A
aXi
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Osmanlı sultanlarının onuncusudur.
1495’de Trabzon’da doğdu. “Süleyman” ismi kendisine Kur’ân-ı Kerîm’den tefe’ül olunarak verildi. Adını Neml Sûresi’nin otuzuncu âyet-i kerîmesindeki “Hazret-i Süleyman” -aleyhisselâm-’ın isminden aldı. Sanki bu isim, daha o anda, Şehzâde Süleymân’a lutfedilecek olan dünyâ ve ukbâ saltanatlarını birleştiren bir ihtişâmın müjdesini de beraberinde taşıyordu.
Yavuz Sultan Selîm’in 1512’de tahta geçmesi üzerine, Şehzâde Süleyman İstanbul’a çağrılmış, Yavuz’un, kardeşleri ile mücâdelesi sırasında İstanbul’da O’na vekâlet etmişti. Babası kardeşlerini yenip tahtta rakipsiz bir hâle gelince genç Şehzâde, merkezi Manisa olan Saruhan sancak beyliğine gönderilmişti. Bu sûretle devlet idâresindeki tecrübesi ikmâl ettirilmiş oldu. Diğer yandan annesi, zamanın velîsi olan Sünbül Efendi’den oğlunun mânevî eğitimi ile meşgul olmak üzere bir talebesini istemişti. O da Merkez Efendi’yi Manisa’ya tâyin etmiş, bu sûretle Kânûnî, mâneviyyât âleminde rûhunu besleyecek ilk kaynağa ulaşmıştı.
Nasıl, Şeyh Edebali Osman Gâzî’yi yoğurup cihân-şümûl bir imparatorluğun aynı zamanda mânevî temeli olmağa hazırlamış ise, Merkez Efendi de, Şehzâde Süleyman’ı mânen bir cihân imparatorluğunun dirâyet ve liyâkatli idâreciliğine hazırladı. O’nu mânevî terbiyesi altında yetiştirdi. O’na bütün muvaffakıyetlerin Allâh’dan olduğu, kulun ancak bu lutuflara bir vâsıtadan ibâret bulunduğu şuûrunu verdi. Merkez Efendi, kendisine hayat boyu bir feyz pınarı oldu. Şehzâde Süleymân da, sultan olduktan sonra bu hizmete karşılık Merkez Efendi’ye Topkapı civârında bir dergâh yaptırdı.
Kânûnî Sultan Süleyman, 30 Eylül 1520’de genç yaşta tahta geçti. Babasının cenâzesini Topkapı’da karşıladı. Fâtih Câmii’ne kadar cenâzenin arkasında yürüdü. Yavuz Selîm Han’ın temiz nâşı, cenâze namazını edâdan sonra Fâtih civârında Sultan Selîm semtindeki kabrine defnedildi. Kânûnî, mîmârbaşı Ali Ağa’ya, burada babasının adına bir câmî ve türbe yapılması için tâlimât verdi.1495’de Trabzon’da doğdu. “Süleyman” ismi kendisine Kur’ân-ı Kerîm’den tefe’ül olunarak verildi. Adını Neml Sûresi’nin otuzuncu âyet-i kerîmesindeki “Hazret-i Süleyman” -aleyhisselâm-’ın isminden aldı. Sanki bu isim, daha o anda, Şehzâde Süleymân’a lutfedilecek olan dünyâ ve ukbâ saltanatlarını birleştiren bir ihtişâmın müjdesini de beraberinde taşıyordu.
Yavuz Sultan Selîm’in 1512’de tahta geçmesi üzerine, Şehzâde Süleyman İstanbul’a çağrılmış, Yavuz’un, kardeşleri ile mücâdelesi sırasında İstanbul’da O’na vekâlet etmişti. Babası kardeşlerini yenip tahtta rakipsiz bir hâle gelince genç Şehzâde, merkezi Manisa olan Saruhan sancak beyliğine gönderilmişti. Bu sûretle devlet idâresindeki tecrübesi ikmâl ettirilmiş oldu. Diğer yandan annesi, zamanın velîsi olan Sünbül Efendi’den oğlunun mânevî eğitimi ile meşgul olmak üzere bir talebesini istemişti. O da Merkez Efendi’yi Manisa’ya tâyin etmiş, bu sûretle Kânûnî, mâneviyyât âleminde rûhunu besleyecek ilk kaynağa ulaşmıştı.
Nasıl, Şeyh Edebali Osman Gâzî’yi yoğurup cihân-şümûl bir imparatorluğun aynı zamanda mânevî temeli olmağa hazırlamış ise, Merkez Efendi de, Şehzâde Süleyman’ı mânen bir cihân imparatorluğunun dirâyet ve liyâkatli idâreciliğine hazırladı. O’nu mânevî terbiyesi altında yetiştirdi. O’na bütün muvaffakıyetlerin Allâh’dan olduğu, kulun ancak bu lutuflara bir vâsıtadan ibâret bulunduğu şuûrunu verdi. Merkez Efendi, kendisine hayat boyu bir feyz pınarı oldu. Şehzâde Süleymân da, sultan olduktan sonra bu hizmete karşılık Merkez Efendi’ye Topkapı civârında bir dergâh yaptırdı.
Kânûnî, babasından dünyânın en zengin, en güçlü ordusuna sahip bir mîras devralmıştı. Kısa zamanda, giriştiği fütûhâtın büyüklüğü kadar idâresindeki dirâyet ve fazîlet ile de öyle temâyüz etti ki, hasmı olan Avrupalılar bile kendisini “Muhteşem Süleyman” lâkabı ile anmaya mecbûr kaldılar. Avrupalılar, babası Yavuz Sultan Selîm vefat edince Şehzâde Süleyman’ın pâdişâh olması üzerine “haçlı dünyâsı”nın genç ve tecrübesiz bir hasma muhâtap olacağını düşünüp ümîde kapılarak sevinmişler ve: “Aslan öldü, yerine kuzu geldi!.” demişlerdi. Ancak çok geçmeden bu sevinç, kendilerini müthiş bir hayâl kırıklığına uğratmıştı.
Çünkü cengâver babası Yavuz Sultan Selîm Han’ın ânî vefâtı ile gerçekleştiremediği batı fütûhâtı, Kânûnî Sultan Süleyman Han’a babasından -âdetâ- bir vasıyet ve emânet olarak kalmıştı.
Derhal Avrupa hedefine yönelen genç hükümdar, 1522’de Rodos’u aldı. 1526’da Mohaç Muhârebesi ile Macaristan’ı haritadan sildi. Budapeşte’yi fethetti. 1529’da Viyana kuşatıldı. 1532’de Avusturya seferine çıkıldı. 1533’de Almanya ile anlaşma imzâlandı. 1537’de Estergon, İstoni ve Belgrad’ı fethetti.
O sırada devletin ihtişâmı öyle göz kamaştırıcı idi ki, Barbaros Hayreddin Paşa, “İslâm birliği” düşüncesi ile mâliki olduğu kuzey Afrika’yı Osmanlı devletine hediye etti. Kânûnî de, buna mukâbil O’na devletin Kaptan-ı Deryâlığı’nı (Osmanlı deniz kuvvetleri kumandanlığını) verdi. Akdeniz kısa zamanda bir Osmanlı gölü haline geldi. Hind Okyanusu’na bile donanma gönderilerek, oradaki müslümanlara yardımda bulunuldu. Sudan ve Habeşistan’a fetihler yapıldı. Hudutlar, güneyde orta Afrika’ya kadar uzandı. Kuzeyde Kırım Hanları, Moskova’ya kadar ilerlediler. 1548’de Tebriz dördüncü defa geri alındı. Böylece doğudaki hudut, Hazar Denizi’ne dayanmış oldu.
Kânûnî Sultan Süleymân’a izâfe edilen “Kânûnî” lâkabı, devri îcâbı lüzumlu hükümleri İslâm hukûku dâhilinde derleyip toparlayarak kânûn mecmûaları hâlinde tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. Bu “Kânûnnâme-i Âl-i Osman”, devrin allâme ve müftîyü’s-sekaleyni (insanlara ve cinlere fetvâ vereni) olan Kemâl Paşa-zâde ve Ebussuûd Efendi’lerin başkanlığında te’lif edilmiştir. Bu sûretle ortaya çıkan kânûnnâmelerin muhtevâsı, tamâmen şer’î hükümlere uygundur.
TARİHTEN GÜNÜMÜZE İBRET IŞIKLARI...