluyla naklettiği bir rivayette Fezari’nin şunu dediğini nakleder. Süfyanı Sevri’nin yanında idim. Ebu Hanife’nin ölüm haberi geldi. Süfyan, “Elhamdülillah! O İslam’ı ilmek ilmek çözmek isteyen birisiydi. İslam’da ondan daha uğursuz doğmamıştır.” Buradaki sözler ona yapılan saldırıların çok azıdır. İmam hanifeye karşı saldıranlara karşı da taraftarları onun fazileti, büyüklüğü, ibadeti, bilgisi konusunda çok abartılı yalanlar uydurmuşlardır. Mesela İmam için, kırk yıl yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldığı, bunu tecrübe edenlerin olduğu rivayetleri vardır. İnsan hiç düşünmez mi? Bu insan yer içer uyur, talebe yetiştirir, ilim yapar ticaret yapar ve ev geçindirir. Zaten hayatının büyük bir çoğunluğunu bu meşgale alırken nasıl olurda kırk yıl geceleri mescitte kalır!..?
Müslüman düşünürlerin bir birlerini eleştirisi yukardakilerle sınırlı kalmamış, Kuran dışı farklı kaynakların öncelenmesinden dolayı ifrat ve tefritin esiri olunmuş, işi bir birlerini katletmeye kadar götürmüşlerdir. Örneğin Buhari’yi memleketine koymayanlar ve onu öldürenler, Taberi’ye yapılanlar ve kimler tarafından öldürüldüğü,…. Maalesef tarihimizde ve günümüzde böylesi hakikatler vardır. Mezhebi; din, hadisleri; vahiy olarak görmek “muhakkak ki bütün müminler birbirlerinin kardeşidirler'' ayetini nin amacı dışına çıkarttığı için, yeni kardeşlikler ihdas olunmuştur.. Dini anlamada; rey veya içtihatlarda farklı kanaatlerde olmak elbette olabilir. Ancak bu, müminleri parçalamamak ve kardeşlik ayetini zedeleyecek ölçülerde olmaması kaydıyla. Zira yüce Kuran; Enam159:''(Ey Muhammed)fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz.'' Demektedir.
Zaten mezhebin din olmadığının en basit kanıtı, birden fazla mezhebin olmasından da anlaşılmalıdır. Zira hakikat bir iken, mezheplerin birçok konuda farklı anlayış ve yorumları mevcuttur. Bunları şu veya bu şekilde tevil etmek yerine, mezhep imamlarının, alimlerin, hadis ekolünün ileri gelenlerinin, tasavvuf erbabının, tarikat şeyhlerinin, cemaat önderlerinin, insan olduğunu, meseleye farklı bakabileceklerini, masum olmadıklarını, yanılabileceklerini, rüya, ilham veya başka metotlarla bilgilerini haşa Allah’ tan, ya da peygamberden aldıkları imasının zinhar yalan olduğunu, her ne elde etmişlerse kendi gayret ve çalışmalarıyla elde ettiklerine inanmak müminin vasfıdır. Her hangi bir düşünce ya da kişiyi sevmek ya da nefret konusunda aşırıya gitmemek orta yoldan yürümek bir müminin ahlakıdır. Şu da bir gerçektir ki; insan sürekli değişim ve gelişim içindedir. Ayniyle kalmak yaşamayanlar içindir. Yukarda sözü edilen üstatlar kim ve hangi konumda olursa olsun hayatları boyunca bir çok konuda görüşleri değişmiştir. Örneği çoktur. Bir alim önce yazdığı ve savunduğu bir konuyu, daha sonraki eserinde değiştirdiğini görebilirsiniz. Eğer her şeyi bilmiş olsalardı onlarda bu değişim olmazdı. Mezheplerdeki farklılık, yada mezhepçilerin bir birlerini tekfir etmeleri bu sürecin bir gerçeğidir. Ancak, bu mezhebi reddetmek anlamında değildir. Her mümin kabul ya da reddettiği bir hususu bir delil üzere yapmalıdır. Taklit yerine tahkik etmelidir. Buna imkanı olmayanlar kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir etmemek kaydıyla bir mezhebe uymalarında bir mahzur elbette olmaz. Mezhebi yorumlarda Kuran’a aykırı bir durum olduğunda, yorumu bırakıp Kuran’a dönmek zarureti asla unutulmamalıdır. Müslüman mezhepli olabilir ancak mezhepçi asla!
Âlimlerin ve eserlerinin mutlak katilliğini ispatlamak için de boş durmamışlar. Tercümesi yapılan eserlerin bir çoğunun içine gizemli hikayeler sokuşturulmuştur. Bunlara bazı hadis kitapları da dâhildir. Güya söz konusu kitapları Hz Peygamberin, rüyada yazdırdığını, yine rüyalarında eserlerini haşa Allah’a veya resulüne tasdik ettirdikleri ile ilgili bir takım imalar, ibaredeler görülmektedir. Bunun söz konusu kitaplarda verilmeye çalışılan hususların yüzde yüz hakikat olduğunu pekiştirmek için yapıldığı bilinmektedir. Bu husus farklı anlayışları otomatik olarak reddetmeyi getirmektedir. Amacı ne olursa olsun bu doğru değildir. Bu akideler daha sonraları taassup içinde olan taraftarları tarafından uydurulmuştur. Bu imalar aynı zamanda söz konusu kişilerin masum olduğu, hata işlemeyeceği, yanılmayacağı, Allah ın velileri olduğu, şefaat edeceği, kerametlerinin olduğu inancını da beraberinde getirmektedir. İşte Buhari’nin her hadis için abdest alıp namaz kılıp rüyasında hadisleri Hz. Peygambere tasdik ettirmesi, yine İmam Gazalinin kitaplarındaki uydurmalar için, kadıya şikayet eden adamın rüyasında Hz Peygamber ve halifeler tarafından cezalandırılması, Yine İmam Gazali’ nin kendisinden yüzlerce yıl önce yaşamış Hz Musa ile görüştürülmesi gibi…. Envarül Aşıkın’ ın yazarı Ahmet Bican’ın bir sohbeti esnasında camiye gelen kardeşi Muhammed Bican’ın camideki boş alanların melekler tarafından doldurulmuş olmasından dolayı oturacak yer bulamaması..vs.
Din adına öyle cinayetler işlenmektedir ki, bu çirkinlikleri söylemeye kalkanlar tekfir ile susturulur. potansiyel kişileri kendi gruplarına bağlamak için; Tarikat mensuplarının listesinin mürşitlerce Allah’a sunulduğu, bunlara mürşidin şefaat edeceği, dünyada ve mahşerde bunların rahat edeceği, Mürşitlerin bilgisinin yüzde yüz doğruluğu, zira eğer bilgisinde yanlışlık olsa, o zatın evliya olamayacağı inancı, üstelik bu zatlara yüce Allah kâinatın yönetimini ve tasarruf yetkileri de verdiği! gibi…
Oysa buna inanlar düşünmezler mi ki, tasarruf yetkisi olduğuna inanılan, fakat kendi yarasını iyi edemeyen, grip hastalığı ile baş edemeyen, ancak, başkalarının sırtından saltanat süren, Mercedeslerden inmeyen, en güzel mevkilerde villalarda yaşayan, yediği önünde yemediği arkasında olan bu zatlar, Müslümanların bu cağda hiç olmadığı kadar zelil, zavallı, aç susuz, zulüm altında inlemelerine neden zerre kadar ilgi göstermezler? Tasarruflarını neden kafirin küfrüne karşı kullanmazlar? Neden zalim esed’e ve ortakçılarına karşı sus pus içindeler? İnsan bunları kendisine hiç sormaz mı?
Sormazlar, sordurmazlar çünkü onlara öğretilen din buna manidir. Kuran’ın yerini rivayetlerin alması, kulluğu, ubudiyetten çıkartıp, sadece ibadete dönüşmesi, tevhit, adalet ve ahlak anlayışını gerilerin gerisine itilmesi, öz ve ruhtan uzaklaşılıp, şekle yani, sarık, cübbe, sakal, zikrin sayısal değerlere dönüştürülmesi, sünnet algısının tamamen rayından çıkartılması, nebevi sünnetin ne olduğunun bile bilinmemesi, tevhit inancında olmayan bir sürü hurafelerle beyinlerin yıkanması, haşa nerdeyse din gününün sahipliğinde Allah’a ortakların üretilmesi, Allah’ın yerine rehber, mürşit, mehdi’lerin oturtulması ve bunun itikat haline dönüştürülmesi Müslümanlığın bugünkü tarifi olmuş durumdadır. Üstelik bu Müslümanlık fırkayı naciye olan Müslümanlıktır!... Allah’ın torpilli nasipli kullarından olma şerefine nail olunanlardır. Bunun şükrü bütün imkanları ile, içinde bulunduğu gruba bir şekilde ödenmelidir. Oradaki saltanatın sürmesi için bu gereklidir. Müminler bir vücudun azaları gibidir. Hadisinin hiçbir önemi yoktur!. Eğer olsaydı, Saltanatına saltanat katanları değil, kendi dünyamız dışında zulüm ve açlık için inim inim inleyenleri görürdük. Vay halimize, vay halimize!
Dini hayatın bütünü içinde akla mezheplerin gelmemesi mümkün değildir. Hemen şunu söylemek gerekiyor ki hiçbir alim, mezhep kuruyorum diye yola çıkmamıştır. O günkü hengamede bilinçli ya da bilinçsiz İslam’ı yanlış yollara saptırma gayretleri sürerken, ismi bugünlere ulaşan ve ulaşmayan bir çok alim, boş durmamış camilerde mescitlerde eğitim kurumlarında doğruları anlatmaya devam etmişlerdir. Bu süreçte talebeler yetiştirmiş, güncel sorunları Kuran, sünnet ve hadisler ışığında yorumlama gayretini sürdürmüşlerdir. İmamlar, meselelere farklı yaklaşım sergilemişlerdir. Kimi Kuranı ve aklı, kimi Kuran’ı ve hadisleri öncelemiş Mevcut uydurmalardan azami uzak kalma gayretleri elden bırakmamışlardır. Bu alimlerden bir kısmının talebeleri öğrendiklerini sistematik hale getirip kurumsallaşmışlardır. Kendi dönemlerinin sorunlarını çözerek, islamı o günlerden bugüne taşımada köprü vazifesini görmüşlerdir. Yine bu kişiler ortaya koyduğu eserlerinde, yorumlarının altına, en doğrusu budur yerine “Doğrusunu Allah bilir” deme ferasetini göstermişlerdir. Çünkü onlar, günlük sorunlara buldukları cevabın, Allah ın cevabı değil, kendilerinin yorumu olduğunun bilincindeydiler. Ancak, katı taraftarlık burada da kendini göstermiş, mezhepçiler kendi mezhep imamlarıyla ilgili öyle hadisler uydurmuşlar ki, söz konusu imamların yakın zamanda geleceğini, onlara tabi olanların kurtuluşa ereceğini. Hz. Peygambere söyletmişlerdir.
Bu sürecin devamında bu faaliyetler o kadar da masum gelişmelerle kalmamıştır. Farklı bakış acılarından dolayı değişik görüşlerin çıkmasıyla, çok acımasız suçlamalar, tahammülsüzlük, hatta bir birinin kanını dökmeye kadar yaşanılan örnekler yaşanmıştır.
Devrin büyük imamı, İmamı Azam, meselelere yaklaşımda; Kuran ve onun ışığında akla önem verdiği, bundan dolayı rey ekolünü temsil ettiği söylenmektedir. Onun hadisler konusundaki görüşü, Allah’ın peygamberi Allah’ın kitabına muhalefet etmez. Zaten Allah’ın kitabına muhalefet eden de, Allah’ın Peygamberi olamaz. Nebi’nin adını kullanarak, Kuran’a aykırı olarak hadis rivayet eden kimseyi ret etmek, Peygamberi ret ve onu yalanlama değildir. Bu ancak Peygamberden batıl rivayette bulunan kimseyi reddetmek demektir. Dolayısıyla, Hz peygamberin Kuran’a aykırı her hangi bir söz söylemesinin mümkün olmadığını, Rivayetlerden Kur’an’a aykırı olanların Peygamberimizin sözü olmayacağını ifade etmiştir. Her kelimesiyle Hz. Peygamber’in sözü olan hadis (mütevâtır hadislerin) sayısı nın öyle söylendiği gibi çok olmadığını, bunların dışında kalanların tamamında az veya çok, şu veya bu yönden tartışılabileceğini hiç çekinmeden ifade etmiştir. Bunlarla birlikte Kuran ve Hz. Muhammed dışında her kitabın ve kişinin eleştirilebileceğini açıkça ifade etmiştir.
Siyasetin din adına yaptığı haksızlığa, zulme emevi ve Abbasî dönemlerinde ortak olmamış her fırsatta yanlışları eleştirmiştir. Bu sebeplerden dolayı, bir kısım çağdaşları ile, daha sonraki süreçte gündemi belirleyen hadis ekolü temsilcileri, ona muhalefet ederek, acımasızca tenkit etmişlerdir. Onun mürcie, Cehmiyye gibi sapık mezhep mensubu olmakla suçlanmış, yalancı olduğu, zaman zaman müşrik duruma düştüğü bile dillendirilmiştir. Bunlardan bir kısmını örneklendirmek gerekirse;Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde “Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.” Hadisçi İbn Hibbân (ölm.354/965), ‘Kitabu’l-Mecrûhîn adlı eserinde, İmamı Âzam’ı ‘itikadı bozuk’ yani ‘kâfir’ ilan ederken, iddialarını, İmamı Âzam hakkında görülen bazı rüyalara dayandırmıştır.
Hambeli mezhebi imamı, Ahmed b. Hanbel ‘El-İlel’ adlı eserinde başkalarından naklen diyor ki:
(Ahmed b. Hanbel, Kitabu’l-İlel, II, 264, 428) yine Ahmed b. Hanbel’in oğlu başkalarının ağzından Ebu Hanife’nin sapık mezhepli olduğunu savunur: Ebu Hanife mürcie idi. (Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, es-Sunne, I, 207) Hadisçi Ebu Davud şöyle der:
Malik b. enes, şafii ve ahmed b. hanbel ebu hanife’nin sapıklık içinde olduğunda ittifak ettiler (hatib el-bağdadi, tarih, xııı, 383-384) ahmed b. hanbel malik b. enes’ten şunu nakleder: az kalsın ebu hanife dini yıkacaktı.
Başka örnekler, İbn-i Hibban Ebu Hanife için; Hadis bilgisi zayıf 130 hadisin 120 sinde hata etmiş, küfürden iki defa tövbeye davet edilmiş, Ümmetin fitnecisi, Muhammed’in dinini değiştiren, Peygamberin hadisine hurafe diyen, Sika ve emin olmayan .. gibi ithamlarda bulunmuştur. İmam Buhari ise; Ebu Hanife’nin reyine ve hadislerine itibar edilmeyeceğini Tarihu’l Kebirinde belirtmiştir. Yine O, Tarihu’l sağirinde ise, Nuaym bin Hammad yoluyla naklettiği bir rivayette Fezari’nin şunu dediğini nakleder. Süfyanı Sevri’nin yanında idim. Ebu Hanife’nin ölüm haberi geldi. Süfyan, “Elhamdülillah! O İslam’ı ilmek ilmek çözmek isteyen birisiydi. İslam’da ondan daha uğursuz doğmamıştır.” Buradaki sözler ona yapılan saldırıların çok azıdır. İmam hanifeye karşı saldıranlara karşı da taraftarları onun fazileti, büyüklüğü, ibadeti, bilgisi konusunda çok abartılı yalanlar uydurmuşlardır. Mesela İmam için, kırk yıl yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldığı, bunu tecrübe edenlerin olduğu rivayetleri vardır. İnsan hiç düşünmez mi? Bu insan yer içer uyur, talebe yetiştirir, ilim yapar ticaret yapar ve ev geçindirir. Zaten hayatının büyük bir çoğunluğunu bu meşgale alırken nasıl olurda kırk yıl geceleri mescitte kalır!..?
Müslüman düşünürlerin bir birlerini eleştirisi yukardakilerle sınırlı kalmamış, Kuran dışı farklı kaynakların öncelenmesinden dolayı ifrat ve tefritin esiri olunmuş, işi bir birlerini katletmeye kadar götürmüşlerdir. Örneğin Buhari’yi memleketine koymayanlar ve onu öldürenler, Taberi’ye yapılanlar ve kimler tarafından öldürüldüğü,…. Maalesef tarihimizde ve günümüzde böylesi hakikatler vardır. Mezhebi; din, hadisleri; vahiy olarak görmek “muhakkak ki bütün müminler birbirlerinin kardeşidirler'' ayetini nin amacı dışına çıkarttığı için, yeni kardeşlikler ihdas olunmuştur.. Dini anlamada; rey veya içtihatlarda farklı kanaatlerde olmak elbette olabilir. Ancak bu, müminleri parçalamamak ve kardeşlik ayetini zedeleyecek ölçülerde olmaması kaydıyla. Zira yüce Kuran; Enam159:''(Ey Muhammed)fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz.'' Demektedir.
Zaten mezhebin din olmadığının en basit kanıtı, birden fazla mezhebin olmasından da anlaşılmalıdır. Zira hakikat bir iken, mezheplerin birçok konuda farklı anlayış ve yorumları mevcuttur. Bunları şu veya bu şekilde tevil etmek yerine, mezhep imamlarının, alimlerin, hadis ekolünün ileri gelenlerinin, tasavvuf erbabının, tarikat şeyhlerinin, cemaat önderlerinin, insan olduğunu, meseleye farklı bakabileceklerini, masum olmadıklarını, yanılabileceklerini, rüya, ilham veya başka metotlarla bilgilerini haşa Allah’ tan, ya da peygamberden aldıkları imasının zinhar yalan olduğunu, her ne elde etmişlerse kendi gayret ve çalışmalarıyla elde ettiklerine inanmak müminin vasfıdır. Her hangi bir düşünce ya da kişiyi sevmek ya da nefret konusunda aşırıya gitmemek orta yoldan yürümek bir müminin ahlakıdır. Şu da bir gerçektir ki; insan sürekli değişim ve gelişim içindedir. Ayniyle kalmak yaşamayanlar içindir. Yukarda sözü edilen üstatlar kim ve hangi konumda olursa olsun hayatları boyunca bir çok konuda görüşleri değişmiştir. Örneği çoktur. Bir alim önce yazdığı ve savunduğu bir konuyu, daha sonraki eserinde değiştirdiğini görebilirsiniz. Eğer her şeyi bilmiş olsalardı onlarda bu değişim olmazdı. Mezheplerdeki farklılık, yada mezhepçilerin bir birlerini tekfir etmeleri bu sürecin bir gerçeğidir. Ancak, bu mezhebi reddetmek anlamında değildir. Her mümin kabul ya da reddettiği bir hususu bir delil üzere yapmalıdır. Taklit yerine tahkik etmelidir. Buna imkanı olmayanlar kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir etmemek kaydıyla bir mezhebe uymalarında bir mahzur elbette olmaz. Mezhebi yorumlarda Kuran’a aykırı bir durum olduğunda, yorumu bırakıp Kuran’a dönmek zarureti asla unutulmamalıdır. Müslüman mezhepli olabilir ancak mezhepçi asla!
Âlimlerin ve eserlerinin mutlak katilliğini ispatlamak için de boş durmamışlar. Tercümesi yapılan eserlerin bir çoğunun içine gizemli hikayeler sokuşturulmuştur. Bunlara bazı hadis kitapları da dâhildir. Güya söz konusu kitapları Hz Peygamberin, rüyada yazdırdığını, yine rüyalarında eserlerini haşa Allah’a veya resulüne tasdik ettirdikleri ile ilgili bir takım imalar, ibaredeler görülmektedir. Bunun söz konusu kitaplarda verilmeye çalışılan hususların yüzde yüz hakikat olduğunu pekiştirmek için yapıldığı bilinmektedir. Bu husus farklı anlayışları otomatik olarak reddetmeyi getirmektedir. Amacı ne olursa olsun bu doğru değildir. Bu akideler daha sonraları taassup içinde olan taraftarları tarafından uydurulmuştur. Bu imalar aynı zamanda söz konusu kişilerin masum olduğu, hata işlemeyeceği, yanılmayacağı, Allah ın velileri olduğu, şefaat edeceği, kerametlerinin olduğu inancını da beraberinde getirmektedir. İşte Buhari’nin her hadis için abdest alıp namaz kılıp rüyasında hadisleri Hz. Peygambere tasdik ettirmesi, yine İmam Gazalinin kitaplarındaki uydurmalar için, kadıya şikayet eden adamın rüyasında Hz Peygamber ve halifeler tarafından cezalandırılması, Yine İmam Gazali’ nin kendisinden yüzlerce yıl önce yaşamış Hz Musa ile görüştürülmesi gibi…. Envarül Aşıkın’ ın yazarı Ahmet Bican’ın bir sohbeti esnasında camiye gelen kardeşi Muhammed Bican’ın camideki boş alanların melekler tarafından doldurulmuş olmasından dolayı oturacak yer bulamaması..vs.
Din adına öyle cinayetler işlenmektedir ki, bu çirkinlikleri söylemeye kalkanlar tekfir ile susturulur. potansiyel kişileri kendi gruplarına bağlamak için; Tarikat mensuplarının listesinin mürşitlerce Allah’a sunulduğu, bunlara mürşidin şefaat edeceği, dünyada ve mahşerde bunların rahat edeceği, Mürşitlerin bilgisinin yüzde yüz doğruluğu, zira eğer bilgisinde yanlışlık olsa, o zatın evliya olamayacağı inancı, üstelik bu zatlara yüce Allah kâinatın yönetimini ve tasarruf yetkileri de verdiği! gibi…
Oysa buna inanlar düşünmezler mi ki, tasarruf yetkisi olduğuna inanılan, fakat kendi yarasını iyi edemeyen, grip hastalığı ile baş edemeyen, ancak, başkalarının sırtından saltanat süren, Mercedeslerden inmeyen, en güzel mevkilerde villalarda yaşayan, yediği önünde yemediği arkasında olan bu zatlar, Müslümanların bu cağda hiç olmadığı kadar zelil, zavallı, aç susuz, zulüm altında inlemelerine neden zerre kadar ilgi göstermezler? Tasarruflarını neden kafirin küfrüne karşı kullanmazlar? Neden zalim esed’e ve ortakçılarına karşı sus pus içindeler? İnsan bunları kendisine hiç sormaz mı?
Sormazlar, sordurmazlar çünkü onlara öğretilen din buna manidir. Kuran’ın yerini rivayetlerin alması, kulluğu, ubudiyetten çıkartıp, sadece ibadete dönüşmesi, tevhit, adalet ve ahlak anlayışını gerilerin gerisine itilmesi, öz ve ruhtan uzaklaşılıp, şekle yani, sarık, cübbe, sakal, zikrin sayısal değerlere dönüştürülmesi, sünnet algısının tamamen rayından çıkartılması, nebevi sünnetin ne olduğunun bile bilinmemesi, tevhit inancında olmayan bir sürü hurafelerle beyinlerin yıkanması, haşa nerdeyse din gününün sahipliğinde Allah’a ortakların üretilmesi, Allah’ın yerine rehber, mürşit, mehdi’lerin oturtulması ve bunun itikat haline dönüştürülmesi Müslümanlığın bugünkü tarifi olmuş durumdadır. Üstelik bu Müslümanlık fırkayı naciye olan Müslümanlıktır!... Allah’ın torpilli nasipli kullarından olma şerefine nail olunanlardır. Bunun şükrü bütün imkanları ile, içinde bulunduğu gruba bir şekilde ödenmelidir. Oradaki saltanatın sürmesi için bu gereklidir. Müminler bir vücudun azaları gibidir. Hadisinin hiçbir önemi yoktur!. Eğer olsaydı, Saltanatına saltanat katanları değil, kendi dünyamız dışında zulüm ve açlık için inim inim inleyenleri görürdük. Vay halimize, vay halimize!