MUSTAFA CEMİLOĞLU
KENDİ KALEMİNDEN CEMİLOĞLU
1943 senesi 13
Kasım’ında Kırım’da doğdum.1944 yılı Mayıs ayında vatan haini damgasıyla hep
halkımızla beraber Orta Asya’ya sürgün olunduk. Bizim ailemiz Özbekistan’ın
Andican bölgesindeki bir köye sürülmüştü. Çocukluğum orada geçti.
1955
senesinde oradan göç ettik ve Taşkent şehrine yakın bir kasabaya geldik.1956’da
Rus dilinde ortaokulu bitirdim ve Taşkent Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı
Fakültesi’ne girmek istedim. Ama orada bana açıkça, “Bu fakülteye Kırım
Tatarları, yani Sovyetlere sadık olmayan milletin mensuplarını almıyoruz”
dediler. Fabrikaya işe girdim.
1961 senesi biz genç arkadaşlarla,
Taşkent’te “Kırım Tatar Gençleri Milli Teşkilatı” adlı bir siyasi teşkilat
kurmuştuk. Birkaç hafta sonra teşkilatımızın önderini tevkif ettiler. Beni o
zaman yakalamadılar ama işten çıkardılar. 1962 senesi Taşkent Sulama ve Ziraat
Mekanizasyon Enstitüsüne kaydoldum, ama oradan beni üç yıl sonra KGB’nin
talebiyle çıkardılar. Sebebi, yani bana karşı yapılan suçlamalar böyleydi:
Milliyetçi Komünist Parti ve Sovyet hükümeti’nin milli siyasetini tenkit ediyor,
enstitü talebeleri arasında özünün milliyetçi ruhunda yazdığı ve “Kırım’da
XII-XVIII. Yüzyıllarda Türk medeniyeti” adlı makalesini dağıtmış, talebelerin
fikirlerini bozuyor dediler.
Enstitüden kovmakla beraber beni askerliğe
Sovyet ordusuna almak istediler. Ama ben askerliğe gitmeyi reddettim. Mademki bu
devlette bizim hiç vatandaşlık hakkımız yok, öyleyse borcumuzda olamaz. İkinci
olarak vatanından vahşilikle sürgün edilen, vatanı olmayan insan bu devlette
neyi müdafaa edecek? Ben bu devlete sadık olacağıma asker andına imza
atmayacağım dedim. Bunun için beni bir buçuk yıl hapishaneye
bıraktılar.
İkinci sefer 1969 senesinde tevkif ettiler. Suçlarım Kırım
Tatarları’nın vaziyeti, onların hakları hususunda mektuplar ve makaleler
yazarken Sovyetler’in milli siyasetlerini lekelemişim. 1968 senesinde Sovyet
ordusu Çekoslavakya’yı işgal ettiği için karşı protestolar yazmışım vesaire.
Yani Sovyetlere karşı propaganda yapmışım.
Benimle beraber o zaman
Moskova’da yaşayan ve Kırım Türklerine çok yardımda bulunan Yahudi şair Ilya
Gabay’ı ve Ukraynalı general Petro Grigorenko’yu da yakalamış ve muhakeme etmek
için Taşkent’e getirmişlerdi. Ama Grigorenko’nun davasını bizimkisinden
ayırdılar ve onu delihaneye bıraktılar. Böylelikle o insan Kırım Türklerine
yardım ettiği sebebiyle beş yıldan fazla bir süreyi delihanede geçirdi. Beni ve
Ilya Gabay’ı ise Taşkent mahkemesinin hükmüne göre 3 yıl müddet ağır çalışma
kampına yolladılar. Ilya Gabay serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra intihar
etti. Kendisini apartmanın 12. katının penceresinden yere attı ve öldü.
Beni ise 1974 senesinde yine, üçüncü kere yakaladılar ve bir yıl
müddetle Sibirya’daki ağır çalışma kampına yolladılar. Serbestliğime üç gün kala
yine bana bir dava açtılar ve müddetimi uzattılar. Güya kamptaki mahpuslar
arasında Sovyetlere karşı propaganda yapmışım, kamptan arkadaşlarıma ve
akrabalarıma yazdığım mektuplarda Sovyetlerin siyasetini lekelemişim ve buna
benzer suçlamalar. Protesto olarak açlık grevi ilan ettim. Bu açlık grevi 10 ay
kadar, daha doğrusu 303 gün devam etti.
Burada, nasıl olup ta o kadar
açlık grevi geçirmek ve ölmemek mümkün mü gibi sorular doğabilir. Sovyet
hapishanelerinde açlık grevi şartları böyleydi: İnsan ağzına hiç yemek almıyor,
ama mahpus ölüm haline yakınlaştığı zaman mahkeme gardiyanları onun ellerine
kelepçe takıp ağzını zorla açıp lastik boru sokarlar ve böylelikle karnına
açlıktan ölmesin diye gıdalı akar madde dökerler ve yahut kan damarlarına
iğneyle glikoz enjeksiyonu yaparlar.
İşte o zaman, yani 303 günlük açlık
grevi zamanında, Andrey Saharov, Petro Grigorenko ve diğer meşhur insanlar benim
serbestliğimi talep ederek dünya kamuoyuna, Birleşik Milletler Teşkilatı’na
müracaatlar ve protestolar yazdıkları için benim ismim ve kırım Türklerinin
problemleri geniş dünya cemaatına belli olmuştu.
Yıllar geçtikten sonra,
o zamanlar Türkiye’de de beni kurtarmak için yürüyüşler, yayınlar ve diğer
hareketler yapıldığını ve bu hareketlerde, Türkiye’deki Kırım Türkleri aktif
iştirak ettiklerini öğrendim. Ama açlık grevine ve dünyanın çeşitli yerlerinden
protestolar yağmasına bakmadan Omsk şehrinde yargıladılar ve iki buçuk yıl ağır
çalışma kampına hüküm ettiler. Muhakeme kapalı geçti. Ne akrabalarımı ve
arkadaşlarımı ve ne de mahsus mahkemeye gelen akademisyen Andrey Sharov’u ve
onun eşi Yelena Bonner’i mahkeme salonuna koydular. “Serbest publiği” yalnız
gardiyanlar, KGB ve iç işleri bakanlığının hizmetçileri teşkil etmişti.
Mahkumiyeti geçirmek için Çin sınırına yakın olan Primorski adlı bir ağır
çalışma kampına yolladılar.
Müddetim bittikten sonra yine Taşkent’e
getirdiler ve açık gözetim, nezaret altında bulunmak şartıyla “serbest”
bıraktılar. Açık gözetim nezaretin şartları böyleydi: Taşkent şehrinden çıkıp
gitmesi yasak, akşam saat 8’den sabah saat 6’ya kadar evden dışarı çıkması
yasak, çok cemaat toplanan yerlere (mesela kahvehanelere, çay salonlarına,
pazara ve buna benzer yerlere) varması yasak ve her hafta karakola varıp kayıt
olunma mecburiyeti var.
Bir yıldan sonra, 1979 senesi şubat ayında açık
gözetim nezaret şartlarını bozuyorsun, diye beni yine hapishaneye bıraktılar.
Taşkent’te geçirilen muhakememe yine akademisyen A. Sharov geldi, ama yine onu
ve zaten hiçbir kimseyi mahkeme salonuna bırakmadılar. Yani beşinci muhakemem de
kapalı geçti ve beni 4 yıl müddete Yakutistan’a sürgünlüğe hükümettiler.
Sürgünlük müddeti bittikten sonra ailemle yerleşmek ümidiyle Kırım’a
gelmiştik, ama üç gün sonra bizleri Kırım’dan sürgün ettiler ve Özbekistan’a
götürdüler.
1983 senesi Kasım ayında yine tevkif ettiler. 3 yıl müddetle
ağır çalışma kampına hüküm ettiler ve Magadan şehrinden 45 kilometre uzaktaki
bir kampa getirdiler. Bu seferki suçlamalarda öteki davalarımda olduğu gibi
geleneksel suçlamalardı. Yani Sovyetlerin milli siyasetini, yani iç ve dış
politikasını lekelemişim. Sovyet ordusunun Afganistan’ı işgaline karşı Sharov ve
birkaç arkadaşımızla beraber protesto imzalamışım vesaire. Bundan da gayrı, 1983
senesi yazında krasnador ülkesinde ölen babamın cesedini, yasak olduğuna
bakmadan, Kırım’a geçirmeye ve orada toprağa vermeye gayret etmişim, cenazenin
karşısına çıkan polis ve askerlerle çatışmalarda rehberlik yapmışım.
Magadan kampında müddetimin sonuna yakınlaştığı zaman bana karşı yeni
dava açtılar. Ama o yıl artık Sovyetler birliğinde bazı değişmeler başlamıştı.
Hür dünyanın baskısıyla siyasi mensupları serbest bırakmaya başlamışlardı. 1986
senesi aralık ayında beni Magadan şehir mahkemesinde yargıladılar ama yalnız 3
yıllık meşrut hüküm çıkardılar. İşte o zamandan beri, yani artık 5 yıldan fazla
serbesttim.
Toplam olarak hapishanelerde, ceza kamplarında ve Yakutistan
sürgünlüğünde 15 yıl kadar geçirdim. Aynı sene mayıs ayında Özbekistan’da Kırım
Tatar milli hareketi inisiyatif gruplarının bütün ittifak toplantısı yapıldı. Bu
toplantıda Kırım Tatar Milli Hareketi Teşkilatı kuruldu ve onun tüzüğü, programı
kabul edildi. Bu teşkilatın başkanı olarak beni seçiler.
1991 senesi
Haziran’da Akmescit şehrinde Kırım Tatar milli kurultayını geçirdik. Bu 1917
senesinde Kırım’da geçirilen kurultaydan sonra ilk Milli kurultayımız oldu.
Kurultayda hep halkımızı temsil eden ve halkımızın adına kararlar çıkarmaya
yetkisi olan 33 kişiden ibaret Milli Meclis seçildi. Beni de meclis başkanı
olarak seçtiler.
Halen ailemle beraber Bahçesaray şehrinde yaşıyorum, üç
evladım var.
KENDİ KALEMİNDEN CEMİLOĞLU
1943 senesi 13
Kasım’ında Kırım’da doğdum.1944 yılı Mayıs ayında vatan haini damgasıyla hep
halkımızla beraber Orta Asya’ya sürgün olunduk. Bizim ailemiz Özbekistan’ın
Andican bölgesindeki bir köye sürülmüştü. Çocukluğum orada geçti.
1955
senesinde oradan göç ettik ve Taşkent şehrine yakın bir kasabaya geldik.1956’da
Rus dilinde ortaokulu bitirdim ve Taşkent Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı
Fakültesi’ne girmek istedim. Ama orada bana açıkça, “Bu fakülteye Kırım
Tatarları, yani Sovyetlere sadık olmayan milletin mensuplarını almıyoruz”
dediler. Fabrikaya işe girdim.
1961 senesi biz genç arkadaşlarla,
Taşkent’te “Kırım Tatar Gençleri Milli Teşkilatı” adlı bir siyasi teşkilat
kurmuştuk. Birkaç hafta sonra teşkilatımızın önderini tevkif ettiler. Beni o
zaman yakalamadılar ama işten çıkardılar. 1962 senesi Taşkent Sulama ve Ziraat
Mekanizasyon Enstitüsüne kaydoldum, ama oradan beni üç yıl sonra KGB’nin
talebiyle çıkardılar. Sebebi, yani bana karşı yapılan suçlamalar böyleydi:
Milliyetçi Komünist Parti ve Sovyet hükümeti’nin milli siyasetini tenkit ediyor,
enstitü talebeleri arasında özünün milliyetçi ruhunda yazdığı ve “Kırım’da
XII-XVIII. Yüzyıllarda Türk medeniyeti” adlı makalesini dağıtmış, talebelerin
fikirlerini bozuyor dediler.
Enstitüden kovmakla beraber beni askerliğe
Sovyet ordusuna almak istediler. Ama ben askerliğe gitmeyi reddettim. Mademki bu
devlette bizim hiç vatandaşlık hakkımız yok, öyleyse borcumuzda olamaz. İkinci
olarak vatanından vahşilikle sürgün edilen, vatanı olmayan insan bu devlette
neyi müdafaa edecek? Ben bu devlete sadık olacağıma asker andına imza
atmayacağım dedim. Bunun için beni bir buçuk yıl hapishaneye
bıraktılar.
İkinci sefer 1969 senesinde tevkif ettiler. Suçlarım Kırım
Tatarları’nın vaziyeti, onların hakları hususunda mektuplar ve makaleler
yazarken Sovyetler’in milli siyasetlerini lekelemişim. 1968 senesinde Sovyet
ordusu Çekoslavakya’yı işgal ettiği için karşı protestolar yazmışım vesaire.
Yani Sovyetlere karşı propaganda yapmışım.
Benimle beraber o zaman
Moskova’da yaşayan ve Kırım Türklerine çok yardımda bulunan Yahudi şair Ilya
Gabay’ı ve Ukraynalı general Petro Grigorenko’yu da yakalamış ve muhakeme etmek
için Taşkent’e getirmişlerdi. Ama Grigorenko’nun davasını bizimkisinden
ayırdılar ve onu delihaneye bıraktılar. Böylelikle o insan Kırım Türklerine
yardım ettiği sebebiyle beş yıldan fazla bir süreyi delihanede geçirdi. Beni ve
Ilya Gabay’ı ise Taşkent mahkemesinin hükmüne göre 3 yıl müddet ağır çalışma
kampına yolladılar. Ilya Gabay serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra intihar
etti. Kendisini apartmanın 12. katının penceresinden yere attı ve öldü.
Beni ise 1974 senesinde yine, üçüncü kere yakaladılar ve bir yıl
müddetle Sibirya’daki ağır çalışma kampına yolladılar. Serbestliğime üç gün kala
yine bana bir dava açtılar ve müddetimi uzattılar. Güya kamptaki mahpuslar
arasında Sovyetlere karşı propaganda yapmışım, kamptan arkadaşlarıma ve
akrabalarıma yazdığım mektuplarda Sovyetlerin siyasetini lekelemişim ve buna
benzer suçlamalar. Protesto olarak açlık grevi ilan ettim. Bu açlık grevi 10 ay
kadar, daha doğrusu 303 gün devam etti.
Burada, nasıl olup ta o kadar
açlık grevi geçirmek ve ölmemek mümkün mü gibi sorular doğabilir. Sovyet
hapishanelerinde açlık grevi şartları böyleydi: İnsan ağzına hiç yemek almıyor,
ama mahpus ölüm haline yakınlaştığı zaman mahkeme gardiyanları onun ellerine
kelepçe takıp ağzını zorla açıp lastik boru sokarlar ve böylelikle karnına
açlıktan ölmesin diye gıdalı akar madde dökerler ve yahut kan damarlarına
iğneyle glikoz enjeksiyonu yaparlar.
İşte o zaman, yani 303 günlük açlık
grevi zamanında, Andrey Saharov, Petro Grigorenko ve diğer meşhur insanlar benim
serbestliğimi talep ederek dünya kamuoyuna, Birleşik Milletler Teşkilatı’na
müracaatlar ve protestolar yazdıkları için benim ismim ve kırım Türklerinin
problemleri geniş dünya cemaatına belli olmuştu.
Yıllar geçtikten sonra,
o zamanlar Türkiye’de de beni kurtarmak için yürüyüşler, yayınlar ve diğer
hareketler yapıldığını ve bu hareketlerde, Türkiye’deki Kırım Türkleri aktif
iştirak ettiklerini öğrendim. Ama açlık grevine ve dünyanın çeşitli yerlerinden
protestolar yağmasına bakmadan Omsk şehrinde yargıladılar ve iki buçuk yıl ağır
çalışma kampına hüküm ettiler. Muhakeme kapalı geçti. Ne akrabalarımı ve
arkadaşlarımı ve ne de mahsus mahkemeye gelen akademisyen Andrey Sharov’u ve
onun eşi Yelena Bonner’i mahkeme salonuna koydular. “Serbest publiği” yalnız
gardiyanlar, KGB ve iç işleri bakanlığının hizmetçileri teşkil etmişti.
Mahkumiyeti geçirmek için Çin sınırına yakın olan Primorski adlı bir ağır
çalışma kampına yolladılar.
Müddetim bittikten sonra yine Taşkent’e
getirdiler ve açık gözetim, nezaret altında bulunmak şartıyla “serbest”
bıraktılar. Açık gözetim nezaretin şartları böyleydi: Taşkent şehrinden çıkıp
gitmesi yasak, akşam saat 8’den sabah saat 6’ya kadar evden dışarı çıkması
yasak, çok cemaat toplanan yerlere (mesela kahvehanelere, çay salonlarına,
pazara ve buna benzer yerlere) varması yasak ve her hafta karakola varıp kayıt
olunma mecburiyeti var.
Bir yıldan sonra, 1979 senesi şubat ayında açık
gözetim nezaret şartlarını bozuyorsun, diye beni yine hapishaneye bıraktılar.
Taşkent’te geçirilen muhakememe yine akademisyen A. Sharov geldi, ama yine onu
ve zaten hiçbir kimseyi mahkeme salonuna bırakmadılar. Yani beşinci muhakemem de
kapalı geçti ve beni 4 yıl müddete Yakutistan’a sürgünlüğe hükümettiler.
Sürgünlük müddeti bittikten sonra ailemle yerleşmek ümidiyle Kırım’a
gelmiştik, ama üç gün sonra bizleri Kırım’dan sürgün ettiler ve Özbekistan’a
götürdüler.
1983 senesi Kasım ayında yine tevkif ettiler. 3 yıl müddetle
ağır çalışma kampına hüküm ettiler ve Magadan şehrinden 45 kilometre uzaktaki
bir kampa getirdiler. Bu seferki suçlamalarda öteki davalarımda olduğu gibi
geleneksel suçlamalardı. Yani Sovyetlerin milli siyasetini, yani iç ve dış
politikasını lekelemişim. Sovyet ordusunun Afganistan’ı işgaline karşı Sharov ve
birkaç arkadaşımızla beraber protesto imzalamışım vesaire. Bundan da gayrı, 1983
senesi yazında krasnador ülkesinde ölen babamın cesedini, yasak olduğuna
bakmadan, Kırım’a geçirmeye ve orada toprağa vermeye gayret etmişim, cenazenin
karşısına çıkan polis ve askerlerle çatışmalarda rehberlik yapmışım.
Magadan kampında müddetimin sonuna yakınlaştığı zaman bana karşı yeni
dava açtılar. Ama o yıl artık Sovyetler birliğinde bazı değişmeler başlamıştı.
Hür dünyanın baskısıyla siyasi mensupları serbest bırakmaya başlamışlardı. 1986
senesi aralık ayında beni Magadan şehir mahkemesinde yargıladılar ama yalnız 3
yıllık meşrut hüküm çıkardılar. İşte o zamandan beri, yani artık 5 yıldan fazla
serbesttim.
Toplam olarak hapishanelerde, ceza kamplarında ve Yakutistan
sürgünlüğünde 15 yıl kadar geçirdim. Aynı sene mayıs ayında Özbekistan’da Kırım
Tatar milli hareketi inisiyatif gruplarının bütün ittifak toplantısı yapıldı. Bu
toplantıda Kırım Tatar Milli Hareketi Teşkilatı kuruldu ve onun tüzüğü, programı
kabul edildi. Bu teşkilatın başkanı olarak beni seçiler.
1991 senesi
Haziran’da Akmescit şehrinde Kırım Tatar milli kurultayını geçirdik. Bu 1917
senesinde Kırım’da geçirilen kurultaydan sonra ilk Milli kurultayımız oldu.
Kurultayda hep halkımızı temsil eden ve halkımızın adına kararlar çıkarmaya
yetkisi olan 33 kişiden ibaret Milli Meclis seçildi. Beni de meclis başkanı
olarak seçtiler.
Halen ailemle beraber Bahçesaray şehrinde yaşıyorum, üç
evladım var.