Mutluluk fotograflarının çoğalması dileğiyle

Konu sahibi son olarak 2219 gün önce görüldü
“Bana mutluluğun resmini yapabilir misin?”diye soruyordu Nazım. Tutsak bir şairken. Özgürlüğü elinden alınmış biri olarak mutluluğu merak ediyordu. Neye benzerdi, rengi neydi, kokusu, dokusu neydi? Abidin Dino bu ricaya yanıt verdi mi bilmiyorum. Facebook, instagram ya da twitter da mutluluğun resmine değil belki ama fotograflarına sıkça rastlıyorum. Mutluluk yalnızlık gibi değil ne de olsa, paylaşıldığında kendinden kaybetmiyor. Ya da varoluşsal acizliğimizden olsa gerek, sıklıkla karşılaşılmıyor mutlulukla. O kısa anlar; saklanası, korunası oluyor. Bir kedi, bir çocuk, sevgili, ufukla birleşmiş bir deniz, gölgesinde oturulabilir bir ağaç, birbirinden tatlı meyveler, ilk kez gidilen bir şehir, şehrin en ünlü köprüsü ya da ne bileyim katedrali ya da ya da,.. İnsan mutlulukla yaşadığı anları, korumak, saklamak ve diğerleriyle paylaşmak istiyor. Anlaşılır mı? Evet çok.

Senelerdir her yaştan meraklısına dans dersleri verir dururum. Ders başlayıp herkes salonda yerini alınca ilk verdiğim yönerge ” mekanın içerisinde sanki ilk kez burada oluyormuşçasına yürüyün lütfen. Neler dikkatinizi çekiyor. Rengi, dokusu, kokusu ne? Ayırt edici özellikleri neler?” Ve giderek gelişirken, “Burada olmakla ilgili hisleriniz neler?” Nedeni basit. İnsan kendini önce mekansal olarak var ediyor. Olduğun yerin farkındalığı ” ben burada nasılım?” sorusunun önünü açıyor. Mutlu- mutsuz, rahat- rahatsız, keyifli- keyifsiz…

İki gün önce gündeme düşen, farklı zamanlarda, farklı açılardan baktığım bir mutluluk fotografı var ki aklımı kurcalıyor. Dünyanın en “ünlü” toplama kampının önünde bir kadın mutlulukla gülümsüyor. Yaşadığına sevinen bir Yahudi olmasını umuyorum, tarih bilmeyen bir çocuk olmasını diliyorum ama fotografdaki bir yetişkin ve o kadar rahatsız edici ki, düşünmeye devam ediyorum. O kadar acı, birbirine benzer gibi ama farklı binlerce hikaye, her bir hikayedeki binlerce ölüm, mekana sinmiştir diye düşünüyorum. Ne diyordu, Gelibolu halkı, “yağmur yağdığında hala kan kokuyor”. Gazze senelerce kan kokacak biliyorum. Bir fotograf kokar mı? Kokar. Auschwitz fotografları bile kan kokuyor duyumsayabiliyorum.

Dünya barışını kim istemez ki? Okullu olmanın ilk yıllarında “herkesin hayrına birşeyler yapabilmek” arzusu ve isteği, damarlarda adete kan gibi dolaşıyorken, dünyayı değiştirmeyi kim istemedi ki! Savaşları durdurmayı, açlığı ve sefaleti altetmeyi kim istemedi? Tarihin gelmiş geçmiş en acımasız diktatörleri mi istemedi dünya barışını? Peki kötülükle korkmadan yüzleşilebilinir mi ki? Sanmıyorum. Sinsidir kötülük. Bu yüzden tehlikelidir. Bu yüzden ” iyilik” kisvesine bürünür de bürünür. ” Ben senin iyiliğin için bunu yapıyorum” der bir anne, çocuk aklı anlamaya çalışsa da nafile. Halbuki sadece bir kez olsun, çocuğunun gözünden görebilse…

Ego santirizm olsa olsa empati yoksunluğunun adı olmalı diye düşünüyorum.

Auschwitz’i merak edip görmeye giden bu kadın illa oturup ağlasın mı? Bu haliyle evet. Oturup ağlasın. Ağlamak bağ kurma isteğinin göstergesidir çünkü. Yaşadığı topluma hatta yaşadığı dünyaya yabancı kalmamak için bağlar kurabilmek önemlidir çünkü. Ve yaşanmış onca acıyı farketmeden sırtını dönüp gülümsemek, ağlanası bir şeydir çünkü. Oturup kendine ağlasın. Sonunda mahkum olacağı yalnızlığına…

Mutluluk fotograflarının çoğalması dileğiyle yazdım bu yazıyı…
 
"“Bana mutluluğun resmini yapabilir misin?”diye soruyordu Nazım.

Senelerdir her yaştan meraklısına dans dersleri verir dururum.

Ego santirizm olsa olsa empati yoksunluğunun adı olmalı diye düşünüyorum.

Mutluluk fotograflarının çoğalması dileğiyle yazdım bu yazıyı…"

kardeş durumum yoktu anca bu kadarını okuyabildim, hoş geldin.



 
Geri