Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu

Konu sahibi son olarak 2690 gün önce görüldü
0000000385698_5_1.jpg


Arka Kapak

Nazan Bekiroğlu'ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman.

Balkan Savaşı döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı'na uzanan bir öykü...

Trabzon'dan ve Tebriz'den doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce deli akan sonra durgunlaşan iki ırmak... Aslında çok ırmak... Tebriz'in en büyük, en asil halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra...
Ateşin bakışlı ateşin duruşlu; ırmağını kendi bildiğince alev ateş akıtmayı seçen bir genç kız Azam. Adı ne aşk ne de dostluk olan bir duyguyla Settarhan'ın ırmağına dolanan Batumlu kitapçı Sophia. Acıyla yoğrulan, yoğruldukça durulaşan, kendi varlıklarını sevdiklerinin varlığında eriten Büyükhanım ve Hacıbey...
Ve hep kendi içine doğru akan, kendi ırmağını gencecik yaşta milleti için kurutan, Trabzon'un "kırık kafiyesi" İsmail, ah İsmail...

İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, mücadele, kader, farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu'nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. "Nar Ağacı" hayal kadar zengin, roman kadar güzel, tarih kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, son derece zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle okuyanı çarpacak ve yıllarca unutulmayacak bir kitap...
 
Heyecanla bekleyip aldığım, ve o heyecanı bulalamdığım kitap...

Bu kadının kitaplarını hep eskidikçeemi okuyucam ben...
 
"Bir yaranın acısını unutmak için gönlünde başka bir yaranın açılmasına razı geldin. Üstelik kendini bu yaraya koşulsuz devredemedin, sürekli hesaplar yaptın. Aşk değildi bu. Aşk olsa hesap yapacak mecali kendinde bulamazdın.

Bu kadar hesap yapmaya ne gerek vardı? Hepi topu aşk işte. Gelir, yaşanır ve günü gelince biterdi"

Nazan Bekiroğlu, Nar Ağacı
 
Kitabı aldım ama henüz okuma fırsatım olmadı...:)
 
Kişisel sayfamda birkaç gün önce bu kitap hakkında bir şeyler karalayacağımı söylemiştim. Bu tür sözleri yazılı olarak yapınca yapması bir zorunluluk haline geliyor. Vakit geçmeden, daha fazla ertelemeden, kitabın etkisi azalmadan, karaladıklarımı buraya da aktarıyorum:

Nazan Bekiroğlu, okumadığım yazarlardan biri daha. İyi ki okumuşum dediğim yazarların arasına kattım kendisini, büyük bir zevkle. Bir gazetenin kültür sanat bölümünde bir köşesi varmış, orada yazıyormuş. Bulup okumaya başladım bile.

Açıkçası okumaya başlarken büyük beklentiler içinde değildim. Sıradan bir aşk kitabı diye düşündüğüm bile oldu. Ama daha kitabın en başında yanıldığımı anladım. Nasıl güzel bir anlatım, nasıl bir keyiftir okumak bu kitabı, tadına doyamadım satırların. Bu kadar etkisinde kaldığım bir Hakan Günday vardı Türk edebiyatında, şimdi iki oldu. İkisi çok farklı türde yazsalar da Nazan Bekiroğlu ismi de zihnime kazıdığım bir diğer isim oldu. Her gördüğümde bir mola verip, kahve tadında dakikaların tadını çıkaracak olmak şimdiden beni heyecanlandırıyor.

Buram buram tarih kokuyor kitap, günümüze gelip gelip geçmişe gidiyor. Geçmişin farklı anlarında tekrar tekrar yaşayıp, sıçrıyor şimdiye. Büyükhanım'ın içler acısı muhacirlik günleri, İsmail'in yürek sızlatan mektubu, Setterhan'ın Azam'a tutkusu, Sofya.. Nasıl bu kadar güzel anlatılır, hayran kalmamak elde değil.
 
Bayağı bir alıntı biriktirmişim kitaptan, en sevdiğim birkaçını da ekleyelim:

Durgun bir göl gibi göründür Settarhan'ın gözüne Azam. Durgun fakat tekinsiz bir göl gibi derin, esmer ve bütün dalgaları içinde saklı. Bu, nasıl bir güzellikti? Settarhan bile onu bugüne değin hiç böyle bir güzellikte görmemişken bundan böyle Azam'ı hiç kimse Settarhan'ın gördüğü gibi göremezdi. Ve görmesindi. (Sayfa 136)

O kadar çok soru sordum ve o kadar çok bilmediler ki sonunda meyus oldum ve sormaktan vazgeçtim. (Sayfa 189)

Önünde yeni bir yazgının uzanabileceği düşüncesi bir ümit olarak karşısına dikildiğinde, insanın özünde bir koridor açılmışsa eğer, ruhun da bedenin de kendisini ne kadar çabuk onarabildiğine hayret etti sadece. (Sayfa 373)

Ama tek kurşun atamadan, düşmanla yüz yüze gelmeden, ölümüm bir işe yaramadan, bir ağaca yaslanarak ölmekten korkuyorum. Ben bunlar için gönüllü değildim. Ölümüm bir işe yarasın istiyorum. Ama etrafıma bakınca toptan, tüfekten, kasaturadan daha fazla sahra hastaneleri, seyyar etüvler ve tecridhaneler görüyorum. (Sayfa 401)

Bunca "unutmayış"a hafızanın bile sınırları kapalı. (Sayfa 402)

İnsan açlıktan nasıl ölür? Sessizce, tükene tükene mi? Yoksa bağıra bağıra, sürüne sürüne, görüne görüne mi? Bilmezdim. Ama defalarca gördüm. O kadar gördüm ki artık görmez oldum. Zehra bir bilsem, unutmak bu lisanda kaç hecedir? (Sayfa 403)
 
2 sene önce okumuştum. Aslını kökenini arayan ve doğduğu topraklara Doğu'ya giden yakın dönem siyasi tarih hakkında bilgilendiren kitap.

Güzel fena değil.
 
Geri